BİR ACI, SEFALET ve YALNIZLIK EVRENİ
Biraz karamsar bir yazı başlığı görünse de pekâlâ irdeleyerek Britanyalı filozof ve matematikçi Bertrand Russell’a ait bu düşüncenin ne kadar gerçek veya gerçekdışı olduğunu görebiliriz. Soru sormaktan korkmayan, filozofun ısrarla üzerinde durmuş olduğu felsefedeki gibi her daim insanlığa bir şeyler söylemek istediğini, sizlerle birlikte bende yeniden yorumlamak istiyorum…
İnsanlığın koşusu öyle bir hızlandı ki sonunda yazımızın başlığındaki yalnızlık evrenine doğru gitmenin yazgısı içinde çırpınıp duruyoruz. Bir taraftan en ahlaki sözleri söylerken, diğer taraftan, kendi bencil huzurlarımızı, soylu konfor alanlarımızı korumak için deliler gibi çabalayıp duruyoruz. Hatta didiniyoruz…
Bertrand Russell bir konuşmasına şu felsefeyi gündeme taşır:
—İki şey söylemek isterim. Biri entelektüel diğeri ahlaki! Entelektüel açıdan şunu söylemek istiyorum. Herhangi bir konuyu öğrenirken veya herhangi bir felsefeyi incelerken, kendinize sadece şunu sorun; Gerçekler nedir ve gerçeklerin ortaya koyduğu doğru nedir?
Asla başka yola sapmayın, başka bir şeye
inanmak istersiniz… Veya başka bir inancın sosyal etkisinin daha iyi olacağını
düşünseniz bile! Sadece ve sadece gerçeklerin ne olduğu ile ilgilenin.
Entelektüel açıdan söylemek istediğim budur.
Ahlaki olarak söylemek istediğim şudur:
—Sevgi bilgecedir, nefret ise aptalcadır. Gittikçe birbirine daha fazla bağlanan bu dünyada… Birbirimizi hoş görmeyi öğrenmek zorundayız. Bazı insanların dile getirdiği hoşlanmadığımız gerçeklere katlanmayı öğrenmek zorundayız.
Aslında filozof hayatını tam olarak şöyle izah ediyor:
—Hayatımı üç basit ama karşı konulamaz tutku yönlendirdi: Sevgi ihtiyacı, bilgiye susamışlık, insanlığın çilesi karşısında hissettiklerim. Bu tutkular güçlü rüzgârlar gibi, bazen kendimi umutsuzluğun kıyısında bulduğum bir endişe okyanusunda beni hep oradan oraya sürüklemiştir.
Deneyim sahibi olmuş, kadim kültürlerini nesilden nesle aktarmış insanların söyledikleri de aynı felsefeden başka bir şey değildir. Öğretileri o günün ihtiyaçlarına göre, çıraklıktan kalfalığa ve ustalığa taşıyarak, önce aç olanı doyurmayı bilgece başararak bu zamanlara ulaştılar.
Ya şimdi? Şimdinin tam olarak ne olduğunu kim izah edebilir? Nesilden nesle aktarılamayan kültürleri bir yana bırakın, evler, bahçeler, tarlalar ve anılar bile aktarılamayacak kadar yalnızız…
Modern yaşamın en önemli baskılarından birisi de göçler… Hep daha iyi yaşamak umudu gibi düşünülse de, öyle olmadığını üzülerek görebiliyoruz…
Bilgiye susamışlık yerine, kurnazlığı, hilebazlığı tercih ediyor görünüyoruz. Sevginin yerini ise hiç tanımadığımız insanların beğenisini sosyal dünyadan almışsak, kendi sunumlarımızı-paylaşımlarımızı o gün iyi pazarlamışsak, sanki yepyeni icatlarda da bulunmuş gibi yapay sevinçlerin çok çabuk kederlere dönüşmesi kimsenin umurunda bile değil.
Ya İnsanlığın çilesi karşısında hissedilenler? Böyle bir çile mi var ki? Cevabını, siyasi düşüncelerin, sosyolojik gururun altına gizleyerek ne çok çaba harcayıp zaman tüketiyoruz; ne çok…
Hiç kimsenin kurtulamayacağı ACI gerçek bellidir; filozofun arayışındaki saf gerçekte bir yıldız gibi parlıyor ve bize tebessüm içinde el sallıyor:
—Bir acı, sefalet ve yalnızlık evreni! Fısıltılarını sonsuz umutların, kavramların üzerileri, göz kamaştırıcı ışığıyla çakıp duruyor…
Güven SERİN

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder