13 Aralık 2017 Çarşamba

Wagner ~ Tannhäuser Overture





  Wagner'in beğenilen bu eserini yaratması;edebiyata olan düşkünlüğünün de karşılığıdır. Masallara,aşklara,mitolojiye...Edebiyat;nice insan tarafından hafife alındı durdu. Birkaç iyi söze,bazen kızarak;" bana edebiyat yapma!" diye hakarete bile dönüştürüldü. Oysa;ne büyülü ve gerçek şeydir...Onu sırtlamak ayrı bir çaba,sevgi birikim işidir...



Güven Serin 

KÜFÜRBAZLIK ÖRTÜ MÜ?

BİZDE Kİ KÜFÜRBAZLIK BİR ÖRTÜ MÜ?
---------------------------------------------

  İster istemez düşünmeden edemiyorum; sürekli dilinde aynı argo sözcükler ve her daim erkekliğin yüce katlarında dolaşırken, başka bir şeyler mi gizlenir diye? Öyle ya; şeyinden derdi olmayan, oturuşmuş bir ruh yapısı-karakteri olan insanın, iki de bir, bir başka insanın anası, babası, bacısıyla uğraşması neden?

  Bu küfürbazların bir de öteki yüzleri var. Bir görseniz! Bir resmi yerde bir iş için, aradıkları, dayı amca; bir tanıdık için nasıl el pençe divan durduklarını; Kemal Sunal ile Şener Şen filmlerine rakip olacak kadar şaşırtır insanı.

  Bir sıkışmaya görsünler; öyle mahcup, öyle kul-köle; “ mokunu yiyem ağam!” sonucuna kadar ulaşabilirler.

 Küfürbazların yarışması yapılsa ülkemizin dereceye gireceğini tahmin ediyorum. Bir küfürbaz fıkrasını Bedri Rahmi’nin kaleminden, yıllar önce; 1953’de Cumhuriyette çıktığı hali buraya taşıyorum;

  Romanyalı bir arabacı, memleketin en büyük papazını kralın taç giyme törenine yetiştirmekle görevlendirilmiş. Yol uzun ve bir sürü aksilikler çıkar. İşin garibi, bizim arabacı küfürsüz araba yolculuğu yapamazmış.

  Bir başka önemli olay da; başpapazın önünde katiyen küfür etmek yasaktır. Tabi ki bu önemli yolculuk, istenen hızda gitmez. Her türlü aksilik çıkar. Başpapaz kralın taç giyme törenine yetişememe gibi bir durumla karşı karşıyadır.

  Başpapaz arabacıya, atların niçin isteksiz yürüdüklerini sorar. Arabacı da, atların küfürler duyarak şahlandığını, buna alışık olduğun anlatır.

  Başpapaz; “ Aman, istediğin gibi küfür et. Yeter ki beni zamanında törene getir.”

  Arabacı rahatlamıştır. Basar küfrü; atlar şahlanır. Kırbaç şaklar ve tören yerine zamanında gelirler. Arabacının küfürleri ise hep azizler üzerineymiş. Yokuşların dikliğine göre aşağı yukarı bütün azizlerin ismini hatırlatmış…

  Menzili maksuda geldiklerinde başpapaz gayet memnun! Arabacıya bolca bahşiş verir. Sonra kulağına eğilir; “ Azizlerden iki tanesini unuttun evladım. Bari onları da belle.” Mübareklerin isimlerini arabacıya söylemiş.

 Güven Serin 



12 Aralık 2017 Salı

ŞÖYLE BİR SORUN KENDİNİZE?





                                           ŞÖYLE BİR SORUN KENDİNİZE?


  Akıp giden yaşamlar; sürekli yer değiştiren insanlar ve toplumsal dönüşümler… Daha kırk yıl öncesinin Türkiye’si tarım nüfusuna, köyle ağırlıklı yaşamlara sahipken; nasıl olduysa oluk gibi şehirlere akan kırsal kesimler, kasabalar; şimdi kent ağırlıklı bir topluluğa dönüştük.

  Dönüştük dönüşmesine de; neredeyse güzel olan her şeyi birden bırakıp, terk etmenin ağır, sancılı ve belki de onarılamaz sosyolojik kırılma ve hastalıklara da sahip olduk. Büyük yalnızlık… Beslenme bozuklukları yanında, ruhsal açıdan, rekorlar kıran hap kullanma alışkanlıklarının da başkenti olduk.

  Büyük göçün, birden şehirlere yığılmanın kökeni, onları şehirlere iten asıl sebepler tam olarak araştırıldı mı? Bu alanda üniversitelerin araştırmaları yeterli mi? Gerçek bir araştırma yapılsa, bu göçün sebeplerinden en önemlilerinden birisi kadınların düşünceleri ve istekleri gün yüzüne çıkacaktır.

  Tarlada, ahırda, bahçede, evin her alanında olan kadın; binlerce yıllık sıkışmışlığı, ağır yükleri, şehre göç etmeyi, ettirme düşüncelerini de tetiklemeyi başardı. Onun elide, sıcak sudan soğuk suya girmemeli! Onun da yüksek topukları, kendi yaşamı için kendi kararlarının hürriyeti olmalıydı!

  İşte bu göç dalgalarının en büyük tetikleyicisi; “Köyde kalırsan evlenemezsin!” Korkusu, köy yalnızlığını, şehir sosyalliğine, huzuruna, rahatlığına adayan milyonlarca insanın büyük göçü tamamlandı.

  Tamam, oldu mu her şey? Yoksa tamam olacağı yerde; yarım ve çeyrek yaşamların garip karşılığı, ürünleri; hatta ürünsüzlükleri mi desek! Et dışarıdan! Saman da öyle! Organik tarım düşüncesi de; batıdan! Zaten, organik yaşayan bir ülkeydik. Şimdi; çoban bile dışarıdan arar olduk.

 Yaşamı, sadece kentli olmaya, memurluğa, hazır tüketime, birkaç katlı apartman dünyasına ve havalı araç sahibi olmakla eşanlamlı tutmanın garip ziyanlıkları; görünmez, bilinmez gibi yapsak da; şehirlerin sessizliğinde, gece ıssızlığında, festivallerin, bayramların, düğünlerin, hatta ölüm törenlerinin bile etkisizliğinde o büyük insan eksikliğini bulmamız mümkündür…

 Gaipten değil; katiyen! Edebi dünyanın içerisinden bir insan çıksa; Turgenyev, her tarafı duman sarmış bir görünmezlik içerisinden, ismini, adresini, hatta sahnelediği karakterlerin ismini bile verip, şu soruları sorsa;

  “ Bir işe girişeceğiniz zaman şöyle sorun kendinize; ‘Sözcüğün tam anlamıyla, uygarlığa mı hizmet ediyorum ben? Uygarlığa özgü fikirlerden birini mi uyguluyorum? Emeğim günümüzde ülkemiz için tek yararlı, verimli yöntem olan Avrupa’ya özgü eğitici özellikler taşıyor mu? Bu sorulara ‘evet’ cevabını verebiliyorsanız cesurca devam edin. Doğru yoldasınız ve iyi bir iş yapıyorsunuz demektir! Tanrıya şükürler olsun! Artık yalnız değilsiniz! Boşa kürek çekmeyeceksiniz!”

  Habertrak gazetesinin Sığdaki Derinlikler Köşesinden yıllardır sesleniyorum. Sanki yarın siyasete atılacakmış veya yüksek bir maaş alan birisiymiş gibi! Hâlbuki bütün mesele; sevdiğim bir işi yapmak, yani var etmekten öte; aynı zamanda kendimi diri tuttuğum gibi, yaşadığım yere olan bağlılığımı da anlatma gayretinden başka bir şey değil.

 Buna rağmen; şöyle bir baktığımda; Bir arpa boyu yol aldığımı da görmediğimi sanmayın! Çünkü yukarıda ki soruları soran insan sayısı; sanki bilinmeyen bir el tarafından büyülenmiş insanlarımızı, düşünme, yaşadıkları yeri gerçek manada sevmeme gibi bur karaktere büründürmüş.

 Herkes; yani 200 bin insan nerede? Olmayan tiyatro binaları için ses yok! Opera, bale; lüks sayılıyor muhtemelen. Denizi olduğu halde, deniz kültürünün olmayışı, kimseyi düşündürmüyor. Her gün limanından kalkacak bir vapurun, İstanbul’a, İzmir’e, Çanakkale’ye gideceğinin hayalleri bil kurulmuyor.


 İşin garibi; kurmuş olduğum yazı atölyesi, artık çevremdekilere garip gelmiyor. Belki de bu da bir yol alma; bir başlangıç temeli atmadır; yaşarken değil de; birçok yazarın, şairin yazgısı gibi; ölümden sonra başlayacak bir düşünce, şehir sevdası, geçmişine, geleceğine ama aynı zamanda bugüne da uygar düşünce telaşları, coşkusu ve öğretileri içerisinde bakma arzusunu tetikleyen insanlardan birisi olacağız…

Güven Serin 

11 Aralık 2017 Pazartesi

PARA İÇİN HER ŞEYİ YAPARDIK!





PARA İÇİN HER ŞEYİ YAPARDIK
---------------------------------------------

  Sessizliğin Bakışı ve Öldürme Eylemi; birbirine destek veren iki belgesel; yarım yüzyıl önceki yaşamları; Endonezya’da işlenen bir milyon insanın öldürülmelerini anlatıyor.

  Komünistleri yok edeceğiz derken, bir devletin gangsterlere teslim oluşu,işbirliği yapması ve halen,o katillerin devlet tarafından korunmasını;bu iki belgeselle,insan hayatının,zalimlerin eline geçince ne kadar değersiz oluşunu;içiniz burkularak izleyeceksiniz.

  İnsanı anlamak, anlatmak için, ölümlerin, öldürülünlerin, işlenen büyük cinayetlerin ve eziyetlerin sayısı da yetmiyor. İnsan böyle bir varlık. Yıllar önce Almanya’da çalışan bir Türk işçi, Adana’ya, doğduğu yere tatile gelmiş, hastalanmıştı. Alman Hükümeti, sırf o işçi için; bir tek insan için özel bir uçak yollamıştı.

  Bir taraftan yaşatma eylemi, bulunan aşılar, üretilen nice eşya, ilaç, araç gereç; insanın ellerine, bedenine iyi gelecek en güzel kremler, kokular; bir taraftan;

  “ Öldürdüğümüz insanların kanını içmeseydik kafayı yerdik!” Katillerle yapılan belgeselde, öyle rahatlar ki, bu işin onları ünlü yapacağını, seslerinin daha fazla duyurulacağından dolayı da sevinç içindeler.

  Artık yaşlanmış, bir parça vicdan tınılarını dinleyenlerin yorumları ise ürpertici bir gerçeğe dokunuyor;

  “ Ölmek istemeyen insanları öldürüyorduk! Bizim öldürüş şeklimiz neşeliydi! Para için her şeyi yapıyorduk!”

  Korkunç, vahşet; Bir milyondan fazla insan; işkence ederek ölüme gönderiliyor ve dünyanın bir ucunda; bir tek insan için her şey yapılabiliyor… Hangi ses? Hangi film-belgesel? Tam olarak bu cinayetleri anlatmaya yeter ve insanlığa panzehir olarak sunulur?

  Bu evrenin bilinen tek yaşayan gezegeni; yaşam için ne kadar çok öldürüyor? Bu işe bir anlam yüklemek, bunu bir kavrama teslim etmek; beni teslimiyetsiz, dermansız bıraksa da; insanın korkunçluğunun en kötüsünün daha bitmediğini de biliyorum.

  Bu ölümlere, cinayetlere, bulunacak etiket, ifade biçimleri ortada; cehalet, çıkar ve ideolojik nedenler. Dünyayı yönetin bu kadar çok eğitimli insan, bu vahşet sahnelerini izlerken; kurgu ve yönetmen kılığında ne çok sırıttıkları, ne çok ölümle de alakalı olmalı…

 Bütün mesele, şeytansı bir zekâ, esas tehlike en bilgiç, en hasta ve en zeki olanlarda gizli! Onlar için kıyamet gibi figüran-piyon; her yerde; katiyen, şaşmaz bir şekilde göreve hazırlar…

https://www.politikfilm.org/belgesel/1339-the-look-of-silence-sessizligin-bakisi–2014-filmi-izle.html


 Güven Serin 




HİÇBİR ŞEYDEN KORKMUYORUM




                               " Hiçbir şey beklemiyorum,hiçbir şeyden korkmuyorum,
                            özgürüm." 



Yaşayan bir efsane...Onu yaşama davet etmek
sadece ve sadece düşler ülkesine gitme
cesareti bulan edebi düşünce sahiplerine aittir.


HİÇBİR ŞEYDEN KORKMUYORUM
---------------------------------------------

  Bir mezar; Ege Denizinin ortasında bir adada; kale burcunun hemen altında, kalenin bedeni gibi, mezar ucunda ki taşa bırakılan bir not;

  “ Hiçbir şey beklemiyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm.”

Bu ıssız yerin, soğuk taşı, artık toprak olmuş mezarın ev sahibi; aynı zamanda en büyük iksirin formülünü mü kazımak istemiş? Yitik uygarlıkların nice kültürü yitirdiği gibi; hiç olmazsa beklentileri en aza, en sanatsal, edebi olana doğrultarak, bir sükûnet, dinginlik ve aynı zamanda uçsuz bir hürriyetin buluşu bu basit sözcüklerde mi gizli?

  Nobel’i bir puanla kaçıran; belki de bu kaçışa, mezar taşında ki sözle yanıt arayıp bulan; “ Hiçbir şey beklemiyorum!” insandır Nikos KAZANCAKİS. Onun gözünden baktığınızda, iki milletin; Türkler ve Yunanlıların birbirine ne kadar muhtaç olduğunu, iyiliğin ve kötülüğün her an her yerde değişebileceğini; bütün bildik kalıpları, önyargıları yerle bir eden bir düşüncenin ipine tutunmanız mümkündür.


  Beklentilerimiz sıfır hacim, sıfır rakımda olamaz elbet. Sınırlarını belirleyen ise yüksek kültürün yere inmiş, kök salmış, göklerden süzülmüş halidir.

  Bu yüzden düşündürücüdür; eğitimle ilgili bir yazı hazırlamak istediğimde okul okul dolaştığım halde; hiçbir yönetici cevap alamadım; gazete yazarı olduğum için! Korkuları yok mudur; koltuklarından, kazançlarından, rütbelerinden yana?

 Sırf bu nedenden ötürü; Namık Kemal Üniversitesini, kaybolan yaşlı ağaçlarımız sebebiyle aradığımda, oradan oraya telefon bağlantıları sonrası; hiçbir cevaba, kaygıya ulaşamamış olmam?

 Bunun için değil midir; Tekirdağ Kültür ve Turizm Müdürlüğünün, kültürden ve turizmden yana neredeyse en fakir bir şehir haline gelmemizi sorgulayan yazılarımı, sorularımı cevapsız bırakmaları?

 Yine, en yakın arkadaşım bile, devlet dairesi, belediye çalışanıysa, yanımda anlattığı muhabbete çekine çekine yön vermesi, sürekli sansür koyması ve ara sıra; “ Bunları yazmasın değil mi?” uyarılarıyla beni kamçılayıp, düşündürdükleri belliyken…

 Ne büyük korkular ve ne anlaşılmaz ipotekler koyuyoruz kendi ruhumuza. Oysa hiçbir sorgulama, irdeleme, cevap arama; hoyratlığa teslim edilmez zorunda değil. Hakaret etmeden, lanetli şantajlara sarılmadan da, iyiye, güzele ulaşmak; esas olan hürriyeti, gelişmeyi el birliğiyle sağlamak mümkünken…

  Heraklion-Girit’de taş mezarın içinde yatan, taşa kazınmış sözcüklerin yazarı; sanırsınız ki toprak olup gitmiştir. Tam da bu gitme anında başlar, sanatın görevi. Hayatta ona iyiliği dokunan şeylerden; gezi ve düşlerden söz eder.

  Gezi ve düşler; ne büyük buluş… Abidin Dino’nun ağrılı, sancılı hastalığı sırasında, ölüm için söylediği söz; “ ölüm mü, ne büyük buluş!”

  Düşler, geziler; edebiyat da öyle bir kurtarıcıdır. Onu hafife aldıkça, hafiflemez, ayrıca daha da ağırlaşırsınız. Kokmaya başlarsınız…

  Yazarın, ruhunda iz bırakan birkaç insan; “ Homeros, Buddha, Bergson, Nietzche ve Zorba”dır.

 Hafife alacaksanız; kabalığımızı, cin olmadan insan çarpmalarımızı! Bol gösterişli fiyakaları, bilgiden, tecrübeden beslenmeyen büyük ve öldürücü gururu değil.
  Canımız yanınca atı geçen, miskin hallerimizi ciddiye alıp, bu şehrin olmayan, kaybolan, kaybolmuş bütün hikâyelerine, kültürlerine borçlu olduğumuzun ağırlığını taşıyalım; ağır insan olmayı düşünecek kadar hafife alınmış yaşamların değerli esintisinin de farkın varmış olarak…

 Hiçbir şey beklemeyen yazar; belki de bir oyun oynadı; hem kendine, hem bize. Düşlerin yaratıcısı değil midir; iyi yazarlar ve şairler?

  Aynı zamanda koskoca Homeros, Buddha, Nietzche ve Bergson insanın arkadaşıysa; ayağınızı denk alacaksınız! Sizi öyle bir yere çeker ki; bir bakmışsınız, tüy gibi olmuşsunuz. Kanatlara ihtiyaç duymadan uçmayı, ayaklarınız olmadan yürümeyi, gözleriniz olmadan görmeyi, kulaklarınız olmadan duymayı çözmüş olursunuz.

 Ne çok, uzak şeyler; bizim insanımıza! Her şey güllük gülistanlıkmış gibi, caddeleri, sokakları araçlarla dolduran, marşa basıp, dünyanın bir ucuna gideceğini sanan, gizli bir el tarafından prangalarına sağlamca bağlanan insanlarımız; üstelik bütün düğümleri kendimiz atıyoruz; ne yaman bir görüntü…

 Güven Serin 


9 Aralık 2017 Cumartesi

YAŞAYAN ANILAR


YAŞAYAN ANILAR
------------------------------

  Adı üstünde; anı! Geçmişte kalan yaşanmışlıklar değil midir? Öyledir elbet. Öyleyse? Anlatayım; beyin hücrelerimiz; yani nöronlar, bütün yaşanmışlıkları depolamak; hatırlamak için insan yolculuğuna çıkmıştır.

 İşte bu hatırlama, düşünceyi, icatları, insan psikolojisi, sosyolojisini; insanı tanımladığı gibi, insanın gördüğü her şeyi da tanımlayıp çeşitli kavramlara dönüştürür. Tam da burada; bütün tabiat önem kazanır; şiirsel, masalımsı sahiplenmelerle birlikte, ilmi, ticari sahiplenmeler ardı ardına gelir.

  Bir taraf yıkmayı yaratıcılık görürken, diğer taraf; var etmeyi, var olanı, koruyup kollamayı; büyük bir içtenlikle onla birlikte yaşamak ister çok kısa olan zavallı insan ömrünü.

  Yaşayan anılar; bu güne kadar doğal gözlemlerim, deneylerim sonucu ortaya konmuş, birçok gerçeğe dayalı bir ifade, sahiplenme biçimidir. Yani, anıları öldürmemektir… Öldürmek, fiilinden, unutmak anlamını çıkartmıyorum. İkide birde ortaya döküp, her döküşte, anıları anı olmaktan çıkartıp, mitolojik bir kahramana dönüştürme gayretlerinin boşa gitmesinden söz ediyorum.

 Hani, Homeros olsak; her birimiz bu düşüncelerle, Sokrat’ın felsefesiyle yıkanmış değiliz; o yüzden, anıların yaşatılması, edebi, sosyoloji ve sevginin işidir. Yerli yerinde depolanırlar; en kıymetli bütün hazineler gibi; arıların, arı kovanını sürekli temiz tuttukları gibi temiz tutulurlar.

 Bunu yapan kimdir? İnsandır! Anıları oluşturma becerisine sahip ve onları, gayretsiz, sanatsız, savunmasız bırakamayan; sanatıni, ilmin, halk sosyolojisinin bildik bütün marifetleriyle donatan insandan söz ediyorum.

 Yaşayan anıyı daha ilk duyuşunuzda bile anlayabilirsiniz! Çünkü o telaşsızdır. Reklâmsız, kuşkusuz; tabiatın, felsefenin; evrenin ta kendisidir. Coşması gerektiği zamanlar; yeni evrenler oluşturmak için coşar ve sonra; ağır ağır süzülmeye bırakır kendini. Yanardağın lavlarının tabiata teslim oluşu gibi; önce en küçük eğrelti otlarına ve sonra; ormana, ormanın o harika hayvanlarına, böceklerine dönüşür.

 Yaşayan anının korkusu yoktur; hatırlanacak diye. İkide birde sipariş gibi sürülmez; piyasa malı değildir; katiyen…

  İçinde o kadar çok şeyler barındırır ki; bir yeraltı ırmağının sessiz, duru akışı, coşkun bir Meriç nehri…

  Balkanların masalımsı siluetinin yanında, Kaz-İda Dağlarının çam kokularından Sarı Kız efsanesine kadar; her şey, yaşayan anılarının içinde; Homeros, Dante, Cervantes, Yunus, Mevlana, Pir Sultan; daha niceleri; bilirler yaşamanın ölümsüz olanının, anılara katkı yapmaktan geçeceğine; döngünün böyle sürüp, böyle kan dolaşımı yapacağına; baştan beri inanmış ve adanmışlardır…

 Güven Serin 



8 Aralık 2017 Cuma

GÜNEŞ




GÜNEŞ

Gün başladı, telaş büyük!
Martılar şen…
Güneş var.
Gök uçsuz ve zorlu…
İnsan sığ ve çelişkili…

Gün başladı, telaş büyük!
Martılar şen…
Güneş var.

Güven Serin 

EFENDİLİKTEN İSTİFA EDİYORUM

EFENDİLİKTEN İSTİFA EDİYORUM
-------------------------------------------

  Çoktandır görüşmediğim neredeyse çeyrek yüzyıldan bu yana tanıdığım arkadaşımı gördüm; sulara yakın olan denizin kıyısında. Cigara üstüne cigara yakıyordu; her zamankinden daha fazla…

  Buyur etmeye bayılır. Bonkörlüğüne de diyecek yok;varsa cebinde parası; Çingene kültürü gibi, günün ve gecenin safhası sürülecektir demek…

  Kısa bir hal hatır sorma… Belli ki canı sıkkın… Böyle zamanlarda uzun sessizlikleri, bu sessiz anlara saygı gösterdiği için daha da çok severim arkadaşımı. Halden anlar; laf olsun diye konuşmak yerine, masanın, ortamın ruhuna odaklanıp; sezgisel bir güzellikle, düşünceye, sessizliğe saygı duyar.

  Sanki bir mırıltı, fısıltı bile değil duyar gibi oldum; “ Efendilikten istifa ediyorum” anlamakla anlamamak arasında gidip geldim. Bir kez daha yineleyince doğru anladığımı fark ettim.

  Niçin? Dedikten sonra, aslında alacağım cevabı biliyordum. Nice efendinin başına gelen onun da gelmiş, gelmeye devam ediyor…

  Bilirsiniz, efendilik; yani övgüler arttıkça, mahkûmiyet de baştan esarete dönüşür; çocukluktan bu yana. Her şeyi sana yaptırmaya, senden beklemeye başlar; bizim soylu insanlarımız. Sen büyüksünden, sen olgunsuna, sen dürüstsünden, sen anlayışlısına kadar; nice şan, şöhret ve mahkûmiyet sözcüğü…

  Övgü almak, insanın yaradılışında olan dengeli yaşaması, kırmak, yok etmek yerine var edici olmanın yanlışlığı var mı? Elbette yok! Yok, olmasına yok da; en başından beri; başını değerli ve istikrarlı bulan leylekler gibi başına nice şey üşüşür insanın.

  Öyle ya; sen hoşsundur. İstikrarlı, her türlü mevsime, şarta-şurta göğüs gerensindir… Senin moralinin bitmediği gibi paran da bitmez; hasta da olmazsın; olmamalısın; çünkü sen efendisin yahu…

 İşte, masasına oturduğu efendi de böyle bir insan. Şunun malıymış, bunun tapusu, paftasıymış; filanca şu kadar kazanmış; neredeyse tüm yaşamını bunlardan bu tür gürültü, şamatalardan uzak bırakmayı, bir zanaatkâr gibi sağladı.

 Zanaatkâr olmak yeterli mi efendiye düşkün olanlardan kaçmaya? Hiç sanmam! Zanaatkârlar hiçbir devirde boş kalmaz. Daima inşa edecekleri yapılar; onaracakları ruhlar vardır. Onlar bütün bunlardan korkarlar mı? Hayır; son ana kadar çalışmayı; bu manada, terlemeyi severler; yazgıları böyledir.

 Fakat onlar da insandır; biyolojik yapıları, ihtiyarlayan bedenleri, yorulan ruhları vardır. Biraz; bir parça, bir kırıntı anlaşılmak isterler; nice kuru nutuktan çok öte; doğanın doğallığına düşkün oldukları için; bir parça doğal, içten bir şey beklerler.


 Bizim efendi de böyle beklenti içinde yarım yüzyıl geçirmiş. Şimdi, yorgun; bir parça bıkkın… Ve istifa ediyor efendilikten… Bilmiyor ki; istifa dilekçesini kabul edecek kurum, kuruluş yok; yazgısı böyle…

Güven Serin 

7 Aralık 2017 Perşembe

KAYNANA,GELİNE KARŞI...

KAYNANA, GELİNE KARŞI…
--------------------------------

  Bu tür ilişkilerde, psikolojik durum çok önemlidir. Birisi oğlunu kaptırdım, oğlum boyun eğdi derdine düşmüş, diğeri; “size ne oluyor? Bu bizim hayatımız! Kocam, yalnız benimdir!” inancıyla, oya işler gibi işler gün ve gecenin içine yayılan sosyolojik örtüyü.

  Oturduğum mekânda akşam vakti. Gün, henüz gecenin içinde eriyip gitmemiş… Yan taraftaki masaya; üç aile geldi. Üç masa birleştirildi özenle. Denizin hemen dibinde; deniz ise sakin bir çizgide… Yunuslar, kıyıların temizlenişine, şenlik havasında dolanıyorlar; Tekirdağ sahilinde…

  Üç aile; üçü de birbirlerine akraba… Baba, anne; kızları, oğulları; elbette, damat ve gelinleri… Büyük ittifakın hemen yakınındayım. Büyük ayrılığın, destansı pusuların, alt etme oyunlarının da çok yakınında; her söylemleri; masama, çaydan önce geliyor.

  Anne ile kızı; çoktan gelinlerine cephe almışlar. Gelin; anasın gözü bir güzellikte; onların bu halini biliyor. Tuzak çok basit; çocuklarını aşırı korumacılık anlayışıyla; babaanne ve halaya yakın olmalarını engelliyor.

  Oğul; işi, akşamüstü sakinliğine bağlamış. Bir parça saf, biraz kentli; güya yorgun ve ağrıları var… Sigara üstüne sigara…

  Savaş, kaçınılmaz! Geçici anlaşmaların hiçbirinin kalıcılığı yok. Çünkü anlaşma maddelerinde saygıya, sosyolojiye, psikolojiye dair hiçbir şey yok…

  Gelin masadan kalkıp çocuklarının peşine düşünce; kaynana ve kızı; veriyor veriştiriyor… Gelin, zafer kazanmışçasına; o masada, onların evinde fazla kalmayacak oluşunun soğuk; kutupsal püskürmeleriyle; ağrılarını tetikliyor; muhtemelen, hastalanıp erken gidecekler…

  En tarafsız olan damat! Suya sabuna dokunmadan; gecenin sefasını sürüyor. Ta ki, onun annesi ve babası da o masaya geleceği güne kadar…

 Masada karlı çıkan birisi yok. Sevgi çoktan terk etmiş o aileleri. Bireyselliğin tek çözüm olduğuna inanmışlar. Bir de taşlama sanatının sakinliğinin, çekilmez oluşunun farkında bile değiller.

  İster istemez kayınpeder ne yapıyor bu durumda? Bu soru geliyor aklınıza! Oğlunun yaptığını, suya sabuna dokunmadan, birlikte oldukları zamanın keyfini çıkartmaya çalışıyor…

  Sosyoloji, psikoloji, edebiyat; ne büyük gayretleri vardır insanı törpülemek adına. İnsan bu ilimlere bir arkasını dönebilse; ne kirli ittifaklar yıkılacak; bir bilebilse şu zavallı ömrü, debelenerek geçmeden…

 Güven Serin 


6 Aralık 2017 Çarşamba

SESSİZLİĞİN BAKIŞI






SESSİZLİĞİN BAKIŞI
----------------------------------

  Bu çalışmayı-belgeseli izlediğinizde, insan unutkanlıklarıyla bir kez daha tanışmak-şaşırmak mümkün.21.yüzyıl düşüncesi; ister uzay çağı, ister insan ömürlerini birkaç kat daha attırdığı gerçeğini açığa çıkartsın! Bir şey asla değişmiyor! İnsanın, insanlıktan çıkması için uygun şartları hazırladığınız zaman; hangi yüzyılın insanı olursa olsun;

  Öldürme Eylemi başlıyor.

  Bu belgesel de bunu anlatıyor; canavarlaşmış bir tür! Komünizmin, dini düşünce adı altında, dinlere en fazla zarar veren, verecek olan vahşilikten bile öte bir vahşetle nasıl yol aldığını, yakın zamanlarda bile ne büyük felaketlerin yaşandığını tanıklık edeceksiniz.

  Kan içmezsek, kafayı yerdik, sözlerinin nasıl bir avunma, teselli; ne büyük bir korkunçluk içerisinde yaşandığının canlı örnekleri…

  İzlediğiniz şey; belgesel, sinema olmaktan çıkıyor; canlı bir tanık haline geliyorsunuz. Geride kalansa şu sözler; cani rolüne soyunmuş, elleri ve mideleri, insan kanıyla bulanmış canavarların;

  “ Onların inancı yoktu! Amerika bize, komünistlerden nefret etmeyi öğretti! Öldürdüğümüz insanlarının kanını içiyorduk. İçmeseydik kafayı yerdik.”

http://unutulmazfilmler.co/the-look-of-silence.html


 Güven Serin 



4 Aralık 2017 Pazartesi

SIRT TERLERİYLE SİNEMA (AİLE ARASINDA)


ALKIŞLARLA...



Ellerim acıyana kadar;eğilerek önünüzde...


SIRT TERLERİYLE SİNEMA(AİLE ARASINDA)
----------------------------------------------

  Bu başlık, tam da yerinde oldu. Bir Tekirdağ gününü, farklı bir esintiyle kaplayacak rüzgâr henüz esmemiş, güne yayılarak tadını çıkartacağım mekân veya mekânlar belirsiz bir şekilde; iyi havalarda şenliğe inenler gibi sahile indim.

  Ölen nice gelenek-göreneğe rağmen kendi geleneğimi yaratmakla savaş vermenin bidolu koltuk altı gazeteleriyle yine o bildik çağrının peşine düştüm. Sizlerin böyle bir huyu-suyu var mıdır; bilinmez? Benim var! Koşulsuz her gidişin veya yürüyüşün; mistik, kültürel, sosyolojik karşılığını; öteden beri bilir ve karşılaşmanın edebi, felsefi mutluluğunu yaşıyorum.

  Usul usul baktım çevreme; gazetenin seyahat, magazin, haber sayfalarında gezinirken. Aklım yine Balkan Turlarında! Bir türlü ısınamadığım, güven sağlayamadığım tur şirketlerini tek tek inceledim. Sanki yarın gidecekmiş gibi; hiçbirini beğenmedim. Otobüsle gidecek olanlar hariç…

 Gazetelerin vazgeçilmezliği, her an durup, katlayıp, tekrar tekrar okuyacağınız, hatta bir heykeltıraş, ressam gibi atölyenizde çalışacağınız imkânları yaratıyor oluşudur. Geçmişi, yıllar öteye giden gazetelerin en güzel tarafı da burada gizlidir. Bir ormana giriyorsunuz; her sayfayı araladıkça, tepelere tırmanıp, vadilere inip, hiç ummadığınız bir sağlık, sanat, ekonomi veya siyasi, hatta bilim haberiyle; birden “vay be!” deme imkânıyla birlikte; ormanın içinde ki ayak basılmamış yerlere doğru yola koyuluyorsunuz…

  Biliyorum; içinde bulunduğum Tekirdağ günü de öyle olacak! Sakinim… Telaşsızım… Çay, gazete aylaklığı… Etraf, güneşin ısıttığı insan şölenleri gibi; çocuklar yan tarafta ki parkın tadını çıkartıyorlar. Büyükler ise; boşluğa bakıp, hoşluk içerisinde; tuhaf bir durum!

 Aradığım istikamet, ruhsal ve sanatsal çağrı yaklaşık iki saat sonra geldi. Tanrım! O gün hiç palanımda olmadığı halde; çağrı, sinemaydı! Gülse Birsel’in yazdığı, Ozan Açıktan’ın yönettiği, Necati Çalışkan’ın yapımcılığını üstlendiği bir sanat olayına yürüdüm.

 Sahil, ara çapraz yollar derken; kuyruğumu araç trafiğinden zorlukla kurtara kurtara; sinema salonlarının olduğu iş merkezine gittim. Oluk oluk insan akıyor. Hâlbuki her hızlanış, ayrı bir kayıptır doğada ki karşılığına göre. İmbik; küçük süzülüşlerdir kültüre, estetiğe, insana yakışan…

  Niçin koştum bu filme? Hissettim! Yorumları, sezgilerimi dinledim; tamam dedim! Tıpkı, Gökçeada bir kış vakti gidip, yalnızlığımla yüzleşeceğim derken; insan deryasına bulanmam; Güney Kurtalan Ekspres ile çıktığım demiryolculuğunun 17 saatinin masala dönüşmesi gibi bir hissediş…

  Kusura kalmasın kimse; düşleri, hayalleri olmayanların anlayamayacağı bir lüks… Be adam; gittin de ne oldu? İnsana dair hissiyat kanallarım salise salise, dakika dakika çalıştı. Hangi dersin özetini anlatayım? Gitmeli ve izlenmeli!

 Üç isim ver deseniz; bu şaheseri anlatmaya; on üç isim veririm vermesine ama; ilk üçe yazacağım isimler de şunlardır; Engin Günaydın, Demet Evgar,Ayta Sözeri…

  Bir şeyi unutmadın mı ağabey? Seslenişini duydum. Elbette, sırt terlerimden söz etmedim; söz edeyim. Yaklaşık 1,5 km yürümeden sonra Mart kızışmasının hayvanları gibi kızışan bedenim; bir de sinema kuyruğuna demir attım. Tahminen yirmi dakika da kuyrukta beklerken; ensemden, omurlarımın tamamını geçerek, başka bir kuyruk olayına; kuyruk sokumuna kadar inen terleri saygıyla dinledim.

 Ne muhteşem şeyler; yeraltının en kaynayan yerinden çıkıp, yeryüzüne hayat vermeyi çoktan beceren, elementler gibi; varsın süzülsünler dedim; onların da görevi bu… Tıpkı sanatın, insanın nice bilinmezlikten gelip, başka bir bilinmezliğe giderken, görev şaşkınlığı yaşaması; dürtü ve kalıplar arasında sıkışıp, inim inim inlemesi gibi bir şey…

 Güven Serin 



2 Aralık 2017 Cumartesi

YERYÜZÜNDE HUZUR BULMAYAN YOLCU



YÜRYÜZÜNDE HUZUR BULMAYAN YOLCU
------------------------------------------------------------

  Neredeyse tüm yaşamını piyanosu ve İstanbul’da bulunduğu sürenin büyük çoğunluğunu kocasının işi olan gazetecilik görevinde bulunan bir kadın; Anna Grosser’in 86 yıllık yaşamının sonunda, geriye bıraktığı arşivsel notta; insanoğlunun, yani kendisinin de temsil ettiği bizlerin hissiyatı şöyle kazınmıştır edebi kayanın üzerine;

“ İnsanoğlu yeryüzünde huzur bulmayan bir yolcudan başka bir şey değildir. Varılacak hedef her zaman gölgeler ardındadır, ne olduğunu bilinmez. Ama ne önemi vardır ki, asıl olan insanın gideceği yolu bilmesidir.”

  Kaçınılmaz sona yaklaşırken, her insanın hissiyatına tercüman olmak mı istemişti Anna Grosser? Yoksa yazgının, evrimsel oyunundan başka her şeyin yalan olduğunu mu göstermek istedi?

  Bu son, huzuru hiçbir zaman bulamayan bu insanoğlu; bu kadar belge, hikâye varken dahi, niçin her daim huzursuzlukla beslenmekten kaçınmaz? Göklerin yüceliğine erişemediğimiz zamanlarda, konu edindiğimiz, çıkar yol aradığımız masallar, mitoloji; bugünün kozmoloji bilgileriyle ulaştığımız diğer galaksiler, evrenin sınırsızlığına doğru çevirdiğimiz gözler-teleskoplar; kıyamet gibi bilgi, uçsuz bucaksız bir yıldızlar cenneti; yine de kavgaları bitirmeye yetmiyor.

 Ülkeler arasında olsa yine iyi! Kentler, ilçeler, köyler, mahalleler arasında; olsa, yine; kötünün iyisi! Apartmanda yaşayanlar, arasında da olsa… Kardeşler, ısım, akraba arasıda; bazen bir kaşık, bazen bir kazma ve bazen de birkaç metre yer için…

  Huzur adına söylenen ne çok söz biriktiriyor insanlık. Ne çok şeyler de yapıyor. Giyiniyor, süsleniyor, kokular sürünüyor. Hele hele, çekilen fotoğrafların, videoların haddi hesabı yok!

 Bu kadar çok emek, kalgıma, zıplama, coşku, romantizm ve korkunç düş kırıklığı; bilinen bir yolculuk; son değil midir? O zaman? Diyeceksiniz ki niçin bu büyük telaş? Büyük zahmet? Her nesil denediği gibi, belki de farklı olanı yakalamak; ölümsüz olanı…

 Bu arada; ABD de yapılan bir araştırma 75 yıl sürmüş. 700 küsur insan üzerinde yapılan, bir insan ömrü kadar süren araştırmanın ana konusu; insanın huzuru, nasıl ve hangi şekilde yakalayabileceği üzerine!

 Bu araştırma Harvard’da yapıldı. Özü tam olarak; Zenginlik ve ün, mutluluk getirir mi? 75 yılın sonunda çok titiz yürütülen araştırma sonuçları; mutluluğun, iyi ilişkilerde saklı olduğunun bilimsel kanıtı; varın siz bir şey çıkartın gayri…


 Güven Serin 


1 Aralık 2017 Cuma

ÖLÜ,İKİ TAKLA ATARSA

ÖLÜ, İKİ TAKLA ATARSA!
----------------------------------


  Ölüler iki takla atarsa; diriler neler yapmaz? İp cambazlığa soyunan, her gün farklı iplerde oynayan biz diriler…

  Düşünsenize; atların çektiği bir cenaze arabası! At arabaları deyince; Şişhaneye Yağmur Yağarken, Haldun Taner’in çöpçü beygiri Kalender geliyor gözlerimin önüne. Her şey, yağmurlu bir günde, saat 15.00 sıralarında Kalender’in ürkmesiyle, arabanın devrilmesine yol açan bir süreçle başlar…

  Bugün, burada Şişhanede ayağı kayıp da düşen Kalender’i konu etmeyeceğim. Yıllar ve çok yıllar önce, bir başka ölü taşıyan at arabasının devrilmesi ve üzerinde taşıdığı tabutun yere düşüp iki parçaya ayrılması, içinde yatan Paddy Dignem isimli ölünün iki takla atarak boylu boyunca yere uzanmasını konu edeceğim.

  Aynı zamanda edebiyat denen mucizenin, anlatım, algı ve sunum farkını görmenizi dileyeceğim. Ölü, üzerinde bulunan ve ona bol gelen kahverengi tulumu, kırmızı suratıyla yeryüzüne yeniden dönmüşçesine ağzı açık, çenesi düşük bir vaziyette öylesine bakıyor…

  Bunu gören; bunu düşünen yazar ne yapsın? Anatomi bilgisini, tiyatro meziyetini konuşturacak elbet.

 Ölünün açık ağzının ah konuştu, ah konuşacak;” Sanki ne var, ne yok ?” hal hatır sormak isteyen kırmızı suratlı bir ölü… Ama yazarın bütün telaşı; ölünün büzgenlerini düşünmek olur. Nasıl ki çenesini tutamazsa kırmızı suratlı ölü; insan bedeninde kırktan fazla bulunan büzgenlerini de kontrol edemeyeceğini bilir yazar.

  O yüzdendir telaşı! Hemen, bütün deliklerinin bal mumuyla tıkanmasını ister; ifade eder… İşte tam da bu anda; bu büzgen kültürünü; anatomik bilgiyi öğrenir öğrenmez; bütün büzgenlerime derin bir SAYGI duydum… Oldukça derin ve büyük bir minnet…

  Neden mi? Çok yeni; tanıdığım orta yaş bir beyefendi kolon ameliyatı geçirdi. Kalın bağırsağı tümüyle alınmak zorunda kaldı. Bundan böyle büzgenlerden en önemlisi sayılan bir veya birkaç tanesini kaybetti. Bedeninin yan tarafında taşıdığı bir torba ve günün hangi saati içine, hangi ölçüde akacağı belli olmayan gaita ve kokuları; büzgenini yitirmiş olmanın acısıyla; ağlıyor…

 Ne kadar ağlasa insan; az bile… Yaşamın içinde kaldığına sevinmenin büyük tarafı, insan büzgenlerinin ne büyük değer taşıyan bir mucize olduğunu; doğum esnasında; hıkınan, sıkınan kadınların da bu büzgen sayesinde doğum yaptığını; her açılan büzgenin veya kapalı tutulanın; paha biçilemez değerlere sahip olduğunu biliyorum artık…

 Güven Serin 

  

30 Kasım 2017 Perşembe

KADIN KALÇASINA ŞAPLAK ATMAK

Augeste Renoir



KADIN KALÇASINA ŞAPLAK ATMAK!
--------------------------------------------------

  Kadın ve kalça, yan yana gelince biz erkeklerin gözlerinin yerinden çıkıp, dürtülerinden yayılan kanın sıcaklığı karşısında doludizgin olduğunu düşünüyorum.

  Aynı düşünceyi taşıyan Fransız ressam, heykeltaraş; günümüzden 150 yıl önce kadın kalçaları üzerine yapılacak resim için şu düşünceyi dile getiriyor;

“ Eğer tablodaki kadının kalçasına bir şamar aşk etmek arzusunu duyarsam, bu tablo artık olmuş demektir.”

  Bir kadın kalçasının güzelliği, yüceliği; bir sanat olayının ortaya çıkıp, ruhsal ve psikolojik olarak kabul görüşü; yani, zanaattan sanata dönüşümü de böyle bir şey olmalı…

  Yıllar önce; İstanbul Üniversitesi Avcılar yerleşke çay salonunda bir resim gördüm. O zaman uzunca baktığım resim, Fransız ressam, heykeltıraş Renoir’in olduğunu bilmiyordum. Bildiğim, hissettiğim tek şey; o tablonun karşısında ayrı bir hissiyat içinde sessizliğe, dönüşüme uğradığım.

 Sonra, hissettiklerimi, sıradan sanat görgüm ışığında gazetemizin köşesinde yazmıştım. Şimdi, Pierre Auguste Renoir’i tanımaya başlayınca, o resmin ona ait olduğunu öğrendim. Tekrar, yıllar sonraya, yine o tablonun sosyolojik, psikolojik, edebi anlatımına yaklaştım.

 Tablonun ismi, Tekne Gezintisi Öğle Yemeği Tablosu… Üniversite Yerleşkesinde bu tablonun kopyası asılıydı asılı olmasına, ama ismini, sanatçının anlatmak istediğinden çok, kendi anlatımımı aktardım gazete köşesine.

 Tabloda ki resim; hali vakti yerinde ki şehir insanlarını, birlikte çıktıkları tekne gezintisinde uğradıkları lokanta da yemek yerken, bir birlerine duyulan hissiyat, giyim, kuşam, yiyecek ve içecek zevklerinden tutun da, gün ışığının, gölge yerin insan bakışına yaratılan üç boyutlu çalışmanın zevkini görmek mümkün.

  Yemekte kimler yok ki? Bir defa, iyi düzenlenmiş, içki şişeleri, zengin meyve tabakları olan bir masa. Aynı zamanda sanatçının sonradan evleneceği sevgilisi Âline Charigot, küçük köpeğinle oynamakta.

  Bu tablo için kritik yapanlar şöyle söylüyor; “ Nazik Kaos”

Mavinin, turuncunun, laciverdin; renk ve desenlerin, ruh ve bedenlerin anlatımıdır bu eser…

 Güven Serin 


29 Kasım 2017 Çarşamba

MEŞE KRALLIĞI;ELMALI...


Elmalı-Malkara-Tekirdağ
Taş ve ahşap mekan;buranın marifetli insanları kadınları
tarafından işletiliyor.Marifet,lezzet ve samimiyet...


Kamera; Güven Elmalı

Taş mekanın içerisi...


Kamera; Güven

Arka planda ki dağlar;tamamıyla meşe krallığına aitler...


Kamera; Güven 
Meşe Krallığının misafiri olan sedirler;kırk yıl
önce ekilmişler bu topraklara. 


Kamera; Güven

Gezi,dağlar akla geldiğinde dostlar da 
geliyor; Erdem,Yunus Usta ve Bülent


Kamera; Bülent

Olmak,varlığını hissetmek;rüzgarı,yağmuru
hisseder gibi;yürüyüşe etki eden iradeyi,
beyin iletişimine karşılık veren,kol,
bacak,kalp,kan hücrelerini;hissetip
selamlamak,doğal dizilimin,seçilimin
ve evrimsel yürüyüşün yaşamlarını...
                                               

                                 MEŞE KRALLIĞI; ELMALI…


  Eski ismiyle Elmalı Köyü; şimdiki ismiyle Elmalı Mahallesi. Kırsal Kalkınma Projeleri içerisine olmuş; dâhil edilmekle çok çok iyi yapılmış değerli bir yer.

 Buraya Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi Tarımsal Kalkınma Dairesi Başkanlığının birçok hizmetinin yanında; onarılan taş mekân; şimdi turizmin hizmetinde. Muhtar Hasan Bey’in eşi Sebahat Hamının önderliğinde, mahallenin altı kadınından oluşan çalışanlarından üç kişiyi kahvaltı esnasında tanıdık.

  Yörelerimizin, yörelerimizin insanının her alanda başarılı olabileceğini görmek adına, sadece Elmalı Mahallesi bile önemli bir sorumluluk üstlenmiş. Bu diyar, yüksek rakımlı yaşam alanı geçmişi Rumlara kadar gittiği bilinse de; Romalı Latin şair Gaus Valerius Catullus’un gözüyle; binlerce yıl önce edebi dünyanın içine dâhil olmuştur.

 Latin şair, buradan söz ederken; Trakya’nın yabanıl ormanları diye konu edindiği dağların, ormanların diyarı; o zaman ki insan azlığı, teknolojik gelişimi sayesinde; ıssız, masalımsı, destansı ifadelerle anılmayı hak ediyordu.

 Şimdi, bu diyarlara, doğanın yakınlığı kadar, medeniyetlerin yakınlığı, yaklaşımı sağlandı. Elektrikten, suya, telefona, yola kadar her şey var… Bir şey eksilmeye başladı; İnsan… Tabiatın, meşelerin krallığı olan bu diyarlarda; insan kıt hale geldi.

  Var olanların bu değerli yerlerde kalması, kent dünyası için, nefes almak, ruhsal takviyeler adına şanstan öte, kaçınılmaz bir zorunluluk gibi görünüyor.

  Bu seferki sosyal, kültürel ve gezi mangamız dört kişiydi. Yunus Usta, bizi onurlandıran Mali Müşavir arkadaşımız Erdem Özcan ve Bülent Yorulmaz… Heyecan büyük; yöreyi tanımak adına, yaşayacağımız birçok şey; ilk olacak…

  Elmalı Mahalle Muhtarı Hasan Beyi önceden arayıp, dört kişinin kahvaltıya geleceğinin haberini verdim. Taş mekânın sobasından göğe odun dumanı yükseliyor; kalkınma hamlesini başlatmış olan temiz yüzlü kadınlarımız görevlerinin başında bizi bekliyorlar.

  Ahşap kapıyı açıp içeri girdik. Ahşap tavan, taş duvarlara yakışmıştı. Duvarların beyaz sıvası yerine, taşın izlerini de görmek daha iyi gelecekti! Ninelerimizin diliyle; içeride peçka yanmaktaydı. Bazı yörelerde Maşinga, Kuzine denen o muhteşem ateş, üretim aleti…

  Dikdörtgen biçiminde ki binanın, her iki kenarına konan sedirler; taş ve ahşap mekânla aynı amacın bütünlüğü içerisinde. Bize hizmet sunan kadınlarda; kırk yıl önceki insanlarımızın samimi, sadeliğini ve sıcaklığını gördüm.

 Kazanacakları ücretten çok öte; paha biçilmez bir samimiyet, sadelik ve temizlik. Aynı annelerimizin, ninelerimizin, yenge, teyzelerimizin görüntüsü; hiç zaman akmamış gibi; tertemiz ve taptaze gözler önünde.

  Elmalı Mahallesi, on köy projesinden sadece birisi! Kalkınma adına, doğa sporları, organik yaşam ve turizm adına; Tekirdağ'ın Uçmakdere,Gaziköy gibi öncü kültür turizm koşucularından sadece birkaç yöremizdir.

  Tekirdağ insanı kendi değerlerini, coğrafyasını tanıdıkça, yöresinin paha biçilmezliğini, ulusal ve uluslar arası sahada, o büyük turizm, kültür yarışında çok önlerde olabileceğini de görecek, anlayacak ve geçen zamana üzülecektir.

  Elmalıya katkı veren bütün değerlere; değerli yönetici ve hizmet insanlarına ne kadar teşekkür etsek; yetmez!

  Yöreyle ilgili bir çalışma yapmış Canres Elektrik Üretim ve Fina Enerji. Yaptıkları çalışmayı da bir pano ile duyurmak için, yüksek tepelerin çamlarla, meşelerle buluştuğu bir yere dikmişler.

 Neyi anlatıyor bu çalışma? Yöre konusunda; benim, hepimizin ne büyük bilgi eksikliği içerisinde olduğumuzu; soylu cehaletimizi de anlatıyor.

 Yörenin tabi, canlı hayatına dâhil yapılan araştırmayı sunuyorum;

“Alanda bugüne kadar; 56 memeli hayvan,178 kuş,40 sürüngen,85 kelebek türü tespit edilmiştir. “

 Buranın insanına bile sorsanız; size iki kelebek ismi, yirmi memeli hayvan sayamaz! Yöremizin değerini, gizemini ve başka canlılar için de; turizm ve yöresel kalkınma yapı taşları bakımından ne büyük öneme sahip olduğunu anlatmak istedim…

Güven Serin 







28 Kasım 2017 Salı

BENİM HİKAYEMİ KİM ANLATACAK?


Kenneth Branagh,
onun yönetip oynadığı,Türkçe alt yazılı;ısrarla...



BENİM HİKÂYEMİ KİM ANLATACAK?
-------------------------------------------------------

 İşte tam da burada; yazgı, şans veya çok iyi dostlar giriyor devreye. Yazılan, çizilen ve onların yüce sevdalarından, arayışlarından haberi olan kimse ve kimseler…

  Lanetlenmiş kralın kuş olup, yıllarca uçması, hikâyesini anlatacak, vicdanını kanatan hüzne çare olacak kavuşum; bir kilisenin bahçesinde bulunan ağacın dalında son bulur.

  William Shakespeare,o sözcük cennetini yeryüzüne indirmiş şair bile bu korkuyu yaşamış olmalı! Bu yüzden Hamlet’in zehir dolu kadehi içince, onun acısına dayanamayan dostunun da içmeye kalması üzerine, yaptığı son bir seslenişi vardır;

“ Benim hikâyemi anlatmak için biraz daha katlan Horatio!” Gerçek manada Hamlet’in hikâyesi midir? Yoksa Shakespeare’nin mi?

  Tenin olmadığı yerde, sesin, ruhun gökyüzüne yükselemeyeceğini bilen bir şair-yazardır Shakespeare. Yakalamıştır insanın zaaflarını. İnsana dair bin bir çeşit hile ve kurnazlıkları; öyle bir çekip çevirmiştir ki; insan kaldığı sürece; Hamlet’in öyküsü, Ophelia’nın delirmesi, kralın hayaleti, amcanın soylu hileleri; her daim anlatılacak; duyrulup, sahnelenecek; çünkü insan buna yazgılı; haber verip, haber vermeye…

  Hikâye izleyip, hikâye anlatmaya; dilden dile, insana lazım olan insan kurtlarıyla, başka bir evrime tutunana kadar…

 Güven Serin 


27 Kasım 2017 Pazartesi

20 BİN FRANKLIK UTANÇ!


İstanbul Arkeoloji Müzesi

              20 BİN FRANGLIK UTANÇ!

OSMAN HAMDİ BEYE MİNNETTARIM

-------------------------------------------------------------

  Osman Hamdi deyince, sanata yakın olanlar dünyanın sayılı müzelerinden kabul edilen İstanbul Arkeoloji Müzesini akla getirirler. Yılda birkaç kez gidilse, sırları çözülemeyecek müze, içindeki eserler; Osman Hamdi’nin sanat bilgisi yanında, uzağı görme becerisinin eseridir de…

  Osman Hamdi’yi az bilenler ise Kaplumbağa Terbiyecisi eserini hemen hatırlarlar. Birisi Pera Müzesinin elinde olan, diğeri özel bir şahısta iki orijinal eser…

  Osman Hamdi tanındıkça daha anlaşılır, daha sevgi, saygı duyulur hale geliyor. Arkeoloji Müzesinin lahitler bölümünü gezdiğinizde bile, o günün şartlarında, Suriye’den, Lübnan’dan, Mısır’dan getirilen bu eserlerin büyüklüğü, güzelliği, zorluğu daha ne anlaşılır.

  Bu eserler arasında başyapıtlar var. Bunlardan birisi de Büyük İskender’e atfedilen o büyük eser; İskender Lahdi’dir.

  Bu değerli eser, halen yerinde duruyorsa; bunu Osman Hamdi’nin fedakârlığına borçlu olduğumuz kadar, kurnazlığına da borçluyuz. Yoksa Zeus Tapınağı-Sunağı gibi çoktan Almanya’ya gitmişti.

  Kayzer Wilhelm Abdülhamit zamanında ticari, siyasi ilişkiler için ülkemize gelmiştir. Sultanahmet’te bulunan o meşhur Alman çeşmesi de bu dostluğun esere dönüşmüş halinin sembolü olarak Almanya’da yapılıp, ülkemize getirilmiştir.

  Abdülhamit, Alman İmparator Kayzer’in ailesi, ekibini eşsiz bir cömertlikle ağırlaması; iki ülkenin dostluğu, kardeşliği adına Abdülhamit kesenin, ülkenin ağzını sonuna kadar açmıştır. Kayzer’in eşi, çevresi Abdülhamit tarafından hediyelere boğulur.

 İmparator Kayzer, eşi ve çevresi Arkeoloji Müzesini de gezeceğinin haberini verirler. Osman Hamdi, müzenin en değerli lahdi olan İskender lahdini derhal tahtalarla çevirtir; güya bakım yapılıyordur.

  Oysa gerçek neden; Kayzer tarafından beğenildiği anda Abdülhamit tarafından derhal hediye verileceğini Osman Hamdi biliyordur.

 Zeus Sunağı; hediye gibi, yine Abdülhamit zamanında 20 Bin franga Almanlara satılmıştır. 20 Bin franglık bir utanç gibidir; tarihin bilgisinden uzak kalışımız…

 Güven Serin 




25 Kasım 2017 Cumartesi

ÇOCUK OLMAMIŞ ÇOCUKLAR...

                                   




ÇOCUK OLMAMIŞ ÇOCUKLAR
-----------------------------------------
   

  Yol, Keşan’a doğru ilerliyordu. Daha doğrusu, yolu takip eden araç… Yanına oturduğum Çingene çocuk, çocuk olmayan yüzünde bir toparlanma, telaş yaşadı. Daha da büzüldü, zaten kendi tarafında oturduğu koltuğa.

  Belli ki yaşamın şartları ona, çocuk olmadan büyüklerin davranışlarını, tepkilerini öğretmişti. Sağ elinin üzerinde kocaman bir yara kapanmaya yakın, kabukları yarı kaşınmış, koparılmış pembemsi çirkinlikteydi.

 Tekirdağ’dan gelip benim gibi Keşan’a gidiyor. Nerede kalıyorsun? Yurtta! Ailen var mı? Babam bonzai yüzünden hapishanede. Annen? Keşan’da! Görüşüyor musun? Bazen geliyor dolaşmaya.

 İsmi Cüneyt! Çocuk olmadan büyük olmuş; belki de kadersel bir zorlamayla büyümeye bırakılmış; itilmiş…

  Üst üste aynı soruyu sordum; Sizi yurtta iyi bakıyorlar mı? Evet! İki kez üst üste evet cevabı… Soğuk, sıcak olmayan bir evet… Araç Trakya’nın tarlalarının, dağlarının yakınından akıp gidiyor Keşan’a doğru.

  Cüneyt, birkaç kez üst üste hapşırdı. Cebimde ki mendil paketinden bir tane beyaz mendil çıkartıp Cüneyt’e uzattım. Çocuk olmayan yüzünde bir hayret; temiz giyimli bir insanın ona temiz bin mendil uzatması! Belki de ilk kez yaşıyordu bu ilişkiyi…

  Mendile uzun uzun baktı. Beyazlığının temizliğinde mi kayboldu? Yoksa onu bir hatıra mı kabul etti. Mendili, incitmekten korkan bir uğraş verdi. Mendile diğer elinle dokunup durdu.

  Elinin yarasını sordum. Motoru tamir ederken oldu, dedi. Çocuk olmadan, tamirci olmuş! Kim bilir daha neler oldu. Hangi eziyetleri gördü de ona devletin koruyucu eli uzanmış.

  Aracın ön koltuklarından birinde bir kadın telefonla konuşuyordu. Giyim kuşamına bakılırsa ev hanımı, kasaba kültürüne tutunmuş bir insan. Her cümlesinin başında, sonunda veya ortasında; “ Rutin” kelimesini kullanıyor; aşağı rutin, yukarı rutin…

 Keşen Otogarına indiğimizde İpsala’ya gidecek araçlara doğru ilerlerken arkamdan bir ses;

“ İyi günler ağabey!”

  Seslenen kişi, Cüneyt! Çocuk olmadan yaşlanan yüzün sahibi. Dönüp, iyi günler diledikten sonra, ona sahip çıkan Edirne Keşan Sosyal Hizmetler Merkezinin sıcak güvencesine ;bir teselli sıcaklığına dokundum;her şeye rağmen…

 Kurumlar, kuruluşlar daha da çoğalmalı ve önemsenmeli. Kendine yetmeyen, kaderin, yaşamın zalimliğini, vurgununu yiyen her insan; birinci sınıf insan düşüncesiyle ağırlanmalı. Uygar devletin, büyük milletin, mazluma, yetersiz olana, mağlup olmuş, kaybetmişe verdiği vereceği en hakiki itibar, yarar; onu sıcak bir yuvanın, samimi, sevgi dolu milletin bağrına almak…

 Cüneyt’e bir soru sormuştum; Okuyor musun? Evet ağabey! Ne olmayı düşünüyorsun büyüyünce? Polis!

  Bu kurumların korumaya alınmış çocukları, polis, doktor, hemşire, mühendis, öğretmen; kısacası yaşama hizmet edecek her türlü mesleğin sahibi olmalı. Sosyal, vicdani ve ilmi değişim, böyle şekillenirse, milletimizin büyüklüğü, manevi kültürü; bir destan gibi; yayılıverir, tüm puslu, fırtınalı zamanların üzerine.

 Güven Serin 



24 Kasım 2017 Cuma

SABAH KUŞLARI


Karatavuk Kuşu


SABAH KUŞLARI
---------------------------

  Bilir misiniz; kuşların sabaha olan düşkünlüğünü? Alacakaranlıktan önce ki karanlıkta başlar. Bilir misiniz; yuva kurmanın o büyük telaşı; onlara baskı yapan sanatsal içgüdü…

  Oysa bilmem ben! Hangi kuşun hangi sesi; ayırt ederim ancak; İsak kuşunun gece ötüşünü. Serçelerin şımarıklığını bilirim; kumrunun, duyuldu duyulacak olan ince, zarif kanatlarının sessiz sesini.

  Oysa bilmem ben; çobanın bildiği gibi çoban aldatan kuşunun ötüşünü. Karatavuğun; bülbülü ile sakanın ötüşünü ayrıt etmekte zorlanırım.

  Sabah kuşları; ninemin sabahın alacakaranlığında kalktığı gibi; çılgın bir ses dansına, renk açılımına başlarlar. Soyludur kanatları. Gökyüzünün rüzgârlarını iyi tanırlar. Oysa sabah kuşları; çalıları, gür ormanı, sakin vadileri severler…

  İsak kuşu ise; geceyi… Gözlerinin keskinliğidir onu geceye bağlayan, Gündüzün şamatasına katlanamayacak kadar da duygulu, görgülü, öteden beri taşıdığı hikâyeleri vardır.

  Ya sabah kuşları? Bir parça şımarık, hiç büyümek gibi dertleri olmayan çocuklardır onlar. Kederli bir kuş var mıdır? Kederi kendine iş sanan bir tek canlı; insan olmalı…

  Yüce yaşamın içinden didikler; ruhunu ve bedenini kefil sunduğu, ödeyemediğini-ödeyemeyeceğini sandığı borçlar için…

  Oysa her borç kapanır bir gün. Telaşı yoktur zamanın! Sabah kuşları gibi beslenme saatine, yuva kurma romantizmine yazgılı değildir zaman. Akışı bile yoktur. Varlıkların evrimleri, yaşam süreçlerini daha iyi kavramak adına serilir önümüze.

 Sabah kuşları; neşeden haber verirler. Şımarmanın, yaramazlık yapmanın, çalılıklar arasında sevişmenin hiçbir zararı olmadığını; üremek ve neslini devam ettirmekten başka…

  Ötüşüdür bülbülün, sabaha olan borcunu ödemesidir… Bir de Gelibolu bülbüllerini denleseniz; sessiz savaş meydanlarında, bütün bülbüller gibi ötseler de; siz, ısrarla, bu bülbüller başka türlü ötüyor diye iddiaya bile girersiniz; sabahın şafağında; bir başka şafak hainini izlerken…

  Duyuyor musunuz sabah kuşlarının ötüşünü? Oysa bu sabah da duymadık; duyamadık sabaha kavuşmalarını. Neleri duymuş olabiliriz? Öfkeleri, kinleri, alacakverecek hesaplarını… Ne çok şey duyuyoruz da, sabah kuşlarını…

 Bu yüzden yüzyılların, yani zaman dediğimiz kâfirin eskitemediği mağaranın içinden seslenir Shakespare; “ Kulağını ver çevreye, sesini değil!”

 Güven Serin 


HAYATTA EN HAKİKİ MÜRŞİT İLİMDİR


HAYATTA EN HAKİKİ MÜRŞİT İLİMDİR
------------------------------------------------

  Mustafa Kemal’in tüm hayatınca savunduğu felsefesinin bir karşılığıdır bu sözcük bütünlüğü. Tüm zamanlara aittir; eskimeyecek ve her daim, hakiki değerini koruyacak bir söylem; uyarı-hatırlatma…

  Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun 1953 yılında Cumhuriyet’e yazdığı bir yazı, aynı zamanda o yıllar Ankara’da yaşanmış bir gerçeğin hikâyesi üzerinedir.

  Bu hikâyeye göre, Ankara’nın köylerinden bir adam, başkente tanıdığı arkadaşına misafir gelmiş. O gün, ben Ankara’yı gezeceğim diyerek, kendi başına kentin caddelerinde kaybolmuş. Alıcı gözlerle, yeni yapılan binaları, yolları, müzeleri bir güzel dolaşıyor.

  Akşam olunca tanıdığının evine gelmiş. Dostu sormuş ona; “ Ankara’yı gezdin; bir sürü yapı gördün. En çok hangisinden etkilendin?”

  Bizimkisi bir parça düşündükten sonra; “ Mürşüd’ün Evini beğendim.” Demiş. Mürşüd’ün Evi dediği yer ise Ankara Dil –Tarih ve Coğrafya Fakültesi binası. Köylü en çok bu yapıyı sevmiş. Beğenmekte da haklı tabi; heybetli bir yapı…

  Köylünün okuma yazması olmasa da, bu binaya Mürşüd’in Evi ismini vermesi; mekânın alınlığında Mustafa Kemal’in sözcü kazınmıştır; “ Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” Köylü ancak heceleyerek mürşit sözcüğünden bir anlam çıkarmış; burası olsa olsa; Mürşüd’ün Evidir diye isim vermiş.

   Bir hikâye; bir hatırlatma; aklın, duygulara hiçbir düşmanlığı yoktur. Akıl, doğuştan saf, bilgili ve deneyimli değildir. Tüm yaşamı boyunca, bilgiye, deneyime ihtiyaç duyar. Aynı zamanda, aklın insana sunduğu tercihlere; her tercihin kabul edilen bir yolunu bulur; ilimden beslenen akıl…


Güven Serin 

23 Kasım 2017 Perşembe

ÇALIN DAVULLARI





                                       ÇALIN DAVULLARI


  Bir Selanik türküsü; davullardın sesinde umut arayan bir sesleniş… Ezgisiyle, anlattığı hikâyesiyle, insanı anlatır. İnsanın gamlı ve bir o kadar gerçek olan hikâyelerini.

  Ölüme yakın, yolun sonunda fakat ölüme sesleniş; üç günlük sürenin isteme yüceliği… İsveç sineması, İmgar Bergman’ın yönetiminde Yedinci Mühür filmiyle aynı düşünce içerisinde; ölümü yenme, alt etme, bir parça zaman kazanma üzerine kuruludur.

  Türküde, sanatın içselliğine, samimiyetine güvenilir. Yitik olanların kurban hallerini, yitirilecek olanlara ölçü, teselli veya bir parça umut olması istenir. Oldukça zarif bir istek; büyük bir aşkın kayıp hali için yakılan bir sevda destanı.

  Ölümle, şarkının, türkünün aracılığıyla anlaşma yapılmak isteniyor. Sorgu ve sualsiz bir istek… Ölüme yalvarışta ki pazarlığın tek iteneği, sevdaya bırakılacak bir not, haber; belki de dokunuş…

  Bergman’ın sineması ise tam tersi. Düşünceyi, bize bastırılan korkuları, ayıpları, günahları soğruluyor. Ölüm karşısına dikildiğinde;” Benim için mi geldin?” diyecek kadar düşündürücü bir işlem…

  Ölümü temsil eden Azrail siyah giysiler içerisindedir. Hazır mısın? Diye sorar Bergman’ın filminde ki oyuncuya. Bedenim korkuyor ama ben değil! Derken, aklı, bedenin dışına taşıyan, taşmış bir kültürün sinema sanatıyla insana, insanlığa akışına da tanıklık ediyoruz.

  Ölümün meleği, öldürme adına kendine güveni tamdır. Bergman sinemasının satranç oyuncusunun da güveni tamdır. Ve satranç biliyor musun? Diye sorar ölüm meleğine. Çok iyi! Der. Ve ölüm meleğini satranç oynamaya ikna eder. Satranç oyununa ve kendi büyüklüğünün gücüne o kadar inanmış ki; ölüm meleği; kabul eder.

  Oyuncunun tek istediği; satrançta ölüm meleğini yenerse; ona bir süre zaman vermesi. Tıpkı, Selanik türküsü gibi; üç günlük süre, bir ömrün sevdasını kurtaracağı gibi, o büyük hissedişi, sıkıntıyı da bir kenara itecek gibi zaman kazanmak istiyor.

  İnsan, en çıkmaz anlarda yaratmıştır sanatın seslerini. Yüce ağıtlar; dayanılmaz acıların dağlayıcısı olurken; ilahiler, sızıları dindirme, yaraların akışını azaltıp, kapatma zamanı kazandırır.

  İnsan göçlerinin, uygarlık süreçleri, kırılma, değişim anlarının kesişme noktaları; en büyük olaylara, kayıplara, hüzünlere ev sahipliği yapmasının yanında; en hakiki sanatı da yeşertme haklarına sahiptirler.

  Bu hak; belki evrensel-evrimsel, belki de yaratıcının ince hesaplamalarından o büyük kadersel sonuçlarından birisidir. Hüzünlerin, özlemlerin, kayıpların fokurdadığı kazanlarda pişen yemeğin tadı tuzu ve yaşamsal önemi; insan ömürlerinden çok öte; kalıcı bir ebediyete yazgılıdırlar.

 İster Selanik Türküsünde ki çalan davullar şenliğine, şenlik olurken kazılan mezarların, dökülen suların gelenekselliğine dokunarak ölüme meydan okunsun! İsterse, sinema sanatı ve insan ustalığının, felsefe, sosyoloji ve ilimle ulaştığı yerde; dinlerin korku ve kayıplardan beslenirken, aranan sorulara verilmeyen yarı cevapların, aklın, arayışın peşinde koşan insana yetmediğini anlatsın; bütün akış insana çıkar.

  Bu oluşumun biricik sahibi, bütün kavramların, eserlerin anlaşılır, tanımlanır hale gelmesi; bilinen manada insanın yüce bir hafıza ve dil buluşundan, mucizesinden başka bir şey değildir.

  Ölümle satranç oynayan oyuncu; ölümü yenerse, canını kurtaracaktır. Nereye kadar? Neyi bulmak ister? İşte;İngmar Bergman’ın filmi bu sorulara cevap arıyor;

“Olabildiğince açık konuşmak istiyorum; fakat kalbim boş. İçim tiksintiyle doluyor. İnsanlara karşı duyarsız yaşadım. Şimdi bir hayaletler dünyasındayım. Tutsağım… Yine de ölmek istemiyorum. Neyi bekliyorum? Bilgi istiyorum. Kendimize inancımız yoksa başkasına nasıl inanç duyabiliriz? Benim gibi isteyen ama yapamayanlar ne olacak? Ya inanmayanlar? İçimde ki Tanrı’yı neden öldüremiyorum? İnanç veya varsayım değil; ben bilgi istiyorum.”

 Bergman’ın yönetmenliği, sinema eliyle arayışı bu yolda, büyük insan yolculuğunda birkaç adın atarken, türkülerde ki kestirme gidiş, derinlikten, yükseklikten değil de; o an ki yaşamın, yaşama ait; sevme, ölüm, özlem ve ayrılıklardan öte geçmiyor.

 Türküler bu yüzden dilden dile aktarılıyor. Basit ve duru, tartışılmaz derece açıkta ve sade bir ezgi tepsisi içinde sunuldukları için. Bergman’ın satranç oyuncusu ise zor olana; o büyük dünyaya açıklık getirmek üzerine; çanlar çalıyor, ölümler yaşanıyorken; anlamsızlığı, hiçliği kabul edilir bir anlayışa çekebilme cesareti içinde, doğru dürüst hiçbir bilginin, papazin, rahibin veremeyeceği cevabı arıyor.


  Yaşamın anlamını. İnanmanın sadeliğini, kararlı olanını. En masum olan, en içten paylaşımların, yaşamların kalıntılarını; mazeretlerin, bitmeyen kurnaz çıkarların çok ötesine taşarak…

Güven Serin 

Selanik Türküsü ve Hikayesi



Bu yüzden güçlüdür türküler;sessiz sedasız ve kıpırtısız;dudaktan dudağa,kültürden kültüre akıp dururlar...