DOĞAYI FİLMLE
SUSTURMAK
Bazen yola çıkarız, aslında gittiğimiz yer yolun kendisi değildir. Antik Likya Yolu’nda bunu çok hissettim. Haritada ince bir çizgi gibi duran patika, yürümeye başlayınca bir hafızaya dönüşüyor. Ayağınızın altındaki taş yüzlerce, binlerce yıl öteden kalmadır. Patikayı saran bitkiler, ağaçlar, kekikler, adaçayları adeta rüzgârla konuşur. Kimi yakınından geçtiğiniz, kimi dağların tepesinden izlediğiniz deniz hep aynı denizdir ama siz artık siz olmaktan öte geçersiniz. Çünkü doğa, insanı değiştirmeden bırakmaz; yeter ki ona eşya değil, kulak götürelim…
Ganoslar’da bir gece kampı… Gündüzün gürültüsü çekilip gidince dağın sesi ve nefesi yükselir. Çadırlar kurulduğunda aslında bir barınak değil, bir eşik kurmuş olursunuz: konfor ile bilinmezlik arasında ince bir çizgi. Şafak yürüyüşleri vardır; herkes uyurken toprağın uyanışına tanıklık etmek… O an anlaşılır, doğa romantik bir fon değildir. Doğa yaşayan, soluyan, sizi sınayan bir varlıktır. Kabul eder ama şartları vardır.
Televizyonda izlediğim bir belgesel bu yüzden içime bir huzursuzluk bıraktı. Genç bir çift… İyi niyetli, meraklı ve belki de doğayı seviyorlar. Araçtan indirdikleri şişme çadır, koltuk, kanepeleri bir güzel şişirip hazırladılar. Bir kamp alanından öte sanki taşınır bir salon kuruldu. Neredeyse tek emek, tek ter bu modern eşyaların kurulmalarından öte geçmedi. Her şey düğmelerle, pompayla, prizle çalışıyor. Yemek yenildi, çaylar içildi. Sonra gecenin en taze zamanlarında şu cümle geldi:
“ Film izleyelim mi?”
İşte orada doğa susturuluyor… Çünkü gece, film değildir. Doğadaki gece; insanın kendi iç sesiyle baş başa kaldığı zamandır. Bir baykuşun kanat sesi, ateşin içine doğru yaslanması-çöküşü, uzaktan gelen belirsiz bir çıtırtı… Bunlar insanı ürkütür belki ama aynı zamanda insanı insan yapar. Ekran açıldığı an doğa dekor olur. Siz doğada değilsiniz artık; doğa, sizin konforunuza taşınmıştır.
Bu durum sadece bireysel bir tercih değildir. Sosyolojik olarak baktığımızda modern insanın doğayı da tüketebilir bir deneyime dönüştürme alışkanlığıdır bu. Psikolojik olarak sessizlikten kaçıştır. Bazen, sessizlik soru sorar, cevap ister. Kültürel olarak ise çok daha derin bir kaybı anlatıyor: Doğada var olma bilgisinin unutulmasını.
İzlediğim ikinci belgeselde ise bambaşka bir dil vardı. Neredeyse hiç konuşma yoktu. Adam tek başınaydı. Doğa zaten konuşuyordu. Yanında sadece marangozluk aletleri olan bir adam, doğanın içinde bir kulübe inşa ediyordu. Çivi yoktu, demir yoktu. Acele yoktu. Her parça, doğanın izin verdiği kadardı. Bacası tüten küçük bir ocak, rüzgârla uyumlu bir çatı… Mantarı doğadan topladı, içeceği çayın bitkilerini kendi elleriyle seçti.
Bu bir gösteri değildi.
Bu, uyumun sessiz mühendisliği,
mimarlığıydı.
Likya Yolu’nu yürürken öğrendim: Fazla eşya insanı yorar, az eşya insanı açar. Ganoslar’da öğrendim: Gece yürüyüşlerine çıkan karanlıktan korkmaz. Çünkü karanlık düşman değildir; öğretmendir. Çünkü karanlıkta insan kendini duyar.
Acaba kedimize dürüstçe şu soruyu sarabilir miyiz?
Doğada kamp yapmak sadece eşyayla mı olur?
Doğanın sunduğu o zenginlik,
bir gecelik filmle bastırılmalı mı?
Bir kampı şehirden kaçmanın konforlu bir taklidine dönüştürdüğümüzde, doğaya zarar vermeyiz belki; ama kendimizden eksiltiriz. Çünkü o gece film izleyerek kaybettiğimiz şey doğa değil, insanın sessizlikle kurduğu kadim bağdır.
Doğa aşkı fotoğraf çekmekle başlamaz. Doğa aşkı geceye karışabilmekle başlar. Bir patikada yön kaybedip yıldızlara bakabilmekle… Şafakta uyanıp “iyi ki buradayım” diyebilmekle…
Likya yolculuklarından birinde bir taşın üzerinde oturup denizi seyrederken, Ganoslar’da ateşin başında susarken anladım şunu:
Doğa, insana çok şey sunar ama bir şartla: Sahici olacaksın.
Ne şişme koltuğu, ne ekran
ışığı…
Sadece insan ve doğa.
İki eski yolcu gibi, aynı
ateşin etrafında.
Güven SERİN
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder