26 Nisan 2017 Çarşamba

PÜRENLER ÇİÇEK AÇTI


Kokuları derinden derine geliyor;
utangaç,gizemli ve yaşama dair..


Kamp çadırları kurulur kurulmaz;
kamp ateşi ve mıntıka temizliği;
bizden önce bırakılan çöpleri,bizden sonra
bırakmama projesi...


Bülent Yorulmaz;kampın yeni üyesi;
doğa onu da öz evlatları arasına kattı.


Belli ki ciddi bir konu;kamp sohbetleri...


Sabah yürüyüşü;Istranca,Çilingoz diyarının
yamacında.



Istranca-Yıldız köşeleri;
iç içe geçmiş manzaralar

                                          PÜRENLER ÇİÇEK AÇTI




  Tekirdağ’ın Karadeniz’e sahili-kıyısı olan tek yer; Kastro veya Çamlıkoy denen bölge… Karadeniz’in kıyıya yığdığı kumlar, onlarca, yüzlerce dereciğin taşıdığı alüvyonların bölgesidir bu diyar.

  Longoz Ormanlarının, Çilingoz Ormanlarının; milli parkının başladığı yer… Yolun sağ tarafına geçerseniz; İstanbul’a; Çilingoz Ormanlarına; iç içe geçmiş orman, vadi, tepeler, dereler cennetine; kayınların, gürgen ağaçlarının memleketine girmiş olursunuz.

  Sol yöne; birkaç km ilerlerseniz; Kırklareli sınırlarına; bir başka şölen alanına; göllerin, ağaçların, kendini has koyların; meşe ve çam diyarına; kayınların uçsuz bucaksız göğe yükselişine tanıklık etmek mümkün.

  Tam da burada; İstanbul ile Tekirdağ’ın; Tekirdağ ile Kırklareli’nin kesiştiği yerde; püren çiçekleri kolonisi; beyazlığın olduğu kadar, derinliğin, çekingenliğin kokularını yayarlar. Bu kokular, arıcılar ile arıların da burada olduğunu anlatır.

  Şifanın, doğallığın; kirden, pastan, hilebazlıktan hiçbir şeyciğin olmadığını da görürsünüz bu çekingen kokulardan. Tam da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının, yüreklerde, damıtılmış ruhların bedenlerinde kutlandığı zaman; Kayınların, pürenlerin şehrinde kamp yaptık.

  Yunus Usta, Bülent Yorulmaz, Erdem Özcan, Çetin Bey, damadı, Zeki Bey, oğlu Okan Beyin katılımlarıyla 20 saatliğinde Kastro,Çilingoz Ormanları arasında,bir kamp anısını daha kayıtlara düştük.

  Sekiz kişilik kamp kadromuzun söz etmediğim birisi daha var; MEHMET... Kamp katılım yaşını gençleştiren,kamp ve doğanın ruhuna uygun ve uyumlu; her daim neşeye meyilli kardeşimiz... 

 Bir kültürün,yapının,eserin sürdürebilir olmasını gençler sağlar. Bizim kamp yürüyüşümüzü de gençleştirecek gençler;Mehmet,Zeki,Okan,Bülent;daha ötelere taşıyacakları izlenimini,gerçeğe dönük sarılışlarını çoktan göstermişlerdir. 


  Kamp yapmak ayrı bir kültür; üzerinde durulması gereken bir seçenek… İnsanı, harekete davet ettiği gibi, insan becerilerinin yatkınlığını, birlikte hareket etme becerilerinin de kabiliyetini sınamış olursunuz.

  Sekiz kişilik ekibimizin tamamı doğaya düşkün insanlar. Gecenin ayaza çekeceği, ısının sıfırın altına düşeceği kimseyi korkutmadığı gibi kamp yaşamına uyum sağlama, bir parça tecrübe adına herkesin koşulsuzluğu gözlerinden okunuyordu.

  Çadırlar güle oynaya kuruldu. Kamp Kültürünün hakkını veren Yunus Usta, çadırların kurulmasına yardım etmenin yanında, ateşin hazırlanışı, kampçıların yemek yeyip, çay, kahvelerini içeceklerinin yapacakları masayı hazırlayışı bile beceri, istek kesişmesinden başka bir şey değildir.

  Kampın kurulduğu alan, eski kamp izleriyle dolu. Yanmış odun artıkları ve ne hazindir ki doğada eğlenip, keyif çatılan yerler insan artıklarıyla dolu. Poşetler ve boş kutular… Kamp kültürümüze oturttuğumuz, gelenek haline gelen eylemlerden birisi de; yerleşim alanımızı; kamp çadırları ve ateşin çevresinde bulunan insan artıkları olan pislikleri poşetlere toplamak…

  Karadeniz iklimi kendi ağaç, çiçek, çalı, bitkilerini yaşama şansı verip yaşama; ormana bırakıyorken, gecenin derinlerinde yöreye ait kuşların ötüşlerini de dinledik. Birbirine karışan, ama türler tarafından karıştırılmayan gece sesleri. Kim bilir neleri anlatıyor? Yuva kurma zamanını, eşlere son bir çağrı veya bir başlangıcın türküsünü duyuruyor olmalı; karatavuklar, bülbüller ve daha bir sürü kuş türü.

 Kampın yakınında ki orman; beş on yıl önce seyrekleştirilmiş. Bölge yararına, odun amaçlı kullanıldığı belli… Genç sayılacak; delikanlı konumunda ki kayın ve gürgen ağaçları, tam bir yarış içindeler. Gökyüzüne, bütün güçleriyle yükselişe devam ediyorlar. Tek amaçları; daha fazla güneş…

  Pürenler; en erken çiçek açan bitkiler. İçin için yanan odun gibi duyulan kokuları; tıpkı memleket sevdası gibi; için için… Hâlbuki Cumhuriyet, kayıstıs, şartsız egemenlik; bizim içindi. Mustafa Kemal’in inancı; bu düşüncenin özüne tutunmuş olduğunu, iradenin irdelemek çeşitliliğine hasreti anlatıyorken; pürenlerin, kayınların, gürgenlerin, dağ sümbüllerinin diyarı da bütün bu çeşitliliği, dayanışma veya rekabeti anlatıyor.

  Kamp ateşi, kamp alanları; kulağa hoş gelen sözcüklerdir. Böyle alanların en risksiz olanlarına herkes tanıklık edip, fotoğrafa girmek ister. Kolay yoldan doğanın evladı olmak arzusu… Hâlbuki öyle değildir. Doğada da gizli, aşikâr ve çok ciddi bir rekabet vardır. Yer edinme ve kabul görme üzerine…

 Doğanın evladı olmak, doğa tarafından kabul görmek; her fırsatta doğaya koşup; yeme, içme pisliklerini bırakıp, bol bol fotoğraf, video çekip, orayı arkana bakmadan terk etmek değil; tam aksine; bir mimar titizliğinde, arkeolog sabrı, kimyager kararlılığı içinde beklemelisiniz. İmbikten düşen her türlü damla; doğanın saf hali, içinize işlemeye, onu anlamaya, onu anlarken, kendinizi, vücut bulmuş ruhsal ve bedensel kimliğinizi anlama; kendinizi bütün “güç” safdilliklerinden de kurtarma anlamına geliyor.

 Pürenler çiçek açtı. Bahar mevsimi; biraz kış, bir parça yaz kokuyor. Arılar ve arıcılar pürenlerin peşinde… Kamçılar ise doğayı anlamaya çalışırken kendini bulma peşinde…

 
Güven Serin 










25 Nisan 2017 Salı

VATANI NASIL KURTARACAĞIZ?



"Üniforma kötü insanlara hiç soyluluk verir mi?
Altın palan vursan eşek yine eşektir." 



VATANI NASIL KURTARACAĞIZ?
-------------------

  Mutlakıyet rejiminden hemen sonra Meşrutiyet’e geçilmişti. İlk kez, güneşli bir hafta sonunda,1865 yılı; gençler, ulu ağaçların altında toplanmıştı. Bu gençlerden birisi, Namık Kemaldir. Yer, Belgrat Ormanlarındandır.

  Namık Kemal oldukça heyecanlı; daha 18’i içinde; “ Arkadaşlar işin kuramsal yanını bırakın da derhal ne yapacağız onları konuşalım. Vatanı nasıl kurtaracağız?”

  Fransa’da ki devrim çalışmalarından söz ediyorlardı. Hava kararmış, akşam, geceye dönüşürken onlar, tartışmaya devam ediyorlar. Ertesi hafta ise kaldıkları yerden bu sefer; Anadolu Kavağı’nda bulunan Yuşa Tepesinde toplantılar.

  Yeni Osmanlılar Cemiyeti ismiyle yepyeni bir örgüt kurmanın temelleri Yuşa Tepesi tanıklığıyla atılmış oldu.

  Onlara kimler sempati duymuyordu ki? Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa, onları çok yakından takip ediyordu. Daha sonra, yazgının törpüleri Prens Mustafa Fazıl Paşa’yı İstanbul’un dışına, sürgüne yollayacaktır. Sultan Abdülaziz’in; daha doğrusu, üretmeyen, ilime, teknolojiye öncelik vermeyen sultanlığın dış güçler tarafından hileli satranç oyunlarına dâhil edilme süreci yine hızlanmaya başlamıştı.  

  Bugünün gelinen noktası; her daim, yol, köprü ile övünmeyi, stratejik üretimlerle besleyememiş olmamızın, yetişmiş beyinleri, aydınları kaçırmayı durduramayışıyla şekillenen, birbirine güvenmeyen insanlar topluluğu haline gelmiş oluşumuz; tıpkı 150 yıl önceki,100 yıl öncesinin hileli satranç oyunlarının başlangıcının verildiğini görmek mümkündür.

 İç dinamikler; akıldan, ilimden, sosyolojiden, akılcı siyasetten uzaklaştığı anda; muhteşem rakiplerimiz, soylu düşmanlarımız derhal; bin bir çeşit oyun ve oyuncularını sahneye sürüyorlar. Çoğunun, sahnedeki görevinden haberi bile yok…

  O günün aydınları, gençleri arasında Ziya Paşa’da vardır. Hani, şiirleriyle kendi zamanını olduğu gibi anlatan, yazar, şair Ziya Paşa. Bu şiiri, bugünü de, dünü de, yarını da anlamak, anlamlandırmak için paha biçilmezdir;

Eyvah! Bu oyunda bizler yine yandık
Çünkü zarar ortada bilmem biz ne kazandık

Kâfirler diyarını, yani batı ülkelerini gezdim, kentler güzel köşkler gördüm,
Müslüman ülkeleri dolaştım, hep yıkıntılar gördüm.

 Güven Serin



19 Nisan 2017 Çarşamba

BUZ YAKINDIR,YALNIZLIK KORKUNÇ!


ECCE HOMO

İşte Bakın İnsan...



BUZ YAKINDIR, YALNIZLIK KORKUNÇ!
------------------

  Bir parça felsefeyi ilgi duyanlar; bu sözü kinin söyleyeceğini bilir. O deli Zerdüşt ancak böyle bir düelloya davet eder insanı. Onun kılıcı keskin, nişancılığı sağlamdır. Ruhunuza ateş eter… Ya kurtulur, sağ çıkar, kendi yolunuza koyulursunuz, ya da zaten ölmüşsünüzdür; öteden beri…

  Filozof, daha yolun başında uyarır; yazılarının havasının sertliğini anlatır. Onun aradığı okuyucu-insan; sertliğin sınanmasına hazır olmalı. İstemeli en hafif meltemi istediği kadar fırtınayı, tayfunları, yüce uğultulu cehennem zebanilerinin türkülerini.

  Çıtkırıldım anlayış yoktur onun yüce yolunda. Bilir onların dayanamayacağını kışın ayazına, çölün sıcağına. Bu yüzden, yakın olan şeydir ona buz; yani korkunç soğukluk… Yalnızlığın hiçbir şeyle dengelenmeyeceğini bilir; edebi, felsefi yalnızlığı hedef seçmez; milyonların içinde, şamatanın her renginde, bolluğun, bereketin içinde yaşadığı halde yalnız olanları işaret eder…

  Tam da bu sebepten, yazılarının içinde Zerdüşt’ün çok ayrı bir yeri olduğunu bilir ve söyler. Onu; bu yüce eseri, insanlığa bir armağan bıraktığını, yazarken dahi bilir, bu inanmışlık içinde, bildik bütün öğretilere, inançlara, felsefenin asi ve zarif kuşkularından arınmış, kararlı bir mucize gibi söylenir; SESLENİR…

 Kitabının oluşumuna, binlerce yılın; yılların kültürlerinin sızdığını anlatır. Bilge Dionysos’un çömezi olduğunu ilan eder. Kitabına sadece yüksek bir kitap değil; yüksek esintilerin kitabı, ifadelerini not düşer.

  Onun bir tek seslenişi bile; okuduğumuz binlerce sözcüğe, cümleye bedel bir cüretkârlık gösterir. Yalnız başına gittiğini; “ey çömezlerim” diye ifade ederken; onu takip edeceklerin de öyle yapmasını önerir. Ondan uzağa, büyük eseri Zerdüşt’den kendimizi korunmaya çağırır.

 “Uzaklaşın benden, koruyun Zerdüşt’e karşı kendinizi! Daha iyisi sakının ondan! Kandırmış olabilir sizi. Bilgiye yönelen insanın düşmanlarını sevmekle kalmayıp, dostlarından da nefret edebilmesi gerekir.

  Buldunuz beni; kendinizi aramadan daha. Böyle yapar bütün inananlar; bundandır hep az değer taşıması tüm inancın.

  Beni yitirin, kendinizi bulun diyorum şimdi size; ancak beni tümden yadsıdığınız gün, geri döneceğim size.”

 Güven Serin 


18 Nisan 2017 Salı

HAFIZA GÜCÜ



Kış sonu;bahara birkaç adım kalmış. Satranç oyunu bitmiş mi,yoksa yeni mi başlayacak? Oyunculardan birisi,hamlelerin gidişatını düşünüyor görünürken,birisi,satranç oyunuyla hiçbir ilgisi yokmuş gibi davranıyor. Elinde ki asası ve ona dokunan ruhsal bedeni;hafif bir kararsızlık,dalgınlık,belki de kış gününe düşen güneşin sarhoşluğu içinde... Geriye bakarsanız; tepelerin;katman katman oluşunu;her birinin ardında başka hikayeleri hissettiren bir duygu yoğunluğu tatmam mümkün... Şarap kadehleri henüz içilmemiş... Hemen arkada bulunan taşlar;hiçbir anlamı,doğallığı yokmuş gibi duruyor. Küçük ardıç ağacının yakınında ki kar öbekleri;toprağın,henüz canlanmamış otların birbiriyle bütünlüğünü;muhtaçlığını da akla getiriyor.



HAFIZA GÜCÜ
------------------


  Eski Yunanlılar, hafızanın ilham perilerinin anası olduğuna inandıkları biliniyor. Şiirin de hafızayla yakın ilgisi biliniyorken, o dönemin Yunan kültürünün şiirsel anlatılarla bugüne nasıl hükmettiğini anlamak daha kolay olacaktır.

 Hafızaları sağlam olan toplumların tarihsel süreçlere bakış açıları, sorumluluk hislerini akademik öğretiye, sosyal ve kültürel yaşama taşımaları da göz önündedir. Bugünün turist alan refah içinde ki kentlerine yakından bakıp bunu anlamak mümkündür.

  Bu sebepten dolayı, bugünün en kolay işi sanılan fotoğraf çekmenin de hafızaya katkısı tartışılmalıdır. Ne kadar çektiğimizden çok niteliğine bakmanın ne büyük hafıza yenileme sanatına dönüşeceğini irdelememiz gerektiğine inanıyorum.

  Dijital teknoloji neredeyse sonsuz sayıda çekim yapma şansı veriyor bize. Bu kadar çok fotoğrafın saklanması, arşivlenmesi ayrı bir zanaattır. Bilgisayarlarımızda sadece fotoğraflarımıza özel klasörlerin olması gerektiği ortadadır.

  Bu arşivlerin, yıllara, aylara ve kentlere, ülkelere göre ayrılması, düzenlenmesi, hafızamızı olduğu kadar fotoğraflarımızın niteliğini de gün yüzüne çıkartacak; belki hiç aklımızda yokken; fotoğraf yarışmaları, sergileri ilgimizi çekecektir.

  Sıkça yaptığım, oldukça iyi zaman geçirdim fotoğraf arşivimin düzenlenme anları; aynı zamanda hafızamın güçlenme, yenilenme zamanları olduğu gibi; belki de eski Yunanlılar gibi, ilham perilerinin atölyeme dolduğu anlardır.

 Böyle bir anın fotoğrafını, zamanların arasından bugüne davet ediyorum; paylaşıma; niteliğine saygı duyarak…

 Güven Serin 




17 Nisan 2017 Pazartesi

KRAL SUS ARTIK




                                                  KRAL SUS ARTIK


  Bu seslenişi yapmak için, bugünün şartlarında cesaret ister. Korku almış başını gidiyor. Önüne geleni yuvarlanmaya davet ediyor. Sadece kraldan veya krallardan öte mi? Hiç değil…

  Muhalif tarafın; muhalefetin hiçliğin tekrarına; Yani, yeni bir şey söyleyememe hastalığına tutulması da korkunun sebebidir. Hâlbuki akıl ve evrim hiç durmadan bir şeyler söyler. Yaratıcının büyük kıymetidir akıl; düşüncenin, becerinin karşılığıdır.

  Çok büyük ve önemli bir referandum yapıldı ülkemizde. Herkesin birey olduğunun hatırlandığı; bütün siyasilerin; siyasetçilerin halka indiği, halkın baş tacı olduğu anlatıldı. Siyasetin bir ilim olduğunu ısrarla hatırlatmak isterim. Kral çıplak demenin de geride kaldığını… Krala; sus artık! Veya Kral, yeter artık demenin siyasi değeri olduğu kadar, sosyolojik karşılığı da olmalıdır.

 Asıl endişelendiğim konu; kraldan fazla kralcılar… Televizyonların karşısında, korkunç bir zaferin tarafında; kendi ülke insanını yenmiş; sanki yere düşmüş ölü bedenleri hırsını alamayan bir canavara dönmüş bedenin tekmeleriyle tekmeliyor…

  Neredeyse; zar ve zorla veya büyük çalışmanın hakkıyla kazananın tarafında olan bir gazeteci ve hukukçu; haline bakılırsa çok iyi giyimli, entelektüel bir duruş sergileyen konuşmacıya söz verildi. Eline aldığı şey, ne saz; ne de mikrofondu; sanki bir silah tutuyordu. Söylediği sözün korkunçluğunu belli ki tecrübe etmiş, insan selini galeyana getirebilecek veya en çok inanmışın; yani kralın tarafında olduğunu ilan etmek istercesine;

  “ Bu, Evet’in veya Hayır’ın savaşı değil; Hak ile Şer Cephesinin savaşıdır!” Deme cesareti… Çünkü buna benzer seslenişler o kadar yatkın, yerleşik, karşılık bulur oldu ki; o da söylese ne olur?

  Muhalifler bunun zafer olmadığını istedikleri kadar ilan etsinler. Bıyık altından bu kadar büyük “hayır” oyunun çıktığının sebeplerinin kendileri olduğunu da düşünsünler! İnanmışlıkla süslenmiş, istikrar ve ilime ait olduğu kadar; halka, millete ait projelerin yetersizliğini tartışmayan hiçbir kurum, kuruluş, siyasi parti; kendi zaferinin kıymetini, onurunu, itibarını yaşayamayacaktır.

  Sanatçı John Berger boşu boşuna seslenmemiştir krala; “ Kral, dinle beni! Hatayı yenemezsin. Hata ya vardır ya yoktur, eğer varsa üzerinin örtülmesi gerekir. Biz onların hatasıyız. Kral. Asla unutma bunu!”

Siyaset, topluma, halka, onların güncel hayatlarına etki ve düzenleme yapabilme sanatıysa; bütün siyasetçilerin peşinde koşacağı öğreti bu olması gerekirken; savaşın zaferini balkon konuşmasıyla halka yapanların büyük suskunluğu, zaferden çok kaybedişin çaresizliğini görmemek olmaz…

 En büyük şehirler; ekonomide, sosyolojide, teknolojide, ticarette; karşı durup;” Kral, yeter artık!” demenin karşılığı, zaferi taçlandıramamıştır. Hele, Cumhurbaşkanının konuşmasını yaparken hemen arkasında duran; kraldan fazla kralcı ve iktidarı içten içe kemirenlerden birisi; Yiğit Bulut’un kara düşmüş yüzünü görünce insanın içi acıtıyor…

 Niçin, şöleninin coşkusunu yaşamıyorsunuz? Başbakan da, Cumhurbaşkanı da bunun kaybedeni yok! Kazananı millet! Yaklaşık 24 milyon insan bu referanduma karşı durmuşken, kazananı nasıl millet oluyor? Karşı duranların teröristlerle yan yana gösterilmeye çalışmanın özrü bu mudur? 24 milyonunu bu şekilde teselli etmeniz mümkün mü?

 Farkındayım ki; son 15 yıldır, siyaset cephesi karşılıklı konuşmuyor, tartışmıyor. İktidar; güç, öyle bir öncü oldu ki yalnızlığa; büyük yalnızlığa doğru gidiyor. Bizler, barışı, sevgiyi hissedemiyoruz.

  Milletimiz kazandıysa; niçin büyük bir kitlede korku, karamsarlık hâkim? Üstelik bu kadar gelişmiş bölgelerde, bu kadar okuryazar içinde;24 milyon insan yanılıyor olabilir mi?

  Bir fizikçinin-dehanın; Einstein’in arkadaşı Max Born’un karısına yazdığı mektupta;

“ Canlı olan her şeyle öyle bir dayanışma duygusu içindeyim ki, birey nerede başlamış, nerede son bulmuş artık önemli değil benim için…” inancını, bizler; sıradan insanlar yüceltebilir, içselleştirip yaşamımıza katabilir miyiz?

  Çok zor. Canlı olan her şeyi anlamanın ileri görüşlülüğünü besleyen dereleri, derecikileri, ırmakları aramak, bulmak, derin ormanlarda ki hayvanların, hayvancıkların patikalarını bulmak, takip etmek gibi bir beceri çok az insanda vücut buluyor.

  Asıl şunu merak ediyorum. Herkes kendi yarattığı krala ; “Kral. Yeter artık!” diyebilecek mi? Demokrasi, ölene kadar kodlukta oturmak, gösterisiyse, bunun adını, anlamını tekrar yorumlamak daha akılcı değil mi? Bir de bütün kralların uykusunun işkenceye dönüştüğünü, her daim rakipleri tarafından alt edilme korkusu yaşadıklarını tarih bize öğretmişse; içimizde ki krallara bile;

  Kral Sus Artık! Yeter artık! Demenin görgüsü, uygar düşüncesi, yaşam biçimine dönüşse iyi olmaz mı?

 Güven Serin  

  

14 Nisan 2017 Cuma

BRONZ DANSÇI HEYKELİ



BRONZ DANSÇI HEYKELİ


  Bir gün;1960’lı yıllar, John Berger’ Edgar Degas’ın sanatıyla doğan, sesini duyuran 14 yaşında dansçı bir kızı anlatan heykelin karşısına geçer. Öğrendiklerini, deneyimlerini sanatsal bir sezgiyle yoğurur.

 Ortaya bir şiir çıkar; Degas’nın Bronz Dansçı Heykeli Üstüne…

 Gövdeyi bacaklar taşır diyorsun
Ama sen gövdenin büyümeye başladığı
Topuktaki tohumu
Görmedin mi hiç?

(Eğer köprüleri yapan sensen,
Ve sanıyorum ki sensin)Her pozun
Kendi doğal dengesi olması gerekir diyorsun,
Ama sen dansçıların inatçı kaslarıyla
Kendi doğal olmayan dengelerini sağladığını
Görmedin mi hiç?

(Mantıklı biri olarak ki umarım öylesin)
İki ayaklılarının evriminin
Çok eskiden gerçekleştiğini söylüyorsun
Ama sen kalçanın az önünden
Yirmi santim aşağıda insan bedeninin
Çatallaşarak ikiye ayrılacağının
O mucizevî işaretini
Görmedin mi hiç?

Öyleyse gel birlikte bakalım
(Biz ikimiz de biliriz
Işığın zaman ve mekânın
Aracısı olduğunu)
Gel bu figüre bakalım
Ben tanrıçamı, sen de
Ağırlığın neyi taşıdığını
Doğrulamak için.

  Edvar Degas’ın orijinal heykeli balmumundan olmasına rağmen, ısrar etseler de bronz dökmemiştir. İstememiştir sonsuza kadar yaşamasını. Onun felsefesiyle bu büyük sorumluluktur…

  Degas öldükten sonra varisleri izin vermişlerdir bronzdan Degas Heykellerine.

Güven Serin 



11 Nisan 2017 Salı

TAŞ MEKANLARA SIKIŞAN GENÇLİK...






                                       TAŞ MEKÂNLARA SIKIŞMIŞ GENÇLİK




  Altları oyulan, direkleri zayıflatılan binalar, dağlar, taşlar nasıl ki çökmeye mahkûmsa; gençliğini sağlam ayaklar üzerine oturtamayan; dershane adı altında oluşturulan binalara mahkûm ettikten sonra; yüksek bir manevrayla ÖZEL okullara çevrilen; taş, beton ıssız yerler…

  İçlerinde atılan çığlıklara aldanmayın siz! Buz gibi yalnızlık hüküm sürüyor büyük çoğunluğunda… Böyle bir acının geçtiği yerdir Çınarlı Çeşme Sokak ve orada ki özel lisede yaşayan genç kızın intihar eylemi…

  Bildik insan kalabalığı ve tanıdık sesler; “ Ambülâns geç geldi! Polis daha gelmedi!” Beni tanıyanlar; Bütün kızgınlığını benden çıkartmak üzere; “ Yaz Bunları be kardeşim.” Ses öfkeli; ses acılı… Birisi vurun şu yazan ama yazgının halini değiştirmeyene dense; bir trajedi de benim yanımda; benim bedenimde yaşanacak.

 Genç kız, yerde yatıyor. Bacaklarını görüyorum. Kollarını; yaşamın içinde geçen zamanlarını düşünürken, onun yüzüne doğru gidemiyorum. Korkuyorum. Kendimden, yeterli eğitimden, görgüden, neşeden, müzikten, danstan, deneyimden geçip acıyı bile yüksek bir sevgiyle kucaklayamayacağımdan…

  Olayla; genç kızla yüzlemedim… Ambülânsa binerken gördüm kana bulanmış halen oynayan; titreşen kollarını. Bir süre yok olmak istedim; yerin yarılışına, göğün sonsuzluğuna uzanırcasına.

 15 dakika sonra yine geldim; henüz kanı, silinmemiş, temizlenmemiş; biraz önce bir felaketin yaşandığı Çınarlı Çeşme Sokağa…

 Beş altı kişi halen kanın, olay yerinin başında; acı, şaşkınlık ve korku içindeler… Eminim ki her kez aynı şeyi düşünüyor. Bizim de yakınlarımız; kızımız, oğlumuz var! Acaba! Bu büyük kaos, bu can çekişen eğitim süreçleri; yaz-boz algıları; betona, çeliğe ve teneffüssüzlüğe sıkışan çocuklar…

 Özel Lisenin kapısını açıp içeri girmek; idarecilere ulaşmak istedim. Bir ses; “ Buyurun!” Keskin, hüzünlü ve öfkeli… Bir idareciyle görüşmek istediğimi, gazeteci olduğumu söyleyince; öfkenin sınırı gösterildi kapının açılmasıyla birlikte. Dışarıya öfke hapşucuğu gibi bir şeş seslendi;

  “ Arkadaşlar gazeteciymiş!” Bir sunum, bir tanıtım? Değil; beni kollamalarını, bana herhangi bir söz, bilgi vermemeleri için ciddi bir uyarı. Gördüm ki, olay yerini bekleyenler o idarecinin tanıdıkları. Yan binada bulunan özel markete yöneldim. Olayın dibinde; çok yakınında, çalışanlardan bir yorum, daha doğru bir bilgi alabilmek amacıyla…

 Çalışanlara ulaşana kadar, özel lisenin yüksek koşucusu olan idareci, ayak, irade hızı, kurnazlığıyla beni çoktan geride bırakıp, orada bulunan çalışanlara bir şey fısıldadı. Sanki içeri bir canavar girmişçesine; çalışan erkek ve kızın yüzleri kasıldı.

  Niçin geldiğimi; kısaca anlattım. Korkmamalarını, yanlış bir şey varsa, bizlerin doğru önerilerle bu tür felaketleri azaltabileceğimizi ifade ettim. Bana verdikleri cevap; “ Biz bir şey görmedik zaten!”

 Vicdanlar, yoksul iradelerimiz ne çabuk kapanıyor. Ne büyük korkuları geceye, yalnızlığa saklıyoruz. Özel Lisenin idarecisi onları hangi sözle korkutmuştu? Muhtemelen; gelen gazeteci, başınızı yakar! Demişti.

 Kimse başı yanmasın diye, olaylara hep uzak kalmayı, öykülerle, başka ülkelerin gelişimi, geliştirdikleriyle avunmaya devam ediyoruz. Akıllı telefonların mahkûmu olduğumuz gibi…

 Olay yarenin yaşandığı yerin yakınlarında durdum. Oraya 40 metre uzaklıkta ki çay ocağında çayı içerken tadına varmadım. Tanık olanlardan edindiğim bilgi, ürpertici bir gerçek!

 Daha önce orada çalışmış birisi; lisenin önemini, öğrencilere verdiği değeri anlatırken; sıkı bir ders programı uyguladığını anlatıyor… Lisenin felsefesi, en başarılı öğrencileri yetiştirmek! Çünkü öyle isteniyor; yarışın en yüksek üniversite başarısı gösterin ve müşterilerinizi-öğrencilerinizi daha çok arttırın…

 Eğitim sistemlerimiz, eğitimde rekabetin olmayacağı üzerine; rekabetin ticari korkulardan sıyrılıp, dünya veya ülke çapında; bilgisel, kültürel rekabetlerin olması gerektiği üzerine acilen verilecek kararlar, çıkacak kanunlara o kadar çok ihtiyaç var ki…



 Güven Serin 

10 Nisan 2017 Pazartesi

KİTAP ÜZERİNE BİR DENEY...





                                         KİTAP ÜZERİNE BİR DENEY


  Kitapların konusu; dünyamızı anlatan öykülerden çok öte evrene uzanmıştır. Kitaplar insanı anlatırken; insanın kavramlaştırdığı, ortaya çıkartıp kanıtladığı; ilim, sanat, felsefe dallarını; en ince ayrıntısına kadar anlatır.

  Kitabın yaratıcısı insandır. İnsana dair her türlü kabiliyeti, cehaleti, adalet ve adaletsizliği de kitaplarda görmek mümkündür. Kitap için ölenler, öldükten sonra kitaba dökülen sözcüklerin dâhisi olduğu bilinen nice filozof, şair, hikâyeci vardır.

  Vergilius da büyük eserini ölmeden önce yakmak istemiş; nice yazar şairlerin yapmak istediği şeye öncülük edeceğini bilemeden…

  Şairin, yazarın kendi kitabını; eserini yakma hadisesini bir parça anlamaya çalışıyorum. Büyük yorgunluğun, bitkinliğin, karşılık bulmayışın ödeşmesini; bu insanlığa böyle bir eser bırakmanın değmeyeceği üzerinedir o an ki anlayışları…

  Kitap; kitaplar, her zaman korkulan nesneler olarak görüldü. Şeytanın işi olduklarını iddia etti; nice imparator, sultan; halkını aldatmayı borç bilen zalim hükümdar…

 1930’ların Avrupası, Hitlerin zulmünü uğrayan on binlerce kitabın yangını daha tazeyken; İskenderiye Kitaplığının yakılışı hiç unutulmamıştır. Efes Kitaplığı da öyle; tuhaf ve acayip bulunduğu için yakıldı…

  Ece Temelkuran kitap üzerine bir deneyin öyküsünü anlatıyor Kafka Okur Dergisinde. Cebimizde bir kitap; kitapçık taşımayı öneriyor. Haydi; cebimize, çantamıza veya koltuk altımıza bir kitap aldığımızı düşleyelim…

  Çağımızın en büyük sorunu olan bol gürültülü bir ortama, yanımızda ki kitapla birlikte girelim. Yazarın önerisini dinleyip; gürültüye bakarken birkaç sayfa okuyalım;

“ Kitaptan başınızı kaldırdığınızda gürültüde daha önce duymadığınız sesler duyacaksınız. Gürültünün içindeki sesleri ayrıt etmemize yarayacak okumak. Böylece gürültü, kaçmak istediğiniz bir kakofoni değil, içinde anlamlı seslerin, hatta güzel seslerin de olduğu dev bir senfoniye dönüşecek.”

 “ Sesleri ancak okuyarak duyabilirsiniz. Çünkü kitapsız baktığınız sokakta bir sokak görürsünüz. Kitapla baktığınız sokakta, o sokaktan başka bir insan olarak geçme imkânı seyredersiniz.”

  Bir şehrin insanlarını şehir kütüphanelerinden de anlamak mümkündür. Kütüphanenin insan doluluğu, deryaya olan açlığın, evreni anlamaya çalışırken, kendi sokağını tanıyan, sokağında ki sesleri kulak veren insanların ışıklı gülümsemelerini heyecanla görür, sizde gülümsemek için sessiz sağılıma, aktarıma geçer; zamanlar arası yolculuğun, zamana aktarılacak kavuşumuna tanıklık edersiniz…

  Cumhuriyet Gazetesinin Cumhuriyet ekinde, FEKLAVYE köşesinde ki karikatür, bugüne kadar bu köşede gördüğüm en güzel karikatürlerden birisidir. Konusu, kitapdır… Her zamanki gibi bir kütüphanede, meraklı, görgülü bir okurun kütüphanedeki raflardan bir kitabı almasıyla; öykü başlar. Kitabı yeri boş kalır. Etrafı kitap doludur. Ama alınan veya yok edilen kitabın yerini siyah bir boşlukla anlatır Semih Poray. Elindeki kitapla, siyah olan boşluğa merakla yaklaşır okur. Siyah boşluğun gerisine; ötelerine bakar. Büyük boşluğun, büyük korkusu, şaşkınlığı yansır kütüphaneye.

  Kitabın yokluğunu, bilginin yokluğu, görgünün, düşüncenin yokluğu olarak görür sanatçı. İşte bu yüzdendir yakılan, yok edilen bilginin, birikimlerin, formüllerin dünyası olan kitaplar.


 Kara boşluk; kitabın olmadığı o derinsel, uçsuz bucaksız, insan yaşamını içine almayan büyük karanlık; yine kitabın okunması, okuyucunun bilgiye, erdeme, adalete; dünyaya, evrene akıl gücüyle yaklaşmasıyla aydınlanacaktır, yorumunu yapmak oldukça anlamlı…

Güven Serin 

6 Nisan 2017 Perşembe

SAKİN ŞEHRİN ÖDÜL ALAN KARİKATÜRÜ




Kustovsky Oleksy



                            
                               SAKİN ŞEHRİN ÖDÜL ALAN KARİKATÜRÜ



  Ülkemizin ilk sakin şehir projesine üye olan yer Seferihisar-Sığacık Bölgesidir. İtalya merkezli, Slow Ctiy merakımız, düşkünlüğümüz veya inancımız, Seferihisar’la başlayan üyelik süreci 14 yerleşim yerine ulaştı.

  Seferihisar Belediyesi ilkini geçtiğimiz ay düzenlediği Karikatür Yarışmasının ödül alan karikatüristleri ve çalışmaları belli oldu. Ukraynalı karikatürist Kustovsky Oleksy kazandı. 180 karikatüristin katıldığı 600 eseri geride bırakıp birinci olan karikatüre uzun uzun bakmanın ihtiyacını duydum.

 Günlerce anlatmak istediğimiz, belki de yeterince anlatamayacağımız kent yaşamlarını, bu yaşamlara sığdırmaya çalıştığımız, parkları, bahçeleri veya dinlenme yerlerini; sığınacağımız bu sakinliğin ardında ki o korkunç griliği; renksizliği de anlatıyor sanatçı.

  600 eser arasından birinci olan karikatürün; yani Ukraynalı sanatçının anlatmak istediğini; anlattığını sözcüklerle anlatmayı deniyorum. Bunca didikleme niye? Veya bu anlatım nerelere çare üretecek?

  Yazımsal hayatın, edebi ve felsefi hayatla olan birleşiminden doğan düşünce; her türlü anlatım biçimine sığınır. Bu sığınma, anlatma ve yazma isteği; büyük zenginliğin peşinde koşan; zenginliği 85 milyar dolar olmuş Bill Gates’in 100 milyar doları düşünmesi gibi; bitmeyen, hiç bitmeyecek hikâye, uyarılma ve kaybedilenleri kazanma; evrene duyulan muhtaçlık kadar muhtaç duyulan bir koşudur; benimkisi…

  Sadece bir karikatür bir ülkeyi; ülkeleri; bir şehri; şehirleri anlatacak güce sahip midir? Görünen o ki; yaratıcı bu gücü sanatçıya veriyor. Düşünen, üreten, her daim kıpırtıların peşinde koşan sanat insanına…

  Kırklareli Vize’nin de Sakin Şehir Projesine dâhil olması sevindirici… Ukraynalı sanatçının birinci olan karikatürü ise düşündürücü… Gerçeğin; bize baskı yapan uyarlık yatırımlarının; büyük bacaları olan, gri dumanlarıyla gökyüzünü, doğayı; doğamızı hızla kirleten fabrikaların, bize aydınlığı getiren termik santrallerinin, taşıtların, tankerlerin, büyük gökdelenlerin dünyasını anlatan bir karikatür…

  Beton ve çeliklerden oluşmuş medeniyeti koltuk biçiminde tasarlamış karikatürist. Etrafı, fabrika bacaları, termik ve nükleer santrallerle sarılı! Aynı zamanda insanların oturduğu gökdelenler… Koltuk biçimindeki beton medeniyetine oturan adam; fırsatını bulup da bu koltuğa oturacak bütün insanları temsil ediyor.

  Pembe kravatı, mavi gömleği ve şaşkın mutluluğu; dehşet ve korkunçluğun kararsızlığıyla birleşmiş. Uygar insanı temsil eden karakterin şaşkınlığı veya sağ elini; avuç içini şakağına dayaması; yakın gözlüklerinin burnun üstüne kayması; kaşlarının kalkıklığı; hayretler içinde ayağını koyduğu; sadece ayaklarını sokacağı bir yeşilliğin kalmış olduğuna dair insanlık şaşkınlığını anlatıyor.

 Konu; Sakin Şehir Projesi olunca; Seferihisar Belediyesinin düzenlediği sakin şehir anlayışına da atıfta bulunuyor karikatürist.

 Betonu, çeliği ve kirliliği gri fonla anlatan sanatçı; aynı zamanda ayakkabılarını kenara çıkartmış uygarlık temsilcisi adamın ayakkabılarını, pantolonunu da gri rengiyle dikkat çekiyor.

 Adamın şaşkınlığı, aynı zamanda seyircinin, insanların şaşkınlığı anlamını geliyor. Büyük beton ormanı ve koltuğuna yaslanmış, top sakalıyla ekonomik hiçbir sorunu olmadığını anladığımız işadamı veya yüksek yöneticinin, iş çantası ve dinlenme esnasında içeceği keyif çayı; henüz içilmemiş. Şaşkınlık; büyük belirsizlik devam ediyor…

  Ayakların içinde bulunduğu yeşillik; dünyayı, dünya beton, çelik, kalkınma aşamasında her türlü kirli maddeleri temsil ederken, Seferihisar Sığacık, Kaleiçi ve çevresini büyüteç altına alıyor.

 Bir tek zeytin ağacı, birkaç tarihi sütün, çok az yeşil zemin; birkaç tarihi ev, birkaç otlak hayvanı ve bir tek mandalina veya portakal; bu işin sonunun geldiğini, sakinliğin, uygarlığın ve ortaya çıkan zenginliğin büyük bir kandırmaca olduğunu 600 çalışma; eser içinde dünyanın gözleri önüne seriyor.

  Aynı zamanda bizlerin…

 
 Güven Serin 











5 Nisan 2017 Çarşamba

BİZİM SÜLEYMAN


John Berger; 

" Görmenin büyük kısmı alışkanlıklara ve 
geleneklere dayanır."Der. Bakış açımızı değiştiren
alışkanlıkların dışına taşıyan veriler;
edebi,felsefi,sanatsal ve sezgisel olanlar
bizi dünyanın her tarafına taşır


                                                Bizim Silo...


BİZİM SÜLEYMAN
Kendimiz ile ilgili bir şeyler keşfedebilecek miyiz bu resimde. Ölümünden birkaç yıl önce Habertrak Gazetesi Sığda ki Derinlikler Köşemde "Bizim Silo" isimli çalışmamla Tekirdağ arşivlerine girmiş bir resim ve Silo'yu fark etme denemeleri...
John Berger'in ve daha nice sanatçının anlattığı Görme Biçimleri,niçin güne ve yarına yansımasın? Fotoğrafı öne çıkaran şey;doğallığıdır. İleriye dönük oluşu değil;geriye;geçmişe ait oluşudur.
Bizim Silo'nun kendine özgü yaşam biçimini;Silo gibi nicelerini ilimin bütün dalları,sanatın,felsefenin bakış açılarıyla kayıtlara geçirilmesini isterdim. Çok az bir deneme yapma;görgüsü ve haddi bulup yaşadım.
Kimseye meyden okumayan,gecenin soğuğunda ısınmaya çalışan biçare bir adamın;hemen arkasında,oraya öylesine bırakılmış,kullanılmayan bir tabela ise anne ile kızının;sıhhatli,güvenli halini anlatıyor.
Etrafa bakılırsa;viran bir yerde;yıkılan,daha önce yaşamların olduğu mekanların molozları arasında,pratik bir çare üretmiş,biçare ve zavallı sandığımız adamın,kendi kendine ve oldukça basit,ekonomik çareler üreterek yaşama tutunduğunu görmek mümkün...
Ayrıca;ona sadık köpekler-hayvanlar;içgüdüsel,sezgisel;en az,şefkatli,merhametli bir insan kadar yakın ve samimi görüntü içindeler.
Bizim Silo;senin hikayeni anlatacak birisi hep olacak... Çünkü sen farklısın sürünün tozlu koşusuna katılan bütünden...
Güven Serin

3 Nisan 2017 Pazartesi

ÖLÜMDEN BİR GÜN ÖNCE...


"Doğdum,doğurdum
Bir insan nasıl büyüyor gördüm."
ÖLÜMDEN BİR GÜN ÖNCE…
-------------------

  İnsanın ölümü bir başkadır! Hele son sözler; bakışlar gibi keskin ve kalıcıdır… Yakın akrabalar, dostlar için de önemlidir; ölümden önce söylenen sözcüklerin manası. Bir anda mitolojik bir öyküye dönüşür; şaşırtır hikâye anlatıcılarını bile…

 Bakışın manasından tutun da, öleceğini anlamıştı; verdiği son mesaja, gülümsemeye, burukluğa, son tada kadar; her şey; resmin kalıcılığı gibi; en pahalı esere dönüşür. Üstelik satışa sunulmayacak; hiçbir müzayedeye girmeyecek bir son hatıra eserine dönüşür.

  Herkesin ölümden önce gördüğü bir insan vardır yaşam içinde. Onların bakışlarını, hareketlerini kendimizce yorumlayıp;”evet, bize bir şey demek istedi; bir miras, istek bıraktı.” İnancı içinde, tüm yaşam-yaşamı boyunca bizi etkilemediği kadar çok tesirin altında, ant içmiş bir ruha dönüşme çabaları içinde kıvranıp dururuz.

 Böyle bir notu bir zamanlar bende okumuştum. Son mektup da diyebiliriz. Ölümden önce ki gün içinde yazılan; üstelik imla kurallarına bile dikkat edilmiş; son sözcükler; bir emaneti anlatıyordu.

 Paylaşmak istediğim ise son sözlerin en çok edebiyat alanında yaşam savaşı veren; şairlere, yazarlara aitlik hissi yarattığına dair olacaktır.

 Abidin Dino’nun ölümünden birkaç saat önce söylediği; yazdığı son mısra diyebileceğimiz o minik sesleniş; “ Ölüm mü? Ne büyük buluş!” Ağır hasta ve yüksek acılar çeken bir şairin büyük buluşu gibi geldi bana. Hipnotize olmuşçasına takılıp kaldım o muhteşem korkusuzluğa veya çaresizliğin çare üretim sanatına…

 Ya Goethe’nin son sözcükleri? Sevgilinin eline sımsıkı yapışması… Pencereyi açın, diye seslenişi… Tama fazla ışığı çağırması; ölümü kutsaması adına…

  Cemal Süreyya’nın yedi kırlangıç ömrüne mühür basmış bu şairin, ölümden önceki; Tanrı ile konuşması;

Ölüyorum tanrım; bu da oldu işte/Her ölüm erken ölümdür, biliyorum tanrım/Ama ayrıca, aldığın şu hayat; fena değildir/Üstü kalsın…

 Derken, daha yaşayacağı birkaç kırlangıç ömrünü Tanrıya iade etmesi; kaç ölümlünün başaracağı şeydir? Birada, beş parasız ve bazen önemsiz sayılan edebiyatın gizemi girer devreye; şairini, hikâyecinin eserini; sonsuza kadar dayanacak mumyalamak ister…

 Kırk Bir yaşında ve ölümünden bir gün önce 128 Dikişli Şiiri yazan; söyleyen Didem Madak; da aynı şeyi yapar; hikâyesini, bedenden geriye kalan ruhu şiirinle birlikte bırakır; hediye eder;

İlk defa bu kadar sağlam yazıyorum.

Tutam tutam saçlarımı savuracak şarkılar.

Öyle şimşek çaktı gece
Ben sonu Z harfi olarak düşündüm
Son harf olarak
Ben zeni düşündüm ahbap.

 Big Bang Teorisi veya patlaması gibi şairin ölümü; sıfır hacimden sonsuza doğru genişleme ve yaşamı gizleme galaksilerin; milyarlık yıldızların içinde…

Güven Serin 


  

  


30 Mart 2017 Perşembe

LATİN YARDIM SEVERLİĞİ





LATİN YARDIMSEVERLİĞİ 
-------------------

  Bir tablo; yağlı boya resmi… Günümüzden 400 yıl önceye gitsek de, insanı şaşırtacak kadar değerli bir şeyi anlatıyor. Açlığa mahkûm edilen yaşlı adamı… Ve onun ölmesine razı olmayan, yeni doğum yapmış kızının, babasını ziyaret saatlerinde gizliden gizliye, bebeğine süt verdiği memesinden beslemesi…

  Kırılmaya yüz tutmuş, çoktan kırılmış sanat, sanatçı ve felsefesine bakış anlayışımıza; tartışmaya açsak bu eseri; kaç üniversite, aydın, siyasetçi ilgi alaka gösterir? Kim bilir ne çok taş atacak olan çıkar ortaya.

  Oysa; ısrarla taş attığımız, felsefesinden, sanatından uzak durduğumuz batının,bilimine,ilmine muhtacız;hem de vazgeçilmez bir şekilde. Beni şaşırtan da kendini muhafazakâr çizgide görenlerin en çok batı ürünlerinden faydalanırken, küfrü basması…

 Pieter Paul Rubens’in Latin Yardımseverliği çalışması, insanın kanını donduracak kadar anlamlı ve düşündürücü… Söz konusu; yaşam ve yaşatmak olurken; bilinen tabuları, sakıncaları, utanmaları; utanmazlıktan ayırmak, üst derece bilgi, görgü ve düşünce gerektirdiği ortada…

Güven Serin 

27 Mart 2017 Pazartesi

NE GÜLÜYORSUN?


Hoşköy Tekirdağ Yolu...



Hoşköy-HORA FENERİ

Neredeyse iki yüzyıl yaşa ilerleyen,tarihi niteliği
resmi hale gelen fenerimiz;oldukça hasta...

NE GÜLÜYORSUN?
-------------------


  Kim bilir kaç zaman oldu Horatıus’un bu seslenişi yaptığı andan beri! Nasıl da içlenmiş, büyük evrimsel zahmet içinde düşüncenin dehlizlerinde dolaşırken, en yorgun, belki de bir parça kırgın bir halde seslenmiştir zamanlara;

 “ Ne gülüyorsun? Anlattığım senin hikâyen.”

Kaç yazar, kaç şair anlatıp durdu; insanın olduğu her yerde; nice hikâyeyi; insana dair… Peki, ama hikâyecinin, hikâyeye kurban olan insana çıkışma hakkı nereden geliyor? İnsan olduğundan; tahammül sınırlarının koptuğu anda; sözcüklerin sanatına sığındığından…

  Hikâye anlatıcısı mıyım ben? Sanmam… Denediğim, bu işe hazırlandığım yalan mı? Değil… Bunca sesin arasında, büyük evirilme yaşanırken; her şey kıyamet gibi çokken; hikâye anlatıcı gibi, kırılmam, içe kapanmam doğru mu? Katiyen, değil…

  O zaman; yazgının bize hazırladığı yola dürüstçe koyulmalı; insan dürüstlüğü nasıl oluyorsa; hem kurban; hem de anlatıcı olarak… Montaigne benzeri veya Nietzsche uykusuzluğu hissedercesine; Belki Yunus Emre kabullenişi…

  Hiç kuşkusuz, yeni bir yol yaratıyoruz 21.yüzyılın kâbusları arasından, o büyük karmaşanın içinden sıyrılacağız;100. Maymun teorisini, gerçekmiş diyerek şarkılar söyleyeceğiz; biz de Horatıus gibi seslenirken zaman, boyut aralıklarına; hikâyesini yazdığımız, anlattığımız insanları gizlice dürteceğiz; hadi diyeceğiz; bu sefer olacak…

Güven Serin 


21 Mart 2017 Salı

GÖRME BİÇİMLERİ ve JOHN BERGER


   GÖRME BİÇİMLERİ ve JOHN BERGER
-----------------------------

    Sanata adanmış insanları, insanlığa uzanan ırmaklara benzetiyorum. Kütüphanelere benzetiyorum. Toprağa, rüzgâra, yağmura benzetiyorum. Hiç kuşkusuz, sanatlarıyla uzanırlar sonsuzun dolambaçları arasına.

 Akan büyük nehirleri görecek, nehrin sularından beslenecek başka üretken insanları beklerler. Tıpkı insan eliyle her türlü anlatı, gözlem çeşitlemesinin olduğu kütüphaneler gibi. Yağan yağmur, esen rüzgâr misali; hiçbirisi doğrudan insana fayda sağlamaz.

 Bu değerleri, faydaya; üretime dönüştüren yine insandır. Rüzgâr uğultusuna şiire de, hikâye sanatına da dönüştüren insanken, rüzgârı, elektrik enerjisine; yel değirmenine, rüzgârgülüne de dönüştüren insandır. Nehirlerden akan suları, bağlara,bahçelere,göletlere,küçük derelere yönlendirdiği gibi…

  John Berger; Görme Biçimleri sanatını üst seviyeye taşıyan yazar, şair ülkemize üç kez gelmiştir. Onu anlatan, Gökyüzü Mavi Siyah kitabı, aynı zamanda John Berger’in şiirini, felsefesini ve ülkemizde ki keşiflerini de aktarıyor. Sanki büyük bir ormanın içinde veya okyanusun derinlerinde kaybolmuşçasına hazinelerimizi ortaya çıkartır Berger.

 Nelerdir bu hazineler? Mesela; sabaha kadar okduğu, ona hediye edilen Fransızcaya çevrilmiş Sait Faik’in öykü kitabıdır. Ülkesine dönerken uğradığı Edirne şehri ve Selimiye’dir. Aklından hiç çıkmamış, sesleri duyumsadığı Selimiye… Sinan eseri… Türküler üzerine konuştuğu Yaşar Kemal’dir. Kumkapı’da gece ritmine, eğlencesine tanıklık ettiği Kör Agop’un Meyhanesidir. Şeker Ahmet Paşa’ın Orman’da Oduncu Tablosu…

  Başka? Cihat Burak, Can Yücel, Mehmet Ulusoy sohbetleridir. Necdet Yaşar ve Reşat Uca’dan ney, tambur, kemence dinletileridir. İstanbul Film Festivaline Jüri Üyesi olarak geldiğinde izlediği film; Hakkâri’de Bir Mevsim’dir… Latife Tekin, Tomris Uyar tanışmalarıdır…

  Görme Biçimleri böyle bir şey; günü kurtarmak yerine; tüm zamanları birbirine ekler. Yaratıcıdır. Tok gözlü ve ölümlü olmanın ölümsüz hissiyatını taşır… Tıpkı, Hakkâri’de Bir Mevsim filminde, öğretmenin yazgısını sorguladığı gibi;

“ Sanki uzun yıllardan bu yana burada yaşıyorum. Yoksa burada mı doğdum ben? Burada mı öleceğim? Hiçbir şey şaşırtmıyor beni. Adeta uyuştum… Unuttum her şeyi. Her şeyi… Geçmişi, kentleri…”

 Güven Serin 

14 Mart 2017 Salı

DAMITILMIŞ YAŞAMLAR




                                           DAMITILMIŞ YAŞAMLAR


 Bir ömür süren, birkaç ömür sürmesini istediğimiz; hatta ölümsüzlüğü bile içimizden geçirdiğimiz bize ait olan soluk alıp verme işini ne kadar önemsiyoruz bilemiyorum?

  Yazın hayatının, okuma, görme, dinleme davranışlarının karşılığı olan irdelemeyi yapmak istiyorum sayın okuyucu. Bir insan ömrünü; ömürlerimizi ortalama 70 yıl sayarak. Olmadı, çok az bulduysanız 90 yıl sayalım. Yüze ne kalmış; bir on yıl; hadi 100 yıl diyelim…

  Ortalama ömrümüzün 100 yıl olacağını düşünürsek, yüz yıllık koca ömrümüz hatırına biraz mizansen ve oldukça gerçeğe yakın bir çalışmayı birlikte yapalım! Hazır mısınız? Sanırım…


  100 yaş; tam olarak, yani yaklaşık olarak 36.600 gün ve gece demek. Kulağa belki çok, belki çok az geliyor. Ama işin matematik tarafı budur. 36.600 gür ve geceyi aşan bir yakınım; anneannem halen hayatta. Bir yüzyılı geride bırakan Ayşe ninem… Halen, kaygıları, heyecanı, alfa insan oluşa yakınlığı aynı…

  Kas kuvveti, duyma, görme eskisi kadar olmasa da, meramını anlatacak, hatta canı sıkılırsa bir güzel kavgasını da verecek sıhhatte… Ona sordum; Ayşe nine; ne anladın bu koca hayattan? Başından nice badireler geçtiğini, zorlu yaşama nasıl direndiğini, yaşamın son demlerinde bile et, sarımsak, yoğurt yeme zevkini kimseye bırakmadığını da dinledim.

  Biz, bize ait olan 100 yaşına gelelim. 36.600 gün ve geceye… Üçte birinin uyuyarak, dinlenerek geçtiğini bildiğimiz; bu bilgi ışığında bize kalan 70 yaş; 25.600 günün peşine düşelim.

 Tamam o zaman;beyaz önlüklerinizi giyip düşünce salonuna geçelim. Kaygılarımız, tasalarımız, uyuklamalarımız, kızgınlıklarımız, köşeye çekilişlerimizi 25.600 günden düşmeyeceğim. Çünkü daha da azalır. Zaten üçte birisi uykuya gitti.

  25.600 günün neşe, hüzün, heyecan içinde; kütüphane, kitaplar, eğlence, eğlendirme, yeme, içme, gülme, ağlama; yani bol yaşam katkılarıyla geçiyor oluşuna göre olumlu ilerlemeye devam edelim. Bu ilerlemeyi yapacağız ama önce bir çiçek yağı laboratuarına uğrayalım. Önce gül fabrikasının kaynama-damıtma odasına geçelim.

  4 ton gül döktüler kazana. Kaynadı, damıtıldı ortaya çıkan gül yağı 1 kilogram. Kilosunun 6500–7000 euro olduğu gül yağının dört ton gülden olduğunu düşünürsek; parfümeri sanayinde ne kadar önemli olan gül yağının 4 tona karşılık, bir kilo, karşılığı bana şu düşünceyi sesli yapmaya; hatta sizinle paylaşmak isteyişime katkı yaptı.

 Ya kendi yaşamlarımızı damıtabileceğimiz bir kazan, makine, fabrika yapılsa;100 yıllık ömrün; 36.600 gün ve gecenin damıtılması gerçekleşse; geriye kaç gram veya kiloluk yaşam; yani paha biçilmez olan o şey çıkar?

 Geriye bir şey kalır mı? Bütün işlemi, çekip çeviren, bizim ölümlü yaşam sürerken ölümsüz olduğumuzun sarhoşluğunu yaratan, sıkıştıkça ona başvurduğumuz ruhumuzun tartımı, bu damıtma işlemi sonucu yapılabilir mi?

  En azından, bugüne kadar gelişen aletlerle ruhun tartısının yapılmayacağı gün gibi ortadadır. Kaynama ve damıtma işleminden sonra yüzde yetmiş olan suyun hemen buharlaşacağı kesin. Daha sonra buharlaşacak, gaza dönüşecek olanlar; yumuşak dokular ve en son olan katı dokular…

 Geriye kaç gramlık insan yağı-ömrü kalacak? Belki hiç! Belki, bunun cevabını insan bilimi ve diğer bilimler verecek. Yazgımızın bize baskı yapıp, evrimin, yaratıcının bize sunduğu zanaat, sanat, edebi, felsefi hünerlerim izin yapıta dönüşümüdür belki de 36.600 gün ve gecenin karşılığı olan insan yağı-yaşamı olan birkaç gramlık veya kiloluk değerli şey-şeyler…

 Güven Serin 
 

  

8 Mart 2017 Çarşamba

YAZGINI SEN BELİRLE


Yazgını Sen Belirle...

                                                 YAZGINI SEN BELİRLE


Bir başkadır çayın keyfi,
Şehirlerarası dinlenme tesislerinde.
Kâhin,
Şair,
Sanata, zanaata, adanmış Zeus’un kızı Athena,
Bakışları sarar vücudu…
Güneşi perdeleyen gözlükler,
Heykelsi benzeyişler, taklide aitlikler…

Yoldur yolcuyu tutkuyla sarmalayan.
Ağırlık, ağırlıksızlığa,
Paslar, cilalanmaya,
Kirler, temizlenmeye…

Kâhin kadının bildik yorumu;

Uzak denizden bir yelkenli,
Bir haberi getiren haberci…

Yazgını sen belirle!
Diye, yazacak mektubun satırlarında.

7 Mart 2017

Dünya kadınlarına adanmıştır…



 Güven Serin