30 Ağustos 2010 Pazartesi

YA İSTİKLAL YA ÖLÜM-1-

Kamera; Güven    Tekirdağ

Mustafa Kemal ve arkadaşları gençliğe
güvenmişti!Kadınlarımıza, temiz yüzlü
delikanlılarımıza güvenmişti! Hızla beyni
yıkanan taze bedenler kime güvenecek?...

Kamera; Güven  Tekirdağ
Zafer Bayramı Kutlamaları
Benim askerim, benim polisim, benim liderim
diyoruz da "bizim" niye diyemiyoruz?
Nasıl iştir bu? Hangi vicdan, kendi
ülkesinin altına dinamit koyar; bunu
anlama,anlamlandırma zorluğu
yaşıyorum...

YA İSTİKLAL YA ÖLÜM -1-


Eli-kolu bağlanmış milletin yazgısı adım adım değişecekti. Kurtuluş Savaşına giden yolun yolcuları daha yolların izi, güzergâhı belle değilken, onlar “istiklal”e inanmışlardı! Onlar, Mustafa Kemal’di, onlar, İsmet İnönü’ydü. Onlar, Kazım Karabekir’di, Salih Bozok’du!

Yakın tarihimiz istiklale giden yolculuğumuz ne sayfalara, ne gönüllere sığar. İşte ben, bu yüzden tarihin diğer bilimler kadar önemli olduğunu sürekli haykırıyorum. Tarihini yok sayan, dününü bilmeyen bugününü yaşaya bilir mi? Bugünün istiklalini kul-köle olmadan hissedebilir mi? Çok zor görünüyor çok…

Bilinen bir gerçek varsa ihtilaller kendi evlatlarını da yerler. Köklü değişiklikler zordur. Büyük kanlar dökülebilir uğrunda. Bizim istiklalimiz büyük emeklerin, büyük sıkıntıların, büyük inançların istiklalidir. Elbet uğrunda kendi evlatlarını da harcamıştır. Büyük düşünürler, büyük yöneticiler; bazen yakından çok öte uzağı düşünürler! Ve bu uzak; can acıtıcı kararlar ile hayata geçer!

Mustafa Kemal ile Kazım Karabekir arasındaki yolculuk da, neşe, hüzün, küskünlükler ile istiklale doğru savrulur. Biri çok uzağı düşünür ve düşlerken; Kazım Karabekir gibi değerli bir insan, asker; o günün en önemli sorunu ; “vatanın kurtuluşu”dur der. Elbette vatanın kurtuluşudur! Ama işte sorun da buradadır. Bir insanı bile borçtan, sıkıntıdan kurtarmak istesek; bu kurtuluşu sürekli kılabilecek önlemler almak isteriz! Mustafa Kemal’de uğrunda ölmekten, uğrunda yok edilmekten bir saniye bile korkmadığı vatanını, ulusunu kurtuluştan sonra da yaşatacak köklü değişiklikleri istiyordu. Devrimler yapılmalıydı! Hiç geciktirmeden… Zaten bu ulus; yeterince geciktirilmemiş miydi?

İstiklale adanmış vatanperver insanların değişmeyen tek gerçekleri vatanın kurtuluşuydu. Mustafa Kemal ve arkadaşları bu ülküye çoktan inanmışlardı. 1919’da Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçişi, vatanın kurtuluşunun padişah ile olmadığına inanan askerlerce büyük bir heyecan ile izlendi. Mustafa Kemal, kurtuluşun adıydı. Özgürlüğün, vatanın, devrimlerin adıydı. Ama o günün şartlarında kurtuluş ustası, büyük deha; karışıklığa neden vermemek, kurtuluşu geciktirmemek için; sadece vatanın kurtuluşuna yoğunlaşmıştı. Devrimler, daha sonra, hiç gecikmeden gelecektir…

20 Temmuz 1919 Mazhar Müfit Kansu’nun not defterinden;

Bugün Mustafa Kemal Paşa ile öğle yemeğinden sonra bazı müzakerelerde bulunduk. Kongrenin Temmuzun 23. günü açılmasını muhakkak sayıyoruz. Müzakerenin sona ermesinden sonra her vakit kafamda beni meşgul eden fikrimi dile getirdim;

“Paşam, muvaffak olacağınıza inanıyorum. Bu düşüncem kesindir. Bunun için yanınızda bulunuyorum. Aramızda her şeyi görüştük. Fakat muvaffakiyet takdirinde ki bundan şüphem yok, hükümet şekli ne olacak?” diye bir kere daha sordum.”

Mustafa Kemal devamlı aynı konuda sorular soran Mazhar Müfit Kansu’ya gülerek ama kararlı bir şekilde;

“Açıkça söyleyeyim, şekli hükümet zamanı gelince CUMHURİYET olacaktır.”

Yıl 1919 ve ulus ile vatanın yönetim şekli çok öncelerden inanmış ve kendini bu yolculuğa adamış dâhinin değişmez düşüncesidir. Bu düşünce, atacağı adımlar, geride hüzün de bırakacaktır. En yakın dostlarının kaybetmesini de, onlardan ayrı düşmeyi de yaşayacaktır.

Bir insan düşünün ki neredeyse tüm hayatını ulusun kurtuluşuna adasın! Bir insan düşünün ki evlenip yuva kurup çoluk-çocuk sahibi olmayı bile ulusun kurtuluşu için ertelesin! Ve bir insan düşünün ki, en yakın çocukluk ve silah arkadaşlarını devrimler için gerektiğinde bir kenara atabilsin!

Mustafa Kemal, ülke sevdalısı bir adamdır. Gelişen dünyada, gelişmemiş, yok oluşun eşiğine gelmiş ulusun kaderini değiştirmek adına sanki Allahın Türk ulusuna bir lütfüydü…

Ne yazık ki Mustafa Kemal, tarafsızlığın gözleri ile değil, daha çok taraflı ve karanlığın kötü gözleri ile sürekli öldürülmeye çalışıldı. O ölümsüz deha; daha ölmemişken, ölüm fermanları çıkarıldı. O öldükten sonra, binlerce kez öldürülmeye çalışıldı. Ama istiklalin serüveni başlamıştı bir kere! Kim bilir daha kaç yıl sürecek gerçek huzura, gerçek istiklale kavuşmamız…

Mustafa Kemal’in karşıtlarından Rauf Orbay şu sözleri söylemiştir;

“ M. Kemal Paşa mücadeleye atılmasaydı bu memleket kurtulamazdı. Anadolu’nun tehlikeye düşen yerlerinde, Batı’da, Doğu’da ve Güneydoğu’da başlayan ve bir yurtsever düşüncenin mahsulü olan zayıf fiili mukavemet hareketleri, her biri ayrı ayrı kolayca bastırılabilinirdi.”

Atatürk, Söylev’de yakın arkadaşları için yollarının ayrılışını şöyle dile getirmiştir;

“ Ulusal savaşa birlikte başlayan yolculardan kimileri, ulusal yaşamın bugünkü cumhuriyete ve cumhuriyet yasalarına değin uzanan gelişmelerden kendi düşünce ve ruh yapıları kavrama sınırı bittikçe bana direnmeye ve karşı çıkmaya başlamışlardır.” Mustafa Kemal tarihi açıklamasına devam ediyor;

“ Bu son sözlerimi özetlemek gerekirse diyebilirim ki, ben, ulusun vicdanında ve geleceğinde sevdiğim büyük gelişme yeteneğini, bir ulusal giz gibi vicdanımda taşıyarak yavaş yavaş bütün toplumumuza uygulatmak zorundaydım.”

Bu sözler Mustafa Kemal ile bir arkadaşlarının yollarının neden ayrıldığının tarihi kanıtıdır. Bir adam düşünün ki, ulusunun, vatanın gelişmesi, ilerlemesi için “ bazı düşünceleri ulusal giz gibi vicdanında saklıyor!” Ne büyük bir sorumluluk, ne büyük bir yolculuk hedefi…

Mustafa Kemal tüm zorluklara, tüm yaşananlara rağmen insani duyguları kaybetmemiş çok özel liderlerden, dâhilerden birisidir. Tarihin sayfaları tek tek ve dikkatlice açılıp göz önüne serilirse Mustafa Kemal’in insani özellikleri de ortaya çıkacak, rakiplerini bile nasıl önemsediği, önemli bulduğu anlaşılacaktır. Onun kızgınlığı, onun küskünlüğü asla ama asla şahsi davaların bedende ki kirli kalıntıları değildi! Onun kızgınlığı, onun aldığı kararlar; istiklalin, ulusun, vatanın ilelebet yaşaması adınaydı…

Hayatı askerlik ve siyasetle, çok önemli kararları almak ile geçmiş ve belki de kendi özel hayatı hiç olmamış Atatürk, tarihin sayfalarında kalan arkadaş, dost ve vefanın güzel seslenişleriyle de hep hatırlanacak. O duyarlıydı. Çiçeği de, ağacı da, arkadaşa da, dostluğu da, sevgiliyi de önemseyip önemli buluyordu. Ama hepsinden önemlisi; ulus ve vatandı! …
Güven Serin




















YA İSTİKLAL YA ÖLÜM -2-

Kamera; Güven  Tekirdağ
30 Ağustos Zafer Bayramı
Evet bayrağımız çok güzel! Evet,
ordumuz çok güçlü... Peki, halkımızın
gücünü yitirmesi nedendir? Ben,günü
kurtarma telaşı içinde halkı olmayı,hakkı
bilmeyi unutmuşlara üzülüyorum! Hem de
en altta bulunan ölümlü bir bedenin mütevazı
bedeni ile üzülüyorum...

Kamera; Güven    Tekirdağ
Zafer Bayramı

YA İSTİKLAL YA ÖLÜM–2


Mustafa Kemal daha Anadolu’ya geçmeden önceleri arkadaşı, dostu olan Salih Bozok’a yazdığı mektupların başlıklarından da dostluğa, arkadaşlığa verdiği önemi ifade etmek için Salih Bozok’a yazdığı mektup başlıklarının bazılarını paylaşmak istedim:

“ Güzel gözlü burma bıyıklı Salih’im. Kardeşim Salih” diye seslendiği mektuplarda tüm hayatı boyunca olduğu gibi, akıcı, gerçekçi, samimi ve kararlı ifadelerini okudum, hissettim…

En sevdiği silah arkadaşları ile yolları daha 1921’lerde ayrılmaya başlamıştır. Kazım Karabekir ile ayrılıkları da bu tarihlerde başlar. Ve belki de barışmaları, helalleşmeleri bir başka dünyaya taşınmıştır. Son ana kadar verilen mücadele hep ulus ve vatan içindir. Kazım Karabekir de, vatan ve ulus sevdalısı bir liderdir.

29 Şubatta Osmanlı Hanedanı hudut dışına çıkarılmıştır. Kazım Karabekir bu karara da içerler ve kendi yeminini söyler; “ Emrivakilere boyun eğmeyeceğim” Ve hayatının geri kalan kısmında da emrivakilere boyun eğmeyecektir de. Kazım Karabekir kendi inandığı ve ulus-vatan sevgisinin hiç eksik olmadığı yolun yolcusu olduğu zamanlarda, Mustafa Kemal de, hiç ara vermeden inanmış olduğu devrimlere devam edecektir. Kim bilir belki de koptuğu, ulusu ve vatanı için ayrılmak zorunda kaldığı dostları için geceleri bir kadeh rakı için derin içler çekecektir; sessizce…

Fevzi Paşa ile görüşen onu eleştiren Kazım Karabekir; “ Diktatörlük devri başladı.” diye yakınır!

Ulusumuzu, vatanımızı sevmiş tüm vatanperverler bazı zaman oldukça duygusal davranırız. Mustafa Kemal ile anlaşmazlığa düşmüş, yollarını ayırmış diğer vatanperverlere farklı gözler ile bakarız. Bizim gözlerimizde onlar gereğinden fazla tutucudurlar! Hayır, onlar gereğinden fazla tutucu değildir elbet! Onlar, özellikle Kazım Karabekir, en az bizim kadar inanmıştı Mustafa kemal’e. En az bizim kadar belki de bizden fazla sevmişti onu! Ama devrimlerin çok hızlı değil, sindire sindire olmasını istiyordu…

Kazım Karabekir evinde de aydın bir insan, baba ve eşti. Eşi ile birlikte o keman çalıp, eşi de ona piyona ile eşlik ediyordu. Şarap ve bira içmekten keyif alıyor, kızı Hayat 18’ne girince ilk sigarasını da kendi elleri ile veriyordu. Bir devrin önemli kahramanları oldukça önemli insanlardır. Onlara çok şeyler borçluyuz. Onları anarken, överken, eleştirirken; tarihin yaşandığı döneme inmeliyiz! İşte o zaman tarihin yaşandığı zamanı anlar, hiçbir zaman madalyonun tek yüzü olmadığını da öğrenmiş oluruz.

1924’ten sonra Kazım Karabekir ile iyice somut ayrılıkların yaşandığı Mustafa Kemal, söylentiye göre hasta yatağında; “ Kazım Karabekir’i çağırın da helalleşelim” demiştir. Yıllar sonra kızı Hayat Kazım Karabekir’e; “ Baba, Mustafa Kemal çağırsaydı gerçekten gider miydin? Sana bu kadar zorluklar yaşatmış, haklarını elinden almış Atatürk çağırsa gider miydin?” diye sorunca Kazım Karabekir de şu cevabı vermiş;

“ Giderdim kızım, giderdim. O Mustafa Kemal, o çağırınca gidilir. O benim en iyi arkadaşımdır. Onun bana yaptıkları etrafının tesiri ile yapmıştır. O bizim İstiklal Harbi’mizi beraber yaptığımız, sevdiğimiz başkomutanımızdır. O bizim cihat arkadaşımızdı. O Mustafa Kemal’dir, çağrılınca gidilir. Ama çağırmadılar. Çok iyi biliyorum…”

Bir devri birlikte kapatmışlar, bir devri (Cumhuriyet)i birlikte başlatmışlar ve kendilerini ulusa, vatana adamış arkadaşların buruk ayrılığı, bizlerin bedenlerinde, ruhlarımızda sevgi ile yaşatılıp barıştırılmaya mecburdurlar. Çünkü onların ayrılığı, onların küskünlüğü hiçbir şahsi ihtiyacın doğurduğu basit ve alçak nedenlerden kaynaklanmıyordu. Onların asıl sorunu; TAM BAĞIMSIZ BİR TÜRKİYE’NİN sonsuza kadar sağlam temellere oturtulmasının gerçeğiydi…

Kendini ulusuna, vatanına adamış bir insan daha vardır. İsmet İnönü. Bazı konularda Atatürk ile ayrı da düşse, aynı ülkünün sevdalısıydılar. Atatürk hasta yatağında bile ; “ Gözüm arkada değil, işin başında İsmet var.” derken, hangi vicdanlar külleri içinden sevgi ve dostluk sıcaklığı hissetmez?

Yıllar sonra Kazım Karabekir ve eşi ölmüş kızları da büyümüştür. Bir gün İsmet İnönü, Karabekir’in kızı Hayat ile geriye dönük tarihin içinde geçmişe yönelik gözyaşlarını tutamaz. O sert, o inançlı, o kararlı asker; hüngür hüngür ağlar. Neden acaba? Hayat Hanımın ağzından dinleyelim;

“ İsmet İnönü o gün bize geldiler. Sana bir şey söylemek istiyorum. Sizin bildiğiniz gibi bazı şeyleri söylemek istiyorum. Rahat edeceğim bunları söylersem. Annen bana kızgın öldü. Bütün geçmişinize rağmen baban (K.Karabekir) bana kızgın değildi. Bana kırgın olduğunu zannedersiniz. Ama Karabekir bana kırgın değildi. O anlamıştı her şeyi. İstiklal Mahkemesinde suçsuz olduğunu, onun için ne kadar mücadele ettiğimi biliyordu. Bazı hadiselerde onun tarafını tutmayışımın sebebini kendisi de bilirdi. Üzüldüğüm annenin bana kırgın ölmesidir. Ben isterdim ki bu hakikatleri annene de söyleyeyim. Ama annen erken yaşta öldü. (İsmet Paşa ağlıyor) Bunları annene anlatmak istiyordum. Olmadı! Annene anlatamadıklarımı sana, Karabekir’in kızına anlatayım da rahat edeyim.”

Çalışmamda bana önemli kaynak olan; Uğur Mumcu’nun kitabına, bu önemli eseri meydana getiren değerli yazar Uğur Mumcu’ya onun ruhu önünde teşekkürü borç biliyorum. Tam bağımsızlığımız için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan, ulusu ve vatanı için en değerli arkadaşlıkları bile son nefese kadar buruk bir yalnızlık içinde hapseden Mustafa Kemal’e ve arkadaşlarına sonsuz şükranlarımı sunuyorum.

Tarih ve bugünün yaşananları göstermiştir ki TAM BAĞIMSIZLIK kolay kazanılmıyor. Cumhuriyet kurulalı neredeyse bir yüzyıl olacak ama hâla içi oyulmak istenir. Ve asıl sorun, tam bağımsızlığın engellenip bağımlı birer köle haline sokulmaya çalışılmış olmamızdır! Bu kitabın yazarı, değerli kalem Uğur Mumcu’nun bedeni bile bu uğurda yitirilmiş, kara bir leke gibi açıklama beklemiyor mu bugünün soylu siyasetçilerinden…

Son söz, hep borçlu kalacağımız ona büyük özrümüz olan yazarımız Uğur Mumcunundur;

Ulusal kurtuluş savaşlarında bu savaşların komutanları arasında böyle görüş ayrılıkları olması doğaldır. Her devrim taşkın sular gibi bir süre sonra durulur ve doğal yatakları içinde tarihsel akışlarını sürdürür. Türk devriminde bu açıdan bakarsanız İzmir suikastı dışında, ihtilalcilerin arasında bir kanlı çatışma da olmamıştır.

Devrim, sarsıcı değişmelerden sonra evrim içinde yürür ve kök salar… Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yurt dışına sürdürdüğü 150’likleri bile bağışlamıştır.

Ya İstiklal, Ya Ölüm! Bu uğurda binlerce insan en ufak bir tereddüt bile duymadan ölüme gitmiştir. Bu uğurda birbirlerine en inanmış, en sevmiş insanlar bile tereddüt etmeden ayrı düşmüşlerdir! Her şey; tam bağımsız Türkiye ve ulusumuz adına…
Güven Serin

BİZ EV SAHİBİYİZ

Kamera; Güven    İzmir
Duyguları akıl ile yoğuran güzel İzmir'e
selam olsun...

Kamer; Aziz Bey    Agora(Smyrna) Antik Kenti
  İzmir


Kamera; Güven  Agora Antik Şehri
İzmir
Arkeolojiye,tarihe; kargaşalar kadar
önem verseydik; şimdi bu memleketin
insanı daha mutlu,daha umutlu olurdu...


BİZ EV SAHİBİYİZ



Geleneklerimizin, ananelerimizin geçmişi çok uzaklara gittiği için yıpranma, unutulma, dışlanma başlamıştır. Ama en olmadık, hiç ummadık bir yerde ananelerimizin o güzel bakışını, insanı sarmalayışını görür; gözlerinizde buğulanma, kalbinizde sevinme yaşarsınız…

Ananelerimizden bize kalan ön önemli kültürlerden birisi de “ev sahibi” kültürüdür. Bugün daha küçük yerleşim birimlerimize gittiğimizde belki cehalet daha fazladır ama ananelerin koşulsuz karşılayışı, gönülden kabul edişi de, uygar şehirlerimizden daha öndedir. Bunun içindir ki, eskilerin evlerinde ev sahibi, daima gelecek misafirleri için temiz bir oda, hazırda bekleyen gıdalar bulundururdu. Bu yüzdendir “Tanrı Misafiri” deyince sorgusuz, sualsiz kabul edişler, ülke insanımın geçmişinde…

Hepimizin çocukluğu bu gibi gösterimler ile süslüdür. Misafirin başköşede oturduğu, en temiz bir şekilde ağırlandığı gün ve geceleri hepimiz temiz bir mazi ile birlikte saklarız. Saklanmalı da! Çünkü değişen zaman, yalnızlaşan insan; bazen sığınacak, şifa arayacak duruma gelir. Kimi bir doktora, kimi bir arkadaşa, kimi bir komşuya sığınır. Bazen de geçmişin mazisinde temiz ve sıcak yaşanmışlıklar saklıysa; mazinin dostluğuna sığınırız…

Bu yüzdendir mazisinde insanlık, insani ilişkiler; “dostluk ve sevgi”ler olan insanların her şartta huzurlu oluşları. Bu yüzdendir hoyrat insanların mazilerindeki geçmiş buruklukların sürekli açık vermesi… Mazimiz ne kadar iyi ve anlamlı olursa, bugünü daha huzurlu yaşar, geleceğe daha güvenle bakarız.

Evet, ama şimdi durup dururken, maziyi, ev sahipliğini hatırlamak da, hatırlatmakta nereden çıktı?

79. İzmir Enternasyonal Fuar Açılışı bir kez daha yapıldı. Ege’nin güzel şehri, 79. Kez kapılarını açtı. Bir şehrin ticareti, turizmi, sanatının tanıtımı için çok önemlidir fuarlar! İzmir, İzmirli de bunun biliyor. İzmir insanı gelişmeye, yeniliklere ve akla daha yakın olmuş ve olmaktadır da…

79. Düzenlenen İzmir Enternasyonal Fuarının geçmişine gidersek; orada da Mustafa Kemal’i bulursunuz. Savaşların topla tüfekle, bir noktaya kadar olduğunu gören Mustafa Kemal, ticaretin, turizmin, sanatın, kültürün önemini çoktan anlamış ve harpten çıkan ülkesine hızla bunları anlatmaya, uygulamaya başlamıştır.

79. İzmir Enternasyonal Fuarı bu yılda onlarca ülkeyi, yüzlerce işadamını-kadınını, sanatçısını ağırlıyor. Açılış konuşması da 79. heyecan içinde başladı. Bakımlı, kendinden emin sunucu bayan konukları tanıtıyorken olan oldu! Sıra Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün’ü sunmaya gelince salonda bulunan bir gurup izleyiciden ıslık ve yuh sesleri buz gibi hava esterdi.

Her şey birkaç saniye içinde gelişti ve akan yatağına sımayacak su, nazlı bir gelin gibi yatağına girdi. Kimin sayesinde? Soğukkanlılığını kaybetmeyen zeki sunucu sayesinde elbet! Tam da yuh ve ıslık protestolarının olduğu, herkesin bedenini buz gibi soğuk havanın yaladığı o anda programı sunan Bayan; “ Biz ev sahibiyiz, selamlamalarımıza devam edeceğiz” işte bu söz, birkaç kelimenin inanmışlığı, kendine hâkim olan tonu; beklenmeyen hırçın rüzgârı fırtınaya dönüşmeden harika bir yele dönüştürdü.

Demokrasilerde alkış da olur, övgüde… Protestolar da olur elbet! Bunları beklemeyen, bunlara büyük bir gafillik diyenlerin demokrasi anlayışlarından da şüphelenirim ben! Esas olan ülke kaderini eline almış iktidarın bu alkışlardan, övgülerden ve halkının iniltilerinden ne kadar etkileniyor ve doğru çözümlere gidiyor oluşudur…

79,İzmir Enternasyonal Fuarının Açılışındaki protestolar ne kadar siyasiydi bileniyorum. Ama şu bir gerçek ki, bu güzel halkımın gerektiğinde çok güzel ve unutulmamış gelenekleri vardır! EV SAHİPLİĞİ GELENEKLERİ…

Ev Sahipliğini ilk önce bakımlı güzel sunucu bayan yaptı. Sonra da Büyük Şehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu içten özürleri ile “ev sahibi” görevini içtenlikle yaptığının tarihi gösterisini yaptılar.

Aymazlara seslenmek isterim! Bizi sürekli batı ile doğu arasında savuran, kandıran aymazlara! Bu ülkenin öz kültürünü iyi anlayıp anlatılmasına fırsat verin. Bu ülke daha uygarlığın pastasından yemek yemezken bile tokgözlü, zarif, medeni, sanatçı ruhlu insanlar ile doluydu! Şimdi, kısa vadeli kârlar ve verilmiş pis sözler yerine; güzel ülkemi, şehirlerimizi birbirine düşürmeyelim.

Güzel ülkemin yüklü kültürlerini sürekli göçü özendirip, o harika kültürleri varoşlara sıkıştırıp yok etmeyelim; soylu yöneticilerim!
Güven















27 Ağustos 2010 Cuma

ORDULAR İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ

Kamera; Güven    İzmir -Selçuk
Mehmet Aksoy'un yapmış olduğu ;
KURTULUŞ YOLU ANITI
Gidilmeli,görülmeli ve o savaşla katılmış insanların
ruhlarının taştan,mermerden yansıyan seslerini
dinlemeli...
Kamera; Güven
Selçuk,bu kasabayı
özlemem için çok nedenim var!
Ama artık, bir nedenim daha
var! Bu anıtı, sırf bu anıtı
özlediğimi farkediyorum!
Belki bir daha ki
26 Ağustos tam, 12,30
ben bu anıtın yanında,
askerlerin, güzel
halkımın terli bedenlerinin
ruhları ile konuşurum...


Kamera; Güven   Selçuk
26 Ağustos saat tam 12,30 ... Gölgenin düşdüğü
zamanın bir"anı"nın yakalandığı an...
Zaman içinde un ufak olmak yerine,
samanın bir "an"ını yakalayıp,
sonsuzluğa el uzatabilir miyiz acaba?


ORDULAR, İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ



“Millet hayati tehlikeye maruz kalmıyorsa savaş bir cinayettir.” diyen Mustafa Kemal, bir milletin çaresizliğe düşüp de yine kendi ayakları üzerinde nasıl duracağının kararlılığını KURTULUŞ SAVAŞI ile dünya tarihine armağan etmiştir. Bu savaşın savaşçıları kurtuluşa inanmış insanlardı. Bu savaşın komutanları da savaş sanatını ince bir beceri ile uygulayacak insanlardı.

Mustafa Kemal Atatürk, Fevzi Çakmak, Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir, İsmet İnönü, Kurtuluş Savaşımızın kaderini değiştirecek önemli komutanlarıdır. Elbette komuta hiçbir işe yaramaz, vereceğin emirleri uygulayacak asker olmazsa! Söz konusu kurtuluşsa, söz konusu elde kalan son topağın vatan olarak korunmasıysa, tarihin içinde bin bir felaketler yaşamış Türk Halkı, bir kez daha felaketin son perdesini yaşıyordu.

Başarının sahiplenicisi, uğrunda öleni, öldüreni, söz edeni çok olur da, başarısızlığı sahiplenen çok az olur. İşte, bu savaşın kahramanları, askerinden subayına kadar, kağnılarla mermi taşıyan analarına, genç kadınlarına, yaşlı dedelerine kadar, hak edilmiş kahramanlık destanının insanlarıdır onlar! Onları anarken, tarihin incecik ve tozlu yapraklarını hiç incitmeden ve o zamanın barut kokularını hissederek, top seslerini duyarak anlamaya, anlatmaya çalışmalıyız.

Savaşları, savaşanları masallarda, romanlarda, filmlerde, tiyatrolarda ve destanlarda anlatabilir, bir an olsun o anın manzarasını, hislerini tattırabiliriz. Ama savaşların kan kokusunu, beden parçacıklarını, insan iniltilerini, yokluğun varlık ile savaşını gerçeği gibi anlatamayız… O yüzdendir ki, Kurtuluş Destanını yazmış Türk Komutanlar, onların başında bulunan dahi komutan Mustafa Kemal; “ zorunlu olmadıkça savaş bir cinayettir.” diyerek, barışın, huzurun, gelişmenin gereğine önemli bir işaret bırakmıştır.

Kurtuluş Savaşı adına söylenmiş şiirler, övgüler, destanlar ne kadar yazılsa azdır. Bir milletin var oluşunu, bir milletin tarihi sahnesinden çekilecekken, tekrar yaşamaya dâhil edilmesinin muhteşem romanıdır Kurtuluş Savaşımız. Yakın tarihimize başımızı döndürdüğümüzde ülkemizin orta yerlerinde halkı, askeri, subayı ile onurlu bir savaşın yapıldığını görürüz. Hiçbir ülkenin toprağı içine ayak basmadan, hiçbir ülke insanının malına, canına, namusuna zarar vermeden; topyekûn ulusal hisler ile Mustafa Kemal ve arkadaşlarının arkasında duran Türk insanının göğsünü gere gere anlatacağı bir zaferidir.

Bu yıl Haziran ayı içerisinde İzmir –Selçuk ilçesine yapmış olduğum gezide gördüğüm anıt ve anıttaki destan, bendeki unutulmazların arasına katıldı. Bir anıt ve bir destan; ancak bu toprakları seven, ulusal hisler ile beslenen insanların eseri olabilir!

Mehmet Aksoy’un yapmış olduğu Kurtuluş Yolu Anıtı, iki sanatçının ölümsüz eserleri ile sonsuza bir köprü olmuş. Heykeltıraş Mehmet Aksoy’un anıtı iki bölümden oluşuyor. Mehmet Aksoy anıtını şöyle anlatıyor;

“Aklımda bir yol var. Kurtuluş Savaşçılarının ayak izlerinden oluşan bir yol. Bu bir tarihi yol… İki taş bloğun arasından geçilen yolun duvarlarında içbükey, iz gibi yontulmuş figürler var. O günün acısını, korkusunu, cesaretini, kararlılığını, birlik olma duygusunu, yardımlaşmayı, dayanışmayı, fedakârlığı konu olan bir rölyef oluşturuyorlar. Heykelin yolun caddeye bağlandığı dönemeçteki bölümünde asker figürlerinin sarmaladığı bir boşluk var. Bana Kurtuluş Savaşı önderini, Mustafa Kemal’i düşündürüyor. Askerlerle yan yana, iç içe, omuz omuza, kendi görünmeyen ama onları yöneten, yönlendiren bir güç olarak var Mustafa Kemal. Ayak izlerinden oluşan yolla ikiye ayrılan taşlar bir tarihi geçidi oluşturuyorlar. Mermer Kütleler… Onların bir yüzünde Nazım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanı yazılı… Öbür yüzü ise zamanı, zamanın bir “an”ını sonsuza dek yakalama arzusu var. 26 Ağustos saat 12.30’dur. O an… Bu saat artık zaferin belli olduğu andır. Tam 12,30… “

Heykeltıraş Mehmet Aksoy platformun üzerine düşen gölgeyi Atatürk’e benzetmek için tam iki yıl beklemiş. Bir gözü gölgede, bir göze güneşte, tam iki yıl… 26 Ağustos saat 12,30 beklemişler ve başarmışlar. Tam 12.30…

Anıtın arka kısmında, batı tarafında Nazım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanı, olanca çıplaklığı, gerçekçiliği, duygusallığı ile bizleri bekliyor. Bu ülke toprağını “VATAN “ bilmiş her Türk Vatandaşı anıtı görmeli, ona dokunmalı. Kurtuluş Yolu Anıtı ve destanı Selçuk’ta tarihi Roma Su Kemerlerinin hemen yanı başında uzanıyor… Mustafa Kemal’e, İsmet İnönü’ye, Kazım Karabekir’e, Fevzi Çakmak’a, Ali Fuat Cebesoy’a… İzmirli Ali Onbaşıya, esmer nefere, sarışına, kekeme olana, Urfalı İsmail’e, Edirneli Mustafa’ya ve ölümcül bir gayret içinde yardımcı olan analara, taze gelinlere, kara yağız delikanlılara, efelere, kızanlara minnet duygularımla şükranlarımı sunuyorum…

Kurtuluş Savaşımız için yüzlerce yazı yazılabilinir. Yazılması da gerekir. Ben bu yazımı, Kurtuluş Savaşı Yolu Anıtındaki Nazım Hikmet’in Kurtuluş Destanından yapacağım şiir ile şimdilik noktalıyorum.

Dağlarda tek tek ateşler yanıyor.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı bir adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu mevzilerin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar “üç” dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üzerinde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.

İşte böyle dostlarım; bu ülkenin tarihi onurlu savaşlarla da dolu, öz eleştiri yapılacak savaşlarla da… Tarih, felsefe, bilinç ve ülke sevdası; gerektiğinde övünmeyi de bilmeli, gerektiğinde öz eleştiriyi de kabul edip başını çare üretmek için eğmeli…
Güven












25 Ağustos 2010 Çarşamba

İRTİFA KAYBEDİYORUZ

Tekirdağ Öğretmen Evi
Bazen irtifa kaybetmiş,bazen de irtifa içindesinizdir!
İrtifanın manevi duygusu en alçaklarda da
yaşanır,en üstte yaşanan heyecanlar gibi!
İrtifayı manen ve madden korumak için,
en iyi ilaçlardan birisi satrançtır! Büyülü
yolculuğa çıkar,bedenin kılcal damarları içinde
aşk yaşamaya başlarsınız. Kimseleri
üzmeden,gürültü-patırtı yapmadan...
Gerçi son oyun da Tamer Beyi
birazcıık üzdüm ya neyse:))
Kamera; Güven  Kumbağ-Tekirdağ
Doğa Irmak ile birlikteyiz. Bir yaz akşamı ve
rüzgâr alabildiğince zorluyor kendi dönüşümü için!
Biz, 50 m. yüksek tepenin yükseltisinden bakıyoruz
asil denize,adalara,gök yükseltisindeki bulutlara...

Kamera; Güven  Kumbağ -Tekirdağ
Doğa Irmak uçtu uçacak! Rüzgâr, tepenin
irtifası ile dost olmuş rüzgâr bizi de
sınaka istiyor. Ve biz,Doğa Irmak ile birlikte
uçmamak için birbirimize sarılıyoruz. Dün
beynimi aydınlatan gazete, bugün bedenimize
minder oluyor. Oturuyoruz. Seyre dalıyoruz
kendi ruhlarımızın özgür olduğu bedenlerinde.

İRTİFA KAYBEDİYORUZ



Yükseklere çıkmak, yükseklerde yaşamak; insanlığın ve insanların büyük düşüdür. Ama ne hazindir ki büyük uygarlıklar da hep aşağılarda kök salmış, yol almışlardır. Yükseklik, yükselmek; insanoğlunun vazgeçilmez rüyasıdır. Büyük insanlığa sadece bir dünya yetmiyor. Yetmeyecek gibi de görünüyor. Daha başka dünyalar, daha başka renkler, sesler, madenler, canlılar; bizi kendine çeker.

Bazı insanlar doğuştan şanslıdır diye tartışılır! Bazı insanların tuzu hep kurudur. Bazı insanlar da şans ve kaderi hiçbir öncü desteğe gerek duymadan kendileri kovalarlar. Ve asıl olan şans ve kaderin önceden belirlenip sizi hasta edecek kadar iyi olması da değildir. Yalnız kendi başına iyi ve iyiliğin irtifasına ulaşmak; o insanı kötülüğe, kötülere muhtaç hale getirir. Çünkü insan; hayat serüveninde tüm duygular ile baş edebilecek savunma mekanizması geliştirdiği zaman; gerçek ve süreklilik arz eden mutluluğu yakalar. Yoksa sürekli destek alarak çıkılan irtifalar; en ufak bakteri, en ufak, rüzgâr ve duygu saldırılarında aşağıya doğru savrulmaya başlatır bizi…

İşte bu yüzdendir nine ve dedenin bin bir sevgi ile büyüttüğü torunun irtifa kaybetmesi! Bu yüzdendir tek çocuğun harika ödüller, destekler ile başarıdan başarıya koşup; büyük yorgunluğu erken yaşaması!

İnsanoğlu ne kadar irtifa kaybederse kaybetsin dayanıklılık sınırını, dayanma gücünü denemek ister. Eğer büyük çoğunluğun pes ettiği gibi bırakılsaydı başlanan her iş; bugün ne ilaçlar, ne aşılar, ne aletler, ne de araçlar, masallar, hikayeler, ne de büyük aşklar olabilirdi. Bütün bu gelişmelerin anası; küçük çoğunluğun merakı, irtifa kazanması ve bedeninde taşıdığı büyük heyecandır. Küçük ve meraklı çoğunluk; genlerinde taşıdıkları yükselti heyecanını bitmez bir devinim ile hep tekrarlayacaklardır. Onları engellemek mümkün değildir. Onlar ölüm ile sınanırlar bazı zaman. “Vazgeç, af dile” Yoksa sonun ölümdür uyarıları alırlar.

İrtifaların cesur insanları bazı zamanlar; ölümü yenmek için safra atarlar dışarıya. Ölüm ile yargılandıkları mahkemede af dilerler. Ama dışarı çıktıklarında; “ siz ne derseniz deyin dünya yine de dönüyor ve yuvarlaktır.” diyeceklerdir. Bazıları ölümlerinin kendi aydınlık felsefelerine katık sağlayacağına inandığı için “ölürüm de vazgeçmem” derler. Ve bilirler ki ölümleri irtifa kaybetmekten çok yeni irtifaların zorlanacağının büyük başlangıcı olur.

Sokrates zehir dolu tası kaçabileceği halde, af dileyip kurtulabileceği halde bu yüzden içmiştir. Ölümün, aydınlanmayı, ışığı, düşünceyi öldüremeyeceğini bildiği için baldıran zehrini içmiştir. Ölüm cezasına çarptırılmış ama ölümün irtifa kaybettirmeyeceğini bildiği için tepki göstermeden içmiştir. Sokrates baldıran dolu zehir tasını sonuna kadar içerken dostları ve karısı gözyaşı döküyordu. O gayet soğukkanlı olarak, çok susamış bir adamın su içişi gibi içmiştir; büyük güçlerin sahipleri olan kalabalığın zehir dolu tasını. Onun için o anda ağlayan karısı; “ Ama sen suçsuzsun “ diye bağırırken, Sokrates ölümünden birkaç dakika önce karısına seslenmiş; “ Bir de suçlu mu olmalıyım?”

Lovoısıer, kimya biliminde çıkmış olduğu irtifada o dönemin yobazları onu aşağıya indirmek isterler. Kimya bilimini reddeden yobazlara kafasını gösterip; “ Bu kelleler hiçbir şeye yaramaz.” dediği için tutuklanır. Lovoısıer irtifa kaybettirileceği zamana kadar kimya alanında önemli yollar aldı. Bugün modern kimyanın babası olarak kabul görüyor. Kimya alanında önemli buluşlar, deneyler yapan Lovoısıer gelişmelere her devirde karşı çıkan, kendi durgun dünyalarında sürekli hastalık üreten insanlar onun kellesini almaya karar vermişlerdi. Ona da verilen ceza ölüm cezasıydı. Giyotine çıkarılıp boynu kesilecekti. Lovoısıer, matematikçi Lagrenge’i çağırdı. “ Kellem giyotinde sepete düştüğünde gözlerime bak; eğer iki kere göz kırpıyorsam bil ki, insan kafası kesildikten sonra bir süre beyninin düşünmekte olduğunu anlarız.”

İrtifaların heyecanına, ışığına, aydınlatıcılığına inanmış insanlar; ne verdikleri kelleler ile ne de çektikleri eziyetler ile ümitsizliğe kapılıyorlar. Yaptığı işe, aydınlanmaya, insanlığa yarar sağlamaya inanmış olan insanların önüne geçmek, onların düşüncelerini, yaptıkları işi durdurmak mümkün olmuyor. Lovoısıer kellesinin yere düştüğü zamanda bile iki kere göz kırpabileceğini, kendi alanında öldükten sonra bile deney yapmak istiyordu. Lovoısıer’in arkadaşı matematikçi Logrange ; “ Lovoısıer’in son saniyede bile ispat arayışı, bilimselliğin yüzyıllar sürecek meşalesidir. Ama o yobaz kafalar ufunet üretmek için asırlarca karanlıkta sürüneceklerdir…”

Küçük kalabalığın büyük düşünürleri, öncü bilim insanları kendi alanlarında hiçbir zaman irtifa kaybetmediler. Onlar için her kaybediş, yeniden ve sürekli başlamanın gereğiydi. Her düşüş, yeniden kalkışın yeniden yol alışın başlangıcı değil midir? Elbette…

Düşüncenin ışığı Osmanlı’nın en görkemli zamanlarında yakılıp, söndürülmeden korunsaydı; bugün birçok buluşta öncü isim; biz Türkler olurduk. Bugün uzayda yol alan 10–15 aracımız bizim tarafımızdan yollanmış başka yolculuların insanlığa adanmış irtifaları olurdu. Bugün, dünyaya yön veren birkaç ülke, hâla güçlerini koruyorlarsa; bilin ki irtifalara çıkmak isteyen beyinleri, düşünürleri, kimyacıları, fizikçileri, matematikçileri, edebiyatçıları, şairleri, yazarları, tarihçileri önemsedikleri için, önemsedikleri içindir.

Dün ve bugün; yetiştirdiğimiz bedenlerin beyinlerini dışarıya göç ettiriyorsak; kurumlarımız devasa büyüklüğü erişip beden yığınlarının altında eziliyorsa; bilin ki; ilimi, bilimi, edebiyatı, felsefeyi yeterince önemsemediğimiz içindir…

Ülkem irtifa kaybederken ben de kaybediyorum. Boşluğun içinde içi doldurulmuş yaşamların içi dolu ülkelerindeki şehirleri düşünürken irtifa kaybediyorum. Bilginin ırmaklar gibi aktığı, teknolojinin insan beynini zorladığı bu anda; benim ülkem; hâla yabancıdır sanata. Yabancıdır düşüncenin irtifalarına… Ben, birken iki, ikiyken üç, üçken dört, dörtken beş olamıyorsam; olmuşluğun bilgi cennetine dalamıyorsam ve hâla bastırılmış, dayatılmış öğretileri yüksek sesle konuşamıyor; şükürler içinde kıvranıyorsam; kim bilir daha ne kadar çok safrayı dışa atacağız diye düşünüyorum…
Güven















21 Ağustos 2010 Cumartesi

KARLI KAYIN ORMANI

Kamera; Güven
İğneada-Kırklareli-Ağustos
Gün,tüm canlılara "merhaba" diyor.Karadeniz,
daha sabahın köründe sımsıcak.Olağanüstü sıcak!
Kamera; Yunus   İğneada-Kırklareli
Günün ışığı her dakika, uslanmış görüken
Karadeniz'e farlı zarafetler yüklüyor. Deniz,
mavi ile yeşilin harika gösterisini her an,
farklı bir şekilde yapıyor.
Kamera; Yunus İğneada
Kamp alanımız oldukça güzel. Üç tarafı böğürtlen
koruluğu ile kaplı.Daha arkalarındaki sazlıklar,
göller orman ile birleşiyor.
Deniz,orman,göl; bitkilere, hayvanlara ve biz
akıllı insanlara nazikçe "gel" diyor, Gel,
yaşamın yüklerini, kirlerini bırak bana!
Kamera; Güven   İğneada
Yakı çiçekleri aynı İda (Kaz) Dağlarında olduğu
gibi; çiçek tarlasına dönüşmüşler. Böğürtlenler,
Dişbudak Ağaçları,Çam Ağaçları içiçe,
koyun koyuna yaşamı paylaşmışlar.
İğneada Beğendik Köyü
İğneada'nın Bulgaristan ile sınır köyünde
Ahmet Bey Amcanın misafir perverliğinde
sohbetin demini, çayın demi ile birleştirdik.
Güzel ülkemin,nazik,bonkör insanları...
Kamera; Güven
Rezova Köyü-Bulgaristan
İğneada'nın Beğendik Köyü ile karşı karşıya; iki
farklı tepeden, iki dinin ayrı seslenişlerinden
uzanıyorlardı yaratıcının sonsuzluğuna...

Kamera; Güven  İğneada Mert Gölü

Sazlıklardan havalanan bir ördek gibi sesi
Ürkek, şaşkın kararsız duyuyorum.
Ve sen, bir gökkuşağı kadar güzelsin...
Rengarenk biraz sonra gidecek görüyorum.

diyor sanatçı.Hagi duygu yüklü insan
demez ki,insanı harekete geçiren güzellikler
karşısında...

Kamera; Güven
İğneada Longos Ormanları
Kamera; Yunus  İğneada Longos Ormanları
Her ne kadar ormanlardaki ağaçlar
gençleştirme yapılsa da bazı bölgedeki
ağaçlar koruma altında. Ve o ağaçlar, yılların
türküsünü söylüyorlar bizden öte,bizden
ziyade...

Kamera; Yunus  İğneada Istranca Ormanları
Şair, bir kış günü ve gece yürümüş,efkar duyduğu
kayın ormanlarında. Biz, bir yaz günü yürüdük
güneş ile kaplı kayın ormanlarında...

Kamera; Güven
Istranca (Yıldız) Dağları, Ormanları
Alabildiğince güzel. Hissedebildiğince anlamlı...
Ve ben, bu ormanları kokuları; karafilin,
yaseminin kokularını içime çektiğim gibi çektim;
içe...
Bir çocuğun sarıldığı gibi sarıldım, diyarların
kokularına,göğüslerine...

Kamera; Güven 
Bu küçük haylazı da selamlamadan edemedim.
Olukça özgür, alabildiğince şımarık ama
aynı zamanda alabildiğince nazik bir küçük
haylaz:))

KARLI KAYIN ORMANI



Şair karlı kayın ormanında geceleyin yürümüş. Biz, Yunus ile birlikte gündüz yürüdük. Şair, ıssız bir gecede karlı kayın ormanında yürürken efkâra sarılmış. Hem de sımsıcak özlemlerle birlikte… Biz, güneşli günün ormanına, tümüne sarıldık. Tüm ormanın kokusunu, ciğerlerimize çektik. Hanigi ağaçlar yoktu ki? Kayınlar… Meşeler… Çam Ağaçları… Dişbudak Ağaçları… Daha adını bile öğrenemediğimiz milyonlarca ağaç; Yıldız (Istranca) Dağlarının tepelerinden tutun da, en dip uçurumlara, upuzun vadilere kadar yayılmışlar.

Ormanlar, dağlar, platolar, dereler, göller, kuşlar, böcekler, diğer memeli hayvanları ile birlikte güzel ve anlamlı. Hiçbir orman, bu yaşamlardan yoksun böyle güzel değildir. Yıldız Dağlarını, platolarını, derelerini, göllerini, ormanlarını görmeyişimin hüznünü görme anımın büyük sevinci ile yaşadım.

Karlı Kayın Ormanlarına yapacağımız gezi bir ay önce yapılacaktı ama olmadı. Her işte bir hayır vardır. İnanın vardır. Yeter ki amacınızdan, inancınızdan sapmayın. İnsan, denen üşengeç yaratık, her zaman soylu mazeretler üretir. Her zaman bir nedeni vardır, ülkesini, tarihini, kültürünü, insanını tanımamak adına. Hangi köşede ne vardır, o dünyaların renkleri, kokuları, sesleri nasıldır diye merak etmez, dedikoduların en görkemli olanlarına sığınırız. Doğuya, farklı, güneye farklı, kuzeye farklı bakarız. Sanki bizden çok öteler gibi yüzyıllardır yabancı kalırız… Ne hazin…

Büyük şair, karlı kayın ormanını bir kış günü dolaşmış. Biz, bir yaz günü dolaştık. Nazım, ülkesinden çok uzaklarda, ülke özlemi içinde sığınırken mısralara, bizler ülkemizin kavuşulmamış topraklarına kavuşma anında sığındık makalelere…

Tekirdağ şehrimizden yaklaşık 100 km yol aldıktan sonra ulaştık Karlı Kayın Ormanların diyarına. Yolculuğumuzun 60 km olan kısmı tamamıyla ormanların içinde geçti. Sanki sonsuza, sonsuzun insanlığına, özgürlüğüne doğru yol alıyorduk. Meşe Ağaçların o nazik, o disiplinli bakışlarını, süzüşlerini anlatamam. Kızıl Çamlar, utanmaz kızlar gibi soyunmuşlardı bedenlerindeki giysileri. Dişbudaklar, görkemli bir yükselti içinde göğe uzanıyorlardı. Kayınlar, özlemle, inançla selamlıyorlardı bizleri. Devasa Ormanın belki de en fazla ağacı meşelerdi. Ama hiçbir ağacın fazlalığı toprak savaşına yol açmıyordu. Onların davası, kuzeyli, güneyli, doğulu ve batılı değildi. Bütün ağaçlar kendi marifetlerini, güzelliklerini nazikçe, doğallıkla sergiliyorlardı.

Yıldız Dağları bağrından açılan yol için geçit vermiş. Kimi 400 metrede, kimi 800 metrede ağırladı bizi. Dağların eteklerinde güneş, asfaltı eritir, bedenlerimizi ter içinde bırakırken, dağlara, ormanın koyu gölgelerine ilerledikçe serinliği de hissettik. Kötü olan hiçbir görüntü yoktu. Bizler, iyinin de iyisini aradık. Sıkça durup, ağaçların yaz sessizliğine adadıkları danslarını izledik, fotoğraf çektik. Kayınlar, Nazımın kayınları gibiydi. Ama karlı değillerdi. Kim bilir kışın, bu güzel orman, üzerindeki tüm giysileri atınca, tüm makyajlarını temizleyince nasıl görünüyordur?

Şair, yedi tepeli şehirde bıraktığı gonca gülü karlı kayın ormanları içinde anarken, ölümü de döşünmüş, ölümü de sorgulamış; “ Ne ölümden korkmak ayıp, ne de düşünmek ölümü!” Şimdi, bunca kıyametler koparken, her gün gündem, yapay filmlerin etkisi altında kalırken; bizler her gün ölüyoruz… Bir ülke düşünün ki, her bölgesi kendi çapında dünyaya değer güzellikler taşıyor! Tarihi alanları bu kadar zengin kaç ülke vardır?

Ben kendimi bildim bileli bu bölge; Yıldız Dağlarının kayın, meşe ormanları bölgemizin odun ihtiyacını karşılar. Belki de başka bölgelerin de ihtiyaçlarının bir bölümünü karşılıyordur. Yıllardır her odun yakışımda bedenim ısınırken, içim de yanardı biraz! Acaba derdim, bu ağaç, son ağaç mı? Bir ormanı daha mı yakıyor, bitiriyoruz diye kendi saflığımı, kendi vicdanımı sorgulardım. Yıllar geçti bizler kış aylarında karlı kayın ormanlarında geceleri yürümek yerine, kayın odunlarını yaktık ısınmak, biraz daha fazla yaşamak adına.

Kırklareli Bölgesinin ormanlarının neden bitmediğini, bitmeyecek oluşunu Karlı Kayın Orman Gezisinde anladım. Mutlu oldum. Bu ülkede en azından yarım da olsa iyi şeylerin yapılabileceğine inandım. Ormanların büyüyen ağaçları kesilirken, gençleri korunuyor ve sürekli ormanlar var ediliyordu. Bu uygulama böyle olmasaydı, Yağmur Ormanları bile biterken, Kırklareli Ormanları da çoktan biterdi. Ve biz, İğneada’ya giderken, nazik Meşelerin, gururlu Çamların, zarif Kayınların içinden gidemezdik… Gidemezdik…

Karlı Kayın Ormanlarını Trakya’da yaşayan ve bu ülkeye kendini adamış birisi olarak bu kadar geç tanımış olmanın burukluğu hâla sımsıcak içimi yakar! Ve bu bölgenin üç boyutlu görüntüsünü dört iklim gezmek gerektiğini anlatmak isterim. Biraz doğa, ülke sevginiz varsa, üşenmeden çıkın yollara. Düşün, hiçbir beklenti, koşul üretmeden koyuverin kendinizi… Yıldız Dağlarına sabırla tırmanın. Meşe Ağaçlarına, Kayınlara, Çamlara, Dişbudaklara el sallayın. Yüzlerce hayvana yaşam veren göllerini seyreyleyin. Göllerin uçsuz bucaksız sazlıklarının güz rüzgârında türkülerini dinleyin!

İğneada yolculuğumuz doğa açlığı çeken bedenlerimize inanılmaz bir enerji verdi. Ne yoktu ki bu gezide! Ormanlar vardı. Göller, dereler vardı. Yakı çiçeklerinin moru, yaban çiçeklerinin her rengi vardı. Geniş, alabildiğince uzun kumsalıyla birlikte Karadeniz vardı. Longos Ormanları upuzun yükselirlerken göğe doğru, sonsuzun maviliği vardı, dünya gözüyle baktığımız yerde.

Dost Yunus, Gezgin Yunus ile birlikte elimizdeki imkânları olabildiğince değerlendirdik. Yine her zaman olduğu gibi doğanın doğallığına ona hiç zarar vermeden sığındık. Kamp kurduğumuz yere tek bir çöp bırakmadan ayrıldık. Beğendik Köyünü ziyaret edip, oradaki insanlarla sohbetler ettik. Karadeniz’in Türkiye sınırlarının bittiği yerde kurulmuştu Beğendik Köyü. Sıcaktı, misafirperverdi insanları. Beğendik Köyü ile karşı tepedeki Bulgar Köyü birbirlerine deyecek yakınlıkta, tepelerin rüzgârı, serinliği ile birlikte bakıyorlardı yıllardır.

Biz de Karadeniz’in Meşe Ağaçları içine gizlenmiş Beğendik Köyünün tepesinden, kumsalından el salladık Bulgaristan’ın bakımlı Rezova Köyüne. El salladık, insanlığa, insanlarımıza…

Dönüşümüz bedenlerimizin taşımakta zorluk çektiği ağırlıklarla yüklüydü. Karlı Kayın Ormanlarının kokuları, sesleri, hikâyeleri yüklenmişti bedenlerimize. Ve ben, Yunus ile birlikte bir türkü tutturmuştum;

“ Ben oradan geçerken biri ‘amca’ dese gir içeri. Girip yerden selamlasam hane içindekileri!”

Bu ülke, binlerce güzelliği barındırdığı gibi, yüzlerce korkulu gizemi de barındırıyor. Bu güzel diyarlar; Karlı Kayın Ağaçlarının, Meşelerinin, Çamlarının olduğu diyarlar; Sabahattin Ali gibi aydınımızın da katledildiği ve derin iş olduğu için bir türlü açığa çıkarılamadığı yerlerden bir yerdir… Hani, “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” diyen şair, yazar, aydın Sabahattin Ali.
Güven











18 Ağustos 2010 Çarşamba

KOYUN CAN,KASAP ET DERDİNDE

Kamera; Güven
Diogenes'in fenerini, insanlığın soylu
çanlarını, zillerini buldum.Şimdi sıra,
İNSAN aramaya geldi. Sürekli sırıtan,
korkan, kaçan,saklanan,ezbere yaşayan
insanlardan değil!


KOYUN CAN DERDİNDE KASAP ET DERDİNDE



Başbakan AKP Genel Merkezinde HABERTÜRK TV Yayın Yönetmeni Yiğit Bulut ile sansürsüz bir şekilde konuştular. Aslında buna konuşmak da denemez diye düşünüyorum! Yiğit Bulut nezaket çizgisin o kadar alçaklara çekmişti ki, filanca böyle diyor, filan yerde bu yazıldı sorusuna sığınıp mikrofonu sürekli Başbakan’a verdi. Başbakanımız da bildiğimiz cümlelerini ev sahipliği centilmenliğine de düşünüp biraz daha ılıman sunmaya çalıştı.

Yiğit Bulutun sunduğu programın adı, Habertürk Sansürsüz. Fakat Habertürk’ün Genel Yayın Yönetmeni kendi kendine sansürü çoktan koymuştu bile. Bu sansürsüz programda ah bir sunucu olmuş, ah, olmamış; hiçbir şey fark etmez. Başbakan Erdoğan’ın “ulusa sesleniş” programlarından bir farkı olmalıydı. Başbakan, sansürsüz bu programda büyük bir ülkeyi yönetmiş olmanın terlemesini yapmalıydı! Elbette Başbakanımızı terletecek de, o program yapımcısı olacaktı. Gayet usulüne göre, herkesin bildiği soruların sorulması; Habertürk Sansürsüz, yapımın amacına ne kadar uygundur bilemiyorum! Ama ben kendimce şok yaşadım.

Başbakanımızın kendi kontrolünde olan, tek taraflı ve sadece durumu kurtarma, yapılanları anlatma, suçlamaları reddedip karşı tarafı suçlama ile devam eden program bilgilendirmekten, ümitleri tazelemekten, işsizlerin, emeklilerin, memurların, çiftçilerin heyecanını arttırmaktan uzak kaldı.

Başbakanımız muhalefetten oldukça şikâyetçiydi! Avrupa Ülkelerinde muhalefetin iktidar ile birlikte çalıştığını da ifade ettiler. Başbakanımızın bu şikâyetine inanın hiçbir anlam veremedim! Nasıl olur? Muhalefetle bu kadar kavga ve gerginlik yaratılır da sonra onların işbirliğini istersin anlayamıyorum?

Sütü bozuklar, Soysuzlar, Bunların soyu-sopu belli değil, gibi söylemleri, yakıştırmaları yaptıktan sonra, bir araya gelememe şikâyeti yapıla bilinir mi sayın başbakanım?

Başbakanımız, terör ile mücadele ederlerken muhalefetin de onlar ile mücadele ettiğini bu mücadelenin etik olmadığını savundu. Allah Aşkına, terör ile mücadele yapılırken, başbakanımız bu sorunu çözmek için muhalefete ne kadar şans verdi? Ne kadar hoşgörülü davrandı? Sürekli gerginlik üzerine kurulu bir siyaseti izlemiyor muyuz yıllardır? AKP’nin ülke yönetimine geldiği ilk yıllarda ılımlı ve tüm halkı kucaklayan bir parti olduğunu inanmak istemiştim. Bazı arkadaşlarımız ile konuşur, artık dedelerimizin, babalarımızın ezberini bozmamız gerektiğini savunurduk. Yani, AKP, söylediği gibi halkının tümünü, koşulsuz bir şefkat ile kucaklar, halkının tümüne adalet dağıtırsa biz de niye bu partiye oy vermeyelim? Bunları çok konuşmuştum. Ama gelinen nokta; AKP siyasetinin yaratmış olduğu acı gerçek; iki tarafa ayrılmış insanlar topluluğundan başka bir şey değil…

Sanırım 12 Eylül’e gelinen olaylar AKP yöneticilerine hiçbir şey ifade etmiyor. Ülkemizin insan kayıpları, maddi kayıpları, Avrupa ülkelerine karşı düşkünlüğümüz gün gibi ortadadır. Hâla taşlar yerine oturmamış, tam manası ile adaletin, hukukun, siyasetin işlemediği bir ortam yaratılmıştır. Sağ ve Sol tarafların, taraftarların nasıl kullanıldığı, nasıl haksızlığa uğratıldığı tarihin sancılı yaprakları arasında bizleri bekliyor.

Habertürk Sansürsüz programı, Yiğit Bulut’un inanılmaz sessiz nezaketi ile sunulmuş olsa da, Başbakanımız acı gerçekleri acı bir şekilde ifade ettiler. İstanbul Büyük Şehir’e ait Belediye İşletmelerinde ; “ Alkolü ben kaldırdım” derken gözleri parlayan Başbakanımız, aynı zamanda harika bir ayrımcılığı, adaletsizliği, kamplaşmayı da kamçılamıyor mu? Bu acı gerçek ortada dururken, muhalefet sizle aynı yerde olabilme ihtimali var mıdır? Alkol için Başbakanımızın açıklaması da şöyle; “ Alkol içmeyenler gelemiyordu. Şimdi tıklım tıklım doluyor işletmelerimiz.” Ne güzel, ne harika bir çözüm. Ben, isterdim ki, alkol içmeye bilmeyenler, rezalet çıkaranlar hiçbir yere alınmasın! Ama bu ülkede suyu bile içmeyi bilmeyenler var. Toprağı bile kullanmaya bilmeyenler var.

Alkol içenler başka yere gitsinler, onlara da bir sürü gidilecek yer var diyen Başbakanımızı bu güzel memleket içinde yakaladıkları tarihi bir fırsatı kaçırmak üzere olduklarını da uyarmak isterdim. Belki bu uyarıyı Habertürk’ün Genel Yayın Yönetmeni Yiğit Bulut yapar diye boşu boşuna bekledim.

Bu ülke insanın ana sorunu, alkol de değil, dil, din de değil, renk de değildir… Bu ülkenin insanının asıl sorunu, kurtuluşu emek harcamadan, siyasi efendilerin yüksek merhametlerine, delaletine sığınmış olmalarıdır. Kısa süreli zengin olma hayali ile yanıp tutuşanlar kendi kalıplarını, maskelerini, sanatlarını yaratıp insanüstü gelişme gösteriyorlar. Geri kalan büyük çoğunluk; sürekli dualar, yalvarmalar, yakarışlar, bağırışlar ile ömür tüketiyor.

Ben bu ülke insanının kendi kaderini kendinin değiştireceğine inanıyorum. Başbakan Erdoğan’ın söylediği gibi Kolektif Akıl, hem vatandaş, hem siyasiler tarafından ULUSAL BİRLİKTELİK-ÇIKARLAR olarak algılanır, yaşanan olaylar doğru okunursa, bu ülke, gerçekten güçlenir; ama gerçekten…
Güven

16 Ağustos 2010 Pazartesi

SEVGİNİN BÖYLESİ

Kamera; Güven Küçük Köpek Yavrusu
Tekirdağ
Bu küçük canlılar ile çok yakın olmayalı
neredeyse 35 yıl geçti. Güya şehirin
uygar yaşamına geldik.İnsanlara ait,
zavallı şeihrler,bizi kim bilir kaç canlıdan
uzak bırakır! Bendeniz bu canlıların
koştuğunu, coştuğunu, doğanın içinde
oralara ait olduğunu bildiğim için, şimdi
onları küçük yerlere, apartman içlerine
koymaktan çekiniyorum.
Bu küçük haylaz, annesini
çoktan kaybetmiş. Ben anne
diye bir anneye getirdim onu.Doğa,
anneliği sınırladığı için, yavruları olan
anne, getirdiğim küçük haylazı
az daha parçalıyordu.


Kamera; Güven   - Tekirdağ
Soldan Sağa; Hüseyin Bey, Çapkın ve
Fethiye Hanım
Yürüyüş arkadaşlarım. Çapkın isimli
köpek,kimseye ait değil. Ama bu
köpeği sevmeyen var mıdır? Sanmıyorum!
İsmini kim verdi, neden "çapkın" dediler
vallahi başkalarının yalancısıyım:))
Fakat o kadar güçlü olmasına rağmen
öyle oyuncu, öyle şakacıdır ki, sizi
incitmekten korkar! Ama bazen
şakanın tadı kaçınca, çapkın, bizi
telaşa sürükler:))

SEVGİNİN BÖYLESİ



Sabah yürüyüşüm için biraz haylazlık yapıp geç kalktım. Her sabah birlikte spor yaptığımız gün ile dostluğun sohbetine merhaba dediğim insanlar; Zehra Abla, Hüseyin Ağabey ben giderken onlar dönüyordu. Uzaktan da olsa el kaldırdık ; “ merhaba, günün aydın olsun, iyiyiz.” diye…

Her olayın kendine göre bir ayrı vardır. Eskiler ne derdi; “her şeyde bir hayır var!” Vardır elbet ama her şeyi bekleyecek, dinleyecek zamanımız yok. Çok hızlı yaşıyor ve çok hızlı tüketiyoruz.

Belediyemizin spora verdiği destek sayesinde Özgürlük ve Barış Parkında sağlam kalan birkaç alette sabah sporumu yaptım. Küçük köpek yavrusu varlığını belli etmek için ikide birde sesleniş; inlemeler yapıyordu. Küçük kahverengi köpek yavrusu; muhtemelen daha bir aylık! Yürüyüş parkurunun sonunda Lunaparkın kuzey tarafında dişi bir köpeğin yavruladığını biliyorum. Tam on tane şipşirin yavruları var. Bu kadar küçük yavrunun o kadar uzaklıktan gelebileceğine şaşırdım. Yolu yordamı bilmez bu yavru herhalde Lunaparkın oradaki yavrulardan birisidir diye düşündüm!

Günlük hayatın katmerli kurtarıcılığına soyunup gerçek hayatın diğer canlılarını çoktan unutmuş ben; bu köpek yavrusunu annesine getirmeye karar verdim. Spor aletlerinin yanında haylazlık yapan yavru insanların orada olmasını kendine yakın görmüş ki, anne hasreti çekse de benle gelmek istemedi. Biraz ilgilenince peşime döştü. Ben önde küçük kahverengi köpek yavrusu arkada yolculuğa çıktık. Patikalardan, merdivenlerden, ağaçların bol olduğu yerlerden geçtik. Bana o kadar inanmış ki, bazı merdivenleri çıkmakta zorlansa da benim beklediğimi görünce mücadele ederek çıktı. Aferin küçük haylaz, dedim. Aferin sana.

İnsan çok küçük bir iyiliğe bile soyunması ne kadar farklı insani bir duygunun uyanmasına yol açıyor. Kiminin tekme vurduğu, kiminin lüks araçları ile ezdiği küçük bir köpek yavrusunu doğal haline bırakmamıştım. Öyle ya; bugün iyilik yapma günümdü. Ama nasıl bir iyilik? Nasıl sonuçlanacak? Elbette iyiliğin sonucunu görmek için yürüdük. Dişi köpeğin ve yavruların yanına geldik. Sanki bir sorun var gibiydi. Ne diğer yavrular sevindi, ne de anne köpek. Yanımdaki küçük haylaz da onları görmemiş gibi yaptı. Fakat bir süre sonra tel avludan bulduğu küçük bir geçitten değer yavruların yanına gitti. Ne olduysa o zaman oldu! Anne köpek bizim küçük haylazı o koca ağzı ile öyle bir tutu ve yere sarstı ki; yavru çoktan ölmüştür diye düşündüm.

Askerde silah kullanmamış ben; çocukluğumun kartopu savaş kahramanı ben; saniyeler içinde almış olduğum taşı, küçük haylaz köpeği öldürmek üzere olan anne köpeğe attım. Tanrım! Tam isabet. Hani nasıl derler tam on ikiden… Attığım taş dişi köpeğin burnuna gelince yavru köpeği bırakmak zorunda kaldı. Ve o da girmiş olduğu geçitten kendini dışarı attı. Bir iki saniyelik zaman tek atışla iyi kullanılmıştı. İnanılmaz bir katledişin başkahramanı ben olacaktım. Kendi ellerim ile oraya, o dişi köpeğe ait olmayan yavruyu öldürtecektim!

Sabah tazeliğinde, daha günahların işlenme vakti başlamadığı zamanda güya ben iyilik yapacaktım. İyiliğin böylesi…

Küçük haylaz köpek yavrusu oldukça korktu. Korkunun ne demek olduğunu o küçük yavrunun gözlerine bakınca gördüm. O korkmuştu! O ölümü bir başka küçük yavrulara şefkatle yaklaşan anne köpeğin ağzında görmüştü. Onu kurtardıktan sonra ilk işi korku tuvaletini yapmak oldu. İlkönce kakasını, sonra da çişini yaptı. Korkmuş, hırpalanmış ve ümitsizliğe düşmüştü. Benimle yaklaşık elli metre yürüdü ve yere uzandı. Ne çağırmama, ne el sallamama, ne ıslık öttürmeme kulak kabartıyordu. Gözlerime bakmak dahi istemiyordu. Küçük yavru köpeğin yanına geldim. Çok hızlı yaşamımızın inanılmaz değişimi içinde sanki hiç köpek yavrusu beslemedim, sanki hiç küçük ve haylaz olup muhtaçlık istememiş gibi kaskatı olmuş bedenimin merhamet anlayışını sınadım. Bu küçük haylaz için çok şey yapamazdım. Şansı yaver giderse bu parkta yaşamını bir süre devam ettirecekti. Ama onu bekleyen tehlikeler vardı. Açlık, diğer köpekler ve çok yakından geçen caddenin vahşi trafiği…

İnsan haklarının oturmadığı, hayvanlara çok az hakların verildiği güzel dünyamızda ölüm her zaman vardı. Ama şehirleşen ve daha uygarlaşan insanların şehirlerinde işlemeyen kurumlar, duyarsız yöneticiler ve evinin içine hapsolmuş entelektüeller olduğu sürece; bu şehrin köpek yavruları, çığlıkları hiç bitmeyecek. Kedileri de öyle…

Yavru köpeğin uzandığı yere çöktüm. Onun beni anlayacağını hissederek;

“ lütfen ayağa kalk ve kendine bir şans daha ver. Uzaklaşalım buradan. Ümitlerini asla yitirme.”

O ana kadar pes etmiş, daha bir aylık hayatını yaşlı bir köpek gibi hissetmiş ve sanki yattığı yerden hiç kalmayacakmış gibi yatan yavru köpek ayağa kalktı. Tekrar eski haylaz haline dönüşmüştü. Bu sefer daha mutlu bir şekilde peşim sıra geldi. Yine patikalar geçtik. Yine bir sürü ağacın yakınından yürüdük. Onu teslim edebileceğim, onun için yiyecek alabileceğim çay ocağının yanına geldik. Dışarısını süpüren orta yaşlı adama seslendim; “ Hayırlı işler amca. Bak sana genç bir arkadaş getirdim. Onun için yiyeceğin var mı?”

Ben adam ile yiyecek işini küçük köpeğin bakıp bakamayacağını konuşurken, bizim küçük haylaz çoktan kaybolmuştu. Oradaki bitkiler, ağaçlar arasında doğanın ona bir kez daha verdiği şans sayesinde belki de yaşayacaktı. Ümit ettim, çocukluğumun saf duyguları ile dua ettim. Büyük yaratıcının beni duyabileceği şekilde; ağzımı bile oynatmadan
Güven

















ÖLÜM YAŞAMA DÖNÜŞTÜ

  


Kamera; Güven        İğneada
Böğürtlenler, Yakı Çiçekleri, Dişbudak Ağaçları
ve dalgalarının sesini dinlediğim; Karadeniz...
Yaşamın kirli yüzüne,acılı ölümüne
rağmen; bir de yeşil,pembe, mavi, beyaz,
mor,sarı yüzü vardır! Değil mi dostlarım?

Kamera; Güven  İğneada Longos Ormanları

 Kelebek,ölüme ne kadar yakın değil mi?
Ya, onun yakını bizim yakın anlayışımızdan
çok farklı, ya da ölüme meydan
okuyor bu güzel canlı! Ya da...


Kamera; Güven  Yaşam ve Ölüm
Bir tek çekirge bir Eşek Arısı ve binlerce
karıncaya yaşam hediye edecek.
Bugün, Eşek Arısı ve Karıncalar kazandı; belki
yarın da Çekirge kazanır; kim bilir?


ÖLÜM, YAŞAMA DÖNÜŞTÜ



Eşek arısı saatlerdir aynı bölgede dolanmanın büyük avını bir dakika içinde büyük bir ödüle dönüştürdü. Ne muhteşem bir savaş… Ne muhteşem bir dönüşüm…

Bir çay içimi oturduğum erik ağacı gölgesi aynı zamanda yaşam ile ölümün tabi gösterisini de izlememe neden oldu. Tabiat sessizce ölümlere, yaşamlara dönüşüyor… Sessizce… Erik ağacının koyu gölgesi yazı sıcağında iyi bir sığınma yeri olmuştu. Karımca kolonisi de hemen erik ağacının altındaki alçak duvarın gölgesinden yol oluşturmuşlardı. Koloni oluk oluk akıyordu. Erik ağacının gövdesinden dışa vurduğu sakızları çoktan sertleşmişti. Ama epey uğraştıktan sonra küçük bir parça sakızı kopardım. Dedemin ektiği çocukluğumun erek ağaçları boldu bizim bahçemizde. Onların da gövdelerinden dışa sızan sakızları olurdu. Çiğnemek için değil de yapıştırmak amaçlı kullanılan sakızlar…

Gölge koyu, esinti yok denecek kadar azdı. Ne olduysa o an oldu. Tam da oturduğum yerin hemen yakınına iki savaşçı yere düştüler. Eşek arısı ile çekirge savaşlarının sonuna gelmişlerdi. Bu savaşı izleyen büyük seyirci topluluğu yoktu. Tek izleyicileri bendim. Çekirge eşek arısının üç misli büyük olmasına rağmen yaşam savaşını kaybetmek üzereydi. Çünkü en zayıf yerinden yakalanmıştı. Eşek arısı çekirgeyi tam da üstünden yakalamış. Çekirgenin güçlü ayakları ve dişleri arıya hiçbir şey yapamıyordu.

Arı ile çekirge yere düşmeleri ile birlikte eşek arısı en ölümcül silahını kullandı. Çekirgenin sol yanından zehirli iğnesinin zehrini boşalttı. Çekirgenin bedenine yayılan zehir, Sokrates’in kendi elleriyle içtiği bir tas baldıran zehri değildi. Ama çekirge de bir tas baldıran zehrini içen Sokrates gibi mutlu gitti ölüme. Çünkü hayatını olabildiğince doğal yaşamışlardı. Doğal olmayan döngünün onlara bir sürpriz hazırlayacağını çok iyi biliyorlardı.

Sokrates’i suçsuz yere ölüme yollayanlar bir süre rahat edebilmeyi, kendilerince genç insanların Sokrates’in aydınlık felsefesinden zehirlenmemelerini istiyorlardı. Ve tek kurtuluş Sokrates’in bir tas zehir içip ölümlü bedeni başka yaşamlara dönüştürmesiydi. Sokrates ölümün; doğal olmayan ölümün her geç kapısını çalacağını biliyordu. İşte bu yüzden hiç durmadan ve hiçbir maddi beklentiye girmeden; düşünmeyi, irdelemeyi, doğruyu, iyiliği savundu.

Çekirge de Sokrates gibi hiç acı çekmeden öldü. Yaşam sona ermişti. Daha bir dakika önce avcı konumunda olan ve oldukça güçlü ve sağlıklı olan çekirge bedeni; şimdi başka bir avcının elinde yaşam sanatına dönüşüyordu. Ne büyük bir çığlık… Ne büyük bir dönüşüm…

Eşek arısı çekirge ölünce rahatladı. Çekirgenin sırtından inip sol göğüs hizasından kocaman bir parça kopardı. Arının ödülü buydu. Çekirgeden alacağı ödül; belki de çekirgenin 1/10 kadardı. Eşek arısı aldığı kocaman ödül ile uçmayı denedi ama uçamadı. Çünkü yaşam ödülü oldukça büyüktü. Çekirge bedeninden kopardığı yiyeceğinin bir parçasını yiyip savaş alanından uzaklaştı. Şimdi döngünün bir başka savaşçıları giriyordu devreye.

Sanki yüzyıllar öncesinin muhteşem Akha orduları Truva şehrine yaklaşıyordu. Gemiler asker doluydu. Savaşçılar besili ve bakımlıydılar. Aynı savaşma isteği duyan gerçek bir ordu; karımca ordusu tam da önümde çekirgenin ölü bedenine yaklaşmaktaydılar. Eşek arısının büyük bir kurnazlık ile öldürdüğü çekirgenin büyük bedeni ilk önce öncü karımcalar tarafından kontrol edildi. Besin tazeydi ve güvenliydi. Öncü karımcalar ordunun geri kalanına bu bilgiyi ilettiler. Ve dönüşüm; ölümün yaşama dönüşümü muhteşem bir titizlik içinde tekrar başladı. Truva kuşatılıyordu. Karımca ordusu inanılmaz bir disiplin içinde aynı güzergâhı izleyerek ve ne yaptıklarını çok iyi bilen bir şekilde çekirgenin ölü bedeni işgal edildi. Artık çekirgenin açık yeşil bedeni görünmüyordu. Görüntü de sadece simsiyahlığın savaş çığlıkları vardı.

Çekirge ile eşek arısının savaşı bir dakika sürmüştü. Çekirgenin ölü bedeni ile karıncaların dönüşüm savaşı da beş dakika içinde bitmişti. Çekirgenin ölü bedeni binlerce genç karıncaya yaşama dönüşüm enerjisi olarak sunulacaktı. Ağrısız ve acısız ölümlerin muhteşem dönüşümü milyarlık döngüde milyar kez tekrarlanıyordu.

Hayvanlar dünyasında büyük çoğunluk ağrısız, acısız ve adil ölümler, öldürmeler; yaşam için hiç bitmeyecek bir sonsuzlukta devam ediyor. Acaba çok akıllı ve çok kurnaz insanlar; yani bizlerin ölümleri, öldürmeleri; neden, acılara ve lanetlere dönüşüyor? Sürekli sahiplenme ve daha fazlasını isteme tutkusu, insanlığın harika sonuna doğru gidiyor da büyülenmiş saflığımız bunu anlayacak kadar bilge değil midir acaba?

Sokrat yüzyıllar öncesinden düşünmeyi, irdelemeyi, sevgiyi, doğruluğu işaret etmişken ve bu işaretlerin binlercesini duymuş, görmüş, okumuşken; bilgi zenginliği içinde bu kadar fakirlik neden?

Hz. Muhammet, yüzyıllar öncesinden “oku” oku da bilgilen! Düşün ve irdele! Hayatı, kargaşa ve körlükten ibaret kılma demişken biz neyin üfürükçülüğüne soyunduk acaba?

Güven