18 Ekim 2017 Çarşamba

HER SEHER BİR GÜL AÇAR



HER SEHER BİR GÜL AÇAR
---------------------------------

  Yahya Kemal; Üsküp Makedonya’dan çıkılan yol, yolculuk ve Türkçeye, şiire duyulan büyük aşk…

  Yahya Kemal deyince birçok şey geliyor akla. Şiir, İstanbul ve Tekirdağ… Şiir demişken;

Ölüm, âsude bahar ülkesidir bir rinde
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve siyah serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

  “Türkçe ağzımızda ana sütü gibi güzel olmalı!” vurgusunu, şiirsel törenlerine, felsefesine katan şair; kabalığın, salmalığın, geçiştirmenin şiirini değil, fark etmenin, önemsemenin, zarafetin, içselliğin ve özümsemenin rüzgârlarına tutunup kök salmanın destanını yazmış ve yaşamıştır.

  Sadece yukarıda ki şiir bile onu ve bizi anlatmaya yeter. Eğer ki, bir yere ve aynı zamanda her yere aitlik hissediyorsak…


Güven Serin 

16 Ekim 2017 Pazartesi

PAZAR GAZETELERİ ve ÖĞRETİLERİ


Şizandra

Küçük haylaz çocuklar...


                                      PAZAR GAZETELERİ ve ÖĞRETİLERİ


  Bilgi denen şey, nereden çıkacağı belli olmaz. Bir parça zahmet, merak ve içselleştirme, ilk adımıdır bilgiye olan yolculuğun.

  Basılı; yani ellerimizle tuttuğumuz ürünlerin; gazete, dergi ve kitapların azaldığı zamanda, yine de vazgeçemediğimiz bir gereksinimdir, sayfaları elle çevirip, altlarına çizikler atıp, sonra bir daha bakarım diye işaretler koymak…

  Sahilin hemen kıyısında, güneşin ısıttığı, gölgelerin üşüttüğü yerde; bir bir sayfaların içine; en ciddi haberden tutun da, en eğlenceli olanlarına kadar… Bilgi, hangi bünyeye ve hangi şekilde gireceği, ilk önce ona ulaşıp, hafif bir tebessüm el sıkışması ile başlıyor.

  O zaman biz ne duruyoruz; sayfaları karıştırmaya başlayalım hele!

Aslı Barış’ın köşesi Hollywood’a ayrılmıştı. Onun patronu olan Harvey Weinstein’e ayrılmıştır. Kim bu Harvey, diye merak ederken; cevabı da aldım; 81 Oscar,800 milyon dolarlık sektörün en büyük şirketinin patronu.

  Otuz yıl içerisinde, neredeyse önüne çıkan bütün kadın yıldızları taciz eden, insanın doyumsuzluğuna, sıtma ve dürtülerine, arzu ve tutkularına nereden ve nasıl bakacağının harika bir ahlaki izdüşümü gibi bir şey, yeryüzünün kaçınılmaz güneşine çıkıverdi.

 Bu patronun, saygın tacizcinin sonu ne oldu? İşinden Weinstein Company’den kovuldu. Eşi terk etti. İntihara teşebbüs ve kızı tarafından hastaneye kaldırıldı.

  Yetinmenin olmadığı, sonsuz bir güç bende dendiği anda insan güzelliğinin bizi terk edeceğini biliyorken, bir kez daha bilme anlama adına değerli bir öğreti…

  Her şeye sahip olmak; aslında hiçbir şeye sahip olmamak kadar kuvvetli bir aldanış töreni…

İpek Özbey’in köşesinden paylaştığı; Meral ablanın, yani Meral Akşener’in ekibine katılan 37 yaşında ki dahi çocuk olarak adlandırılan; Boğaziçi, Stanford Üniversitesi, Silikon Vadisi Google tarafından sahip çıkılmış-kapılmış milyar dolarları yöneten bir koltuğu olmuş ve şimdi, Meral abla, dediği Akşener’in çağrısı üzerine ülkemize gelip, siyasete girmeye hazırlanan Emre Yunusoğlu.

 Şimdiden Adnan Kahveci’ye benzetiyorlar. Ya sonunu? Bu kadar iyi güzel niyetlerle başlayan yolculuklarda, siyasetin pençesinin yıprattığı, yok ettiği insanların sonlarının, hazin yok oluşlarının hikâyelerini tam olarak kim kaleme alıp anlatacak?

 Şimdilik, hayırlı olsun demenin âdeti içerisinde; hoş gelmiş, kaçan beyinlerimizin geri gelmesine sevinsek mi; yoksa artık bizi unutmuştur, o da Amerika’nın ayrı bir oyunudur düşüncelerine, kuşkularına açık bir gelişe, nice masallar mı düzeceğiz yine ve yeniden…

  Sözcü gazetesinin ekinde çok önemli bir sağlık haberi, yine doğanın bize sunduğu Şizandra meyvesinin tanıtımı veya anlatımı yapılmış. Kırmızı küçük ve neşeli çocukları yatırmışlar bir sofranın üzerine; yeşil yapraklarıyla taze toplandığını anlatıyor fotoğraf.

 İnsan sağlığına olan faydası, bin bir türlü kremden, haptan daha iyi-güçlü anlatılıyor. Üstelik bilgiyi veren kişi, Prof.Dr. Erdem Yeşilada.

  Şizandra ismiyle ilk kez tanıştım. Küçük kırmızı haylaz çocukların faydası neymiş? Uzakdoğu ülkelerinde binlerce yıl kullanılan bu çocukların marifetleri pek çok; Gençliği koruyan, yaşlanmayı yavaşlatan, yüzü pırıl pırıl yapan, vücut direncini arttırıp, stresi önlemekte önemli bir katkı sağlayan küçük kırmızı besinler…

  Sezgiler, bir dene ve yaşamına bunu da al diyor. Hiç ölmemek için değil; daha güzel, daha ferah ve huzurlu yaşamak adına; sağlam kafanın sağlam vücudu veya tam tersi…

  Bir başka bilgi, haber veya duyuru; 2–3 Kasım tarihinde Lütfi Kırdar Kongre Salonunda; İnsan Yönetimi adına…

  Oldukça güncel meseleler; konu insansa, vakit varsa, insana dair her şey için ayrılacak zamana, zahmete diyecektir. Hele, insanlarla çalışıyorsanız daha bir…

  Selçuk Şirin’in köşesinde, bir yazar, bir kitap ilgimi çekti. Notlarım arasına almadan önce, burada notlar arasına girmesi dileklerimle; Richard Thaler’in Nudge (Dürtme) eseri…


  Nice Pazar gazeteleri öğretileri dileklerimle…

Güven Serin 

13 Ekim 2017 Cuma

BENİ YOK EDECEKSİN!



BENİ YOK EDECEKSİN,
-----------------------------------------

  Israrla tekrarlanan nakaratın ilk sözcükleri; Beni yok edeceksin, beni yok edeceksin! Bir rahiptin bu sözlerin sahibi. Ona göre tanrının evinde, tanrıya adanmış bir vaziyette…

  Kutsal Kitap; 77. Mürselât Süresi, göklerin açılacağı zamanın haberini duyuruyor yüzyıllar ötesinden. Dağların savrulacağını ve belirlenen yere elçilerin ineceğini söylüyor.

  Victor Hugo’nun rahibi oldukça korkuyor. İnandığı kitabın tanrısından değil; âşık olduğu çingene kızın aşkından… Ve bu yüzden ölüm sancıları çekiyor; sıklıkla bağırıyor; müzikal şölenin Paris sokaklarında; “Beni yok edeceksin, beni yok edeceksin/Ve seni lanetleyeceğim hayatımın sonuna dek.”

 Rahibin aşkı yorumlayışı, lanetlemenin diliyle yankılanıyor yaşamların içinde. Kutsal Kitabımızın Mürselât Süresi ise, helak oluştan bir kez daha söz ediyor; hüküm gününü gelecek oluşundan. Büyük ateşin büyük sıcaklığı karşısında üççatallı gölge bile koruyamayacağını bildiriyor.

 Nice bildiri, hatırlatma ve peygamber uyarısı, insan dönüşümünü bir türlü tamama eriştirmiyor. İzin vermeyen şey ne? Her daim lanetlenen şeytan? Ya inansı anlatan bilim dalları? İnsan ihtiyaçları? Tamam, olmayınca, eksik kalınca o büyük çatlamaların esrik haline ne demeli?

  Rahip, ısrarla yok olmaktan korkar ve yok edeceği için Esmeralda’ya büyük öfke duymakta. Siyah yüzlü, çıtı pıtı Esmeralda ne yapsın? Üç erkek sevmektedir kendini. En çok rahibin sesi çıkar; “ Beni yok edeceksin, beni yok edeceksin/Günahım suçum, beni allak bullak eden tutkum/Beni zavallı eden/Parçalayan ve utanç veren/Ben, kendimi kış sanan/İşte, yeşil bir ağacım/Ben, kendini demirden sanan/Etkileyici ateşine karşın/Eriyor ve bitiyorum/Bir yabancının gözleri için.”

  Victor Hugo, bir sosyolog, psikolog, besteci rolüne bürünür. Rahibi de, şaşı gözlü, kamburu olan çirkinlerin çirkini Quasimodo ve güzeller güzeli çingene kızı Esmeralda’yı insanların tümünü içine alan bir sosyolojiyle perçinler; yazgımızla yüzleşme fırsatını, tüm yüzyıllara armağan ediyor.

  Belki de insan sürecini, yaşam iksirini anlamamız için; zıtlıklar savaşını ve çekim kuvvetini anlatıyor kendi sanatıyla…

 Güven Serin 


12 Ekim 2017 Perşembe

AŞK VALESİ




                                                Notre Dame de Paris Müzikali



AŞK VALESİ
--------------------------

  Notre Dame de Paris Müzikalinde, müzikalin doğmasına katkı veren Victor Hugo’nun anlatımında; O,Aşk Valesi denen yer; Paris’in gizli bir yerinde, aşk sunmaya devam eder; esrarlı dansların, işvelerin, kokuların yayıldığı renkli ve gizli mekânlarda.

  Aşk valesi; hangisi? Sinek mi? Karo, kupa yoksa siyah maço mu? Bilmiyorum… Bir gösteri yaptığı, her daim insanı; erkekleri kendine çeken bir koku, iştah, arzu salgıladığı; o büyük günahın çağrısını yaptığı yer… Üstelik niçin günah olsun? Kör, kısır, bahtsız ve bastırılmış insanlar değil midir; asıl suçlu olan? Suç işleyen? …

 Her daim yarım kalmış bir hikâyedir bu konu; konular. Eksik yanları tamamlamak için yetmez kavganın, pafta, parsel ve karizmaların kütüphanesiz, danssız, operasız ülkeleri, şehirleri. Yetmez, sözcükleri, inançları bu büyülü sahnenin bütününün tamamlamaya…

  Aziz Dennis Caddesinin hemen üzerinde. Saklı, gizli bir yerde! Mumlarla aydınlatılır; parfüm kokan kadınların bulunduğu loş odacıklar. Aşk valesi ve aşk kadınları karşı karşıya gelir. Üstelik birkaç kuruş karşılığında; temsil edilen kuruşun karşılığı olan bedenlerin yoksulluğunu da anlamaya uzak durmamızı da istemez Hugo.

  Sadece birkaç kuruş yeterli olur; Aşk valesiyle aşk kadınlarının bir araya gelmesine. Ya şimdi? Teknolojiyi, sermayeyi, reklâmı, medyayı eline geçirmiş büyük oluşumlar; aşk valelerini, kıtalar ötesine; Uzakdoğu ve güzel Ukrayna diyarına yollamıyorlar mı?

 Üstelik birkaç kuruş karşılığına değil, oldukça yüksek meblağı bulan mal alış verişlerine karşın verilen bir hediye…

Güven Serin 


11 Ekim 2017 Çarşamba

YEMİN ETMEK





                                                  



YEMİN ETMEK

  Hangi mesleğin, meslek sayfasını çevirseniz başlangıcında yemin törenlerini; yani ant içmelerine tanıklık edersiniz. Doktorların, hemşirelerin, eczacıların, askerin, polisin, savcını, avukatın, müşavirin mesleğe adım atışları yemin-yeminler üzerine başlar.

  Tam olarak nedir yemin? Ant içmek? Söz vermek; namus ve şeref üzerine… Herkesin bildiği yüksek sesle seslendirmekten çekindiği bir şey var; insan denen canlının zaafları, tutkuları; nice yeminleri alt etmeye yeter.

  Her meslekte; akla gelecek her mesleğin içinde insan olduğuna göre; insan da zaaflarıyla, tutkuları ve arızalarıyla zaman zaman baş etmekte güçlük çeken bir canlı olması; en büyük, en şatafatlı yeminler bile yok eder, yokluğun içinde…

  Bu yüzden, sıkça gündemime gelen bir konudur yemin etme işi. Toplumumuzda iştahla dile getirilen; söz vermelerden tutun da, yemin etmelere kadar… Bütün bu aksamalar, her daim işin tam olarak tartışılıp çözüme kavuşturacak eğitimsel ve hukuk; yani, istikrarlı ve sağlam yasaların uygulanılmayışı üzerine düşünmek, onu istemek en hakiki yeminlerden daha yemin olacaktır.

  İnsanlar; yani bizler, toplumumuzdan etkilenir, utanma, ayıplar, geleneklerle iyi insan olma seçeneklerine tutunuruz. Aileden de birçok davranış buna eklenince ortaya daha düzenli ve saygın bir toplum, topluluklar çıkar.

  Ailenin, toplumun, geleneklerin etkisi; en doğru biçimde işlese de, yarım, çeyrek ve yetersiz olanları ve insanın kendine özgü yetersizliklerini, arızalarını kim çözecek? Kavgalar mı? Her gün bir, beş, bin doktor darp edilip bu iş çözülecek mi? Ya hemşirelere yapılan bol kepçeli mobbinkler-psikolojik şiddet? Veya bütün polislere mesafeli, önyargılı bakarak? Bütün eczacıların ilaç şirketlerine olan düşkünlükleri üzerine efsaneler yaratmak; daha iyi bir çözüm olacak mı?

  Asla! İnsanı, mutlu ve huzurlu kılacak şey; korkularıdır. Yasalardan, kendi vicdanından, eğitimden, sanattan, geleneklerden, ailesinden, toplumundan etkilenme biçimi ve korkuları…

  Bunların en başında; yasalar gelir. Kılı kırk yaracak; her daim her zümreye, bölgeye, topluluğa, insana; konumu ne olursa olsun eşit uygulanacak yasalar; bütün yeminleri alt eder. Onları yendiği gibi; çok daha onurlu bir konuma getirir. Yeminin anlamı o zaman ortaya çıkar.

  Yeminlerin-antların merkezinde insan ve mesleğin onuru vardır. Şerefi, namusu… Hepsi soyut kavramlardır. Tuzun, şekerin suda çözüldüğü gibi, zamanın, insan zaaflarının, dürtüleri ve tutkularının karşısında çözülmeye muhtaçtırlar. Burada, insanın doğallığından, sürecin, evrimin aşamalarından, yolculuğundan başka bir şey yoktur.

 Bunu denetleyecek, kaidesi üzerinde itibarlı bir esere dönüştürecek yegâne şey; adalet; adil olan yasaların istikrarlı dokunuş, seslenişi, önerileri; izaha davet edişleri olacaktır. Buna inanıyorum; yüreğimle, beynimle, elli yıldan bu yana dönüşümü, ilerleyişi, aksamaları, zıtlıkları, bozulan yeminleri izleyen bir insan örüşü ve algısıyla; inanıyorum…



Güven Serin 

9 Ekim 2017 Pazartesi

AŞK,ÇİNGENE BİR ÇOCUKTUR


JOZEF KOUDELKA


JOZEF KOUDELKA
                                      



AŞK, ÇİNGENE BİR ÇOCUKTUR


  Carmen; ah Carmen… Nice sevda filizlenir onun hayalinde! Dokunulmazdır, ulaşılmazdır onu Carmen yapan şey; o yüce edebi bir sevda… Bir tütün işçisi doğumudur başlangıcı. Ve sonra, esas olana, baştan beri dışlanmış olup, edebiyatın kucaklarını sonuna kadar açtığı “Çingene Kıza” dönüşür.

  Edirne İpsala’nın en büyük eğlencesi olan şeydi güz zamanı panayırları. Çadırlar, hediyelik eşyalar, dönen sandalye ve hareketli, eğlenceli kayıklar. Tahta halkalarla sigara paketlerini avlamaya çalışmalar, makyajı ve gizemi can yakan çingene kızların saçma doldurduğu silahlara yaklaşan delikanlılar…

 Erotik gösteri yapılan çadırlar; anlaşılmayan bir sanatın estetik, içgıcıklayıcı ve öğretici oyunları, Sümer okulları gibiydi. Yabanlığı, kabalığı, kısır döngüyü zorlayan; marifetli bir sürü sunum, hareket, şölen yaşanırdı, bol tozun, toprağın ve Şenay şarkılarıyla(Bu ne dünya kardeşim) yankılanan güz gecesi-geceleri yaşandığı diyarda.

  Carmen, bir müzikal tiyatro olmaktan öte geçer. Toplumsal dışlanmayı, kenarda kalmanın birbirine sokulma ve farklı ve gizemli olanı ortaya çıkartma sanatının tümü, büyük eserin, eserlere başlangıcın ateşleyicisidir aynı zamanda.

  Bu yüzden, büyük nice şarkının, bestenin ağrılığının, paha biçilmez oluşunun içinden sıyrılıp, dışa, bizlere, eğlencelerimize, kutlamalarımıza kadar ulaşır çingene şarkıları, besteleri. Josef Kooudelka’ın fotoğraflarında ki çingene çocukları, kız ve oğlanları; koyun koyuna sokulmuş canlıların en tabi halidir.

  Emir Kustirica’nın Time o the Gypsies-Çingeneler Zamanı filmi; damıtılmış insan manzaraları olmaktan başka bir şey değildir. Zorluklar, itilmeler; insan denen canlının kendi zanaatını ortaya, hünerlerini, buluşlarını yapmaya vakit ve evrimsel bir dönüşüm sağlar.

  Notre Dame de Paris Müzikali ve üç aşığının arasında kalmış Esmeralda’da, Geogres Bizet’in Carmen Operası, onun kalbi Carmen de hep aynı şeyi anlatır; Çingenelerin hikâyelerini…

  Bizet’in gözlemleri, çingene kültürünün saf, yaşamsal süreçleri; çok anlaşılır ve değerli bir toplumsal ilişkiye dönüşür. Aşkın çingene bir çocuk olduğunu; yani, en fazla altı ay süren bir tutku; her çingene kızın değişime mecbur olduğu, sıkılmaya, zorlamaya gelemeyeceğinin sosyolojik tespiti değil de nedir?

  Marifet budur işte! Direnme; direnirken birbirine sokulma… Ve aynı zamanda tüm dünyada ki çingenelerin ortak dilidir; siyasete bulaşmamak… Eğlencelerinden, zanaatlerinden vazgeçmemek…

 Israrla büyüttüğümüz, güçlü kılmaya çalıştığımız nice ahlaksal, geleneksel olayları; öyle bir yaşarlar ki; en trajik halde bile gülümser onların falları. Kâhinin en lanetli bakışları bile vazgeçirmez süsten, süslenmeden; cümbür cemaat seslerden, seslenişlerden.

  Carmen, sahnesinden defalarca seslenir yeryüzü insanına; “ Sevmezsen beni, severim seni. Seversen seni, benden sakın!”

 Çingene kızın sevdası, felsefesi budur işte! Sıkma beni! Zorlama! Ve zorlama dürtülerin, cilvenin, aşkın şartlarını! Bir karanfil, gül, mitolojide kalbe saplanan oktan daha etkilidir; göz kamaştırır, köle eder; kollamasan kendini…

 
 Güven Serin 
 






6 Ekim 2017 Cuma

ÇAĞRILMAYAN YAKUP




ÇAĞRILMAYAN YAKUP
-------------

  Halk şarkıları, insanlığa adanmış, insanın imbiğinden geçerek şarkılar, besteler haline gelmiş eserlerdir. Edebi, sosyolojik ve psikolojik etkileri oldukça büyük; destansı güzelliklere sahiptirler.

  Şiirler de öyle. Onları, zamanın tozları, pasları eritir görünse de; Sümerlerin Halk Şarkılarından, Süleyman’ın Ezgilerine getiren aynı şeydir; coşku, heyecan, ümit ve hatırlama; hatırlatma…

  Bir milletin, milletlerin en kıymetli hazineleridir; edebi değerleri; şiirleri, manileri, şarkıları, türküleri… O milleti, diğer milletlere anlatacak olan, saygı, sevgi, itibar kazandıracak olan değerli sesleridir. Sanatsallığı besleyenler de oralardan; o büyük, millet; milletler kilerinden çıkar.

  Yusuf Hayaloğlu’nun şarkı sözleri, Ahmet Kaya’ın seslendirdiği Fasso Necdat’da öyle eserlerden sadece birisidir. Çevremizde hiçbir zaman eksik olmayan, olmayacak olan, ulu orta içen, naralar atan birisini; Fasso Necdat’ı anlatır.

  Bütün mahallelinin ondan bıkıtığını, korkudan ses çıkartamadığını, sıkça karakola getirildiği, öyküsel bir şiire; şiirsel bir besteye dönüşüp; değerli bir seslendirmeyle zenginliğimizin kıymeti anlatılır.

  Siyah şalvarıyla, zır zopluk yapan Fasso Necdat’ın, bir kür sert bir kayaya çarpışı; çırpınışı, oldukça gerçekçi bir anlatım-seslendirmeyle; mizhayi bir hak edişe; ilahi bir kurtuluş, yasa; hak ve adalet kazanımına ulaşılır.

 Çalımla, zalımlık yaparak yürüyen Faso Necdat;bir ses duyar. Demişler ki ; “ Gel bakalım/Fasso Necdat demiş aman/Anlamış vaziyet yaman/Kafasından çıkmış duman”

 Fasso Necdat gibi kabadayıların,dayılıktan öte bezginlik veren eziyetlerinin sonunu en güzel anlatan sosyolojik bir çalışma ürünü kadar berrak ve net bir anlatım-uyarı…

  Edip Cansever’in Çağrılmayan Yakup şiiri de böyle görev uğruna serilir beyaz kâğıda. Beyazdan da, insan algılarını, düşkünlüğünü anlatacak olan öğreticiye dönüşmesi…

 Şair, kurbağaları konu edinir; hikâyesini anlatmak, şiire dökmek için. O kadar kalabalık olan kurbağalara bakan, onların büyük şölensi seslerini dinleyen Yakup’un, biri tarafından dahi çağrılmaması, içine dert olmuştur.

 Birisi; onca kurbağa içinden yalnız birisi deyemez miydi; Yakup! 

  Şair, Yakup’un dinsel bir karaktere, kişiliğe sahip oluşu; peygambervari bir şikâyeti, yorum ve çağrıyı anlatmak ister? Yoksa toplumsal çürümüşlüğü, uygarlaşırken, insanlığı neredeyse hap, ilaç bağımlısı yapacak olan bencil, yalnız bir yaşamın kapımızı çalmaktan öte, içeriye girip başköşeye konulduğunu mu birleştirmek ister; bu sosyal sarsıntıya dönüşen; büyük kitleler içinde ki yalnızlıklarımız bilinmez…

Güven Serin 

4 Ekim 2017 Çarşamba

BEN SEVİNÇLİ ADAMIM



BEN SEVİNÇLİ ADAMIM
-----------------------------------

  “Ben sevgiden, sevinçten söz açmak istemez miyim, delice, çılgınca, içim taşa taşa, bir sevinçten söz açmak istemez miyim? Ben sevinçli adamım. Bu dünya böyle olmasa, böyle kara, karanlık olmasa, ben sevinçten taşar coşardım. Yaradılışım karanlıktan çok aydınlığa, acıdan çok sevince…

  Ne çare, ne çare ki sevinmek gelmiyor elimden… Dostluktan söz açmak, ne güzel! Bir dostum var. Sıcacık eli var. Sevgi dolu gözleri var. Ne güzel yalansız, salt sevgi dolu bir insan eli sıkmak!”

 Bu sözcükler; yıllar, yıllar önce Yaşar Kemal tarafından kaleme alınmış. Günümüzden yarım yüz yıl önce; ben doğmadan…

  Sözcüklerin talebi, o gün olduğu gibi; bu günde aynı anlamı, çağrıyı, dileği; hatta yalvarmayı yapıyor. Kime? Her şeyi olduğu halde, bir tek şeyi olmayan; milyonlarca, milyarlarca insana… Öncelikle; bizim insanımıza; ülkemize yapılan bir çağrı; edebiyatın arşivinde, her daim oradan fırlamaya, sesini yaymaya, elini uzatmaya hazır halde.

  Yaşar Kemal’in felsefesi, baştan beri hep aynı çizgide; ne kadar edebiyatın içindeyse, o kadar da insanın, doğanın içinde… Bir tarafın değil, tüm tarafların sancılarına, sevgilerine, çağrı ve taleplerine kulak açan; başköşeye oturtulacak bir değer; ses, fikir, yazı insanı…

  Kimin umurunda böyle şeyler? Birilerinin umurunda olacak her daim… Olmak zorunda; kaçınılmaz bir muhtaçlıktır bizi gebe bırakan sevgiye; kaçınılmaz bir yazgı ve aynı zamanda akıldır…

  Belki sevgi denen duygular doğuştan vardır genlerimizde. Aynı zamanda olmamalarını öğrenmek, öğretmek, en baştan; daha kreşlere, anaokullarına girecek sevgi talimleri, eğitimleri kim bilir ne büyük nefretleri baştan öldürecek…



 Güven Serin 

2 Ekim 2017 Pazartesi

GARİP ZENGİNLİKLER



DÜNYAMIZIN GARİP ZENGİNLERİ
------------------------------


  Garip diyorum; gerçekten, zenginken yoksul, kalabalıkken yalnız insanlardan söz ediyorum. Ünden, şandan, paradan; yani onları kıymetli yapan şeylerden arındıkları zaman; çevrelerinden de arınıyorlar.

  Yani; terk ediliyorlar. Garip bir yalnızlığın, muhteşem ahengi mi; yoksa ahenksizliği midir bilinmez…

  Michael Jackson,1980’lerde ünlü olduğunda kara tenliydi. Öyle ve çok çabuk sevilmiş, kasetleri milyonlar satmıştı. Kazandığı para ise, aklımızın hayalimizin almayacağı boyutlarda!

 Bu paraları, ünlü olduğu, babasının genlerinden kurtulma çabalarına kafayı taktığı için, beyazlaşma adı altında, lüks yaşamlarda tüketti. Tıpkı, en güzel yıllara, müzikle, sanatla devam edecekken; en güzel ömrünü, çok çabuk tüketmesi gibi…

  Bir başka, genç; erken yok oluş, İngiliz sanatçı Amy Winehouse; alkolün, uyuştururcunun, ünlü ve zengin olmanın kurbanı olduğuna tanıklık ettik.

  Ülkemizde de saymaya kalsak niceleri çıkar. En hüzünlülerinden birisi de Cahide Sonku’dur. Yaşayanlardan Tanju Çolak da güzel bir örnektir. Yaşmış ve şaşırmış olmanın, kaçınılmaz sonları; yazgının korkunç istikrarı gibi bir şey…

 Fakat burada anlatacağı bir olay, bütün bunlardan daha bir garip ve acıklı… Amerikalı bir ünlü; Johnny Depp; bu satırlarda anılmayı hak ediyor. Bir zamanlar 650 milyon doları olan bir zengin, ünlü.

  Yaşayan bir ünlü, zenginken artık bir doları olmayan kişi! Sizce bu parası ne olmuş olabilir? Lüks ve tutarsız yaşamın matematiksel karşılığı; ortada sıfır elde var sıfır görünüyor. Davalar, tekrar, kaybedilenleri kazanmaya çalışmalar başlıyor; en güzel yaşlarında.

 650 milyon dolarlık Johnmy Depp’in sadece arkadaşının ölüm törenine 5 milyon dolar harcadığı biliniyor. Üstelik de bu harcamayı şöyle savunuyor; “ Arkadaş, para benim değil mi? İstersem gömerim.”

  Bu insanlık, yoksulluğu, orta halliliği yaşamayı, işin içinden çıkmayı biliyor da, bir türlü zenginliğin dayatmalarına, parayonak seçeneklerine karşı koyamamanın gafilliğiyle bir türlü baş edemiyor.

 Kim bilir kaç insan zengin olma hayaliyle yanıp tutuşuyor. Oysa başına neler geleceğini bir film yapın veya geleceğe gidip görme şansımız bir olsa…

Güven Serin 

29 Eylül 2017 Cuma

KOSTAK KOSTAK YÜRÜYÜŞ




KOSTAK KOSTAK YÜRÜYÜŞ
----------------------------------------

  Sanırsınız ki Kostak Ali zeybek oynuyor. O takma peruğu her daim, simsiyah boyalı. Bıyıkları da öyle; ayakkabıları bildik yumurta topuk…

  Ne zaman halk otobüsüne binsem, çarşı karakolunu biraz geçince, bir bekleme yerinde veya oraya yakın görüyorum, kostak yürüyüşlü, çıplak başı görünmesin diye siyah; simsiyah peruk takmış adamı.

  Öyle bir kostak yürüyüş ki, bir başka benzeri yokmuşçasına; en iyi kel örtücü, siyah peruğun, simsiyah boya yapılmış bıyıkların tek sahibi ve aksak kostak yürüyüşüyle, kostak bakışıyla örtüyor bütün çıplaklıkları; ona göre eksik olan her şeyi.

  Evrim ne dehşetli yaratıyor ve yönlendiriyor insanı; insanları. Kimini mahcubiyetten yerin dibine seriyorken, kimini kostak bakışlı, kostak yürüyüşlü bırakıveriyor. Biliyor ki, lazım olan bu, ciddiyete bürünmüş, her şeyi kendi kalburunda elemeye çalışan insana, bir başka insan davranışının siyah çeşitlemesini sunma şansı yaratıyor.

  Lise zamanlarında kostak yürüyüşlü bir kadının ardına takılırdı nice öğrenci. Yürüyüşünde ki kostaklık, kalçalarından başlardı. Onun gibi kostak kalçalar, sanki hiçbir kadında yokmuşçasına, ardında bir sürü serseri öğrenci; oysa tiplerimiz, pek de mahcup, yüz kıllarımız yok denecek kadar az ve bol sivilce içinde…

  Bu kostaklanma işi o kadar önemli ki, bestelere, şarkılara kadar uzanmıştır. Minik Serçe lakaplı Sezan Aksu ve daha nice sanatçı seslendirmişti bu türküyü;

  Boşa kostaklanma karam; köprüler yaptırdım gelip geçmeye/Çeşmeler yaptırdım suyunu içmeye/Kavli karar ettim alıp kaçmaya/Boşa kostaklanma kostak değilsin karam…

  Kostak, kostak ilgi bekleyen, başının çıplaklığını simsiyah perukla gizleyen kostak bakışlı bu adam, bu şarkıdan etkilenmiş midir bilinmez. Bilenen bir şey; her daim, kostaklı yürüyüşü, bakışı ve simsiyah peruğu ile aynı yerlerde; vahşi bir hayvan gibi, yerini işaretlemekle, kontrol etmekle meşgul…

Güven Serin 

28 Eylül 2017 Perşembe

YAŞAYAN EFSANELER


İnternetten



YAŞAYAN EFSANELER
--------------------------------------

  Tenis dünyası; dünya bir ve iki numarası; Nadan ile Federer;Rod Laver Cup’da Avrupa Takımını temsil ettiler. İkisini bir arada görmek; çiftlerde, birlikte, dünya takımını temsil eden Amerikalı, Sam Querrey ve Jack Sacro’ya karşı…

  Bir başka efsane tenisçi, Rod Laver’in anısına bu yıl ilk kez düzenlenen Laver Cup, efsaneyi anarken, yaşayan efsaneleri de bir araya getirdi.

  Bu turnuva iki gruptan oluştu. Birincisi Avrupa takımı, ikincisi Dünya takımını temsil eden tenisçilerden kuruldu.

  İsimlere bir bakar mısınız; Avrupa takımında yer alan tenisçiler; Rafael Nadal,Roger Federer,Marin Cilic,Dominic Tihem,Alexander Zverev,Tamas Berdych…

  Dünya takımında yer alan tenisçiler ise; jack Sock,Nick Kyrgios,John İsner,Sam Querry,Denis Shapovalov,Frencis Tiafoe.

  Spor programında tam da onların birlikte oynadığı, takımlarını şampiyonaya taşıyacak galibiyeti; Nadal ve Federer birlikteliğini ilk kez sahanın aynı tarafında, çiftler maçında görmek; Beşiktaş RB Leipzig maçı başlamasına dakikalar kalaydı.

  Bir taraftan siyahın, beyazın, Seba’nın, babamın, çocukluğumun ve ülke sporunun estetik, istikrar ve disiplin anlayışının koşturacağı yeşil saha ve vuruşlarına hazırlanma aşamasında bir bardak bira yudumladım.

 Bir taraftan da yaşayan efsaneleri; Federer ve Nadal’ı, iki disiplini, istikrarı, işini en iyi yapan; değerli sanatçıları kortlarda izlemek; gülümsemelerin, yaşama olan tutanakların en iyilerinden…

  İşini iyi yapan insanların en büyük zenginlikleri; bedenlerine yansımış ruhsal halleridir, demek geliyor içimden. Bir şavk, bir huzur ve neşe yayılıyor ki, bir yıldızın, yıldız topluluğunun karanlık gecenin içinden yayılıp, bize yol, yön verecek kavramalara, efsanelere, destanlara dönüşmesi gibi bir şey…


Güven Serin 

27 Eylül 2017 Çarşamba

62 GÜN GİBİ...


Kamera; Güven

Başkonuğum,Aziz öğretmen



Kamera; Güven


62 GÜN GİBİ
-----------------------

  Çeyrek yüzyılı bir arada, birbirimizden haberdar olarak geçirdiğim bir dost; Aziz öğretmen atölyeme uğradı. Bir gece önce telefonla konuşmuştuk. Belli ki onu merak etmiş olmamı önemsedi ve tedavi süreci bitmemiş olsa da, halsizliği tam olarak geçmemiş.

  Bir öğretmenin nezaketiyle kapıyı vurarak girdi içeri. Tam da kahvaltı anında; oysa o çoktan yapmış kahvaltısını. Gece atıştırmalarım; yiyecek yemelerim çocukluğumdan bu yana devam ettiği için, kahvaltıyı geç yapma alışkanlığı geliştirdim. En kıvamı;09–10.00 saatleri arasında yapılan kahvaltı oluyor.

  Sanırım, Aziz öğretmen de yaptığım kahvaltının tadını çıkartıyor oluşumun farkında ki; bir yudum da bana uzat, diyerek dostluğa yakışır bir iletişim diliyle; “ Özendim” dedi. Özenmeyecek gibi de değil; Destereciler fırınından aldığım sarı ekmek, bir gün bekleyince daha da yenir hale geliyor.

  Küçük bir ekmek parçası üzerine önce tereyağı, sonra beyaz peynir, pazardan aldığım tarla domates ve biberi; Uçmakdere Mehmet Beyden aldığım el yapımı zeytinler; deymen benim gamlı keyfime…

  Söz sözü açtı. Kahvaltı üzerine çay ve sohbet harmanlaması yapılırken; Aziz öğretmenin gördüğü tedaviye geldi sohbet; istesek de istemesek de… Yıllar oldu; kim bilir kaç kür, kaç hastane yolculuğu yaşadı Aziz öğretmen.

  Psikolojik olarak epey yorulmuş. Duyguları her an gözyaşlarına etki yapacak durumda. Onun en önemli özelliği olan, fıkra ve şiir kültürüdür. Ya bir fıkra, ya da bir şiirle katkı verir; sohbet dem tutmuş, kıvama gelmişse…

  Bu sefer, bir şiirle katkı yaptı. Celal Sahir Erozan’ın 52.Yıl şiirini, Aziz öğretmen kendi yaşına göre uyarlamış. Sadece yaş kısmını değiştirmiş. Şair,52 yaşından söz ediyorken, Aziz öğretmen 62 yaşından söz ediyor.

  Şiir de şiir ama bir yaşam öyküsü adeta;

“ Hâla yaşım genç ama vücudum ölgün gibi
Bütün acı günlerim aklımda, bugün gibi.
İçimde hayata küskün, dış yüzüm düğün gibi.
Elli iki yıl geçti; Elli iki gün gibi…

Doğmayan hülyaların saçlarını taradım,
Ezop gibi fenerle gündüz insan aradım
Ne kendime yar oldum, ne kimseye yaradım
Elli iki yıl geçti; elli iki gün gibi…”

Güven Serin 


26 Eylül 2017 Salı

KARANLIK ODA


YOĞUNLUK ATÖLYESİ-SANATÇI ATÖLYESİ



KARANLIK ODA
---------------------------------

  Aslında bu ismi kendi algılarım sayesinde, karanlığı iliklerime kadar hissetmem sayesinde oluşturdum. Burası 2013 yılında açılmış; Sanatçı Atölyesi veya Yoğunluk Atölyesi olarak bilinen; İstiklal Caddesinin etrafında serpiştirilmiş en yoğun sokaklardan birisi; Asmalı Mescit Sokakta kiralanmış bir sanatçı evi.

  15.Bienal-Yılaşırı Etkinliğine destek olan ve kendi etkinliğinle çok önemli bir çalışmayla; benim söylemim; Karanlık Oda sunumuyla katkı veriyor. En fazla beş kişinin alındığı çatı katına üç kişi çıktık. Ağır perdenin ardında ki karanlık odaya girer girmez; korku ve diğer duyu organlarının farkına varma telaşı…

  Dört dakikalık zaman, ne yapacağını bilmemek; bilememek… İmdadınıza içeride veya yan komşunun odasından gelen saatin sesi; ışığın karanlığın içerisinde birkaç objeyi gösterip tekrar kavuğuna çekilmesiyle; mekânın sınırlarını ve sığınacağınız köşeleri anlamaya çalışmak…

  İç ve dış etkilerin, bizim üzerimizde ki etkisi; yani, komşunun merdivenleri çıkan ayak seslerini duymak, içeride ki saatin tik takları kadar etkili… Karanlığın savunulmaz, önlenemez yoğunluğu, çaresizliği çareye dönüştürecek diğer duyu organlarının topyekûn neler yapabileceğinin evrimsel telaşı başlıyor.

  Zaman denen şeyi, ne çok ve ne bonkörce harcamış olduğumuz dış dünya ve karanlık odanın zamana dokunuşu ve onu ileri geri ayarlaması, yok sandığımız hislerimizin, duyularımızın varlığıyla kucakladığımız kocaman karanlık ve güneş kadar önem kazanan, karanlığı aralayan sızma ışık kırıntıları…

  Zaman zaman içeri sızan ışık, etrafı, odanın içinde ki objeleri gösterse de, daha fazla seslere, sesler sayesinde etrafımızı; yani en yakınımızda olan insanları; komşularımızı hatırlamaktan öte, onların önemini de görmek; bu çalışma sayesinde, görme biçimine, algılar, dış dünyanın büyük kargaşası sayesinde daha sokulmak da mümkün görünüyor.

  Yoğunluk Atölyesi çok iyi bir iş çıkarmış. Hayatımızı kolaylaştıran teknolojiler sayesinde neredeyse, duyma, dokunma, hissetme kavramlarını, evrimsel üstün yanlarımızı körleme noktasına gelme vakti; geri dönüp, var olanla çatışmadan da, yeni olanla birliktelik mümkün olabilir…

  Hemen hemen girdiğim tüm bienal-yılaşırı, mekanlarında genç insanlara sorduğum soru; Sizce iyi bir komşu nasıl olmalı? Çoğunun verilecek bir cevabı olmadı; gülümsemek, ciddi düşünmekten başka; şimdilik… Bir genç kız cevap verdi; “ Bana saygı duysun yeter.”


Güven Serin 

25 Eylül 2017 Pazartesi

BOŞLUK


Kamera; Güven

Küçük Mustafa Paşa Hamamı

15.Bianel Etkinliği...Bir ses;kaba ve dehşet anını
hatırlatıyor; "Gel Buraya" diyor...İlikleriniz titremez mi?


Kamera; Güven -Küçük Mustafa Paşa Hamamı


BOŞLUK
----------------------

  Evrimin sürecini hissetmiş olan insanın, evreni kaplayan yerde ki minicik varlığını duyumsaması her şeyin başlayıp yok olduğu ana denk gelir. Mülkiyet, mülkiyetsizliği; kutsanmış olanlar doğallığı kucaklar…

  İşte tam da burada bir ozan ve hikâyeci çıkar karşımıza. Hani bildik olan Burgazada’nın şairi; bir yere aitmiş gibi görünüp de hiçbir yere ait olmayan insan; belki de bizim aynımız…

  Fazıl Hüsnü Dağlarca Sait Faik Abasıyanık’ı bir tek şiire sığdırmaya çalışmış ve bana göre de başarılı olmuştur.

“ Dört dizeyle Sait’i anlat deseler
Bir dikdörtgen çizerdim
Sonra bütün çizgileri kaldırırdım
Derdim geride kalan boşluktadır.”

  Tam da şu an; savaş boruları çalıyorken; savaş sanayi ellerini ovuşturup, düzenbaz paylaşımcılar yeni yeni haritalar çizerken; başımı kaldırıp boşluğa; büyük uygarlığa; evrene bakmayı tercih etmek istiyorum; acaba başaracak mıyım? 

Güven Serin 


21 Eylül 2017 Perşembe

İŞEMEZLER KESİK PARMAĞA




İŞEMEZLER KESİK PARMAĞA

  Böyle sesleniyor bir kitapta ona görev verilmiş karakter. Bu kadar bol olan idrarın, işi yarayacak hale dönüşeceği zaman nasıl kıt hale geldiğini anlatmaktan çok öte; insanın insana bakışını;her daim;tüm zamanlar hep aynı satranç oyunu geliştirdiğini de anlatıyor;yazarın yazgıya bile mizah diliyle yaklaşımları.

  Hatta Davut’un krallığına bir güzel laf atıyor, edebiyatın seçkisin, zengin seçkinliği yakalamış olmanın sayesinde. Hele, meşhur Yunan Medeniyeti; yeri geldikçe kıs kıs güldürecek kadar öne çıkartılıyor.

 Bizim toplumumuzda da sıkça kullanılan bir sözdür; “Yaralı parmağa işememek!” Hangi topluma ait olduğunu aramaya kalksak; belki birkaç yüzyıl, belki de milenyum; bin yıl…

  İsmail eniştemin sıkça kullandığı bir sözcüktü;”yaralı parmağa işememek” ona göre, nankörlüğün en nankörü… Kimse de demez o durumda; kendi parmağına kendin işe be kardeşim…

  Maksat o değil elbet… İşte tam da burada başlıyor; insanlara olan sınırsızlığımızın tartışması. Düşünsek ne zarar gelir? Her daim bize servis yapacak, garsonlar, başgarsonlar; uşaklar, baş uşaklar ve yardımcılar, başyardımcılar bekler dururuz.

  Ya, bu kalıplardan sıyrılmak? Düşüncesi bile korkutuyor mu bizi? Her daim birileri tarafından buyur edilmek, saygı beklemek; hâlbuki işeme organımız elimize ne yakın…

  Şu denetleme kuruluna da iyice gıcık alıyorum. Buraya yazdığım her işeme sözcüğünün altını yeşille çiziyor. Neymiş; yazılan argo sözcükmüş. Ulan deyyus; bu olayı, boşaltım sistemimizin vazgeçilmezi olan bu harika gösteriyi daha nasıl anlatayım?

 Güven Serin 


 

 

 



KEDİNİN YAPTIĞINA BAKIN!






KEDİNİN YAPTIĞINA BAKIN!
------------------------------------------

  Malezya’da çekilmiş kısa bir video. Beyaz bir kedi, mezarlıkta, ölen sahibinin mezarını kazmaya çalışıyor.

  Bize ne anlatıyor bu görüntüler? Hepimiz niçin bu kadar şaşırıyoruz? Sevgiyi, özlemi lüks hale getirdiğimiz; hatta yeterince anlayamayıp, onu işleyemediğimiz, büyütemediğimiz için olabilir mi?

 Her daim şaşırıyoruz! Belediye başkanın su getirmesi, kanalizasyon yapmasına da! Oysa heykel ve resim yapmak için mi seçiyoruz be kardeşim; diyememenin garip sancısı içinde; kahramanlar içinden kahramanlar yaratıp, günü kurtarma; her daim kısa koşularla; hatta yata yata galip gelme peşinde oyalanıp duruyoruz.

  Yetmedi mi? Bunca devlet kuruldu; bunca yol yüründü. Nice uygarlıkla danslar edildi. Günler, geceler, gelenek, görenekler karıştı. Onca övgüyü bırakıp, Osmanlı zamanında kurulan rasathanenin kurulur kurulmaz kapatılmasını düşünmek yerine…

  Kedinin sahibine olan bu gösterisi, mezarlıkta bulunan Malezyalı kadınları çok duygulandırıyor. Kediyi usulca çekmek istiyorlar mezarın üzerinden. Kedinin ısrarı; bedensel dili; dilsizleri bile konuşturacak, donmuşları bile yaşama kavuşturacak nezaket içinde; yaslanıyor toprağa, kopmak istemiyor köklerinden, sahibinden; Belki son bir koklayış bütün çabası?


  Kedinin davranışı, sıcakkanlı her hayvanın yapabileceği normallikteyken, üst seviyeye ulaşmış görünen insanın; biz insancıkların bu muhteşem, bu korkunç hayreti tam olarak nedir? Anlayan, anlatacak olan varsa; beri gele…

Güven Serin  

19 Eylül 2017 Salı

KERAHET VAKTİDİR





KERAHET VAKTİDİR
--------------------------

  Bilinen anlamıyla en makbul zamanlardan söz eden; onları anlatan iki kelime… Yıllar öncesinden bir rap şarkıcısı olan Sagopa Kajmer’i dinlerken şarkının içinde, tekrar bölümlerinden sürekli geçen sözcükler;

“Kerahet vaktidir, iç de içlen fondiplerim başımın belası/ Kervana katılamadım, kalbimi zımbaladım ellerine.”

  Şarkının nakarat bölümü böyle! Şarkıyı dinleyişimden on yıl sonra aynı sözcükleri bir başka anlatım zamanını, yüz yıl önce yazılmış bir eserin içinde görüyorum; Kerahet Vaktidir, makbul olan zamanı anlatmak adına yapılan etkileyici vurguda.

  Türkçenin diğer dillerle yapmış olduğu birliktelik, kazanılan ve hayatımıza kattığımız deyimler, sözcükler, en az Türkçe kadar anlamlı hale gelmesi; düşüncemizi anlatmak adına çok önemli bir güç, kültür ve dönüşümün, sosyolojik ilerlemenin, çeşitlenmenin bir karşılığı mıdır acaba?

  Bu sözcükler; Kerahet Vaktidir, niçin bu kadar ilgimi çektiğini tam olarak anlatamayacağım. Namaz kılanlar açısından en uygun zamanı anlatsa da, doğaya düşkün olanlar için de en iyi, en makbul zamanlara işaret ediyor.

  Günün taze saatleri, güneşin en tepede olan vaktinde, koyu bir gölgenin istir atini ve akşam saatlerinin geceye süzülüş anını; çeşitli görüş, alışkanlık, deneyimlerle anlamlı bir kazanım hanesine yazmak mümkün görünüyor.

  Bir şarkı, rap tarzı ne çok şey anlatıyor; sıkıntıyı, iç içe geçen batık medeniyetleri, oradan oraya savrulan insanlık güzellemelerini… Kendi felsefesine uygun, tarzının gereği olan şeyi; savrulanı, savrulacak olanı; gelgitleri ve maskeli baloya dönüşmüş hayatları;

 Kerahet vaktidir, iç de içlen fondiplerin başımın belası
Kervana katılamadım, kalbimi zımbaladım ellerine leyli.

  Sanatçının takma ismi; Sagopa Kajmer, bir başka bilinmezlik, geçmiş ve gizem anlatıyor; belki de çağrı yapıyor, büyük medeniyetlerin görkemine, gücüne ve sonradan büyük çöküşlerine dair; güne hakiki bir anlam kazandırmak istiyor.

Güven Serin 



15 Eylül 2017 Cuma

GÜN SONU KONUŞMASI





GÜN SONU KONUŞMASI

  Oktay Rıfat’ın önemli bir çalışması; hatta kendi ifadesiyle; gün sonu konuşması… Kim bilir kaç insanın hiç durmadan yaptığı; belki de yaşamsal olana, ruhsal bir dinginlik, karmaşaya, biz çözüm, değerli bir korunak yarattığı konuşmalar.

  Hepimizin şahit olmuşluğu vardır. Ayşe ninemin, tavukları, kazları, kedi ve köpekleriyle yaptığı konuşmalar; dün gibi aklımda. Ne kadarını anlar bizim konuşmamızın tümünü bir ağaç? Bir kedi, köpek, kaz, ördek?

  Bir başka şekilde de sormak isterim; biz, ne kadar anlaşılırız? Bilinen sözcüklerle, aynı dili konuşurken bile nice karışıklık, anlaşılmazlık yaratan bizler; bir başka dünyanın canlıları gibi saydığımız, hayvanlar, ağaçlarla nasıl anlaşa biliriz?

  Bilim insanları, akasyaların bile dilini; bir birleriyle haberleşmek için kimyasal salgılar yaptığını anlatıyor; gözlemliyor ve ortaya çıkartıyor. ABD’de Kargaların dünyasını daha net ve anlaşılır kılmak için; Enstitü kuruldu. Daha niceleri…

  İşte; Oktay Rıfat’ın da gün sonu; akşam konuşmaları böyle bir şey! En dokunaklı sözcükler ise ağacın dilinden yazılanlar;

Hatıralar da dal istiyor
Kuşlar gibi konacak.

  Şimdi, bugünün dünyasında bu kadar olayı, saniye, dakika ve saat içinde paylaşırken, hatıra olmaktan çıkartıp çıkarmadığımızı düşünüyorum. Onları, yaşama, yaşamlara tıka basa sokarak; devasa bir gardolap, kütüphane, büyük kilerler ve para kasaları gibi; acaba, ne zaman dokunup onları, yaşama davet edeceğiz?

 Ağaç konuşur Oktay Rıfat ile. Bir de ağaca Oktay’ın diyecekleri vardır elbet;

Hep yaşadığımı hatırlatıyorum kendime
Diyorum ki işin acele
Bir gün ne el kalacak tutmak için
Ne yürümek için bacak
Ne bulutların seyri
Ne de bir hatıra dünyamızdan

  İnsan, ne çok kavrama ihtiyaç duyuyor. Ne çok unutulmazlık ve kalıcılık istiyor. Aynı insan, aynayla; yani kendisi, kendimizle yüzleşmek denen can sıkıcı işe; hiçbir zaman nöronlarıyla değil, ona baskı yapan, alışıldık, hayvansal içgüdü ve toplumsal baskılarla hareket ediyor; savuruyor, avazı çıktığı kadar


Güven Serin 

13 Eylül 2017 Çarşamba

ŞEYTANIN TANGOSU




                                                 ŞEYTANIN TANGOSU


  Neredeyse 7,5 saate yaklaşan bir filmi; durağanlığın en durağanlarından… Özlediğimiz rüzgâr ve beklenen yağmur; hafızalara; yani genetiğe kazılan kıyametimsi bir şıpırtı içinde; çamura; insanın hammaddesine dönüşen bir ıslaklık…

  Rüzgâr ve çamur; göçleri tetikleyen doğa olaylarından sadece birkaçı… Rüzgârdan, çamurdan, soğuktan kaçtı insanlar; insanlığı aramak ve daha rahat etmek için kentlere.

  Yedinci Sanat olarak kabul gören sinema; insanın bırakıp gittiği, nice yabanıl olayı, objeyi; anı ve hatırayı; yine insanın eli,düşüncesi ve iradesiyle ortaya çıkartıyor. Bale Tarr, Macar Sineması için yapmış olduğu sınırların çok ötesine taşarak; uluslar arası kavuşuma hak kazanıyor.

  Neredeyse bütün sahneler ıssızlıkla ödüllendiriliyor. Sıkça donan perde; üşüyen, yalnızlaşan ruhlarımızın, hiç bitmeyecek düşlerine doğru savruluşumuzu ve her savruluşta bir inanca yapışıp, öteki tarafın, diğer boyutun giriş biletini; sırat inceliğini geçiş hakkını arama gerçeğinden hiç vazgeçmediğimizin de hatırlatmasını yapıyor Şeytanın Tangosu.

  Gücün çekiciliği, yoksulluğun, çaresizliğin devasa, masalımsı düşleri… Kurtarıcı rolüne sarılan rejim ve diğer etkiler… Hepsi, aradığı karşılık, beklediği kurtuluş gibi insanın… En küçüğümüzden en büyüğüne kadar; şükür ederken de, aynı kurnazlığa, lanetlerken de aynı kurtarıcıya; hesabın başkası tarafından ödetilecek oluşun çare üretme mantığına sarılmamız gibi…

  Filmin başlangıcında korkunun duyurusu yapılır; hiç bitmeyen çan seslerinin uğultusu sanki bu duyuruyu yapıyor gibi başlar; canlanır canı çıkmış, donuk, soluk sahneler;

-         Geliyorlar, geliyorlar, seslenişleri, rüzgârın ve yağmurun sıradanlaştığı kadar etkisizdir… Gelenlere karşı direnecek birileri yok gibidir. Can çekişen kedi gibi; kusursuzluğu düşleyen ve bin bir türlü kusurlu hale gelmiş insanın; temiz kalması için ısrarla; dünyevi dürtülere sarıldığı kadar, ebedi dünyanın göstergesi sayılan seslere, öğütlere, yasalara da kulak verişi; ilginç ve çaresiz bir şeyi anlatır.

 Kabul edişi; usta işi rol yapıp, ruhumuzu bile, gerektiğinde kandırma zanaatına kavuştuğumuzun gerçeğini; kim bilir kaç milyondan bu yana…

  Oysa kentlere hücum ederken; doğanın yasalarından birisi olan rüzgârdan da kaçıyorduk… Yüzümüzü, ellerimizi yaralayan, katılaştıran doğa olayından… Bu rüzgârı en iyi hisseden, hissedilen bölgeden seslenir Bela Tarr; yedinci sanat kabul edilen sinema dünyasına adanmış bir şekilde.

 Korkusu yoktur, aksiyonu, albenisi yok gibi görünen sahnelerin beğenilmemesinden dolayı. Sanatın doyurucu tarafı, tam da açken, yoksulken, alkışlar yokken; en sağlam rüzgârlar esiyorken ve çamura batmış; birkaç insanlık can çekişiyorken çıkar ortaya.

  Şeytanın Tangosu, bütün insanlığın oyunundan ibaret sadece bir sinema sahneler topluluğu. Üç günde izlediğim bu film, üç kez daha izlenilirse yer edip, kendi imbiğinden geçecek olanla yetinme şansı verir insana.

   O zaman rüzgârın, yağmurun, çamurun da gerekli olduğunu, düze çıkıyoruz derken, her tarafı asfalt, beton ve renkli düşler yaratarak, yine insanın ruhunu, teslimiyetini, yalnızlığını, lüks içinde ki çaresizliğini kurtaramayacak oluşumuzun farkına varırız.

  Kendimize adil odlumuz kadar; bütün toplumlara, deneyimlere, rejimlere, övdüklerimiz kadar, tükettiğimiz, yok ettiklerimiz kadar var etme onları anlama çabaları geliştirmek gibi güzel bir görgüye, algıya sahip olabiliriz…

  Sinema sanatı; teknolojinin verimliliği, ticari, siyasi, psikolojik tarafı iyi ayıklandığı an veya bunu analiz edip, kalanla yetinme, yenilgileri ve galibiyetleri bir kenara itme gibi beceriyle buluşturabilir bizleri.

 Ne yücelme derdiyle ömür tüketip, tepinme şamatası içinde hiçbir şeyi fark etmeden gitme, ne de korkuları katmerleşmiş ama bu korkuları her daim bir karşılık, ödendi yoluyla erteleme, neredeyse insan olmadan yılma sıyrıklığımızı bir tarafa bırakmak gerektiğini da anlatacaktır.

 Bütün yasaları, gelenekleri, telaşları, bizi zapt altına almış bilinçaltı bekçileri, nezaket hoşluğu içinde selamlayarak, kendi yasalarımızın bol seçeneklerini; erdemli bir birleşik; yeni bir buluş, icat ve anlayış şeklinde yürürlüğe koyup keyfini çıkartmamız çok mümkün…

  Katiyen, kabul etmiyorum; her türlü seyrin, her türlü kitabın, tiyatronun, insanın; insansızlık ile dengeye ulaşacağını! Ayıklamak, seçice davranmak; en doğal bir hak, gerekli bir 21.yüzyıl şansıdır bize.

  Titizliğimiz, insanlardan kaçmak değil; belaların ağır yükünden; bir sürü çürümüş bilginin, görüntünün, değerin, yasanın ruhsuz hale gelişlerinden ötürü…

  Şeytanın Tangosu; hazırsanız; ısrarla girip rüzgârın içine; çizmelerinizle veya yalınayak basarak çamurlara; izlemeniz, kendinizi de görüp, ruhunuzdan, değerlere yapışmış veya en az Bela Tarr’ın sahneleri kadar kıpırtısız oluşunuz ile yüzleşme şansını, ısrarla korkmadan, usanmadan isteyin; kendinizden…

 Güven Serin 



12 Eylül 2017 Salı

KARANLIKTA EL YORDAMIYLA ÇALIŞANLAR


TORETTO


KARANLIKTA EL YORDAMIYLA ÇALIŞANLAR


  Ressamlar üzerine; iyi sanat ve sanatçı üzerine yapılan yorumlardan sadece birisidir; ressamın karanlıkta; el yordamıyla çalışması…
  Karanlık nedir? Görüntünün yok olması, seslerin geri gelmesi mi? Yoksa teslimiyet; öze dönüş; düşündükçe uzağa ve daha uzağa; ışığı yutan kara deliklere kadar uzanır da şaşkına döneriz.

  Ama John Berger’e göre karanlık; ressamın boyun eğmesinden öte, ileri doğru gitmek yerine daireler çizmek anlamına geliyor. İşbirliğini ve belki de o güne kadar keşfetmediğimiz her türlü yeteneğimizi; fark etme çabası içinde kalırız.

  Seslere odaklanır kulaklar. Yeterli olmasa da, tuvale dokunacak parmakların ne kadar hassas bir organ olduğu da o zaman anlaşılır olacağı bellidir.

  İşte tam da burada bir başka yorum; bizi, bildiğimiz bütün algıları, beklentileri şaşırtacak kadar kabına sığmayacak davranışlar gösteriyor;

“ Ressamın sürekli aradığı şey, yokluğu ağırlayabileceği bir yerdir. O yeri bulabilirse onu düzenler ve yokluğun yüzünün belirmesi için dua eder.

  Yokluğun yüzü bir katırın kıçı da olabilir! Tanrıya şükür bu alanda hiyerarşi yoktur.”


 Güven Serin 




11 Eylül 2017 Pazartesi

KENDİ KENDİNE GÜLENE!




KENDİ KENDİNE GÜLENE!
----------------------------------


  Biliyorum, bu sözü herkes ezbere biliyor; deli derler… Belki de gülmenin bile lüks sayıldığı bu diyarda, ayda, yılda bir soylu kıkırdama yaşama, özsuyuna muhtaç bir bitki gibi yaşama bağlıyor insanı.

  Kıkırdamamın ana sebebi; Leman Dergisinin çizeri Can Barslan’ın Terelelli çizgisidir. Yöremizde de sıklıkla tanık olduğumuz yamaç paraşüt görüntüsü ve küçük bir diyalog bu kadar mı etkiler insanı?

  İşin içinde mizah; yani aklın tesiri, cüretkârlığı olunca evet böyle olur; engelleyemezsiniz deliliğin belirtisi sayılan kendi kendinize gülmeyi; gülümsemeyi. Üstelik biraz ötemde birkaç masada insanlar var. Engelleyemediğim, ısrarla kendimi sıktıkça güldüğüm bu çizgiye karikatür sanatı diyorlar.

  Barbarların hiç hazzetmediği şey… Binlerce yıllık hikâyenin özetidir aslında bu anlatım. Birkaç söz; binlerce yılın yükünü, gücünü veya güçsüzlüğünü anlatır mı hiç? İş, karikatür olunca; işin içine karikatürist girince anlatıyor işte!

  Yamaç Paraşütü iki amaçlı yapıldığına şahit oldum. Tekirdağ yamaçlarında da öyle; Babadağ da yapılan yamaç paraşüt atlayışlarında da öyle… Birisi, spor, coşku, aksiyon, yüksek heyecan amaçlı olurken, diğeri ticari bir gereksinimden kaynaklanıyor.

  Bu işe aynı zamanda Tandem Atlayış diyorlar. Yani hiçbir deneyimi olmayan, ama parası, arzusu, heyecanı olan her kişi, bu haktan yararlana biliyor. Babadağ’a yolunuz düşerse; bunu çok daha iyi anlarsınız; yüzlerce, binlerce atlayış; neredeyse hepsi ticari…

 Can Barslan da bu konuya dokunmuş. Bir acemi, usta bir yamaç paraşütçüyle uçma denemesinde; göklerden aşağı doğru süzülüyor. Usta paraşütçü onun fotoğrafını çekmek için çaba harcıyor. Yani bildiğimiz anlamda öz çekim yapmak istiyor.

 Buraya kadar her şey normal görünüyor. Çünkü atlayan bütün acemilerin en büyük isteğidir, özçekim, video ve fotoğraf çekimleri. Çünkü bu büyük anı, nasıl kanıtlayacak? Kendisi için yapıyor yapmasına da; eş, dost, düşman da görsün; yerçekimine, korkulara nasıl meydan okuduğunu…

 Bizim karikatürist de bunu yakalamış; usta paraşütçü öz çekim yapmak için gülümsemesini isterken; önde oturan acemi paraşütçünün yüzü asık; çok asık… Niye mi? Kendi kendine konuşuyor; kulak verelim;

  “ Berber değdirir,tellak değdirir!Büyük şehirden,stresten kaç gel…Burada boncuk gibi kucağa otur..Hayır,bir de selfi falan…Bi yayılırsa eş dost hısım diline düş,YAMAÇ OĞLANI olmuşsun diye.”

 Bizim aceminin terlemesini, neşesizliğini anladınız mı? Bir ömür, eril-erkek argosuna sığınıp, her daim, yapmak, koymak, etmek fiilleriyle büyüyen, bizi büyüleyen sözcük seçimlerimiz, bizi gün gelince nasıl da hokkanın altına sokuyor.

  Aklımız, fikrimiz, apış da kalmışsa; her daim orasının güdüleriyle namus, onur, saygınlık arama peşinde ömürler tükettiysek; işte böyle bir anda, en güzel zamanda bile; çelişkinin kucağında tepinip durmak, erkekliği kaybetmekle eş değermiş gibi bitmeyen kâbusun içine düşeriz…

 Güven Serin