30 Ağustos 2025 Cumartesi

SAHTEKAR BÜYÜKLER: YORGUN ÇOCUKLAR


 

             SAHTEKÂR YETİŞKİNLER: YORGUN ÇOCUKLAR

   Ne hazindir ki bazı sesleri yüce toplum duymaz. Zannedersiniz ki çavdar tarlasında bir uçurum ve o uçuruma çocukları itiyoruz muyuz, tutuyor muyuz, belli değil…

 J.D.Silinger’in Çavdar Tarlasındaki Çocuklar eseri, kendi adıma geç kelen bir tokattır; güya çağdaş-uygar insan bedenime…

  Bazı kitaplar vardır, okunmak için sanki kendi zamanını bekler. Kırk yıl önce rafta bir gölge gibi dururken, bugün ruhumuzun en ücra köşelerine projektör tutar. J.D.Silinger’in, ismin aksine hiç de masum bir çocuk hikâyesi olmayan “Çavdar Tarlasında Çocuklar”ı, benim için de tam da böyle bir eser oldu. Gençler adına bir kez daha zihnimi bulandıran, yoran ama en çok da bizi, yani “yetişkinleri” acımasız bir aynanın karşısına geçiren tokat gibi…

 Geçtiğimiz yaz balkonda şahit olduğum o sahne, kitabın binlerce kelimeyle anlattığı o derin uçurumun ete kemiğe bürünmüş haliydi. Kolundan çekiştirilen o masum yüzlü kızın “ Anne ben ne yaptım ki?” diyen o arınmış bakışları, romanın başkahramanı Holden Caulfield’ın bütün dünyaya haykırdığı sessiz çığlıktan başka bir şey değildi.

 Holden Caulfield, basitçe “asi bir ergen” olarak etkilenmeyecek kadar derin yaralara sahip bir karakterdir. Kaybettiği kardeşi Allie’nin hatırasına sığınan, etrafını saran her şey de bir “sahtekârlık” gören Holden, aslında modern insanın trajedisini yaşar: Anlaşılmamak. Onun isyanı, krallara ya da otoriteye değil, samimiyetsizliğedir. Yetişkinlerin kurduğu oyunları, statü savaşlarını, yapmacık gülümsemeleri ve ezberlenmiş konuşmaları reddeder.

 Psikolojik olarak Holden, bir kimlik bunalımının tam ortasındadır. Ait olmak ister ama ait olacağı her yerin sahtelikle dolu olduğunu düşünür. Bu, onu korkunç bir yalnızlığa iter. Onun bu durumu, günümüz gençlerinin sosyal medya baskısı, sınav stresi ve aile beklentileri altında hissettiği sıkışmışlıktan ne farkı var ki? Biz onlara “başarılı ol” derken, aslında kendi toplumsal kaygılarımızı ve “elalem ne der?” korkumuzu yüklüyoruz. Sonuç: Kendi içine kapanan, dünya ile arasına duvarlar ören, kırık pusulalı Holden’ler.

 Salinger,Holden’in gözünden sadece bir genci değil,bütün bir toplumu teşrih masasına yatırır.Roman,İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan toplumunun yüzeyselliğine,materyalizmine ve konformizmine yapılmış en sert eleştirilerden birisidir.Herkesin aynı tornadan çıkmış gibi davranmasını bekleyen bu düzen,farklı olanı,sorgulayanı,hissedeni dışlar.

 Şimdi sokağımızdaki o anneye dönelim. Annesinin asıl derdi kızının güvenliği mi, yoksa “bu saatte kız başına dışarıda” olduğu için komşulara, eşine karşı düşeceği “küçük” durum mu? İşte Salinger’in işaret ettiği “sahtekârlık” tam olarak budur. Toplumsal beklentilerin, anne sevgisinin ve gerçek kaygının önüne geçmesi durumudur. Çocuklarımızı, kendi sosyal statümüzün bir aksesuarı, karnemizdeki bir not ya da komşulara karşı övüneceğimiz başarı olarak gördüğümüz an, onları çavdar tarlasının kenarındaki uçuruma bir adım daha yaklaştırırız.

 Romanın en can alıcı ve ismine ilham veren hayali, Holden’in kendisini bir çavdar tarlasında oynayan çocukları, uçurumdan aşağı düşmekten koruyan bir “yakalayıcı” olarak görmesidir. Bu, masumiyetin yitirilmesine karşı duyulan o derin arzunun beklentisi, düşüdür. Holden, çocukların “ sahtekâr” yetişkinlerin dünyasına düşmesini engellemek ister.

 Peki, bugünün eğitim sistemi bu hayalin neresinde duruyor? Okullarımızın, çocuklarımızı hayata hazırlayan, onların merakını ve özgünlüğünü besleyen “ yakalayıcılar” mı, yoksa onları tek tipçi bir rekabetin içine iterek uçuruma doğru koşturan yerler mi? Çocuklarımıza matematiği, fiziği öğretirken onlara “hissetmeyi” , “ sorgulamayı” ve en önemlisi “kendin olmayı” ne kadar öğretebiliyoruz? Dayattığımız sınavlar, sıralamalar ve hedefler, onların içindeki o arınmış bakışları ne kadar gölgeliyor?

 Eğitim, sadece müfredat aktarımı değildir. Eğitim, bir gencin ruhuna dokunabilme, onun “Ben ne yaptım ki?” sorusuna “ Sen harika bir iş başardın, sadece kendin oldun” cevabını verebilme sanatıdır. Aksi takdirde, en iyi okullardan mezun ettiğimiz, en iyi imkânları sunduğumuz çocuklarımızın bir gün bize dönüp Holden gibi “ Hepiniz sahtekârsınız” demesi kaçınılmazdır. Çünkü en büyük sahtekârlık, bir çocuğun ruhunu görmezden gelmektir.

Güven SERİN 


Hiç yorum yok: