GANOSLAR’DA BAHAR: RENKLERİN ALTINDA SAKLI BİR İZ
Nisan sonu… Bahar bin bir rengiyle ortaya çıktığı gibi; toprağın hafızasını da görünür kılmış. Bazen bir çiçekte, bazen bir taşta, bazen de bir insanın içinde. Nisan sonuna gelindiğinde nihayet Yunus Çakır-Yunus Usta ile baharın renklerini kaçırmadan yola koyulduk.
Uyanış vakti epey erkendi. Daha önce yapmış olduğumuz şafak yürüyüşü ve gündüz kamplarının karmasını oluşturduğumuz bir program…
Tekirdağ Yeniköy içinden, o eşsiz vadilerin hemen kıyıcığından, kaybolmaya yüz tutmuş patikalardan kıvrıla kıvrıla yürüdük Ganoslar’ın içine. Yunus Çakır’ın doğduğu yer olmasaydı burası, ne o patikaları bulurduk ne de bu değerli yürüyüş rotasını…
Baharın neşesi her yerdeydi. Henüz yuvasını kuramamış, eşini bulamamış bülbüllerin sesinde… Kulağımızın duyamayacağı kadar derin ve sessiz fısıltılar çıkaran çiçeklerin tomurcuklarında… Ama öyle gözümüze sokar gibi değil; biraz saklanarak, biraz da sezdirerek…
Yeşilin her tonu olduğu gibi, renklerin de her tonu; biraz dikkatli bakınca, bin bir çeşidiyle etrafa bir halı gibi değil, daha çok bir hafıza gibi serilmişti. Daha Ganoslar’ın başında, tırmanma rotasının başında Yaban Keten Çiçekleri’yle karşılaştık. Güneydoğu tepelerine bakan bir yamaçta, kırılacak gibi duran, zarafetin sembolü olmuş ve belki de çok az yerde bulunan o narin şeyler…
Ak Üçgüller, Fare Kulakları, Yaban Kişnişleri, Akçabardaklar, Balabala’lar ve daha ismini bile bilmediğimiz, neredeyse her yamaçta, her yükselti veya çayırda bulunan doğal ve eşsiz güzellikler…
İnanılmaz renkleri ve kokularıyla hepsi-herkes oradaydılar. Tabi ki arılar, böcekler ve yaşamın neşesi de…
Tırmanıştan sonra inişe başladık. Gün ve güneşin kendini iyice göstermeye başladığı vakit, ne yapacağımı şaşırmış bir halde buldum kendimi:
Fotoğraf mı çekeyim?
Yoksa bu manzaranın ruhuyla
iç içe mi geçeyim?
Aynı anda hepsini yapmaya kalkarsanız aslında hiçbir şey yapmamış, hiçbir şeye gerçekten dokunmamış oluyorsunuz.
Ardıçlar da oradaydı. Meşeler de, pırnallar da… Deniz ise o gün deniz değildi sanki! Okyanus olma özentisini unutmuş, bir gölün dingin haliyle dupduru, sessiz… Belki de sabah şekerlemesinin tadını çıkartıyordur…
Farklı yerlerde oturmak, manzarayı seyretmek istediğimiz halde varacağımız son noktaya, gideceğimiz gündüz kamp noktasına varma telaşı içindeydik. Birçok yerde dinlenmek istedik, ama hep vazgeçtik: “Daha sonra…” diyerek, sese çevirmeden sessizce yürüyerek…
İnsan ne çok neyi kaçırır? Gerçek bir gezginsen: Ertelediği manzaraları kaçırır. Yürüyüşümüzün belki de yarısına gelmiştik. Kayalar vardı o bölgede. Ve sanki görünmez bir “Çağrı”. Uygun bir yere oturduk. Manzaraya, zamanın zamansızlığına daldık.
İki kişilik gezilerin en iyi tarafı; doğanın seslerini bozacak başka seslerin olmayışı. Yunus Çakır kendi anılarına, çocukluk zamanlarına,doğduğu toprakların rüzgarına kavuşmuş,o esintinin içinde sessiz bir gemideydi.
Ben ise bildik o edebi boşluğun içinde, her zaman yaptığım şeyi yapmaya başladım: Kayıp parçaları aramaya…
Oturduğumuz yerin önünde de kayalar vardı. Kalkmamıza az kala Yunus Çakır eğildi: “Bu ne, bak ne var burada?”
Kaya üzerine kazılmış bir anı… Anı sahibi çoktan ölmüş olsa da bir başka Yeniköy insanı. Arif Özgür. Yunus Çakır’ın tanıdığı, saygı duyduğu bir insan. Aynı zamanda doğada kendini arayan… Belki de kavuşamadığı geçmiş için sık sık doğanın derinlerine inen bir adam… Ve bir gün yine doğada bulunduğu vakit kalp krizine yenilen bir insan.
Sıklıkla geldiği o yerde, kırk yıl önce çakısıyla taşa kazıdığı o iz… Bir cümle gibi duruyor “1986-Arif Özgür “ yazısı; “Beni hatırlayın!” der gibi…
Ve o tesadüf! O büyük alanın içinde bir ruhun bıraktığı ize dokunmak… En az Gonoslar’ın sırlarından birini aralamak gibi…
Toprak, renk, çiçek, hareket ve tesadüf buluşmaları… Hepsi bir araya geldiğinde doğa, sadece yürüdüğümüz bir yer olmaktan çıkıyor. Bize kendini hatırlatan bir aynaya dönüşüyor.
Bazen, bir dağda en çok gördüğümüz şey bir manzara değil; unutulmamaya çalışan bir iz, yok oldu sanılan bir sır oluyor…
Güven SERİN







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder