MAHALLENİN MASUM
YÜZÜ: SİBEL
Dağların fotoğrafını yıllarca çektim. Sislerin içindeki vadileri, rüzgârın eğdiği ağaçları, yağmurdan sonra parlayan taş yolları, çimenleri, çalıları, otları… Ama insan bazen en yakınındaki güzelliği görmüyor. Ya da görse bile, onu bir kareye sığdırmayı erteliyor.
Sibel’i tam yirmi altı yıldır tanıyorum. Aynı sokağın yağmurlarını gördük, aynı kaldırımlardan geçtik, aynı mahalle sesleriyle büyüdük. Fakat geçen güne kadar fark ettim ki; yıllardır yakınımızda duran o güzel yüzü bir fotoğraf karesine emanet etmeyi hiç düşünmemişim. Bu düşünce karşısında biraz utandığımı saklayamam…
Sibel’in yüzünde sihirli bir şey var sanki. İnsanı rahatlatan, dünyaya ait olmayan bir şey sanki. Çocukluk gibi… Kirlenmemiş bir bakış gibi… Bir insanın içinden kötülük hiç geçmemiş gibi…
Onu mahallede gören bilir; kimseyi ayırmadan selam verir. Bütün sokak, hatta birçok sokak onun tanıdığıdır. Geçen bir yabancı da olsa, Sibel’in dünyasında mutlaka bir insandır önce. Belki de bizim unuttuğumuz taraf tam budur…
Anne babasını yıllar önce kaybetti. Onları hatırladığında ağlayışı insanın içine oturur. O gözyaşı, büyümüş insanların alışkanlık haline getirdiği ağlamalara benzemez… Sanki içindeki çocuk hâla annesini arıyor…
Ama hayat ona güzel insanlar da bırakmış; ablasıyla eniştesi ve erkek kardeşi… Bir kardeşten çok anne baba sabrıyla bakıyorlar ona. Zaten insan bazen kan bağıyla değil, merhameti kadar aile oluyor.
Bizim da aramızda yıllardır değişmeyen küçük bir hatıra var. Bir gün şakayla karışık elimi havaya kaldırdım “Beşiktaş Beşiktaş “ diye tezahürat yaptım ona. Unutmadı ve aradan yıllar geçti. Beni ne zaman görse sağ eli büyük bir coşkuyla havaya kalkıyor; sözcükler çıkmasa da o heyecan, o ses, çocukça sevinç her şeyi anlatıyor.
Bir de duaları vardır Sibel’in… Elleri göğe açılır. Kendince bir şeyler söyler. Ama insan anlıyor; orada kötü bir niyet yoktur. Sadece sevdiği insanların başına kötülük gelmemesini isteyen tertemiz bir kalp var…
Mahalleleri mahalle yapan şey de burada kendini ortaya koyar. Binalardan çok öte, mahalleye ruhunu katan insanlar, sihirli bir dokunuşla mahallenin koruyucu meleği gibidirler. Sibel gibi; o Ortacami’nin,Eskicami’nin,Hasan Bey Sokak’ın koruyucu meleği gibidir…
Sibel için çok şey söyleyebilir, yazabilirim. O bir sokağın, bir mahallenin vicdanı gibidir dersem, bir yudumcuk onu anlatmış olabilirim sadece…
Onlar eksildiğinde geriye sadece beton kalır…
Şimdi dönüp hatıra olarak çektiğim, çektirdiğim fotoğraflara bakıyorum. Dar ve eski bir sokakta duran sade bir insan görünür birçok kişiye. Ben ise başka bir şey görüyorum:
Dünyanın bütün sertliğine, hoyratlığına rağmen içindeki çocuğu kaybetmemiş bir yüz…
Ve galiba bazı insanlar, bu dünyanın hâla tamamen kirlenmediğinin sessiz kanıtı oluyor…
Doğada çok bulundum. Çok gezdim, dağların saklı vadilerinde, antik zamanların kervanların kayalara oyulmuş ayak izlerinde… Gördüğüm şudur: Doğa kendini hiçbir zaman saklamıyor. Dağ güzelse olduğu gibi görünür. Ama insanın güzelliğini fark etmek için bir yudum vicdan lazım…
Bayramınızı; merhamet ve adalet duygularınızın her daim dengede kalması dileklerimle kutluyorum; KUTLU OLSUN…
Güven SERİN

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder