30 Aralık 2010 Perşembe

MUCİZE LAZIM

Kamera; Güven Şark Eserleri Müzesi-İstanbul

 Tarihe,sanata,felsefeye düşkünseniz; gelmeniz
gereken bir yer; gelmeniz gerekli olan bir mekan...

Kamera; Güven  Arkeoloji Müzesi İstanbul

Sanatın "s" sini anlamaya çalışan ben; sanatın karşısında
niye ürperirim? Niye tarihin dehlizleri içine girer de
çıkamam? ...

Kamera, Güven Arkeloji Müzesi İstanbul-İskender Lahti
Muhteşem bir eser. Daha bebek sayılır. 2400 yaşında.
Sanatçı dostum Selçuk Bey'e sordum: "nedir bu eseri
bu kadar önemli yapan?" Sanadçı dostum cevap verdi;
"üzerindeki kabartma heykeller." dedi. 2400 yıl önce
insan eli ve zekası ile yontulmuş bu eser; yine savaşı
anlatıyor bize. Bugün dahi bitmeyen soylu savaşları...

Kamera; Güven Arkeloji Müzesi
Ağlayan Kadınlar Lahti ile İskender Lahti
İki muhteşem bebek; sanata, sanat tarihine susamış
ve günün bitmeyen zavallı sorunları yüzünden bunalmış
insanları bekliyor.

Kamera; Güven Arkeloji Müzesi
İnsana can veren yaratıcı, insanın da taşa anlam
vermesini istemiş. Heykellere yükleyeceğiniz anlamlar
belki de yalnızca gözlerimiz ile görüp dokunamayacağımız
başka bir sanata dönüşür...

Kamera; Güven  Pera Müzesi-İstanbul Aralık
Vladimir Makovski   Kayınpeder
Rus sanatının yüzakları...
20 Marta kadar özel müzeciliğin yüzakı olan
Pera Müzesinde sizleri bekliyor. Gidin ve kahveleri
benim hesabıma yazdırın:))

Kamera; Güven Pera Müzesi
Karl Lemoh   Yaz (Tebrikler)

Tuvale can veren ruhun,bedenin ve sanatın
önünde eğilirem. Yepyeni yılların peşinde koşup
anlamsız yorulmalar yerine eskinin sanatını da
yüklenip günü yeni hale getirmek ne büyük
bir mucize olurdu... Ne büyük...

BİR MUCİZE LAZIM



 Aklın, bilimin peşinden koşmak ertelendiği zaman, mucizeler beklenmeye başlanır. Bir mucize aranır yetmeyen hayatların içinde. Akla, bilgiye inanmış olan insanların da mucizelere saygısı vardır. Bilirler ki ortaya çıkacak mucize emeğin, bilginin, araştırmanın mucizesidir. O mucizenin gerçeğe dönüşmüş haline eser denir. Türkiye Cumhuriyeti gibi… Hastalığı yenen aşılar-ilaçlar gibi… Her baktığımızda sonsuza uzanan pencereye daldığımız gibi içine çekildiğimiz resim, heykel ve kitaplar gibi

 Nette küçük bir film izledim. Anne ördek yumurtadan yeni çıkardığı bal sarısı küçük sevimli yavruları ile öyle bir gururlu yürüyordu ki… Anne ördek yavrularının güzelliği, sağlıklı oluşuyla inanılmaz bir huzur içinde ilerliyorlardı. Yavrular birkaç adım geride annenin koruyucu bedeninin hemen arkasında geliyorlardı. Ne olduysa o an oldu. Bir rüzgâr esti, yavruları anneden alan. Yavru ördekler sert rüzgârın ilk testten geçirişinden sağ çıkmışlardı ama anneden üç dört metre öteye yuvarlanmışlardı. Anne, bu yuvarlanışın, yavrularından ayrı kalışın çığlığını atmak üzereyken yine rüzgâr esti. Bu sefer yavrular daha öteye yuvarlanırken anne ördek de rüzgârın ve anneliğin etkisiyle yuvarlanmayı tercih etti.

 Rüzgâr durur durmaz anne ördeğin yaptığı iş; hemen yavrularını toplayıp daha güvenli bir yere ilerlemek oldu. Az önceki mutlu gururu biraz azalmış, şimdi yavrularını koruma-kollama telaşı içinde bir canlının mucizevî gösterisini yapıyordu. Neredeydi bu ördeğin aklı ve merhameti?

 Anne ördek ve bal renkli yavrularının kısa filmini izler izlemez altına küçük bir mesaj yazdım; “ Rüzgâra rağmen annelik”… Diye.

 Bu bir hayvanın, bir insanın değil; bir canlının, anneliğin mucizevî gösterimi, sanat eseriydi. Bu mucizenin adı annelik duygusudur. Hiçbir mertebe, para ile satın alınamayacak muhteşem bir gösteri. Hiçbir korku, bu sahiplenişi yok edemez…

 Şimdi daha iyi anlaşılıyor ki bir toplum istediği kadar devrimler yapsın, istediği kadar güçlü olsun; annelere giden yoldaki kız çocuklarını eğitmiyorsa, onların öz güvenlerini, annelik eserlerini bilgi ve beceriler ile süslemiyorlarsa; o toplumun bedeni hep kanayacaktır. O toplumun acıları hiç dinmeyecek, gençleri tam manası ile hiçbir zaman mutlu olmayacaktır. Çünkü onları büyüten anneler; anne ördek gibi sıradan bir rüzgârla dahi sarsılırken, diğer fırtınalara dayanamayacak, hem içe, hem dışa lanetli yaşlar akıtacaktır; ÇERESİZ…

 Bir tanıdığım mucizeyi, sürekli altı delik kadehlerde arar; yıllardır. Bir mucizedir aradığı ama neyin mucizesi? Ait olduğu beden mi ruha karşı çıkar yoksa ruh mu bedenle çelişkiye düşer? Tanıdığımın altı delik kadehleri öyle bir içişi var ki, onu izlerken kadehlerin nasıl bitip dolduğunun matematiksel işlemlerini bile yapamazsınız. Ve içinizden; “ Öyle bir geçer ki zaman” türküsünü söylersiniz…

 Mucizeyi kadehlerde arayan tanıdığım bu sebepten sevgili eşi ile sık sık tartışır. Tartışmanın soylu işkenceleri hiç bitmez. Ve o da sık sık, pişmanlıkların kutsallığı adına kendilerini kutsal sanan şartlatan üfürükçülere gider. Her seferinde üfürükçünün tükürük bulaşmış muskaları alınır ve tabiatın duru akan sularına atılır.

 Bir defasında Sarıyer ile Rumeli Kavağı arasında yürüyüş yaparken Telli Baba türbesine rastlamıştım. Birçok insanın akın akın geldiği mucizelerin arandığı bu yerin merdivenlerinden aşağıya doğru bende indim. Sanki Mısır Firavunlarının gizli mabetlerine giriyordum!

 Aşağıdaki mabet birkaç odadan oluşmuş bir yerdi. Büyük odada Telli Babanın türbesi duruyordu. Hangi zamanda ölmüş, hangi zamanda mucizeler vermeye başlamış belli değil! Belli olan bir şey var ki mezar sandukası üstünde bir örtü ve onun üstünde beyaz bir sim telli tül örtülü.

 Dikkatimi çeken ikinci görüntü, gelenlerin tümü kadın ve genç kızlardan oluşuyordu. Anneleri ile gelmiş genç kızlar, önce dua ediyorlar sonra da yanlarında getirdikleri makası çıkarıp Telli Babanın sandukasının üzerinde örtülü tül tellerden birer parça kesiyorlar. Niçin? Elbette evde kalmış, sorunu olan kadın ve kızlarımızın mucizevî bir şifa bulması için.

 İnsanı incitmeden harika bir sömürü içinde oluşturulmuş bu mabette bekçi ve aynı zamanda para kasası yanında duran adama sordum; “ Bu ne iştir?” diye. Büyükçe cam yardım kutusunun içine bakınca, gelenlerin oldukça bonkör davrandığını da gördüm. Para kutusunun yanında duran görevli; biraz mahcup, biraz temkinli ve biraz da siyasi bir dille; “ Ne diyeyim? Vallahi inanır mısın; tül yetiştiremiyorum. Sadece tülleri kesseler iyi! Bir de tüllerin altındaki örtüyü kesiyorlar mucize olacak diye!”

 Mucize dağıtıyor diye akın akın gelen Cumhuriyetin okumuş kadınları nasıl olsa denemekten bir şey çıkmaz deyip Telli Babanın mucizesine de bir şans vermek için geliyorlar. Belli ki bu iş harika bir sektöre dönüşmüş. Günülü bağışlar ile hiçbir çaba harcamadan inanılmaz kazançlar…

 Kim bilir kaç uyanığın öfkesi vardır aydınlığın Cumhuriyetine! Kim bilir kaç üfürükçü şarlatan işini kaybetmiştir Cumhuriyetin gençliğe, kadına, aydınlığa sahip çıkışı adına?

 Milyarlarca insanın milyarlık düşleri, kim bilir kaç milyar düşle kesişiyor, hiç kimselerin haberi olmadan başka boyutlara erteleniyordur. Sürekli mucizeler arayan insanlığın soylu saf insanları; acaba en değerli mucizenin kendileri olduğunu anlamaları daha kaç yüz yıl sürecek.

 Kaç yüzyıl; mucize diye üfürükçülerin tükürüklerini yalayacak, ellerini yıkadıkları suları içecek; gelişiyoruz, geliştik, büyüdük, zenginledik diye bedenlere bulaşmış kanser hücreleri gibi üzerimize bulaşan mucizevî beklentileri için; yaşamımızın paha biçilmez hayatlarını feda edeceğiz…

 Güven


























28 Aralık 2010 Salı

IŞIĞIN OLDUĞU YERDE

Kamera; Güven  Tekirdağ ve Adalar
Işığın olduğu yerdeyim; ışığın olduğu yerde

Kamera; Güven Pera Müzesi   İstanbul
Tam bir sanat şöleni; Meksika ve Rus sanatının
muhteşem örnekleri...2011 Mart ayına kadar
gezebilirsiniz.

Kamera; Güven  Pera Müzesi-Öksüzler
Nikolay Kasaktkin

Kamera; Güven Pera Müzesi  Yeni Arkadaş
Karl Lemoh
19.Yüzyılın yaşandığı zamanlarda yoksulluk da, acılarda
yaşanıoyordu. Yoksulluğu,acıları doğru okuyan Rus
sanatçılar da muhteşem eserlerini bir ilahi teselli
olarak verdiler.

Kamera; Güven Pera Müzesi İstanbul
Noel Falı-Nikolay Pimenenko
Geleceğe tutunmak, geleceği bilme isteği insanı
ne kadar çok heyecanlandırıp, içsel telaşı o anın
müthiş huzuruna çeviriyor. Ya o andan sonra? ...

Kamera; Güven Pera Müzesi-İşte Enginlik !
İlya Repin
Sanatçı sanatını özgürlük için, uyuşmuş bedenleri
uyandırmak için yapmış. Kim bilir ne büyük
ümitleri vardı ümitsizliğin kol gezdiği sefil diyarında...

Kamera; Güven Pera Müzesi
Evreni kucaklayan aşk,toprak(Meksika)
Frida Kahlo

Kamera; Güven Pera Müzesi-Çıplak
Diego Rivera Meksika klasik sanatı

IŞIĞIN OLDUĞU YERDE


 Eskiler, yaşlı atalarımız; “güneş doğmadan uyanacak, işe koyulacaksın” derlerdi. Alacakaranlığın şafak söktüğü anı göreceksin. Yüzün doğuya, aklın her yöne dönük olacak. Doğudan korkmadığın gibi, batının sarhoşluğuna da kapılmayacaksın…

 Bir sabah, tam da alacakaranlığın şafağa yaklaştığı anda doğuya doğru yürümeye başladım. İşe giden tek tük insanların siluetleri dolaşıyordu etrafta. Bir de benim gibi birkaç sabaha yürüyüşçüsü sessizce ilerliyorlardı kordon boyunda. Tan vakti son buluyor, şafak vakti başlıyordu. Doğu yönüm, ışığın başladığı evrene açılıyordu. Büyük sanatçı tuvalini açmak üzereydi…

 Ne muhteşem bir tablo! Devasa tuvalin başı, ucu yok gibiydi. Sağınızın, solunuzun, önünüzün ufuk çizgisinde bittiğini görseniz de, bu tuvalin çok daha büyük olduğunu biliyorum. Doğuya olan yürüyüşüm, saniyede birkaç adımdan ibaretken, dünyanın bir saniyede, bir saate aldığı hızı da düşündüm. Ne muhteşem bir hız… Kendi hızımız dünya içinde tam anlamıyla yer bulamamış, insanlığın erdemine demir atamamışken, dünyanın erişilmez hızının korkutucu heyecanını hissettim.

 Dünyamızın erişilmez döngüsü saatte 100 bin kilo metreyi geçerken, dünyamızın içinde bulunduğu galaksinin daha korkunç bir hızla yol aldığını bilmek de daha büyük bir korkunçluğun gösterisini yapıyordu. Beynim, uçsuz bucaksız evrenin aşkı ile dans ederken, gözlerim; “dur ve bu muhteşem manzaraya bak” diyordu.

 Doğu yönünde şafak söküyordu. Işığın olduğu yerde, ışıksızlık kovalanıp, renklerin muhteşem aşkı kendi resmini boyuyordu. Gök, tuval olmuş, ışık da sanatçı rolüne bürünmüştü. Tuvalin arka planındaki sonsuzu da bilmek; muhteşemliğe daha ayrı bir gizem kattı.

 Mavinin ve diğer renklerin tonları iç içe geçmişti. Hangi renk daha üstün, hangi renk diğerinin efendisi belli değil. İnsanoğlunun efendiliği, efendisi öyle karışmış ki, efendi görünenler; kul-köle, efendinin kölesi olanlarsa; efendi kral olmuş. Aynı renklerin iç içe geçmişliği gibi efendilik de iç içe geçmiş. Demokrasi adı altında büyük tuval boyanmaya başlamış, tuvali oluşturan renkler, adı sanatçı sanılan yöneticilerin elinde kurban törenlerini kıskandıracak bir şekilde kurban olurlar…

 Mavinin, laciverdin, kırmızının, pembenin, sarının, siyahın raksı muhteşemdi. İşin garibi bu muhteşemlik dünyanın her sabahı şafak sökerken yaşanıyor. Sanatçı da, tuval de aynı olsa da manzara hep farklı… Işığın olduğu yerde karanlık son bulup gösteri başlıyor. Önce büyük siyah dağlar, laciverde, kızıla dönüşüyor. Sonsuza akan bir deniz ve denizin içinde cümbüş yapan renkli nesneler. Bir orman, bir çiçek, devasa bir dağ, sonsuza akan ırmak; ışığın olduğu yerde her an değişen manzaralarda görünürler.

 Şafak sökerken ışığın olduğu yerde gezinmenin karşılığını bir ödül gibi alırsınız. Işık, hiçbir gücün, kötülüğün, cambazlığın etkisinde kalmadan her sabah değişik oyunlarla, gösterilerle doğar. Doğmak, resim yapmak, oyun oynamak ışığın en önemli görevidir. Işığa inanmışlar, bu oyun ile görüntüler ile yazarlar şiirlerini, hikâyelerini. Işığa inanmışlar; dinlerden de önce iyi olmanın üretkenliğini öğrenmişlerdi. İyi olmak için iyi değillerdi. Ödül almak için iyi değillerdi. İyiliğin ışığını bedenlerine süzdükleri, kendi heyecanlarını iyilikle büyüttükleri için iyidirler…

 Işığın olduğu yerde tan ağrır, şafak söker. Bülbül öter, deniz; sahili yalar, tekneler alaca karanlığı sesleriyle delerler.

 Işığın olduğu yerde devriâlem yeniden serpilmeye, yeniden devrilmeye başlar. Işığın olduğu yerde karanlığa seslenir bilgeler; karanlığın tüm baskısına rağmen; ses olurlar, ışık olurlar.

 Yüzyıllar ötesinden bugüne haykıran Şems derki; Ne yapsak, ey Müslümanlar? Ben kendimi tanımaz oldum. Ne Hıristiyan’ım, ne Yahudi, ne kâfir, ne Müslüman. Ne doğudanım, ne de batıdan, ne yeryüzünden, ne denizden. Ne tabiatın ürünlerinden, ne tavaf eden, ne ateşten!

Ne Âdem’den, ne Havva’dan, ne Aden’den, ne Rizvan’dan. Benim yerim yersiz, izim izsiz. Ne bedendir, ne ruhtur, sevgilinin ruhuna aidim ben. İkilikten uzaklaştım iki dünyanın bir olduğunu gördüm ben.

 Şems, ışığın olduğu yerden ışıklar saçmış, yüzyıllar öncesinin buğulu, gizemli karanlıklarına rağmen. Asıl olan korkulacak karanlığın kendisi değildir. Karanlığın içindeki karaltılardır korkunç olan.

 Karanlığın kendisi değildir insanı oyalayan. Tam aksine karanlık, ışığın renkleri kadar faydalıdır tüm canlılara. Tedbirli olunacak karanlık değil, karanlığı içindeki karaltılardır. Çünkü bu karaltılar ışığı var olduklarından bu yana hiç sevmediler…
Güven


















25 Aralık 2010 Cumartesi

I LOVE YOU

Kamera; Güven Kilitbahir Kalesi Gelibolu
Seni seviyorum taş,toprak ve sanat...
Seni seviyorum mimari ve tarih...

Kamera; Metin Anadolu Kavağı Yoros Kalesi
Anadolu Kıtası bedenime değerken tam da Avrupa
Kıtası bütün çılgınlığı ile karşımda duruyor.
Karadeniz, İstanbul Boğazı ile dünyaya açılmanın
muhteşem mutluluğunu gösteriye çevirmiş...
Sizi seviyorum :sular,yaşam,evren ve insanlar...


Kamera; Güven  İstanbul
Seni seviyorum İstanbul... Seviyorum seni; Karaköy,
Kadıköy,Tophane,Sultanahmet,Moda, Emirgan,
Anadolu Kavağı,Rumeli Kavağı, Pera, Üsküdar,
Piyer Loti; seviyorum sizi...

I LOVE YOU 



 Tekirdağ şehrine benek benek kar yağıyordu. Beyaz kar yere döşünce iki saniyede yok oluyor, yerini ıslaklığa bırakıyordu. Şehrin sokaklarına, caddelerine, kaldırımlarına düşen karlar fazlalaştıkça ıslaklık da fazlalaşıyor; ıslaklık ile caddelerin tozları birleşince küçük çamur havuzları oluşuyor.

 İnsanların betonarme ve büyük aşklarının yüksek olmadığı zamanlarda da su ile toprak birleşir kerpice dönüşürdü. Kalıp halinde kesilen kerpiçler yine güneşin altında kurumaya bırakılırdı. O toprağın ve suyun ve insan emeğinin ürünü olan kerpiçler insanlar için ocak, yuva olurlardı.

 Kerpiç deyip geçmeyin sakın! Kerpiç evde yaşamayan, o evin konforunu bilmeyen, söz söyleyemez. Kerpiç ev, yazın serin, kışın da sıcak olur. Tüm malzeme doğadan, doğanın bonkör bağrından çıkar. Ve insanların en doğal zamanlarında da korunak olurdu. Ev, ocak, yuva olurdu…

 Doğal ürünlerin tüketimi ve üretimi çok gerilerde kaldı artık. Şimdi, yapaylığın, ticari ve yüksek kârların zamanı! Ahşaba benzeyen kaplama plastik malzemeler değişim içindeki yüksek kültürlü insanlarımızın imdadına yetişti.

 Tekirdağ şehrine beyaz beyaz karlar yağıyor. Şehrin suskun siluetine düşen karlar, muhteşem görünüşlerine rağmen onlar da şehrim gibi, suskun ve sessiz. Belli ki o güzel beyazlıkların da insaniyet adına hüzünleri var.

 Karların beyazlığı sessizliğin içinde yere düşüp renksizliğe dönüşürken bir ses yankılandı sokakta; “I love you” Oldukça gür ve kararlı sesin sahibi çay satıcısı adamdı. Aşağı yukarı tüm yaz, aynı yerde, aynı saatlerde pinekleyen, şimdi kar yüzünden o yeri terk etme telaşı içinde olan post bıyıklı adama sesleniyordu. Post bıyıklı, bürokrat tipli adam, önce sesin geldiği yeri ve kişiyi gördü. Sonra, post bıyıklı bürokrat tipli adam da; “ I love you” diye ses verdi.

 Çaycı da, post bıyıklı adam da sıradan bildik insanlar oldukları için mecburen konuşarak, haykırarak anlaşacaklar. Onlar Aborjinler gibi telepatik yoldan anlaşabilselerdi böyle bağırmayacaklardı. Gerçi bu seslenişlerindeki niyetin, birbirine olan sevgi-saygıları mı yoksa kar beyazlığının arınmaya açılan penceresi önünde yakaladıkları coşkudan mı, bilinmez?

 Post bıyıklı adamın elinde gazetesi vardı. Muhtemelen gazetesini okuyacağı sıcak bir mekân arıyordu. Her zaman pineklediği sokak kenarı, bugün onların işine yaramayacaktı. Muhtemelen post bıyıklı bürokrat tipli adam, kendini ülkemiz, toplumumuz adına söz sahibi gören birisiydi. Yani kendini entelektüel olarak kabul ediyordu.

 Zaten, entelektüel olmak da zor bir şey değil ki! Birkaç gazete okur, bir iki televizyon kanalında da tartışmaları, kapışmaları izledin mi sende tarafın taraftarı gibi harika bir entelektüel olursun! …

 Post bıyıklı adam, muhtemelen 65–70 yaşlarında vardı. Ama göstermiyordu. Bizlere göre Kurtuluş Savaşını, bir halkın bağımsızlığını nasıl ve hangi şartlarda kazandığını da iyi biliyor olmalıydı. Gaz lambalı günleri de, Köy Enstitülerinin zeki köy çocuklarını nasıl faydalı bir aydına, ülke sevdalısına dönüştürdüğünü de iyi bilenlerden olmalıydı.

 Post bıyıklı, bürokrat tipli adam, “I Love you” derken, mutluydu. Öyle ya, soylu İngiliz dilini konuşuyor ve hatta bağırarak tüm sokağa dinletiyorlardı. Ne güzel, ne büyük bir mutluluk…

 Bir toplumu yok etmek istiyorsan, kendi dilinden, örflerinden, adetlerinden, folklorundan uzaklaştıracaksın… Soylu İngilizlerin dillerinin gelişmesi, dünyaya yayılması harika bir beceri işidir. Dünya yasalarında, yüce yaratıcının yaratmış olduğu canlıların hayatlarında böyle kurallar vardır. Yutulmamak için yutacaksın… Dünya dilleri içinde, halkları içinde yutulan binlerce dil ve halk var. Niçin? Özlerinden uzaklaştıkları için. Kolayı seçtikleri için. Çalışmayı disiplin ile bilimle harmanlamadıkları için…

 Yakın zaman önce duyarlı bir dost; Selçuk Bey’le de aynı konuyu tartışmıştık. Selçuk Bey, bu konuya daha da akademik yaklaşıp, öğrencileri ile birlikte İstanbul-İstiklal Caddesinde bir çalışma yapmış. Görmüşler ki orada bulunan dükkânların birçoğunda yabancı isimler var. Türkiye de yaşayacak, Türkçe kullanacak ama soylu İngiliz diline özeneceksin.

 Artık hemen her yerde rastladığımız ve zaman zaman bizlerin de aynı özenme kültürü içinde; Tamam (Okey) By, I love you, diye sesleniyoruz. Doğum günü partilerimizin vazgeçilmezi değil midir; “ Happy birthday to you.”


 Soylu İngiliz dilini öyle benimsedik ki birisine tamam dedikten sonra da hemen arkasından okey diyoruz. Ne güzel, ne hoş, ne büyük zenginlik…

 Bir millet kendi dilini konuşmaz, kendi kültürünü, anılarını, değerlerini 3. nesle bile aktaramaz ise sonu, yutulmanın besini oluruz. Yavaş yavaş, sindire sindire emerler bizi. Biz onları emdiğimizi sanırken, dışarıda kalan başımız, gövdemizi arar da bulamaz; gün gelir…

 Bir millet dinini, masallarını, öykülerini, destanlarını, aşklarını, sevinçlerini kendi dilinden yapamıyorsa; doğanın mükemmel yasası girer devreye, Doğa, boşluğu sevmez. İngilizler de öyle, Araplar da, Almanlar da, Fransızlar da, Amerikan Devleti de öyle…

 Türkiye’de yaşamak çok önemli bir onur! Hangi milletin davamı olursak olalım, Türkiyeli olup, Türkçeyi yüceltmeliyiz. Entelektüellik başka bir şey dipsiz kuyulara sevda duymak başka bir şey!

 Yakarışlarımız da, sevinçlerimiz de, seslenişlerimiz de ruhumuzun desteklediği bedeninden çıkıyorsa; kendi özünden çıkmalı ki; hayran olduğun soylu milletler seni sindirmek yerine saygı ile kabul etsin! …

Güven



22 Aralık 2010 Çarşamba

SEVGİLİ DEDİĞİN

Kamera; Güven Kanlıca Mezarlığı ve Boğaz Manzaraları
Ölüm ile yaşam içiçe...
Bazen zaman; beklediğiniz o andır; durmuş olan
zamansızlığın zamanı...

SEVGİLİ DEDİĞİN



 Oldukça güzel bir kadın karşısında onu dinlermiş gibi ilgisiz bakan, yorgun yüzlü adama şiir tadında sesleniyordu. Adam kadını duymuyormuş gibi veya duyduklarından rahatsız oluyormuşçasına bıkkın ifadelerle bürünüp, püflüyordu. Kadın, adamın tam tersi; kendinden emin bedeni, oturuşmuş bir güzelliği benimsemiş. Güzel olduğu kadar güven veren ses tonuyla, feylesofça konuşuyor, şiir tadında adamı kendine getirmeye çalışıyordu.

 Kadın ne yaptıysa nafile; adam, birbiri ardına sigarasını içiyor, belki de kadının susması için dualar ediyordur. Kadın, yüzyıllar öncesinin şairine, feylesofuna medet umarcasına teslim olmuş gibi Roma döneminin feylesofu Ovıdıus’tan dizeler okumaya başladı. Adam, gergin ve bıkkın vaziyette çayların ardından iki kahve söyledi. Kahveler gelince kadın Ovıdıus’un kendisiymişçesine seslendi;

“Sevgili dediğin duymalı oysa hep özlenen sözleri. Girme yatağa, yasanın emriyle evlenip de; aşk yapar senin için yasanın işini. Dil dök tatlı tatlı, söyle kulağa hoş gelen sözler, her gelişin bayram olsun sevgili için. Ben zenginlerin aşk hocası değilim burada; eli kolu dolu olanın işi yok benim sanatımla; çekicidir kendine göre, hoşlandın mı ‘lütfen kabul et!’ diyebilen her bir kimse, teslim olurum ben böyle birine; benim hünerlerim pek zevk vermez ki onun gibilerine.”

 Bıkkınlığı iyice artan adamın canı da iyice sıkılmış olacak ki; birçok insanın başını döndürecek kadının sesi ve Ovıdıus’un akıl dolu felsefesi karşısında daha da kabalaşıp konuşmaya başladı;

“ Neyi bekliyoruz hâla anlayamıyorum! Niye evlenmiyoruz? Sürekli şiir ve felsefe yapıyorsun bana. Ben edebiyatı senin gibi sevmiyorum; biliyorsun. Üstelik şiirler, felsefe ile karın mı doyarmış!” Yorgun yüzü daha da yorgunlaşan ve konuştukça sesi daha da çatlayan adam; kadının susmuşluğu, zarifliği adına daha bir sürü laf söyledi. Kadına baktım; ilgisiz, heyecansız adamın bunca konuşmalarını hastasını dinleyen doktor şefkati ile dinledi. Sanki söylenenler, itirazlar, kabalıklar, ona değil de bir başka insana yapılmıştı.

 Oldukça güzel kadın, tabiatın güzelliğinin yanında bilginin güzelliğine de sığınmış, hiçbir itiraz etmeden adamı sonuna kadar dinlemişti. Belli ki insana saygısı vardı. Dinlenmenin dinlemekten geçtiğini de biliyor olmalıydı. Işığın dalgalanması gibi dalgalanıyordu kadının mavi, yeşil, sarıgözleri. Zarif bedeninden en hırçın hayvanı bile sakinleştirecek ses tonuyla yine seslendi adama;

“ Fakirlerin şairiyim ben, fakirdim çünkü çok sevdiğimde, verecek hediyem olmadığından, sözlerimi verdim. Fakir dikkatli sevmeli; kötü sözden ürkmeli fakir; dayanmalı, zenginin dayanamadığı pek çok şeye. Hatırlıyorum da ne kadar öfkeliydim, sevdiğimin saçlarını, bozduğumda; kaç günümü yedi benim o öfke! Düşünmedim elbisesini yırttığımı, fark etmedim bile; o söyledi sonra, bedelini ödemek de ödül oldu bana.” diyerek sözlerini bitiren kadın; sakin ve zarif bir şekilde sigarasını yaktı. Oysa adam, kim bilir kaç tane içmişti kadının üstüne.

 Kadının son söyledikleri de Ovıdıus’tan dı. Belki de adamın bu kadar gergin oluşu, ara sıra kabalaşması, kadının şiire, felsefeye, tarihe olan ilgisiydi. Bilirim, yılların, yüzyılların erkek üstünlüğü kabul edemez kadınların zarif ve kararlı yükselişlerini. Ele kendi çukurunda kalıp, tüm gelişmelere, tüm sanatlara da duyarsızsa erkek; kadınının güzel oluşundan korkar. Kadınının bilgili oluşuna ürperir…

 Adam, bir yanardağ gibi kükremeden önce sigarasına sığınmış bir çocuk gibi gecenin karanlığının ışığın memelerine yapıştığı gibi yapışmış, medet umarcasına ardı arında nefesler çekiyordu. Ve sonra, kadının susmasını fırsat bilip; “ Seni anlamıyorum. Söylediklerini, şiirlerini, felsefeni, hikâyelerini, sanatını anlamıyorum senin! Bu kadar çok kitap okur, bu kadar çok yer gezersen işte böyle olur. Kadın dediğin evinde oturmalı, bir an önce çocuklarını sıralamalı ve büyütmeli oysa!”

 Kadın, adamın söylediklerini bir şiiri, güzel bir hikâyeyi dinler gibi dinledikten sonra sevgiliye verilecek en güzel hediye gibi tebessüm edip yine Ovıdıus’a sığındı;

“ Ama sen, aklın varsa, kaç öğretmenin hatalarından, kork işlediği zararlarından. Parthialılarla savaş, nazik bir sevgiliyle anlaş, şakalaş, aşkın yarattığı her şey ile anlaş. Sevecen değilse yeterince, muhabbeti yoksa sevgiliyle sabret, dayan; gün gelir yumuşar. Sabırla, bükersin dalı ağaçtan eğilir.”

 Adam kadının kendinden emin oluşuna ve sürekli şiir üslubuyla konuşmasına içerlemiş olacak ki, çatlak sesini iyice yükselterek; “ sabır, sabır; nereye kadar? Ailem beni sıkıştırıyor, ne zaman bu evlilik diye? Bana kesin cevabını şu an vermelisin!”

 Kadın, adama yine alışıldık bir tebessüm gösterdi. Ama bu sefer, sevgilinin tebessümü değil, bir ablanın, bir annenin merhametiydi. Ve kadın son kez seslendi adama; “ Hâla anlamadın değil mi? Bunca zamandır sen, sen olmaktan çok bir başkası oldun bana. Bilgiye, öğretilere, sanata susamışlığımı dert ettin kendine. Çalışma evinde otur ben sana bakarım, merhameti ile acınacak bir köle gibi düşledin beni. Ben, bazen şiir, bazen felsefe, bazen uzak, bazen yakın ama hep nazik olup anlatmak istedim sana. Bilirdim seni hemen reddetmesini ama istedim ki başlayan güzellik, yine başka bir güzellik ile anlaşılarak bitsin.

 Kadın adama elini uzattı ve anlaşılmamış olmanın güleç yüzü ve kendinden emin, zarif bedeniyle bir kez daha konuştu; “ Ne olur ne kendine ne de bana kız olur mu? Senin aradığından çok var etrafta. Asıl sorun benim neyi aradığım ve aradığımdan kaç tane vardır diye düşünecek olan benim nasıl olsa.” Deyip, soylu duruşunu yürüyüşe dönüştürüp sessizce uzaklaştı.

Güven

20 Aralık 2010 Pazartesi

ZANGOÇ ÇANLARI KİMİN İÇİN ÇALIYOR

Kamera; Güven Gelibolu Yarımadası

Sessiz bedenlerin temiz ruhları doğanın krallığına
sığınmış. Huzur, mutluluk içinde doğanın
muhteşem meylerini içerek sarhoş
oluyorlar...

ZANGOÇ ÇANLARI KİMİN İÇİN ÇALIYOR



 Yaşanmış bir olaydan yola çıkıp efsane haline gelmiş bir hikâyeyi sizlerle paylaşacağım. Zamanımızdan üç yıl önce Gökçeada’ya giden bir dostum orada gördüğü güzelliklerden ayrı etkilenmiş. Rum köyünde yaşadığı bir olayı anlattı bana. Artık cemaati olmayan kilisenin kapalı olduğunu görmüş. Ama merak bu ya, kiliseyi gezmek istemiş. Biraz arayınca kilisenin zangocunu bulmuş. Zangoca rica edip kiliseyi açtırmış. Gördüğü manzara muhteşem… Bakımlı, pırıl pırıl bir kilise…

 Cemaati olmayan kilisenin bu kadar bakımlı olmasına şaşıran dostum; “ Zangoç efendi bu kilisenin cemaati olmadığı halde tertemiz ve sen hâla buradasın?” demiş. Zangoç; “ Beyim, ben burasını beklediğim için maaş alıyorum. İnsan gelse de gelmese de burası bakımlı durmalı.” İnanmışlık, disiplin; insanın içinde olmalı! Cemaati olmayan kilisenin bile bakımlı olduğunu düşünürken; kendi şehrimin sokaklarını, caddelerini düşündüm! İnsanı, temiz yüzlü, bol parfümlü insanları olduğu halde bu kadar kirli olmasına şaşıyorum…

 Yaşanmış bu olayı her hatırlayışımda bir başka oluyorum. Yaşadığı yerleri sevmiş, benimsemiş insanları düşününce ilahi bir ürperti duyuyorum. Ve sevmek, benimsemek, sahip çıkmak bu kadar mı zor; bu kadar mı uzak bize, diye düşünüyorum…

 Gökçeada’da yaşayan zangocu andıktan sonra efsanelerin içinden bugüne uzanan Zangoç Kralı da anmak isterim. Zangoç lakaplı bir kral yaşarmış bir diyarda. Çok eskiden, daha insanlığın bilinen hikâyeleri sıralanmaya, başlamadan önce. Zangoç Kral lakabını hak ederek taşırmış. Bu kral, sarayını yüksekçe bir çan kulesi yaptırmış. Bu çan kulesi dini amaçlı olmaktan öte kralın büyük bir eğlencesiymiş.

 Yüksekliği yetmiş yedi metre olan çan kulesinin devasa çanı, yetmiş yedi metrelik ipek ipinin çekilmesiyle günün her saati şehirde büyük bir korku yaşatırmış. Bu çan, ne bir kiliseni, ne de havranın ibadet saatini hatırlatıyormuş. Çanı, canı ne zaman isterse çalan da kraldan başkası değilmiş. Sizin anlayacağınız kral, kendi sarayının, kendi çan kulesinin zangoç görevlisiymiş.

 Kral zangoçluğa, çan sesine o kadar meraklıymış ki günün herhangi bir saatinde çan çalınıyor ve halka mesajlar veriyormuş. Zangoç Kral bu ülkeye kral olmadan önce zulüm gören halka, adalet dağıtacağını, mazlumun hep yanında olacağını söz vermiş güya! Kral olana kadar halkın içinden çıkmamış, halkın her türlü sorunlarını çözeceğine söz vermiş. Halk o güne kadar böyle güzel söz veren, böyle güzel hatiplik yapan bir kral görmemiş. Halka zulüm yapan, halka yeterli adalet dağıtmayan diğer kral halkın ayaklanması ile sarayından kaçırılmış. O günden sonra yeni kral; Zangoç lakabı ile anılan Zangoç Kral olmuş. Bu karalın çan sesine olan merakı ilk zamanlar kötü anlaşılmamış. Hatta iyimserlik içinde de kabul edilmiş.

 Günler ayları, aylar da yılları izlerken, Zangoç Kral adaletini azaltmaya, zulümlerini artırmaya başlamış. Yeni kralı büyük umutlarla başa getiren halk; ne yapacağını şaşırmış. Zangoç Kral öyle güçlü hale gelmiş ki, etrafında halktan çok askerleri varmış. Bakımlı, besili ve güçlü askerler krala çok bağlıymışlar. Bu askerler en iyi maaşı alıp, en güzel gıdalar ile besleniyorlarmış. Zangoç Kral çanı ne zaman çalsa, çanın verdiği sesin şifresine göre binlerce asker harekete geçer, gerekli emri yerine getirmiş. Çan sesini seven halk; çan sesinden nefret eder hale gelmiş.

 Demokrasi ve adalet adına kral olan zangoç kral, hiç kimselerin olmadığı kadar da zeki bir insanmış. Hiç boş vakti olmayan, sürekli halkını oyalayacak bir şeyler bulurmuş. Bulduğu her duyuruyu çanı çalarak yapar, askerleri de anında uygularmış. Halkı, büyük meydana toplanacak mı; çan, yedi kez çalınırmış. Halk, demokrasi meydanına mı toplanacak; çan bir kez çalınırmış. Demokrasi meydanına toplanan halk, kralın gösterdiği, atadığı kişilere onay verimmiş. Kralın açıkladığı her emre “ çok yaşa, var ol kralımız” diye bağırırlarmış. Halkın krala gösterdiği zorunlu sevgi geçince zangoç kral demokrasi meydanında bulunan yerden yedi metre yukarıdaki kürsüye çıkar konuşmaya başlarmış. Halka, nasıl demokrasi getirdiği, nasıl adalet dağıttığı, nifak sokanlardan kaçmak gerektiğini uzun uzun anlatırmış.

 Zangoç Kral çanı iki kez çaldığında halk, Sanat Meydanında toplanırmış. Sanat meydanı dediğim yerde Kral ve görevliler yerden yeti metre yukarıdaki localarında otururlarmış. Halk ayakta ve saatlerce beklerler, kralın sanatçılarının sanatını dinlerlermiş. Sanat Meydanında okunan şiirlerin hepsi zangoç krala yazılmış övgü şiirleriymiş. Sanat Meydanında oynanan tiyatro da düşünen, irdeleyen halkın başına gelebileceklerinin trajedi ile biten oyunu sahnelenirmiş. Halkın sanat meydanındaki sanat bekleyişi tüm gün sürer, yaşlılar yere yığılır, onlarca insan sanat meydanında şehit düşermiş.

 Zangoç Kral çanı üç kez çaldığında Ceza Meydanında toplan, demekmiş. Kralın buyurduğu emirlere karşı gelen, çok okuyan, çok düşünen, vergi vermekte zorlanan insanlar getirilir, kralın besili askerleri tarafından kırbaçlatırlarmış. Merhametli zangoç kral, iyi bir günündeyse, ölene kadar kırbaçlanacak insanlardan birkaç tanesini affedermiş.

 Çan sesine, çanı çalmasına bu kadar meraklı kral, Krallar Birliğinin de üyesiymiş. Krallar birliğinin büyük karalı varmış. O büyük kral, diğer krallara hükmeder, dünyayı kendi istedikleri anlayışta yönetirlermiş.

 Büyük Kral zangoç kralın ülkesini ziyarete geldiğinde büyük övgüler yaparmış. Demokrasi Meydanı, Sanat Meydanı olan kaç ülke varmış? … Fakat bu kadar çok büyük kütüphaneleri, bu kadar büyük meydanları olan bu halkın neden düşünmediğini, düşünemediğini, sorgulamaktan kaçındığını kimse sorgulamaz; halkın soylu suskunluğu olarak algılanırmış…

Güven

18 Aralık 2010 Cumartesi

BİR GÜN, HEP KAZANACAĞIZ

Kamera; Güven   Athena Tapınağı
Tüm krallıklar, imparatorluklar hep kazanmak
adına kurulmuştur...
Tanrı ve Tanrıçalar kazanmak, kazandırmak adına
varolmuşlardır. Ama sonunda, evrenin harika
döngüsü kazanmıştır da, kazandım diyen
insanoğlu hep yıkılışların viran kültürlerine
yaslanmışlardır...

Kamera; Aziz Bey Assos Tepeleri
Bir gün hep kazanacağız,deyip bugünü, yarınlara
devretmenmin "çok şükür" korkusundan, tabusundan
ne zaman kurtulacağız diye merak eder, düşlerin
içinde düşünürüm...



BİR GÜN, HEP KAZANACAĞIZ

  Günün kızıllığı sona ermiş, akşamın alacakaranlığı şehre hâkim olmuştu. Ve bir yerde bir beden tükenmeyen ümitleri, bitmemiş düşleri adına ses verdi; “ Bir gün, hep kazanacağız.” dedi. Kim di bu seslenişi yapan insan? “İnadına bir gün daha fazla yaşamalı.” Diyen, ömrünün en güzel günleri hapishanede geçmiş Nazım Hikmet mi? Yoksa “ Reis Bey dedim Reis Bey. Asın beni dedim öldürün beni. Suçluyum dedim kahpenin, soysuzun biriyim ben. Vatan hainiyim belki de.” diye seslenen Can Yücel mi? Veya “ Dünyada yaşarken ıstırap; insanlara merhameti öğretir. Burada benim okulumda ise karşılaşacağınız zorluklar size; Sırlar Bilgisini öğretir.” Diyen Eflatun mu?

  Bir Gün Hep Kazanacağız, seslenişini yapan kişi ne bir şair, ne bir feylesof, ne de sanatçıydı. Yolumun üzerinde küçük bir dükkânda rastladığım ve geçerken kulak misafiri olduğum bir adamdı. Yaşı genç olmasına rağmen yaşlı gösteren, derbeder bir insan, sesleniyordu bir gün hap kazanacağız felsefenin düşlerini.

  Küçük dükkâna sığınmış genç olduğu halde yaşlı gösteren adam; hükümetimizin alkol kültürüne olan düşmanlığını da önemseyerek, en ucuz olandan şarap içiyordu. Belki de son günlerde moda olan ev yapımı bir şaraptır. Şarabın insanı insan yapan yerinde keyfi ile tükenmeyen ümitlerini, şimdilik kaybettiği belki de hiç kazanamadığı sevgiliyi; geleceğe havale edip; kazanma şansını kadersel bir erteleme içinde yarınların kucağına bıraktı.

  Bir Gün, Hep Kazanacağız, derken, sevgiliye yakın olmuşluğun utangaçlığı içinde yüzü kızardı. Bu adam, aşkı kazanç, kazanma olarak gördüğü için; kaybedenin yüksek ve sabırlı bekleyişi içinde bir günün, zenginliğine sığınıyordu. Hep kazanacağı, hiç kaybetmeyeceği bir zenginlik hayal ediyordu. Böyle hayaller, böyle düşler kuran milyonlarca genç insan var. Geçmişi merak edip okumadan, dinlemeden, bugünü sürekli yok sayarak, hep yarınlara adanan ve bir gün; gelecek o güne, hesap soracak olan insanın düşleri ekilir sürülmemiş, bakılmamış topraklara.

  Ucuz şarabını yudumlayan adam, belki aşkı hiç tanımadı, belki de çok yakın oldu; bilinmez. Aşkın sevgiliye akan bedenini, kim bilir hangi zarif görüntüler, baş döndürücü kokular içinde hayal ediyordu. Saçı sakalı birbirine karışmış ve kendi krallığı olan küçük dükkânda, kendi hayalinden bile utanarak, sıkılarak ses veren bu adam; aşkı kazanmak, elde etmek ve hiçbir zaman kaybetmemek olarak görüyordu. Tıpkı zenginliği kabarık banka hesapları olarak görenler gibi…  Tıpkı, şanslı olmayı bir zenginlik, zenginliği de şans kabul eden ve hayata hazırlıksız yakalanıp mide ve beyin ağrıları hiç geçmeyen insanlar gibi…

  Zamanından önce yaşlanmış, derbeder bir hayatı seçen bu adam; acaba aşkı kazansaydı, bu halde olur muydu? Bu halde oluşu, aşkı kaybedişine ne kadar katkı yapmıştı; bilinmez. Bu adam, aşkın, kaybedilerek de bulunabileceğini, anlaşılıp insanı daha bir insanlaştıracağını bilmiyordu. Belki de bilmek istemiyordu.

  1960’lı yıllarda açılan Almanya kapılarına başvuran delikanlılar da kazanma umutlarıyla çıkmışlardı gurbete. Adı gurbetti gurbet oluşu; gidilen yer vatan toprağı da değildi ama güzel kadınları, bakımlı yolları, sağlam parası vardı. Sarı saçlı bakımlı Alman kadınlar; kim bilir kaç bedeni titretti ve kazanmak uğruna geldiği Almanya topraklarında kök salarak, bekleyenleri bir ömür bekletti.

  Bir Gün Hep Kazanacağız, diyordu saçı sakalı birbirine karışmış adam. Tıpkı diğer milyonlarca insan gibi kazanacağız deyip, talih oyunlarının kuyruklarına giriyoruz. 1980 ihtilali de kazanacağız diye yapılmamış mıydı? Koca göbekli, güleç yüzlü Özal’da kazandırmak için gelmemmiş miydi koltuğa? Ahmetler kazandı, Efeler kazandı ve başkaları kazandı da, kaybeden hep hata yapan halk oldu. Ama nasıl olsa halkın da “Bir Gün, Hep Kazanacağız” umutları, hayalleri, düşleri var…

  Hükümet oy telaşına düştükçe aflar, krediler çıkarıyor. Niçin? Bir Gün Hep Kazanmak adına! Affın, ganimete olan düşkünlüğün, kendi yaşadığı yeri kendisine ait sanmayan halkın zavallılığı, umursamazlığı sona doğru yaklaşıyor. Kolay kazanma alışkanlıkları, hiçbir zaman kalıcı zenginlikler yaratmadığı için; zenginliğin üç kuşak bile sürmediği için; bu ülkede en fakir adam bile bir gün kazana bilir! Hem de bir gün, hep kazanma isteğiyle…

  Ümitlerin, hayallerin, heyecanların tükenmeyişi çok önemli ve hep olmalı. Ama asıl olacak olan, kendi kendimize yetme alışkanlıkları, kendi türkülerimizi, kendi gerçeğimizi öldürmeden yaşatabilme arzuları ne zaman kendi kalıcılığını oluşturacak? Bizim sokaklarımız, bizim caddelerimiz, bizim denizimiz, bizim ormanlarımız; ne zaman bizlere aitlik içinde temiz ve tabi zenginlikleri ile bize; ne zaman, mutluluklar verecek?

  Kaybetmelerden korktuğumuz kadar borçlanmalardan korksaydık, ülkemizde cirit atan başka ülke ajanlarından korksak ve korkunun soylu hatırına önlemler alsaydık; kendi ülkemizde kaybettiğimiz zamanlar da, tat alır, kaybedişlerin belgesellerini akademisyenlerin temiz ve doğru elleriyle kazanmaya yönlendirirdik. O zaman, “ bir gün, hep kazanma “ümitleri yarınlara bırakılmaz, bugün, güne yakışır güzellikler, gerçeklikler ile yaşanırdı…
Güven

16 Aralık 2010 Perşembe

HATIRLA SEVGİLİ

Kamera; Güven  Güney Ekpres

Gün olur ruhunuz bedenize "hadi" der. Tüm sesleri ve
sessizliği de yanınıza alır,sizi rayların üzerinden
Erciyese yaklaştıracak Güney Eksprese binersiniz.
Daha fazla özlem, daha fazla öğreti adına;binersiniz
ve şairinin seslenişi gibi" gidenlerin türküsünü"
söylersiniz.

HATIRLA SEVGİLİ



 Kim bilir hangi hiç çekişlerde anılır sevgililer; şarkıların arkasına takılıp; “ Dudağımda yarım kalan söylenmemiş son sözümdür. Baki olsa da ayrılık, aşk her daim ölümsüzdür. Hatırla sevgili o eski günleri.” diye şarkının içine girilir ve kaybolunur…

 Ölümlü insan hangi gerçeğin bilgisine ulaşmıştır da sevgili adına duyduğu aşkı; ölümsüzlüğe adamıştır. Ölümlü beden, sevgisinin gücünü daha bir kuvvetlendirmek, kendini daha büyük bir sevgiye hapsetmek için mi böyle söyler? Yoksa insanın öteden beri yüklenmiş olduğu içgüdüleri; ölümsüzlüğün farkını mı anlamıştır?

 Sevgililer hatırlanmak içindir. Bir kadeh rakının-şarabın dudaklara deydiği anda, bir şarkının mısralarında; tozlanmamış, paslanmamış halde; sevgilinin varlığı sokulur yanımıza. Bedenden öte geçmiş varlık; size gülümsüyordur o an. Ne bir küskünlük, ne bir unutmuşluk girmiştir aranıza. Taptaze bir bakışla süzülür sevgilinin anaç bakışları anason kokularının olduğu mekânda.

 Çocukluğun saf zamanları çağırır sizi. Sevgililerin ardı ardına aktığı, zaman içinde size gülümseyip el verdiği zamanların içine girersiniz. Sarı saçlı sevgilinin buz gibi elini tutuğunda yanlış adreste olduğunuzun farkına varıp narin ve nazik sevgiliyi üzmemek adına; zamana güvenmiş olmanın ağır adımlarıyla uzaklaşırsınız soğuk elleri buz kesmiş ve kalbinizin hiçbir şey hissetmediği sevgiliden…

 Hiçbir şeyin farkına varılmadığı zamanların mavi gözlü Aliye’si gelir akla. Platonik düşler ile saklanan mahcup sevgiliye bir karanfil ile ulaşılıp, kolay kazanılmışlığın zaferini buruk şekilde tatmış olduğum zaman! Belki de hiç yaşanmamış gibi hiçbir özel anların oluşmadığı; Aliye yerine yeşilbaşlı ördek beklediğim sevgiliyi bulmuşluğun, bulamamışlığın, kazanmışlığın, kazanamamışlığın galip olmayan tarafının buruk zamanları…

 Erkek gibi güçlü, ayağı yere sağlam basan, hiçbir sözünü esirgemeyen sevgili el sallar uzaklardan. İlk kez deniz boyu keyfi yaşadığım, panayır kültürünü ve uçan sandalyeleri baş döndürücü zamanların güz sevgilisine gidersiniz.

 Şenay’ın “Sev Kardeşim” şarkısının moda olduğu zamanlarda panayır eğlencesinin gece ve müzik ile buluştuğu anda, sevgiliye değer eliniz. Elden önce gözleriniz değmiştir de mahcubiyetin altında hiçbir erotizm yakalamamıştır elin yakaladığı gibi. Elden bedene yayılan sıcak bir kıpırtı; içmeden sarhoş yapmıştır sizi.

 Sevgilinin teni teninize değmiş, soluğu soluğunuza geçmiştir. 45 lik plak da şarkı söyleyen sanatçı Yeliz; “ Bu ne dünya kardeşim seven sevene. Bu ne dünya kardeşim böyle. Bir garip buruk içim bilmem ki niye! Belki sevgilim yok diye.” sözleri, sizi daha bir yaklaştırır sevgiliye.

 Buğdayların sarı başakları çoktan biçilmiş, orak zamanı geçmiştir. Güz zamanının tatlı bir esintisi gece ile birlikte sarar bedeni. Gecenin serinliği sevgilinin sıcaklığını alt edemez. Göğsünüz-bağrınız açıktır üşümediğinizin ispatı olarak. Ayçiçekleri yeşilden, sarıya, sarıdan kahverengine dönüşmüştür sevgiliye en yakın olduğunuz en gerçek zamanda.

 Acaba kaçımız sevgililere adanmış vefayı sessizce saklamışızdır? Geçmişin sevgisini, sevgilisini taşımak zordur. Bin bir türlü mazeret buluruz onu atmak için bedenden dışarıya. Ya bir gücenmeyi beslemiş, ya da terk edilmişliği sindirememişizdir o ana kadar. Ama sevme, sevgiliye kavuşma; sonsuza adanmışlığın sarhoşluğu-düşüyse; neden ölümlü beden daha ölmeden onu yok sayar ve yok eder?

 Yazının büyülü atmosferinde ve bana verilen gazetemin soylu köşesinde en çok ciddi ve büyük insanların hatırlanası sevgililerini merak ederim ben! Hani, kimseye dert yanamadıkları, sır veremedikleri özendiğimiz yaşamlarında hatırlanacak bir sevgililerinin olmayışlarına yanarım!

 Aslında hatırlanacak sevgililer hep vardır da, gelinen nokta, ulaşılan mertebe ağır ve ciddi olmayı gerektirir. Sevgilinin resmini, fotoğrafını ve mektuplarını savunacak cesareti bulamaz halkın en tepesinde durmaya çalışan insan! Mektuplarından, fotoğraflarından geçtim; sevgilinin hatıralarını hiçbir karşılık beklemeden, kendine büyük insan payesi çıkarmadan kaç kişi sahiplenir acaba? Kaç insan; ben de sevmiştim der ve sevgilisine; hatırla sevgili diye iç çeker?

 Zoraki yaşamları, ezberletilmiş rolleri, sanattan öte öyle ciddiye almışız ki; yaşadığımızı, bize ait sevgilileri bile yok saymışız; kendimizi yok ettiğimiz, yok kabul ettiğimiz gibi! Kaç kişi kendisini önemser mideden öte? Kaç insan sadece bencil egosundan öte geçer de, bedeni besleyecek olan diğer gıdalara el uzatır?

 Uzak çok uzak zamanlardan bir sevgili vardır! Hatıralar şarkı ve şarkıcı ile iç içe geçer; bazen şarkıcı bazen biz söyleriz;

“ Hatırla sevgili, o eski günleri, çocuklar gibi. Efkâr meftunudur aşkın sözsüz okulu. Yalan dünya dürt mevsimde bir bahar olur. Varsın eller gönül yarası kapanır sansın. Kabuğun altında sevgili sen kanayansın” …

  Bir filozof seslenmiş uzak diyarların antik çağlarından; “sevgili; güldür, karanfildir, yasemindir. Göktür, denizdir, ırmak, orman, ağaçtır.” diye!
Güven












15 Aralık 2010 Çarşamba

YEREL BASININ VAROLUŞ MÜCEDELESİ

Kamera; Güven Alaçatı-Çeşme
Taş evler de taşa, ahşaba emek vermişlerin
hatırına varoluş mücadelelerine devam ediyorlar.

YEREL BASININ VAROLUŞ MÜCADELESİ



 Yerel basının var olabilmesi oldukça zordur. Gazeteciliğin kenarından geçenler, bunu bilir. Hangi şartlarda ve hangi imkânlarla yol almaya çalıştıkları kahramanca gösterilere dönüşür. Yerel basının içinde bir yazar olarak bu durumu yakından biliyorum…

 Yakın bir zaman önce İpsala Trakya Gazetesinde yazmaya başladım. Oldukça onur verici bir iş! Aslında uzun zamandır Tekirdağ Habertrak Gazetesinde de yazıyorum. Şöyle arkamı dönüp baktığımda yüzlerce yazının emektarlığını, savunuculuğunu, felsefesini yapmışım. İçinde hep halk var…

 Abdullah Bey ile dostluğum çok uzun yıllarla haylazlık yaptığım öğrencilik yıllarına dayanır. Onun beni gazeteye davetine çocuklar gibi sevindim. Çünkü doğduğum topraklarda yayın hayatına başlamış ve kendi onurlu mücadelesini veren bir gazetede benimde sevdiğim diyara seslenme, ses verme imkânım oldu.

 Okumayı sevenler gibi yazı yazmak da insanın kalbinden gelir. Birikimler, öğretiler ve hisler ile harmanlayıp yazıya dökeriz. Yazı yazmanın ne gecesi, ne gündüzü vardır. Gazeteciliğin de öyle. Bu bir insanlık, insaniyet hastalığıdır.

 Meriç nehrinin akışını, ılgın ağaçlarının rüzgârda sallanışını izlemeyeli, yaşlı dut ağacımızdan dut yemeyişimin üzerinden yıllar geçti. Her an cilaladığım, titizlikle tozlarını aldığım anılarım benim bedenimde taptaze yaşıyor.

 Yaşamak dedim de dostlar; yerel basını yaşatmak, yine o yörede yaşayan, esnafın, halkın elindedir. Yerel basın, ulusal basından çok daha önemli bir görev içinde olduğu halde ne hazindir ki itilmekten, horlanmaktan bir türlü kurtulamaz. Niye? Benim soylu güzel ve suskun halkım; okumaya karşı hâla yeterince nazik değil. Hâlbuki insanın yakın çevresinde yaşadığı tüm haksızlıkları yerel basın sayesinde duyurabilme imkânı vardır. Güçlü bir yerel basın, o bölgede güçlü bir halk sesi, hak ve adalet sesidir aynı zamanda.

 Her iktidar değişikliğinde yandaşlar türediği gibi, yandaş medyalar da türer. Dostlarım, yerel basınımızın hiçbir gücün kölesi olmasını istemiyorsanız buna sizler sahip çıkacaksınız. Çok komik fiyatlarla satılan, çoğunluk bedava bırakılan yerel basın; o yörenin gerçek sesi ve kalbidir. Basınında bir arıza varsa bilin ki insanlarında da vardır.

 Hâlbuki benim diyarım; batı diyarı olmakla övünür. Benim diyarım okur-yazar olmakla övünür. Peki, okumakla, yerel basınına Trakya Gazetesine katkı yapmakla övünür mü?

 Öğrendim ki İpsala Trakya Gazetesi 5. yaş gününü 15 Aralık Çarşamba yani bir kış günü kutlayacak. Toprağın yenilendiği, gök ile yerin alış-veriş yaptığı bu bereketli zamanda Trakya gazetesi YAŞGÜNÜ kutluyor.

 Dostlarım; gazete sahibi ve çalışan emekçi arkadaşlarım. Var oluş mücadeleniz kutlu ve umutlu olsun. Bizlerin kalemi, sizlerin emekleri ile bu iş gönül işi, amaç işi olmuştur. Ölümlü dünyanın aldatıcı güzellikleri çoktur. Adaletsizliğin, namussuzluğun ucu-kulpu yoktur. Yaptığınız iş; en onurlu işlerden birisidir.

 Memleketimizin çeşitli beldelerini, kasabalarını gezdiğimde basın çalışanı olarak samimi bir ilgi ile karşılaştım. Belki ekonomik olarak çok zor şartlarda çalışıyoruz ama bir insanın yaptığı işe erdemine inanması kadar güzel bir zenginlik yoktur.
 
 Şairler büyük para kazanacak umutlarla yola çıksaydılar bir tane düzgün ve kalıcı şiir veremezlerdi. Yazarlar da öyle, filozoflar da öyle. Ben, şuna inandım ki bir işin en güzel eğlencesi işin amatörlüğünde saklıdır. İşin, tam manası ile ticarete dökülmeyişinde saklı olan tat hiçbir yerde yoktur.

 Değerli İpsala Trakya Gazetesi çalışanları; zaman zaman da olsa sizlerin arasında yazmam, kalemime yer bulmam; onurların en güzellerinden birisi. İpsala diyarında çakan her yazım; aynı zamanda Meriç nehrinin şırıltısını duymam, ılgın ağaçlarının serin gölgesinde oturmak kadar çocukça, masumcadır…

 Sevgili dostlarım, yazı hayatı içine gireli dört yıl oldu. Bu işin onurlu sevdasını yaşadığım gün de oldu, küfürler, tehditler aldığım gün de oldu. Bir bilgi adına on kişiyi arayıp da bir arpa boy alamadığım da oldu. Ve şunu gördüm ki, bizlerin gazeteleri, bizlerin kalemleri güçlü; yeter ki var olma isteklerimiz de yeterince güçlü olsun! …

 İpsala Trakya Gazetesinin 5.Doğum Yılını en samimi duygularımla kutluyorum. Haylaz ve inanılmaz mutlu günlerimin yeşerdiği diyarlara yosun kokulu Tekirdağ diyarından Habertrak Gazetesinden de SELAM ediyorum.

 Yolunuz açık olsun dostlarım. Unutmayın ki iyiler de kötüler kadar dayanıklı olmalı. Bu yüce yaratıcının en güzel sunumudur bize. İyi ile kötünün binlerce yılkı oyunu böyle oynanır. Yerel basın halkın; yani iyinin yanındadır. İyinin yanında olmak; her zaman zorlanmak, koşmak, yorulmak mücadele etmek demektir…

Yolunuz açık olsun; İpsala Trakya Gazetesi Ailesi; yolunuz açık olsun…

Güven








13 Aralık 2010 Pazartesi

SOYLU İNANÇLARIMIZ

Kamera; Güven      İstanbul
Yaşıyorsan bedenine selam olsun Mariya.
Eğer ölümlü dünyanın ölümcül sırası sana geldiyse;
ruhuna sesleniyorum Mariya.
Evini açtın bana; buyur ettin içeriye. Sen Rum
geleneklerine, Hıristiyan inancına göre yaşamıştın,
bense Türk ve Müslaman inancına göre. Ama
insan olarak sarıldık birbirimize Mariya;insan olarak
sarıldık ve gördük ki ne Müslümanın kokusunda
ne Hıristiyanın kokusunda bir üstünlük vardı Mariya.

Kamera; Güven Rumeli Hisarı- İstanbul
Çok güzel ve özel bir sanat eseri. Artık,
barut ve kan kokuları yok burada. Abidin ile
Güzin'in şiir kokuları var buçrların üstünden
bakarken boğaziçine
SOYLU İNANÇLARIMIZ



 Bizim kültürümüzde bir söz vardır; “ başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir.” diye. Çok yakın zaman önce Bodrum Torba Mezarlığında yaşanan olay da insan olarak acı duyarken; insanlığın kör inançlar yüzünden nereden nereye geldiğini de görmüş oldum. Aslında bu olay buzdağının sadece en küçük tarafı!

 Bodrum Torbalı Mezarlığında inançlar savaşı yaşanıyor. Kanadalı emekli diplomat Himmelbach emekliliğini geçirdiği bu bölgeyi çok sevmiş. Ve öldüğünde de buraya gömülmeyi vasiyet etmiş. Ölmeden önce mezar yeri de satın almış. Gün gelmiş vade dulmuş. Emekli diplomat ölmüş. Konu-komşu toplanıp Bodrum Torba Mezarlığına gömmüşler.

 Kanadalı Himmelbach sevdiği yerde huzur içinde uyurken, yakınındaki mezar komşusunun akrabaları Müslüman Türk bir aile bu durumdan rahatsız olmuş. Ve Müslüman akrabasının yanında Hıristiyan birine ait mezarın bulunmasını istememiş. Bu mevta buradan kaldırılsın, demiş. Öyle ya, ölmüş akrabasına dua ederken Hıristiyan bir insanın mezarı yakınında olmaktan dolayı acı duymuş. Buraya kadar çok güzel…

 Kanadalı diplomatın mezarından rahatsız olan, mevtanın kaldırılması için şikâyette bulunan adam, televizyona da çıktı. Baktığınıza kılık-kıyafet ve konuşma tam batılı bir insan. Belki de öyle, uygar bir insan gibi yaşıyordur. Hani uygarlığın verdiği tüm imkânlardan yararlanıyordur. Hıristiyanların, Yahudilerin bulduğu aşıları kullanıyordur; biraz daha fazla yaşamak adına. Belki onların yaptıkları araçlara binip, onların ülkesine de sıkça ziyaret ediyordur. Ama iş mezar konusuna, mezar komşuluğuna gelince;

BU BENİM İNANCIMA TERS…


 Gençlik yıllarında okuduğum bir makale geldi aklıma. Hangi gazetede okudum, hangi yazarındı tam bilmiyorum ama çok ilginç bir yazıydı. Benim üzerimde etkisi o kadar fazla olmuş ki, neredeyse 25–30 yıl geçtiği halde o yazıyı unutmamışım.

 Mehmet Efendi yorgun-argın evine gelmiş. Sıcak bir gün içinde bedeni hararet yapmış. Hanımına seslenmiş; “Hanım çok susadım soğuk bir şeyler ver de içeyim.” demiş. Hanımı o telaşla buzdolabını açıp orada bulunan soğuk koladan bir bardak doldurup beyefendiye vermiş.

 Beyefendi, yani Mehmet Efendi kolayı görür görmez elinin tersi ile vurup yere devirmiş. Ve hanımına sert bir sesle seslenmiş; “ Hanım, hanım; sen ne yapıyorsun yahu? Bana gavur malı mı içireceksin?” diye bir güzel hanımını azarlamış. Hanımı iki büklüm olmuş.

 Bu olayın yaşandığı evdeki durumu yine yazarın kaleminden şöyle hatırlıyorum. Karısına verdiği kola için demediğini bırakmayan Mehmet Efendinin kolundaki saat İsveç malıymış. Buzdolapları Alman malı, arabası ise Fransız malıymış… Kim bilir daha kullandığı kaç eşya, kendi dininden, inancından olmayanlar tarafından icat edildi. Bütün bunları zevkle, şevkle kullanan Mehmet Efendi kola verilince ne büyük bir öfke yaşıyor.

 Dostlarım, cehaletin, yanlış anlayarak kör inançların en gelişmiş, en akıllı insana bile nasıl bir yaman çelişki yaşattığını görüyor musunuz? Bu cehaletin korkunç bir çelişkisidir.

 Bodrum Torba Mezarlığında yaşanan olay bu olaydan çok daha elem vericidir. Şikâyet adamın dilekçesi dikkate alınıp akrabasının yanına gömülü Kanadalı diplomatın naaş’ı o mezardan çıkarılıp mezarlığın en ıssız yerine gömülmüş.

 İşin ilginç yanı da orada yaşayan diğer Türklerin acılı tepkileri kaybolup gitmiş. Şikâyetçi adamdan başka çoğunluk gömülen Kanadalı diplomatın çok iyi bir insan, iyi bir komşu olduğunun söylüyorlar.

 Bir Türk kadını incinmiş olarak ses veriyor; “ Hepimizin tanıdığı saygı duyduğu bir insandı. O buraları sevmiş, burada yaşadı. Ve burada gömülmeyi vasiyet etti. Bizde onun vasiyetini yerine getirip mezarlığımıza gömdük.”

 Bu yaman çelişki; inançlar üzerinden her ülkede yapılıyor. Sadece bizim ülkemizin ayıbı değildir. Ama lafa gelince insanlığı, soyluluğu, merhameti en önde işleyen ve konuşan bizlerin böyle olaylar karşısında iyi bir sınama verdiğimizi görüyorum.

 Uygar olmak; ne en pahalı giysilerle, ne, en lüks arabalarla, villalarla oluyor. Okumuş olmak da, Ege ve Akdeniz bölgesinde gelişmiş bir yerde yaşamakla da olmuyor… Garip, çelişkili ve kişiliği olmayan bir durum…

 Şimdi şunu düşündüm! Bodrum Torba Mezarlığında iki insanın yan yana gömülmesine karşı çıkan şahıs; iki insanın farklı dinlere ait olmasından dolayı karşı çıkıyor. Peki, onların gömüldüğü toprak; bir çocuktan daha masum ölü bedenlere karşı çıkışı var mı? Bu güzel, verimli toprak acaba; bu sefil inançların yanlış yorumlaması gibi insan seçseydi; kim bilir kaç kışı toprak altından yüzeye fırlar; bizleri hortlak görmüşçesine dünyamızdan ederdi…

 Düşünmeden edemiyorum; Gelibolu Savaşında yaşanan olaylar, silahlı mücadele o kadar, iç içe olmuş ki, yan yana gömülü, birbiri ile kaynaşmış bedenler var. Yani bizim Mehmet ile Himmelbach koyun koyuna yatıyorlar. Tabiatın böyle bir şikâyeti var mı?

 Tabiatı yaratan yüce yaratıcı; insanlara onların zavallı anlayışları gibi taraflı yaklaşsaydı bu dünyanın ne rengi ne de kokusu olurdu. Yüce yaratıcının tabiatı da taraf tutsaydı cehalet gibi; o zaman birçok insan yaşama şansını bulamayacağı gibi, yaşayıp da ölenlerin toprağa gömülme şansı olmazdı.

 Cehaletin soylu inançlarına sarılmış olan kurnaz insanlara seslenmek isterim; Bu dünyayı yaratan dengelerin en büyük dengeleyicisi, insan denen garip yaratığın bir türlü dengelemeyen inançlarına; can vermiş, akıl vermiş, toprak, su, hava vermiş. Yaratanın sonsuz gücünü, muhteşem zenginliğini yanlış anlayan bizler; binmiş olduğumuz tek uzay aracının dünyamız olduğunu anlamaması çok büyük bir kayıptır diye düşünüyorum.

 Sonsuza uzanan zenginliklerin daha “ay” kısmına bile zor ulaşmış bizlerin, mezar yerlerini bile sınarlarla bölüp-bölüştürmesi, ülkeler, dinler, söylemler, inançlar ile süslemeleri; daha ne kadar çaresiz ve yalnız olduğumuzun garip vaziyetleridir.
Güven

























10 Aralık 2010 Cuma

EDEP ve AHLAK ÜZERİNE

Kamera; Güven    Pamukkale
Bu insanlar bu diyara öğrenmeye ve eğlenmeye
gelmişler. Şimdi sadece eğlence zamanı.Ruhlarının
huzuru bedenlerinde,bedenlerinin çıplaklığı,
ruhlarını anlatıyordu.
Kıstırılmış ruhun neden üretemediğini anlamak
ve anlamlandırmak adına düşündüm...

Pamukkale. Hıerapolis Tiyatrosu
Dünya Kültür Mirası
Nasıl mutlu olmam ki arkama aldığım binlerce
sanatsever; alkışlıyor şimdi.
Dünyanın nasıl barış içinde yaşadığını, satranç
oyununun sadece beyin sporo olarak değrlendirdiğini
alkışlıyor.
Bir başbakanın yıllar sonraya gidip, ezanın bir
ceza gibi nasıl Türçe okutulmuş olduğununun
öfkeli sesini alkışlıyor...
Bir ulusun ulus olmak adına dilinin ne kadar önemli
olduğunun nasıl önemsizliştirildiğini alkışloyorlar...

EDEP ve AHLAK ÜZERİNE



 “Her ikisi de haklıydı, çünkü daha adil bir yasa yok ölüm tertipçilerini kendi tertipleriyle öldürten. Yalancıları yalancıların aldatması haktır mademki, bırak kadın da kendi açtığı yaranın sızısını hissetsin. Gözyaşları da işe yarar; demiri bile eritirsin gözyaşlarıyla; becerebilirsen, göster kıza ağlamaktan sırılsıklam olan yanaklarını.

 Ama gözyaşı olmazsa o sıra, o zaman ellerin ile gözlerini nemlendir. Aşığın akıllısı katmaz olur mu hiç tatlı sözlerine öpücüklerine? Karşılık vermese bile sen vermiş gibi al, çekinme. Belki başta direnecek, “seni edepsiz” diyecek; ama direnerek yenilmek isteyecek. Sadece narin dudaklarını incitme, zorla öpücük koparacağım diye, kaba birisi olduğunu söylemesine fırsat verme, dikkat et.”

 İki bin yıl öteden Ovıdıus böyle sesleniyor. Kelimelerin, narin, nazik ve akıl doluluğuna dikkat çekmek isterim. Aşkın, romantizmin, trajedilerin en görkemli yaşandığı zamanlarda da böyle aşkların, felsefelerin, seslenişlerin olacağını anlatıyor; geçmişten, bugüne; bugünden, geleceğe…

 Nasihatin iyisi, iyiliğe, güzelliğe, sevgiye, huzura getirir insanı. Nasihatin kötüsü, kötülüğe, körlüğe, kedere getirir; saygıdeğer edepsiz insanı…

 Liman çay bahçesinde oturuyorum. Sağ tarafımda oturan ve neredeyse hiç durmadan sigara içen genç adam; “içim yanıyor ağabey içim!” diyor. Neden, diyorum; bir sevgili, bir kadın aşkının karşılıksız sevmişliğini anlatıyor bana. Erkek, karşılıksız sevmiş ince ruhlu kadını. Kadın zarif ve alımlı ama sevmişliğe kibar değil. Sevmişliğe küçük basamaklar hazırlamak yerine kaleden duvarlar örmüş. Karşılığı olmayan sevginin aşığı olmuş genç adam. Ve o gün, bugün; hep yanıyor…

 Genç adam; “ondan ret cevabı alınca her şey bitti benim için. Yıllar geçti ama hâla içim yanıyor. Karşılığı olmayan bir sevgiydi benimkisi. Ben onu sevdim, o beni bilmeden. Bir gün ona sevgimi söylediğimde ret cevabı aldım. Ve o gün bugündür; yıllar oldu tepetaklak yaşıyorum ağabey”

 Genç adamın karşılığı olmadan akan temiz, berrak deresine bir bakar mısınız? Bu sevginin saflığı, bu sevginin karşılıksızlığı eleştirilir mi hiç? Bu sevgi, karşılıksızlığın, sevgisizliğin üzerine kurulmuş bir sevgi kulübesi değil midir? Bu sevgiye ahlak dersi verilip, bu sevgiye bilgiçlik yapılabilinir mi?

 Temiz ve berrak bir dereyi şırıltılar içinde akarken kim mutlu olmaz? Kim, o derinin gittiği, geçtiği yerleri merak edip, kendi düşlerini canlandırmaz? Bir dere değil midir ırmağı büyüten? Bir dere değil midir, kendi kendini kuraksızlığa rağmen var eden?

 Genç adam; “ sevdim, içim yanarak sevdim” diyor. İçi yanan, karın hücreleri ağrıyan temiz kalpli, bir çocuk saflığındaki yüzü olan bu adam; belli ki sevmiş. İnanarak, isteyerek, özümseyerek sevmiş; bellidir. Ama belli olan bir şey daha var ki bu genç adamın Ovıdıus’un genç adamlara, genç kadınlara armağanı olan yazılarından haberi yok. Shekesperare’den de, Nietzsche’den de, Fakir Baykurt’tan, Orhan Kemal’den de haberi yok; belli…

 Bir kızı sevmiş hiç haberi olmadan kızın! Kıza en hakikisinden sevgi beslemiş ve bir kıza adanmışlığın en hakiki reddedilişi karşısında tüm kızlara kapamış temiz kalbinin duyacağı heyecanları… Bu içi kapanmışlığı, bu karşılığı olmayan sevgiyi belki de tabiatın en temiz duygusu adına, saf ve berrak bir derenin temiz suları adına yapıyordur; kim bilir? Belki de iyi ahlak ile edepsizliğe, kaybedenin tarafında olsan bile soylu acıların da olabileceğini anlatıyordur…

 Sol tarafında oturan adam, güngörmüş, başından çok şey geçirmiş. Neşeyi de biliyor, hüznü de. Realizmi de tanımış, romantizmi de. Ama o da kadınlar adına dertli. O da kadın ve erkeğe seslenen iki bin yıl öncesinin kıymetli bilgilerine, bilginlerine, şairlerine yabancı. O da Ovıdıus gibi bir öğreticiyi tanımadan, kızgınlık üzerine, küskünlük üzerine, ders verme üzerine kendi yasalarını oluşturuyor. Denenmiş, geçmişten bugüne milyonlarca kadın ve erkeğin kısır bir düzlem içinde sahip çıktığı yasalar; yine bu yasalar üstü düşünmüş, düş kurmuş ve bunları yaşamış şairler, filozoflar yardımı ile aşılır… Kendi yasanı, öğretilerin beslenmesi ile geçmişten, bugüne, bugünden geleceğe armağan edersen; o sevginin ne kaybeden, ne kazanan tarafında olursun…

 Erdemlerini çoğaltmış, sürekli taze kalmasını sağlamış bir insanın kazanma ve kaybetme derdi yoktur. Yaşamını ahlaksalların yapay erdemleri, korkutucu günahları üzerine kurmaz; tam tersi, ahlak ve edep üzerine geçmiş ile bugünün çelişkilerini değil, ortaklığını yüceltir.

 Sol tarafımda oturan erkek; kadınlar adına “ihaneti” sorguluyor. Neden, bir kadın erkeğine neden ihanet eder, diyor? Ve “ihanet” anlayışı sadece erkek ile kadın arasında sıkışıp kalıyor? Özgürlüğün tadını binlerce yıldır çıkaran erkek, korkuttuğu, bir köşeye sıkıştırdığı kadının ihanetini, kasıklarında sanıyor…

 Kütüphaneler bilgi hazineleri ile dolu. Geçmişin yağmalarına, talanlarına, kütüphane yakmalarından kalanlara bile ayıracağımız küçük zamanlar, ihanetimize de, kadınlarımızı da, sevgilerimizi, aşklarımızı da yeniden kazandıracaktır bizlere. Ve bu değerli insan, ihanet diye, öfke-kin, nefret diye takılıp kalmayacaktır insana sunulan bu güzel ömrün bedeli diye…

Güven



8 Aralık 2010 Çarşamba

DEMOKRASİ DEĞİL, MERHAMET

Kamera ; Güven Tekirdağ Civarları
Sıkıştırılmışlığın güzel tepeleri. Patlamışlığın
özgür diyarları; çam, ot, çiçek ve düşünce
kokuları ile çeker beni ; çeker dıştan içe
doğru...

Kamera; Güven  Tekirdağ Civarları
İnsan hiç ıssızlığın ortasında ki kayalara, o
kayalarda pinekleyen martılara imrenir, onlar
gibi olmak; yalnızlığın düşlerini çılgın ve
gururlu insanlara inat, kurmak ister mi?

Kamera ; Güven 
Orman ve tepe, denize süzülmüş öylesine.
Milyonluk sırdaşlığı birlikte yapmışlar. Milyon yaşındaki
yaşam ve ölüm kavgası sanılan döngünün harika
sürecine birlikte tanıklık etmişler...
Ey yaşam; yaşamak,sen ne büyük bir aşksın...

DEMOKRASİ DEĞİL, MERHAMET


 Doğanın doğal haykırışlarını (depremler) hayvanlar bizden çok daha önce hissederler. Hisleri, algıları oldukça gelişmiştir. Nasıl ki tabiatın yedi kat altında yetmiş yedi ayrı sorun oluyorsa ulusları oluşturan toplumların da yetmiş yedi ayrı sorunu vardır. Günlük koşturmanın uykulu telaşına kapılmış olan bizler aydınlarımızın hissettiği toplumsal haykırışları bu yüzden hissetmeyiz, algılamayız.

 Bir toplumun aydınları ne kadar fazlaysa; o toplumun toplumsal çığlıkları o kadar çok algılanır ve dillendirilir. Aydınlar her kesimden olabilirler. Kendini yetiştirmiş bir çiftçi de, evraklar arasında boğulmadan kalabilen avukatta, ilaçların sarhoş edici etkilerinden sapa sağlam kalmış doktor da, yazının büyülü yolculuğunda yorgun düşmüş yazar, şair de, öğretilerin bilgeliğine adanmış öğretmen de AYDIN olabilir. Aydın olup ışık vermeye başlanıldı mı geri dönmek olmaz! İnsan istese de bunu yapamaz. Çevresini aydınlatacak durumda olup da aydınlatmayana “aydın” denilmez. Aydınlatabileceği halde aydınlatma başarısı gösteremeyip, ışığının etkisini evrenin karanlık noktalarında kaybeden aydınlarsa; ölmeyi şerefli bir hak olarak görürler.

 Bu ülke insanına yapılabilecek en büyük aydınlık; Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurmakla yapılmış. O zamanın aydınları; Mustafa Kemal’in arzularını İsmet İnönü’nün desteği, Hasan Âli Yücelin ve İsmail Hakkı Tonguç’un büyük katkılarıyla aydınlanmaya çevirmişler. Neredeyse 40 köyde 35 bininde ilkokul yok. Okuryazarlık ülke genelinde yok gibi bir şey! Aydınlamanın ilk adımı okumak-öğrenmek ile başlar. İşte bu yüzdendir okullu olan gençlerimizin sık sık karmaşık, kirli ve hengâmeli bilgiler ile meşgul edilmeleri. İşte bu yüzdendir, sanata, tarihe, felsefeye korku ile yaklaşmaları; karanlığı seven soylu bedenlerin…

 Nasıl ki doğanın haykırışını çok hassas algılara sahip güzel hayvanlar hissediyorsa, toplumun sancılarını, fokurdamalarını da aydınları hisseder. Alev Alatlı da böyle büyük bir sancı hissetmiş ki Gogol’un İzinde, Aydınlanma Değil, Merhamet kitabını yayınlamıştır. Aydın, zor zamanı iyi hisseder. Aydın toplumun yedi kat altından gelen çığlıkları da duyar. Aydının duyargaları öyle yüksektir ki eli kolu bağlanırsa, çıldırma noktasına gelir.

 Bende değerli yazarımızın kitabından, kitap isminden etkilenmiş ve ışığımı almış olarak bu çalışmanın sancılarını duyarak yapıyorum. İnsan sadece “aşk” sancıları çekmez. İnsan, evrensel algının, ulusal sorumluluğun vatandaşlık acılarını da çeker.

 Bir başka aydınımız sayın başbakanımız da İmam Hatipler Kurultayında iç dünyası ile ruhunun tüm algıladıklarını, hissettiklerini haykırdı. Aydın olan, içindeki ışığı sürekli dışa vurur. Başbakanımız da öyle yaptı. İmam Hatip Liselilerin nasıl ezildiğini, nasıl bir zavallılık içinden ağlayarak buralara geldiklerini onurlu heyecanla anlattı. Başbakan Erdoğan konuşmasına şöyle devam etti; “ Bizler karanlık günlerden geçtik. O karanlık günler için birer mum yaktık. Allaha Şükür bu günlere geldik. Ezanımız bile Türkçe okunuyordu.”

 Türkiye’yi aydınlatmak için göreve gelen başbakanımız Türkçe okutulan ezanın da hesabını tutuyor. Ranzalar arasında ağlamaların da hesabı tutuluyor… Bu güzel aydınlığı içimi ferahlattı dersem kocaman bir yalan olur…

 Tam bilgi, tam bir enerji deposu haline gelmiş aydınımız Alev Alatlı, inanılmaz bir koşu, inanılmaz bir irdeleme ile Rusya ile Türkiye arasındaki benzerliklere, benzeyecek olan olaylara dikkat çekiyor.

 Alev Alatlı’nın kitabındaki kahramanlarından birisi de Prens Aleksi. Prens Aleksi Rusya’nın aydınlarından birisi! Algıları o kadar çok gelişmiş ki o da ondan önceki yüzlerce aydın gibi intihar ediyor. Tıpkı Gogol gibi, toplumuna faydalı olamadığını düşündüğü için ölümü seçiyor.

 Aleksi Rus Staroveri mezhebi geleneklerine göre kendisini ateşe atarak intihar ediyor.

 Aydınlanma Değil, Merhamet kitabındaki kahramanımız Aleksi, bir aydın olarak toplumuna sesleniyor;

“ Bizim hikâyemiz, kazanımların üst üste bindiği bir evrimle değil, beklenmeyen patlamaların hikâyesidir. Rusya da beklenmedik ihanetlerin arasında aşk, mükemmeliyet, ahlak, kâr, çöllerin üstünde ara ara parlayan muazzam ateşler gibidirler. Ama ne zaman ki, başımızın göğe ermek üzere olduğunu hissederiz, o zaman biz Rusları bir korku sarar. Kendimizi düşüp parçalamak üzere bırakır, hiç yükselmemiş gibi oluruz. Böylece muhteşem zaferlerimizden geride sorumluluğunu kadere yüklediğimiz bir enkaz kalır.”

 Prens Aleksi bir aydın, bir yurtsever olarak haykırıyor. Ve haykırışının işe yaramadığını görünce de gözünü kırpmadan ateşe yürüyor.

 Alev Alatlı bu esere ulaşmak için günlerce, aylarca belki de yıllarca uykusuz kaldı. Niçin? Çok fazla para kazanıp diğer ülkelerde gizli hesaplar açmak için mi? Değil! Aydın, ölümlü bedenin maddi kalıcılığı olmadığını bilir. Aydının ilk öğrendiği şey, maddiyatın esiri olmamaktır…

 Bu kitabı bir değil, birkaç kez okumalı. Rusya’nın acılarını, sancılarını, patlamalarını ve aydınlarının kendi kendilerinin katledişlerini biraz anlarsanız; bizim aydınımızın da nerede olduğunu, bizim için çok az kişinin ölecek oluşunu da anlar, kendi kader yolculuğumuzun nasıl badirelerden geçeceğini de algılamış oluruz.

 Şimdi şu anda yaşadığımız bu güzel ülkede neredeyse tüm aydınlar gizlenmekle meşguldür. Yerin yetmiş yedi kat altındaki fokurdamaları hisseden aydınlar; kitapla, resimle, şiirle, sinemayla sesleniyor. Fakat kirli gürültüler o kadar çok ki; demokrasi, insanlık, diye bağıran aydınlar duyulmuyor bile…

 Şimdi demokrasi zamanı değil, icraların kapattığı, yok ettiği ocakların ele geçirilmesi, kalanlar için birkaç çuval kömür ve birkaç çuval un dağıtılması zamanı; MERHAMET zamanı…

Güven