AĞAÇLARIN DİLİYLE TEKİRDAĞ
Ağaçlar…
Tekirdağ’ın kıyıcığında yaşayanlardan birisiyim. Sabah rüzgârı estiğinde tuzu, akşamüstü ise aynı rüzgâr estiğinde ormandan toprak ve reçine kokuları taşır. Bu kadim şehir, iki nefes arasında durur; dalga ile yaprak arasında.
Bir yer, adını bildiği ağaç kadar hatırlanır. Adı ve öyküsü bilinmeyen ağaç, hafızadan da, kalpten de düşer. Çoğumuz, yanından her gün geçtiğimiz ağaçların adını ya bilmeyiz ya da yanlış biliriz.”Çam ağacı işte”, “kavak”, “bir ağaç”…Bu kadar. Hâlbuki mitolojide, masallarda, şiirde ağaçlar ve çiçekler birer süs değildir; birer tanıktır. Sessiz görünürler ama olan biteni unutmayanlardandır.
Şehir içine sonradan ekilen nice ağaç ve bitki var. Hepsi misafir değil; çoğu artık ev sahibi. Fakat hikâyesi olmayan ev sahibi olur mu? Olsa olsa sessiz bir yabancı olur. Belli noktalarda küçük tabelalar olsa… Buyurgan olmayan, nutuk atmayan; sadece tanıtan, fısıldayan. İnsanlar durur okur. Bir süre sonra herkesin bir bağı olur: “Benim ağacım” der, “şu çiçek.” Kültür dediğimiz şey biraz da böyle beslenir ve tutar.
Bu basit ama çok önemli zahmetten neden kaçınıldığını anlamak zor! Çünkü kayıp basit gibi, sessiz gibi görünse de çok derindir.
Yıllar önce Çanakkale Gelibolu’daki anma törenlerinde, Avustralya ve Yeni Zelandaların hazırladığı bir kitapçık geçti elime. Bu topraklara düşen atalarını anlatıyorlardı ama savaşla değil; bitkilerle, çiçeklerle… Beyaz çiçekli laden, Gelibolu biberiyesi… Öyküleriyle, mitolojik anlamlarıyla. Hâla saklarım o küçük kitapçığı. Düşmanın torunları bile bu toprağın çiçeğine eğilmişken, bizim suskunluğumuz ağır gelmiyor mu?
Antalya Karaalioğlu Parkı’ndaki çitlembik ağacından daha önce çok söz ettim. Onu seven belki bir şair, belki bir yazar veya sadece orada doğup büyümüş bir adam çitlembik ağacına duyduğu bağı metal bir panoya yazmış. İnsanlar geliyor, okuyor; çitlembik ağacıyla bağ kuruyor, belki de ayrı bir iletişimle konuşmaya başlıyorlar. Gün batarken Akdeniz’in, Toroslar’ın üstüne… Ağaç konuşmaz sanırız; oysa biz dinlemeyi unuttuk.
Sabancı Müzesi Atlı Köşk bahçesinde her ağacın, her çiçeğin adı var. Küçük tabelalar… Ne bağırır, ne buyurur; sadece “ben buyum” der.
Gelelim Tekirdağ’a. Bu toprağın öz evlatları var: Meşeler. Yüzlerce yıl buradalar. Rüzgârı tanırlar, sert kışları ve toprağı bilirler. Baltayı da gördüler, yangını da. Ama onları tanıtan, gençlere gösteren, öykülerini anlatan tek bir tabela, kitapçık yok. Neden bu vurdumduymazlık?
Bir de çınarlar… Bu coğrafyada çınar sadece ağaç değil; meydandır, beklemedir, tanıklıktır. Altında nikâh beklenmiş, pazarlık yapılmış, askere giden uğurlanmış, küslükler barışa dönüşmüş. Çınar, gölgesini eşit serer. Tekirdağ’ın çınarları da böyledir. Kimi tuzlu rüzgâra alışık, kimi sert kuzey rüzgârıyla sertleşmiş. Gövdelerindeki yarıklar yaş çizgisi olmaktan öte her biri bir hikâyedir.
Burada açık ve net olarak sesleniyorum:
Bu satırlar, başta Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi olmak üzere ilçe belediyelerine, kültür müdürlüklerine ve park ve bahçeler birimlerine açık bir çağrıdır. Büyük bütçeler, dev projeler gerekmez. Birkaç iyi metin, doğru yerlere konmuş küçük tabelalar ve biraz şehir ahlakı yeter.
Tekirdağ, meşelerini, çınarlarını, ıhlamur ağaçlarını, erguvanlarını, ılgın ağaçlarını susturarak büyüyemez! Tam tersi, onların hikâyelerini anlatarak, aktararak daha da büyür, daha da güzelleşir.
Güven SERİN


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder