FRİŞKANIN TAŞIDIĞI SES: ÖKSEL DEMİR
Kimi insanlar, yaşadıkları kentlere sadece ayak izlerini değil, seslerini bırakırlar. Sokaklarda yürürken duymazsınız belki; ama rüzgâr bir an yön değiştirince, bir dizenin içinden geçip gelir o ses… Öksel Demir’in sesi böyleydi; insanın içine doğru konuşan bir şairin sesi.
Uzun zaman dışarılara çıkmıyordu. Bedeni daralan bir dünyadaydı belki ama zihni ve yüreği, bir kentin ufku kadar genişti. Her ay uğradığı zamanlar, atölyenin kapısından içeriye girerken getirdiği ağırbaşlı selam, ardından yazılara eğilen bakışlar… Sanki bir metni değil de, bir insanı dinler gibi okurdu satırları. Eleştirisi bile öğretmenceydi; incitmeden, kırmadan, ama eğilip bükmeden.
Bizi bir araya getiren şey sadece edebiyat değildi; bir kente aynı yerden bakmaktı: Hora Feneri… Yazılarımda sıkça andığım, rüzgârına, yalnızlığına, ışığına yaslandığım o uç nokta… Meğer o,benden çok önce Hora Feneri’yle edebi bir bağ kurmuştu. Şiirlerine, öykülerine taşımıştı.O kayalığın,o ışığın,o yalnız bekleyişin şiirini çoktan içine almıştı.Ganos Dağları’yla kurduğu dostluk da öyleydi; doğayı seyretmek için değil,onunla konuşmak için çıkanlardandı.
Yaşadığımız kente sımsıkı bağlı oluşumuz, belki de dostluğumuzun en sağlam harcıydı. Aynı rüzgâra yüz vermek, aynı denizi aynı hüzünle, aynı umutla sevmek… Bizim ortak toprağımız buydu: Tekirdağ’ın toprağı, Ganos’un sessizliği, Hora’nın ışığı.
Bir gün Ahmet Say’la Yelken Kulüp’te şarap içme düşü… Telefon dostluklarını ete kemiğe bürüneceği o masa… Ertelendi. Bazı hayaller, bu dünyaya sığmaz; başka bir zamana, belki de en güzel zamana kalır. İnsanın bazı dostlukları, rüzgârın öte yakasında tamamlanır.
Öksel Demir, kentine âşık ama kör bir aşkla değil; sevenin cesaretiyle seven bir şairdi. Onun dizelerinde Tekirdağ bir kartpostal güzelliğiyle değil, bütün çıplaklığıyla durur:
“Kaç kez gitmek istedim bu kentten/Sıkıldım/Kırıldım/Kaç kez terk ettim/Ama sonunda yine döndüm/Neydi beni çağıran? Deniz mi?/Doğası mı? Durmadan kıyıları deven poyrazı mı?/ Yağmuru mu, çiçeği mi?/Denizi sürgün etmişliği mi, bakımsızlığı mı?”
Bu dizelerde hem sevdanın çağrısı, hem küskünlüğün sızısı var. Hem güzelliğe teslimiyet, hem ihmale isyan. Bir kenti böyle anlatmak, ancak ona gerçekten ait olanların harcıdır. Ne romantik bir kaçış ne de hamasi bir övgü… Dürüst, yalın ve tok…
Tekirdağ’ı anlatırken denizin tuzunu değil, ruhunun tuzunu tattırırdı. Frişka gibi bir neşe vardı onda; annesinden öğrenilmiş, Anadolu’nun sesinden, sofrasından, sabrından süzülmüş bir neşe… Gürültüsüz, ama derin, sakin ama dirençli.
Şairdi, öğretmendi, sanayiciydi; ama hepsinden önce “insan” dı. İnsanı merkeze alan, kentti insandan ayırmayan, doğayı da, yoksunluğu da, rüzgârı da aynı vicdan terazisinde tartan bir insan.
Bugün aramızda değil. Bazı insanlar ölmez; edebiyatın içine karışır. Kimi sesler susmaz, rüzgârın içine karışır.
Öksel Demir şimdi Ganoslar’ın sırtında, Hora Feneri’nin ışığında, Tekirdağ’ın poyrazında konuşuyor.
Ve biz her frişka estiğinde, bir yazının kenarında, bir dizenin ortasında, bilmeden de olsa onu dinliyoruz.
Güven SERİN

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder