21 Mart 2017 Salı

GÖRME BİÇİMLERİ ve JOHN BERGER


   GÖRME BİÇİMLERİ ve JOHN BERGER
-----------------------------

    Sanata adanmış insanları, insanlığa uzanan ırmaklara benzetiyorum. Kütüphanelere benzetiyorum. Toprağa, rüzgâra, yağmura benzetiyorum. Hiç kuşkusuz, sanatlarıyla uzanırlar sonsuzun dolambaçları arasına.

 Akan büyük nehirleri görecek, nehrin sularından beslenecek başka üretken insanları beklerler. Tıpkı insan eliyle her türlü anlatı, gözlem çeşitlemesinin olduğu kütüphaneler gibi. Yağan yağmur, esen rüzgâr misali; hiçbirisi doğrudan insana fayda sağlamaz.

 Bu değerleri, faydaya; üretime dönüştüren yine insandır. Rüzgâr uğultusuna şiire de, hikâye sanatına da dönüştüren insanken, rüzgârı, elektrik enerjisine; yel değirmenine, rüzgârgülüne de dönüştüren insandır. Nehirlerden akan suları, bağlara,bahçelere,göletlere,küçük derelere yönlendirdiği gibi…

  John Berger; Görme Biçimleri sanatını üst seviyeye taşıyan yazar, şair ülkemize üç kez gelmiştir. Onu anlatan, Gökyüzü Mavi Siyah kitabı, aynı zamanda John Berger’in şiirini, felsefesini ve ülkemizde ki keşiflerini de aktarıyor. Sanki büyük bir ormanın içinde veya okyanusun derinlerinde kaybolmuşçasına hazinelerimizi ortaya çıkartır Berger.

 Nelerdir bu hazineler? Mesela; sabaha kadar okduğu, ona hediye edilen Fransızcaya çevrilmiş Sait Faik’in öykü kitabıdır. Ülkesine dönerken uğradığı Edirne şehri ve Selimiye’dir. Aklından hiç çıkmamış, sesleri duyumsadığı Selimiye… Sinan eseri… Türküler üzerine konuştuğu Yaşar Kemal’dir. Kumkapı’da gece ritmine, eğlencesine tanıklık ettiği Kör Agop’un Meyhanesidir. Şeker Ahmet Paşa’ın Orman’da Oduncu Tablosu…

  Başka? Cihat Burak, Can Yücel, Mehmet Ulusoy sohbetleridir. Necdet Yaşar ve Reşat Uca’dan ney, tambur, kemence dinletileridir. İstanbul Film Festivaline Jüri Üyesi olarak geldiğinde izlediği film; Hakkâri’de Bir Mevsim’dir… Latife Tekin, Tomris Uyar tanışmalarıdır…

  Görme Biçimleri böyle bir şey; günü kurtarmak yerine; tüm zamanları birbirine ekler. Yaratıcıdır. Tok gözlü ve ölümlü olmanın ölümsüz hissiyatını taşır… Tıpkı, Hakkâri’de Bir Mevsim filminde, öğretmenin yazgısını sorguladığı gibi;

“ Sanki uzun yıllardan bu yana burada yaşıyorum. Yoksa burada mı doğdum ben? Burada mı öleceğim? Hiçbir şey şaşırtmıyor beni. Adeta uyuştum… Unuttum her şeyi. Her şeyi… Geçmişi, kentleri…”

 Güven Serin 

14 Mart 2017 Salı

DAMITILMIŞ YAŞAMLAR




                                           DAMITILMIŞ YAŞAMLAR


 Bir ömür süren, birkaç ömür sürmesini istediğimiz; hatta ölümsüzlüğü bile içimizden geçirdiğimiz bize ait olan soluk alıp verme işini ne kadar önemsiyoruz bilemiyorum?

  Yazın hayatının, okuma, görme, dinleme davranışlarının karşılığı olan irdelemeyi yapmak istiyorum sayın okuyucu. Bir insan ömrünü; ömürlerimizi ortalama 70 yıl sayarak. Olmadı, çok az bulduysanız 90 yıl sayalım. Yüze ne kalmış; bir on yıl; hadi 100 yıl diyelim…

  Ortalama ömrümüzün 100 yıl olacağını düşünürsek, yüz yıllık koca ömrümüz hatırına biraz mizansen ve oldukça gerçeğe yakın bir çalışmayı birlikte yapalım! Hazır mısınız? Sanırım…


  100 yaş; tam olarak, yani yaklaşık olarak 36.600 gün ve gece demek. Kulağa belki çok, belki çok az geliyor. Ama işin matematik tarafı budur. 36.600 gür ve geceyi aşan bir yakınım; anneannem halen hayatta. Bir yüzyılı geride bırakan Ayşe ninem… Halen, kaygıları, heyecanı, alfa insan oluşa yakınlığı aynı…

  Kas kuvveti, duyma, görme eskisi kadar olmasa da, meramını anlatacak, hatta canı sıkılırsa bir güzel kavgasını da verecek sıhhatte… Ona sordum; Ayşe nine; ne anladın bu koca hayattan? Başından nice badireler geçtiğini, zorlu yaşama nasıl direndiğini, yaşamın son demlerinde bile et, sarımsak, yoğurt yeme zevkini kimseye bırakmadığını da dinledim.

  Biz, bize ait olan 100 yaşına gelelim. 36.600 gün ve geceye… Üçte birinin uyuyarak, dinlenerek geçtiğini bildiğimiz; bu bilgi ışığında bize kalan 70 yaş; 25.600 günün peşine düşelim.

 Tamam o zaman;beyaz önlüklerinizi giyip düşünce salonuna geçelim. Kaygılarımız, tasalarımız, uyuklamalarımız, kızgınlıklarımız, köşeye çekilişlerimizi 25.600 günden düşmeyeceğim. Çünkü daha da azalır. Zaten üçte birisi uykuya gitti.

  25.600 günün neşe, hüzün, heyecan içinde; kütüphane, kitaplar, eğlence, eğlendirme, yeme, içme, gülme, ağlama; yani bol yaşam katkılarıyla geçiyor oluşuna göre olumlu ilerlemeye devam edelim. Bu ilerlemeyi yapacağız ama önce bir çiçek yağı laboratuarına uğrayalım. Önce gül fabrikasının kaynama-damıtma odasına geçelim.

  4 ton gül döktüler kazana. Kaynadı, damıtıldı ortaya çıkan gül yağı 1 kilogram. Kilosunun 6500–7000 euro olduğu gül yağının dört ton gülden olduğunu düşünürsek; parfümeri sanayinde ne kadar önemli olan gül yağının 4 tona karşılık, bir kilo, karşılığı bana şu düşünceyi sesli yapmaya; hatta sizinle paylaşmak isteyişime katkı yaptı.

 Ya kendi yaşamlarımızı damıtabileceğimiz bir kazan, makine, fabrika yapılsa;100 yıllık ömrün; 36.600 gün ve gecenin damıtılması gerçekleşse; geriye kaç gram veya kiloluk yaşam; yani paha biçilmez olan o şey çıkar?

 Geriye bir şey kalır mı? Bütün işlemi, çekip çeviren, bizim ölümlü yaşam sürerken ölümsüz olduğumuzun sarhoşluğunu yaratan, sıkıştıkça ona başvurduğumuz ruhumuzun tartımı, bu damıtma işlemi sonucu yapılabilir mi?

  En azından, bugüne kadar gelişen aletlerle ruhun tartısının yapılmayacağı gün gibi ortadadır. Kaynama ve damıtma işleminden sonra yüzde yetmiş olan suyun hemen buharlaşacağı kesin. Daha sonra buharlaşacak, gaza dönüşecek olanlar; yumuşak dokular ve en son olan katı dokular…

 Geriye kaç gramlık insan yağı-ömrü kalacak? Belki hiç! Belki, bunun cevabını insan bilimi ve diğer bilimler verecek. Yazgımızın bize baskı yapıp, evrimin, yaratıcının bize sunduğu zanaat, sanat, edebi, felsefi hünerlerim izin yapıta dönüşümüdür belki de 36.600 gün ve gecenin karşılığı olan insan yağı-yaşamı olan birkaç gramlık veya kiloluk değerli şey-şeyler…

 Güven Serin 
 

  

8 Mart 2017 Çarşamba

YAZGINI SEN BELİRLE


Yazgını Sen Belirle...

                                                 YAZGINI SEN BELİRLE


Bir başkadır çayın keyfi,
Şehirlerarası dinlenme tesislerinde.
Kâhin,
Şair,
Sanata, zanaata, adanmış Zeus’un kızı Athena,
Bakışları sarar vücudu…
Güneşi perdeleyen gözlükler,
Heykelsi benzeyişler, taklide aitlikler…

Yoldur yolcuyu tutkuyla sarmalayan.
Ağırlık, ağırlıksızlığa,
Paslar, cilalanmaya,
Kirler, temizlenmeye…

Kâhin kadının bildik yorumu;

Uzak denizden bir yelkenli,
Bir haberi getiren haberci…

Yazgını sen belirle!
Diye, yazacak mektubun satırlarında.

7 Mart 2017

Dünya kadınlarına adanmıştır…



 Güven Serin 








3 Mart 2017 Cuma

GANOSLAR-IŞIKLAR DENEN ÜLKE...

GANOSLAR-IŞIKLAR DENEN DÜNYA
---------------------

  Ne kadar çok önemsenirse o kadar gizemli hale gelen, şaşırtmayı seven tepeler diyarı. Sadece tepeler mi? Vadiler, yaylalar, yamaçlar, uçurumlar diyarı… Bu kadar mı? Rüzgârın, ışığın en saf olduğu yerde güneye ve güney batıya bakan adaçayları, kuzeye bakan ardıçlar, meşeler ve her yerde olabileceğini anlatan çam ağaçları…

  Ganosların hikâyesini anlatmaya koyulsanız; 2100 yıl öncesine, Romalı şair Catallus’a kadar; onun şiirlerinde ki Trakya, Marmara daha da gizem, çetrefil ve yabanlık görüntüsü verir.

  Ganosları şairler şiirleriyle, ressamlar resimleriyle, yazarlar hikâyeleriyle anlatmalı. Şehrimizi temsil eden Kültür ve Turizm Müdürlüğü de, Ganosların derinlerine inecek projeleri üretip, antik zamanlara, Ganosların anlatmış şairlere, hikâyecilere ve yollara, patikalara inmeli…

 Tıpkı Ganoslar gibi saflığın, koşulsuzluğun teslimiyeti içinde inmeye başladığınız bu yerin sizde uyandıracağı ilk hal ile son hal değişecek; avucunuzdaki bir yudum yaşamın ne kadar değerli ve doğal koktuğunu görecek oluşunuzu müjdeliyorum.

 Bazen şafak vakti, bazen öğle zamanı, kimi akşamüzeri… Bazen de bir kamp zamanı;meşe odunları çıtırtılar eşliğinde yanarken,tuhaf hayvan seslerini yorumlamaya,anlamaya başlar,burnunuza gelen kokuları ayırt etmeye başlarsınız;

Bu adaçayı kokusu? Şu ıhlamur, meşe kokusu… Çam kokuları… Kekik kokuları… Ve esas büyülü olan şey; hepsinin karışımları; bir olmuş kokular, bir olmuş vadiler ve yamaçlar, tepeler… Çözemeyeceğiniz bir güzelliğin içinde; tam da koynundasınız; onu korumak, kollamak farz olmuş;onun öz evladı sayılma onuruyla ödüllendirilmişsinizdir.

 Böyledir Ganoslar; daha bulunacak ve anlatacak çok hikâyesi var; bizden çok önceleri başlayan, çok sonralara inecek sırlar, hikâyeler ve mitler…

 Güven Serin 


Ganoslar... Mart zamanı;şafak vakti... Bir yerlerde gün
doğarken,bir yerlerde gün batıyor;aynı şey;
biri geceye,diğeri güne süzülüyor;farklı olan budur...


Ganoslar; güney kısımları sıcaklığı anlatırken,
kuzey tepeleri,soğuğu;zıtlığı ve varoluş kanununu
anlatıyor gibi...


Satranç ve şarap;bütün sırları,miktarlarında
gizlidir;Ganosların ölçülü,zarif,nazik halleri
gibi...


Ganoslar;ormanın içinde,gizlenmiş gibi duran
bir çeşme... Şimdi ancak çobanlar biliyor yerini;
Bir de Yunus Usta...Bu dağlara yakışıyor çeşme
ve Yunus Usta.









27 Şubat 2017 Pazartesi

AYTEN'İ MARKİZ'DE VURDULAR




  AYTEN’İ MARKİZ’DE VURDULAR
--------------------

  Kim di bu Ayten? Şairin hülyası, yaşı geç olduğu için ulaşamadığı genç aşkı mıydı; aşkından habersiz olan Ayten?

  Vurulmuştu Ayten bir kez? Yerlere düşmüştü. Vurguna dönen şairin kendisi tarafından… Oysa bu besteyi yapan şair, birinci vuruluşu olmayacaktı bu şiirsel acıklı tören. Oğul, Vedat’da vuracaktı; Ayten gibi Markiz’de değil; Markiz’den aşağı uzanan Galata Kulesi’nden boşluğa bırakacaktır kendisini; yaş aralığı yirmi üçünde…

  Bilmek istediğim, bilmekten korktuğum Markiz’e bir kez daha yaklaştım. Kapalıydı; Ayten’in ölümüne; öldürüşüne mi ağlıyordu; yoksa büyük oğul Vedat’ın yirmi üç yaşında tükenişine… Tadilat mazereti yapışmıştı yüzüne Markizin. 1,5 asırlık yolun yolcusu; önce Lebon, sonra Markiz…

  Ve Ayten yoktu artık Markiz’in loş salonunda. Galata, yas tutmuyordu Oğuzcan’ın son ana kadar süren acısına; ne Ayten’in, ne de Vedat’ın…

  Ayten diye tutturan Ümit Oğuzcan; şiirin mabedine, ne büyük bir çizik attı; Ayten’in kanı, Vedat’ın tükenişi; sevmeye olan tutkusu ne büyük ödüldür edebi dünyanın kendisine…

Güven Serin 


23 Şubat 2017 Perşembe

CHARLE CHAPLİN





CHARLE CHAPLİN
----------------

  Bazı insanlar güldürmeye adanmıştır. Genetiği, mizacı, yazgısı eninde sonunda; acıları katmer katmerken, o güldürmeye adanmıştır. Belki bir kurban… Veya bir aziz, derviş…

 Böyle bir sahne yaşanıyor Chaplin’in olduğu yerde;

“Benim yaşıma gelince, hayata dört kolla sarılacaksın!

Niye?

Oyunun bu sahnesinde, yaşam bir alışkanlık oluyor.”

 İntihar etmeyi başaramamış, hayata küsmüş bir sanatçıya sesleniştir, olgun yaşa gelmiş erkeğin içindekiler. Yaşamı yorumlayışı, algılayışıdır. Birkaç sözcükte yaşamı anlatışıdır; anlamak isteyen, bir parça yaşam yeşermesi olanlara iyi de gelir…
  

 Güven Serin 




22 Şubat 2017 Çarşamba

PASAKLI KONTES



Alkışlarla...



PASAKLI KONTES
-----------------

  Süleymanpaşa Alternatif Sahne Günleri; bir Süleymanpaşa gecesiyle birlikte başladı. Ahmet Erensoy Gençlik Merkezi; yeri, üniversiteye yakınlığı, Cumhuriyet Halk Partisi Belediyesinin gençliğe olan inancını gözler önüne sermek, Belediye Başkanının, Yardımcılarının ve bu başarıya isimlerini buraya yazmaktan onur duyacağım isimlerin katkısının büyük olduğunu düşünüyorum.

 Ekrem Eşkinat, Gülferah Güral, Cihat Akçakaya, Burhan Şeşen… Alkışların bir bölümü sizlere…


  Pasaklı Kontes rolüyle bunca zamandır erkek egemenliği altında doğmuş ve yürüyen tek kişilik etkinliğe hayat veren Özlem Aktaş’ı kutluyorum. Büyük irade, koşu ve cesaret; bunca baskının karşısında durup, sahnelere çıkıp, kendini komedinin içine alıp gülümsetmek, irdeletmek ayrı bir zanaat ve sanat…

Güven Serin 

21 Şubat 2017 Salı

EMRET FÜHRERİM


Sophie Scholl 
22 yaşında,gerektiği zaman bir insanın,gençlik
düşlerini,hayallerini yok sayacağı çağda,
giyotine gönderildi. 
Niçin? Führer'in saf ırk kandırmacasına
inanmayın eylem yaptığı,halkını
uyanmaya çağırdığı için...


Sophie Scholl

İnsanlık onuru,itibarı;bir genç kazın zamansızlığa
adanmış en hakiki baş eserden daha başeser 
duruşuyla onurlandırılmıştır.

EMRET FÜHRERİM
-----------------

  İnsanın insanlığa olan borç ödemesi midir savaşlar? Yoksa ileriye, değişime ve daha barışçıl zamana geçebilme kanlı pasaportları mı?

  Her devrin kendi ölümleri vardır. Ülkesi, onuru, çocukları, halkı için ölümü anlarım! Şanlıdır… Karşı çıkılmaz bir saygınlığı, onuru hak eder; tüm uluslar, anlayışlar için…

  20.yüzyılın neredeyse ikinci yarısının sonlarına doğru;1933’te başlayıp 1945’te biten savaş; 50 milyon insanın; neredeyse ülkemizin yarısı, öldüğü, öldürüldüğü büyük çılgınlık…

  Adolf Hitler; subaylarının neredeyse taptığı; Emret Führerim, diyerek son kurşunları kendi kafalarına sıkacak kadar, inanmışlık içinde; bütün ölümleri, perişanlıklarını arkalarında bıraktılar. Tıpkı; 6 milyon Yahudi’nin; kamplarda öldürülmesi; o büyük cinayetin işlenişi gibi…

  Führere inanmışların savaş biterken bile ona sımsıkı sarılmalarının bir tek amacı var; hikâyede anlatıldığı gibi; perde kapanırken bile Führelerinin sahnede kalışı; kalması… Ya acılar? Ölümler; sığındıkları ölüm çukuru; en sonunda çocuklarını bile zehirleyerek ölüme, buruk bir öfke içinde giden insan ve insancıklar…

  Emret Paşam; hukuksal, akılsal ve vicdansal bütünlük içindeyse; tadına doyum olmaz… Ya, bu yoldan sapmışsa emir… Führer saf ırkından başka bir ırk tanımıyorsa; deliliği, büyük bir zekâ gibi satmışsa; sağduyu, farklı düşünce; işte o büyük ses; demokrasinin de önü kesildiyse; korkunç bir öykü, kendi milletine bile şu sözleri dedirtecek hale gelir;

  “ Zayıfa merhamet göstermek, sonsuz bir günahtır… Bu kaderi kendileri yarattılar…”

Adolf Hitler, kendini ölüme terk etmeden önce, halkı için işte böyle söylemişti; onlar inandı ve bana destek oldular; aslında kaderlerine destek olmuşlardı… Dünya tarihine geçecek, lanetli bir kader…

  Führer’in inanmış komutanları da onun gibi düşünüyordu; yani halkı için;” Onlara acımıyorum. Bize, yetkiyi onlar verdi!”

  Yetki, yeni oylarımız, düşüncelerimiz, sağduyumuz; bu yüzden önemli; ülkemiz, milletimiz, kendi canımız ve cananlarımız ve temsil ettiğimiz dünya için… Nasyonal Sosyalizm fikrinin, ölümcül kaderi;50 milyon can… Sadece II. Dünya Savaşına ait sayılar; ne kadar ürkünç olduğu halde; biz yaşayanlara ne kadar çok uzak bir film gibi…

  Oysa çok genç bir yaşta Adolf Hitler’in sekreterliğini yapan Traudl Junge isimli Alman kadın; tüm zamanlara ait, sözcüklerini insanlık imbiğinin en kanlı zamanından başlayarak 2002 yılında imbik sağılışında gün yüzüne armağan etmiştir;

“Ölen 6 milyon Yahudi veya başka muhalif olan insanlar… Beni derinden sarsmıştı. Ama henüz kendi geçmişimle hesaplaşmış değilim. Bunda kişisel bir hatam olmadığına kendimi teselli ediyordum. Ve meselenin boyutunu tam olarak kavrayamamıştım.

  Bir gün Sophie Scholl anıtının önünden geçerken; genç yaşında idam edildiğini gördüm. Benim, Hitlere katıldığım yıl, aynı yaşta ve Hitlere karşı çıktığı için… O zaman anladım ki, yaşımın genç olması mazeret değildir. O yaşta da doğruları bulabilirdim…”


Güven Serin 


20 Şubat 2017 Pazartesi

FODAFONE SUÇ İŞLİYOR DEVLET SEYREDİYOR


Birleşik Krallık döneminin alışkanlıkları... 

Yeni sömürgeler;tüm insanlık...



VODAFONE SUÇ İŞLİYOR DEVLET SEYREDİYOR
----------------------------


  Benim şehrimde ve ülkemin bütün şehirlerinde VODAFONE suç işlemeye devam ediyor. Kapitalizmin tatlı yanı ne kadar çoksa, kurnaz ve hilebaz yanı da o kadar çok! Denge, sivil örgütlerin, sendikaların, sanat ve felsefe dünyasının uyanık kalmasıyla sağlanabilir.

  Ne hazindir ki neredeyse bütün kurumların sesi kesilmişe benziyor… Koltuk davası, başım ağarmasın düşünceleri neredeyse her yanımıza virüs bulaştırmışa benziyor.

 Birçok insanla konuşuyorum, haberi bile olmadan telefon faturalarına yansıyan bir yük; ek ödeme;14 TL’den başlayan spor kanallarına üye olmuşsun, bu parayı ödemen lazım, diyerek, faturanıza şaka gibi yansıyan ek ödemeler…

  Fark etseniz kapatsanız bile en az üç aylık ödemeyi yapıyorsunuz. Vadofone ödeme işyerleri bu parayı tıkır tıkır tahsil ediyor. Bu spor şirketi-şirketleri kime aittir? Vadofone’nin izni olmadan bu büyük vurgun nasıl gerçekleşir?

 Ya Devletin; devletimizin uçan kuştan haberi olan, bir türlü vatandaşını koruyup kollamakta geç kalan devletimizin kurumları bu işe niçin göz yumuyorlar? Savcılar niçin harekete geçmiyor? Korkuları nelerdir? Sadece bir şirketin bu vurgunu yapmaya cesaret etmesi; gücünün ne kadar büyük, vurgunun ne kadar değerli ve bizlerin de ne kadar korumasız olduğumuzun hazin gerçeğidir…

Güven Serin 

14 Şubat 2017 Salı

VATANA İHANET...






                                                 VATANA İHANET



 Son zamanlarda sıkça rastladığımız sözcüklerden bıktırıcı olanıdır; “ İhanet” kelimesi… Eğriye de, doğruya da, sıkça söylenen, yerli yersiz kullanılan bütün sözcüklerin kıymetten düştüğü bilinir.

 Oysa bunca büyük, zorlu süreçlerden geçmiş, millet olmayı, vatan için canını vermeyi çoktan içselleştirmiş bir ulusun bu tür düşüncelere, kalıplara çok kolayca teslim olmaması gerekir. Can sıkıcı, mide bulandırıcı ve güzel vatanın paha biçilmez değerlerini inciticidir…

 Bütün mesele, yüce kanunların şaşmaz adaletin sağlamlığında gizlidir oysa… Sokrat ile Thomas More’nin yazgılarının ortak yanı çoktur. Oysa birbirinden neredeyse 2000 yıl arayla yaşamışlar. Yaşamların zamansal uzaklığı, birbirine yakın ve ortak olgu ve olayları engelleyemiyor.

 Sokrat, felsefeye, adalete inanmışlığı kadar; Thomas More’nin adalet ve dinine bağlılığı; en hassas terazi tartımındaydı. Her ikisi de bu inanmışlıkları sayesinde canlarını, hiç korkmadan, çekinmeden; cellâtlara teslim etmişlerdir.

 Sokrat, bir tas baldıran zehrini çoktan inandığı, bilgi ve adalet için; kutsal bir içecek niyetine içerken; sevenleri, karısı, oğulları yetmezmiş gibi; cellâdı da ağlıyordu. Thomas More de başı vurulacak kütüğe dokunacak cellâdın baltasına teslim olmadan önce cellâdına bahşiş verir ve seslenir; “ İşini iyi yap, korkunu, çekingenliğni at üzerinden!”

  Sokrates’in ölümünden bu yana 2400 yıl geçti. Onu vatana, yani ülkeye ihanetle suçlayanların kemikleri, ruhları, hatıraları çoktan çürüdü. Ya Sokrat? Dünya felsefesinde başköşeye oturma onuru yaşıyor.

  Thomas More’nin ölümünden ise 480 yıl geçti. More, ölümünden 400 yıl sonra 1935 yılında Papa XI. Pıus tarafından aziz ilan edildi. Azizliğin dinsel boyutu Papa ve Vatikan açısından önemlidir şüphesiz… Bir başka önemli olan da Thomas More’nin şaşmaz adalet düşkünlüğüdür. Hepimizin, bütün insanlığın içten içe, gizliden gizliye düşlediği ve HAK ettiği şey…

  Kimseye haddini hatırlatacak hakka sahip değimli. Böyle bir hakkı da kendimde görmüyorum. Hukukun, adaletin hakka ve adil olmaya düşkünlüğünü ise herkes gibi bende istiyorum.

 Bu kadar çok kullanılan ihanet sözcüğünü krallar da çok severdi. Sıkıştıkları zaman her daim başvururlardı bu tür söylemlere.

  Tam da burada Thomas More girer devreye. Tanrıya tüm hücreleriyle bağlı olduğu kadar, insanların arasındaki haksızlıkları, haklı olanın lehine çözümlemeye adanmış, iradesinden, değerlerinden bir milim şaşmamış hukuk insanı…

 Eserinde; ölmeden önce kapandığı yazgının yazma halinde şu şekilde izah eder kralları;

“ Krallar yalnız savaş düşünürler, bense bu sanatları ne anlarım, ne de anlamak isterim. Yalnız barışa yararlı sanatlar kralların pek umurunda değildir. İş yeni ülkeler kazanmaya geldi mi, bütün yollar iyidir onlar için; Din, iman, akıl dinlemezler; ne günaha girmekten çekinirler, ne kan dökmekten.”

  Batı düşüncesi, bilimi, teknolojisi tüm dünyayı etkilemeye ve öncülük etmeye devam ediyorsa; baştan beri en adil, en ahlaksal olanı yaşadıkları için değil; akıl almaz vahşetlerine karşı çıkan, edebi, felsefi, dini, hukuksal KAHRAMANLARI oldukları içindir.

  Thomas More sadece İngiltere’nin evladı değil, tüm insanlığın evladıdır artık. Korkmadan söylediği kaleme aldığı tespitleri bugün bile, ayır da geçerliliğini koruyacaktır;

“ Bu korkak ve kuşkulu politikacılara göre devletin güvenliği hep silâhaltında tutulacak, büyük, zorlu, savaş görmüş kimselerden kurulu bir orduya bağlıdır. Halk arasından toplanacak askerlere güvenmezler. Savaşları da nerdeyse askerin görgüsü artsın diye yaparlar; Sallust’un dediği gibi, bu koca insan mezbahasında askerin yüreği ya da barış yüzünden yumuşamasın diye.”

  Sözüm meclisten dışa… Kendini her daim yenileyen, tarihin, coğrafyasını bildiği kadar, dünyayı, komşu ülkeleri, onların sosyal, kültürel ve hukuki yaşamlarını tanıyan politikacılara ihtiyacımız var. Ucuz sloganlara teslim olmamış, olmayan… Bölgesel, kırılgan düşünmekten çok öte; kendi sınırlarına saygı gösterirken, dünyaya da aynı ulvi saygıyı besleyen…


 Güven Serin 



9 Şubat 2017 Perşembe

RAGIBA ÖĞRETMENİN NOT DEFTERİNDEN




RAGIBA ÖĞRTEMENİN NOT DEFTERİNDEN
---------------------------------


  Cumhuriyet kurulalı 22 yıl kadar olmuş. Yepyeni bir dönemin başlangıcı kök salıyor; Koç, soyismi; yüzyıl sonra Koç Holding, ama arka planda birçok insanın bilmediği Koç Vakfı, Suna İnan Kıraç Vakfı diye bir sürü sosyal, kültürel, tarihsel oluşuma imza atacaktır.

  Vehbi Koç’un üniversitesinden geçtim diyen Suna Kıraç’ın okul yılları başlamıştır. Öğretmeni Ragıba Hanım, her öğrencisi için not defterinde saptamalar yapar;

Adı soyadı; Suna Koç, Ankara 1941
Babası; Vehbi, tüccar
Annesi; Sadberk
Adresi; Atatürk Bulvarı,Koç Apt.,278
Boy: 1.24, Kilo: 32
Kanaat: Çok başarılı, ileri görüşlü, sıhaatli, devamlı,
Ayşe Kurtuluş ile (arkadaşı) çok iyi.

  Suna Kıraç, babası Vehbi Koç kültürüyle yoğrulurken, genlerinde olanı titiz disipliniyle de katkı sağlayıp, inanılmaz bir yoğunluğa yelken açacaktır.

  Öğretmenlerin düştüğü notların önemi büyüktür büyük olmasına; daha büyük olanı ise öğrencilerin bilinçaltlarına, geleceklerine düştükleri özgüven abidesidir. İşte tam da bu yüzden öğretmenlik mesleği, bütün mesleklerin üzerine bütün mevsimleri anlatan bir hikâye, romanlar, şiir gibi düşer; kucaklar, insanlığa kucak açacakları; en başından…

Güven Serin 


7 Şubat 2017 Salı

ISLIK ÇALMAK KARANLIKTA


ISLIK ÇALMAK KARANLIKTA
----------------------

  Kimi çam kokan günde ıslığı tutturur Sait Faik gibi. Kimiyse, anlatılmış gece öyküleri, masalları, korku tünellerini getirir da aklına, dağıtmak için keçileri, perileri, kötü düşünceleri…

  Öyle veya böyle; ıslığın hoşluğu, kendini vermişliğin, nefes alışın, notaların akışına cevap verişin de karşılığıdır, soluğun şekillendirilmesi.

 En zor anı ise, mezarlığın yanından geçenler yaşadı. Islık çalmanın tabusal freni yüzünden sığındı bolca dualara; gecenin ürpertici dokunuşlarını yok etmek adına; bildiği, bilmediği, tam veya yarım; bütün dualar bir çırpıda okunur; çünkü horoz ötene kadar inmez, üstüne binen, hınzır peri.

  Karanlıkta Islık Çalmak, Cahit Sıtkı Tarancı için yazılan bir oyundur. Bilimsel Tiyatro Atölyesinin Sahnesinde Cahit Sıtkı anlatılacak.

  Abbas’a seslenilecek vakit tamam olunca. Çilingir sofrası da kurulacak bir güzel. Kırbaçlar şaklayacak, dinmeyen kalp ağrıları için…

  Anladığım şudur; Bilimsel Tiyatro Atölyesi, çöl rüzgârlarına, sıcak kumlarına; hatta sıcak ve keskin sert kumlara sanatın bin bir türlü hikâyesi, donanımı ile bir vaha sunuyor. Serin pınarları, yemyeşil ağaçları olan bir yaşam alanı.

 Güven Serin 


6 Şubat 2017 Pazartesi

KADIN ÖLÜLERİ




KADIN ÖLÜLERİ
----------------

  Mask-Kara Tiyatrosu işliyor Kadın Ölülerini. Hep öyle değil midir? Hakkın, adaletin yetmezliği bittiği yerde girmez mi devreye; tiyatro, şiir, beste, şarkılar ve sinema?

  Şirin İnci’nin Tiyatro Dergisinde gündeme taşıdığı gibi şairler konuşmaz mı?

“Kızılırmak parça parça olasın
Bir parça ekmek siyah, on kuruşluk kına kırmızı
Taş toprak arasında türküler arasında
Karalıkta bir yanları örtük, bir yanları üryan
Kocaman gözleriyle oy aman bu kadar dokunaklı
Kimler ürkütmüş acaba bu kadar kadını…”

  Cem Düzova yazıyor ve kitaplaştırıyor Kadın Ölülerini. Üstelik ölmenin, bin bir haliyle; en büyük uygarlıkların yaşadığı bu kadim diyarda; uygarlıklar büyük olduğu kadar, kadın ölüleri de büyük ve çok oluyor…

  Mask-Kara Tiyatrosu sahneliyor; belki milyonları etkilemeyecek bu oyun, bu yazılar; binlere, yüzlere, onlara da razıyız; kötülüğü, yetersizliği yenmek veya baş edebilmek için.

 

 Güven Serin 

3 Şubat 2017 Cuma

NE EKERSEN ONU...





NE EKERSEN ONU…
------------------------


Bildik bir sözdür; muhtemelen anonim… Eric Clapton Further on up the Road isimli şarkısında insanın yaşamsal yolculuğunu anlatır. Üstelik sosyolojik bir gerçeği, Rock’n Roll ve Blues ritimlerini de yanına koyarak…

  Aslında şarkısının ismi; Yolda Daha İlerlediğindedir. Yani yaşam yolculuğunda, zaman akarken; bildiğimiz; saatler, günler, geceler, haftalar, aylar ve yıllar; başımıza gelenleri, gitarın, bateri ve insan sesi eşliğinde; incitmişsek birisini, bu yolculuk esnasında eninde sonunda bizi de incitecek birinin çıkacağını söyler.

 Bildik söylemdir! Bir yakınımız söylese; inciniriz… Gocunuruz… Soylu gururumuz, pençelerine uzanır. Oysa sanatçının incitmekten korkma derdi yoktur; o söyler;

“Yolda, daha ilerlediğinde, aynı senin yaptığın gibi birisi de seni incitecek. Yolda daha da ilerlediğinde, bekle başına gelecek. Ne ekersen onu biçersin sözü doğrudur. Senin yaptığın haksızlık gibi birisi de sana haksızlık yapacak. Yolda daha ilerlediğinde yalan söylemediğimi anlayacaksın.”

  Bazen düşünmüyor değilim; Tanrı, sanatçı eliyle ilahi bir güç fısıldıyor olmasın bizlere…


  Güven Serin 
 


 



                                             















31 Ocak 2017 Salı

94.ULUSLARARASI MÜBADELE SEMPOZYUMU




Kadir Başkan ve Kavala Romanos Melodi Korusu
solisti Sofıa Neohoritu

                                 


94.ULUSLARARASI MÜBADELE SEMPOZYUMU
---------------------------------

  Acının sınırı aşıldığı zamanlar, acıların, özlemlerin kendi sırrı çıkar ortaya… Büyük suskunluk… Geçmiş hiç yokmuş gibi; İÇ çekerek, doğduğun yerlerden toprak getirtilip yastığın altına koyulup, kokarak geçirilir.

 Zaman akıp, daha uygarlaştıkça insan; insanlık; bu tür sempozyumlar çıkar ortaya… Müziğin, ifadelerin, buruk yorumların olduğu söz dizimleri…

  94.Mübadele Sempozyumu adına Kavala Romanos O Melodos Korusu da bir konser verdi. Bizim; hepimizin ortak dediği şarkılar; Yunanca, Türkçe ezgiler, melodiler ve tınılar eşliğinde unutulmuş görünen acıların dağlanmış zamanları; insan olmanın yüce öyküsü bir kez daha arşivlere, gönüllere kazındı.



 Güven Serin 








30 Ocak 2017 Pazartesi

BİR PARÇA MAGAZİN





BİR PARÇA MAGAZİN
----------------------

  21.EMİTT (DOĞU AKDENİZ ULUSLAR ARASI SEYAHAT ve TURİZM FUARI) Tüm çeşitliliği, zenginliğiyle geride kalsa da, öne çıkan ve akılda kalanlar sayfalarda, sözcüklerde yer almaya devam ediyor.

  Koridorlar ve salonlar arası farklı stantları gezme, görme telaşındayken iki genç kızın yanımdan geçtiğini gördüm. Hani nasıl derler; sütun gibi bacaklar;1.80 boy, yüksek topuk, ince bel… Sanırım, bir başka ülke temsilcisi standı görevlileriydiler. Mini mini etekleriyle salına salına gidiyorlardı.

  Bu kızları ne Nazım, ne Sartre, ne de Goethe görse bakmadan, hayran kalmadan geçmezlerdi. Benim şaşkınlığım, hayranlığım ise, her ikisinin de giydikleri tişörtlerin arkasında yazanlar şöyleydi;

  “ Merak ettiğiniz ne varsa ön tarafta!” Düşündükçe merak ettim, merak ettikçe bizi nasıl çözdüklerini daha iyi anladığımı sanıyorum. Bir söylentiye göre Kanuni zamanında Papa gizli ve çok özel bir araştırma yaptırır. Çok hızlı ve Avrupa’nın içlerine ilerleyen Türklerin, zayıf noktaları nelerdir diye bir araştırma yaptırır. Ortaya çıkan en önemli vaziyetlerden ikisi; uçkur ve içki…


 Bu kızlar veya temsil ettikleri ülke oteli yöneticileri belli ki bizleri iyi çözmüşler ve güzel bir eğlence, şaka hazırlamışlar.

Güven Serin  

26 Ocak 2017 Perşembe

MUTLULUK ANLAYIŞLARI




MUTLULUK ANLAYIŞLARI
---------------------

  Mutluluğu tam olarak kim tarif edebilir ki? Hangi bilim insanı, derviş, filozof? Fakat hiç inanmayacağınız oldukça basit yaşayan, çok az bilgisi olan bir zanaatkar, anlatabilir; sizi düşünceye itebilir. 

 Beylik mutluluk söylemleri her daim sınıfta kalmaya mahkûm… Satın alınmayacağı, alınamadığı da görülmüştür, anlaşılmıştır… Oyunsal, oyuncu, rol gereği, güldürebilir, ağlatabilir sanat sizi. 

  Ya istikrar? Hiç enerjimizi, ruhsal esintimizi, düzenli ve her türlü esrik tufanlara karşı koruyacak o muhteşem, engin güç? 

  Simone De Beauvoir, bir kadının, ayrıca bir insanın mutluluk anlayışını kâğıda döküyor;

“ Mutluluklarımın en başta geleni, sabahleyin erkenden kırların uyanışına tanık olmaktı… Dünyanın güzelliğini ve Tanrı’nın görkemini taşıyordum bir başıma, midem kazındığında çikolata ve kızarmış ekmek düşlediğimde.” 

 Simone, daha ünlü olmamıştır. Melankolik bir annenin girdabı, sorumsuz bir babanın kaçkınlığı onu bu düş, edebi deryanın içine itmiş ve kendini fark etmiştir. Bizi yaratan, bizim taşıdığımız bütün elementleri kendinde barındıran doğa; tabiat girer devreye; onun uyanışı ve kendi Tanrımıza ulaşma isteğini kim engelleyebilir? 

 Bir avuç; hatta bir yudum yaşam; ne hazin bir kuşku koşturma peşinde salınıp salınıp savruluyor insanlık; oysa evrim, bir başka oyunun peşinde; dünyamızdan başka dünyalara çekip, koparma; kendi bakir yalnızlığına kavuşma adına…

Güven Serin

23 Ocak 2017 Pazartesi

SELİMİYE


İNTERNET'TEN



SELİMİYE
-----------------------

  Edirne Selimiye Camii için; onlarca, yüzlerce şey söylemek mümkün! Bir dünya mirası olması da tesadüf değil… Sinan’ın ustalık eserim, demesi de hiç boş değil…

  Selimiye, güzide eser için çok şey duydum. En iyi anlatan sözcükleri buraya taşımanın erdemiyle Şevket Süreyya Aydemir’in gözüyle de Selimiye’yi anlamak, anlatmak istedim;

“ İnsanın kalbi onun, bir Allah evi değil, bir kul yapısı olduğu için üstüne titrer. Onun temsil ettiği ilahi varlığı, korkarak değil, severek benimser. Onun sevdirdiği şey insan, hiç korku duymadan sever.

  Selimiye, daha çok birer kaleye benzeyen, dantelâ gibi işlenmiş taşlarını, kornişlerini görebilmek için, ta yanlarına kadar varılmak lazım gelen Selçuk mabetlerinden başka bir şey değildir. Her parçası mıncık, mıncık işlenen ve her süsünde cinler, devler, korkular dile gelen Hint eserleriyle onun hiçbir benzerliği yoktur. Bir Çin eseri gibi bir el işi mucizesi değildir. Ne Yunan, ne Rönesans, ne Gotik… Hayır, öyle bir bütündür ki, parçalarından her biri diğerlerinden ayrıldığı zaman bir mana ifade etmez. Bu caminin, üstünde ayrı ayrı durulacak motifleri, minyatürleri yoktur. Fakat Selimiye’de insan kudreti, şu taş denilen ağır maddeye, öyle kusursuz bir tenasüp içinde, öylesine bir araya getirerek yükseltmiştir ki, bu yükseliş bir hayal eseri kadar güzeldir.

  Hatta bu göklere ulaşmak hamlesi, bu kubbelerin üstünde son düğümünü işlemekle de kalmaz. Bu kubbeyi dört taraftan dünyanın en güzel minaresi dört kanat gibi kucaklar. Bu hamle, müminlerin nerede başladığı ve nerede bittiği bilinmeyen yakarışları gibi, sonsuzluk âlemine doğru yükselir, gider…”


Güven Serin 



13 Ocak 2017 Cuma

ABD BAŞKANI TRUMP





                                               ABD BAŞKANI TRUMP



  CNN haberlerinde güçlü ülkenin güçlü ve görkemli başkanı ilk basın açıklamasını yaptı. Hayli kontrollü, güçlü ve kendinden emin; büyük zenginliğe, korkunç güçlü bir akla sahip olmanın yaratıcı gücü gibiydi; Sanırsınız bakışlarda; bir Yunan, Roma Tanrısı, ciddiye alınmazsa, yeterli kurbanlar sunulmazsa, gereken her şeyi yapıp, insancıkları birden dünya yüzünden silecek kadar güçlü ve korkutucu…


  Güçler dengeleri her zaman bozuyor. Mısır’ın, Kıbrıs’ın doğru dürüst mücadele bile edilmeden İngiltere’ye kaptırılması; borç alacak korkusundan başka bir şey değildi…

  Tıpkı Abdülhamid’e Kızıl Sultan diyip saldırırken, Habdülhamid’i tanıma; tarihin içine girip kendi özerk, özgür ve sağlıklı irademizin oluşmasına katkı sağlamadığımız gibi…

  CNN Türk ve başka televizyonlar; tüm dünya medyası büyük ilgi gösteriyor büyük ülkenin başkanı Trump’a. Hayli şık giyinmiş. Siyah ceket, beyaz gömlek ve oldukça kırmızı bir kravat… Beyazın barışı, siyahın korkuyu yansıtıp yansıtmadığı belli değil… Belki de en önemlisi kırmızı kravat; kan rengini hatırlatıyor; ABD dünya tarihinde kan akıtmaya devam edecek…

  ABD dünyaya meydan okuduğu gibi aynı zamanda silah ve savaş pazarının ne büyük karlılık getirdiğini biliyor olmaları yüzünden; dünyaya meydan okumak, gerektiğinde ortalığı kan gölüne bulamak onları huzursuz etmiyor…

  Nereye girdiyseler; Irak, Afganistan, Vietnam ve daha niceleri… Trump’un ilk müjdesi dışarıya kaçmış sermayeyi, yani dışarıda kurulmuş güçlü ABD şirketlerini ülkeye çekmek… Zenginlik ve zenginlik; bütün kurgu bu…

  Bu güçlü, zengin, bütün dünyanın üzerinde kendini bir numara gören ABD aynı zamanda silahlı cinayetlerde de bir numara…

  ABD’de her yıl silahlı cinayetlerde ölen insan sayısı 10 Binin üzerinde… Aynı sayıları diğer ülkelerle kıyasladığımızda, Almanya,381, Fransa da 255, Kanada da 165, Avustralya’da 65, Birleşik Krallık 68, Japonya’da 39 kişi silahlı cinayet sonunda hayatını kaybediyor.

  Bu rakamlar yıllık oranlar. ABD’nin rakamları ise korkunç derecede korkunç… Bütün bunlara rağmen ABD, dünya savaşlarında kendine düşen kötü imajı yok etmek yerine, Trump en büyük müjdeyi verdi. Yani, en büyük istihdam yaratacağız, müjdesi…

  Haklı, ABD bütün bu olumsuzluklara rağmen beyin göçlerinin merkezi olma durumunda da en çok tercih edilen yerlerden birisi. Bu da ne demek oluyor? En yetenekli insanlar veya en yeteneksiz ama fırsatlardan yararlanmak isteyenlerin buluşma adresidir ABD. İnsanlar, daha fazla kazanma, güçlünün gücünden yararlanma tercihlerini seviyor olmalılar…

  Bilim dünyası aynı kıtada olan Kanada’yı inceliyor. Silahlı çatışmaların neredeyse yok derece yok olduğu, iç huzurun oldukça fazla ve insanların çoğunun kapılarını bile kilitlemediği Kanada, bu işi nasıl başardı?

  Bu tür huzurlu yaşamlar bizim ülkemizin farklı bölgelerine hiç de yabancı değil dostlarım. Komşuluk ilişkilerini, kapı kilitlememe alışkanlıklarının huzurdan, güvenden kaynaklandığını çok dinledik, bazılarımız ise yaşadık…

  Ya şimdi; nasıl bir ülke olduk? Zenginlerin daha çok zengin; yoksulun daha çok yoksul… Orta sınıf ne durumda olduğu kimsenin umurunda bile değil…

  Güvenlik için her türlü güvenlik önlemleri almak en temel şart haline geldi. Güzelim yalıların etrafı büyük yüksek duvarlarla çevrili. Bir sürü bekçi ve bekçi köpeği, alarm ayrı bir koruma…

 Sitelerimiz de öyle; zenginliğimiz arttıkça, daha güvenli alanlar aramaktan başka derdimiz yok…

  Kazanmak, herkes için geçerli olmazsa; ne kadar güvendeyiz? Bunu sorgulamak gerekir… İzmir’de yaşayan bir arkadaşım, iyi bir işadamıdır. İyi de kazandı. Ülkemizi yeterince güvenli görmediği için, birçok insan gibi, çocuklarını yurtdışında okutmayı, orada yaşamayı teşvik edici öneri ve tedbirler getiriyor-alıyor.

  Trump’un önemli açıklamalarından birisi de “mikrop” fobisi olduğuna dair… Bu fobi, diğer ülke ilişkilerini, savaş ve ölümleri ne kadar etkileyecek; bunu zaman gösterecek…

 
 Güven Serin  

10 Ocak 2017 Salı

DÜNYANIN BÜTÜN SABAHLARI


"Ben bir sahtekarım...Hiçbir değerim yok..." 



Sainte Colembe



DÜNYANIN BÜTÜN SABAHLARI
--------------------------------


  Filmin içine yerleştirilen son sözler bütünü; belki de tüm hayatımızın düşselliğini anlatıyor oluşu oldukça etkiledi. Bir türlü kök salmamış ihtiraslarım, çoktan yok olmuş; belki de bana ait topraklarda hiç tutunamamış kinim, dertlerim; eriyik sıvısı aktı geçti yanı başımdan.

 Yeraltı şehirlerine Kharoon’un beklediği ırmağın başına gider gibi sızdılar yeraltı dünyasının derinliklerine.

 Görüntü ve sesleri, söz ile birleşmiş, yakın plan çekimleriyle insanı titreten bir film olarak görmek, kabul etmek; üç kişiye; üç sanatçıya yanlış yapmak olur.

 Kitabın sahibi, Pascal Quignard’a, filmin yönetmeni Alain Corneau’ya ve onlara besin-ilham sunan besteci Sainte Colombe’ye…

 Kadim zamanlardan kalan filozofun sözü, besteler kadar etkilidir;

 “ Aynı suda iki kez yıkanılmaz” diye, geçişi, yok oluşu, fark etmeyi sımsıkı yapışmak yerine mülkiyetlere, unvanlara; sadeliği, zarafeti çağıran bir ses; aynı düşünce yüzyıllar sonra sinemanın eli, ağzı ve büyüsüyle çıkıyor yeryüzüne;

  “ Dünyanın bütün sabahları geri dönüşsüzdür.”

 Her şeyi başaran, canlıların en üstüne oturan insan; bütün çabaların, yaşanan bütün sabahların geri dönüşsüz olduğunu inanır gibi görünse de bir türlü inanmaz. Sokakta, caddede, iş yerinde; ibadethanelerde, okullarda; hep aynı çekişme; garip yer kapma, üstünlük savaşı; gurura, cehalete, kine teslim olmuş kavgaların çığlıkları…

  Oysa Sainte Colombe’nin bestesi de acılar için yazılmıştır; “ Acıların Mezarlığı” hep viyolonun telleri arasında, tellere dokunan parmaklarını hareket ettiren bedenin ruhunda; baştan beri atomlarımızda; bizi biz yapan elementlerin özünde saklı duruyor.


 Viyola’ya altıncı telin yetmediğini gören Colembe yedinci teli ilave ederek insan sesinin tüm notalarını çalmak istiyordu;

Bir kadının iç çekişini, ya da yaşlı bir adamın acıklı sesini…

  Sadece filmlerde olur sanırsınız; insana dair en hakiki haykırışlar. Yine de öyle sanın! Filmlerde de olsa; tüccar yazarları, şairleri, bestecileri ve insanın yarattığı alış-veriş aracına tapınmayı bu güzel sözlerle hatırlamak isterim;

“ Ben bir sahtekârım… Hiçbir değerim yok… Hiçliğe özendim, hiçliği topladım. Paranın tadı… Ve utanç…

  O ise müzikti… Tüm dünyaya, ölürken yakılan büyük meşaledeki ışıkla bakıyordu. Onun arzu ettiği son noktayı göremedim. Bir üstadım vardı… Gölgeler aldı onu.”



 Güven Serin 


6 Ocak 2017 Cuma

SİZ YAŞAYANLAR





                                               SİZ YAŞAYANLAR



  İsveç sineması adına önemli bir yönetmen olan Roy Andersson’un üçlemesinden ikincisi olanın ismidir; Siz Yaşayanlar. Yani bizler; hepimiz; yeryüzüne bağlı kalmış, kendi kültürünü büyük savaş ve acılar, kayıplar sürerken sürekli yenileyen insanlar topluluğu.

  Görünen o ki, insanın bu dünyada ki eğlencesi, acıları, yarım yüzyıl sonra dünyalı gözüyle, uzayın derinliklerine karışmaya başlayacak; sanırım büyük göçler, meraklar, taşkın gidişlere dönüşecek.

  Gelişmiş ülkelerin, muhalefet partilerinin yanında, sendikaları, sivil toplum örgütleri, gazeteleri-gazetecileri, sinema yönetmenleri, tiyatroları, operaları, dans salonları, gün gibi gece eğlenceleri vardır.

  Bilimin özgür olduğu kadar, gazetesi ve gazetecileri de özgürdür; yani üretirler; yetkinlikleri içinde inandıkları davanın içinde insanı, insanlık yolculuğunda biraz da öteye taşımaktır gayeleri.

  Roy Andersson da üçleme adı altında; İkinci Kattan Şarkılar, Siz Yaşayanlar, İnsanları Seyreden Güvercin çalışmalarıyla sinemanın görsel, işitsel ve düşünsel dilini kullanmıştır.

  Kıtalar arası geçişler gibi, konular arası geçişler, birbirine bağlanmayı; mühenislik, mimari çalışmaların ahengi gibi; psikolojik, sosyolojik anlayış ve anlatı bekliyor.

  Gelişmemiş bir ülkede; bir mühendis, mimar, öğretmen, imam, doktor, hemşire, öğrenci, milletvekili, bakan; kürsüye çıkıp veya çalışma alanından işlerin iyi gitmediğini konuşabilir mi? Konuşursa başına patlayacak kabağın tadını çıkartabilir mi?

 Öyle büyük bir sessizliğe doğru yol alıyoruz ki; tam olarak demokratik hakkımızı, özgürlük alanlarımızı öğrenmeden ya gereksiz çırpınıyoruz, ya da büyük düşlerimizi gerçekleştirmeden; yani zengin ve rütbe sahibi olmadan konuşmak, yorum yapmak, ülkesi, milleti için öneriler, yapıtlar ortaya çıkartmayı; anca emekliliğe, belki başka bir dünyaya erteliyoruz.

 Gelişmiş ülke sineması, oyuncusu ve yönetmeni dili ve düşüncesiyle konuşur; üstelik sınırları aşan bir konuşmadır. Sözcü ise bir psikiyatrisidir;


 “ Ben bir psikiyatr istim. 27 sene bu işi yapıyorum. Tamamen tükendim. Yıllarım yaşadıkları hayattan tatmin olmayan, eğlenmek isteyen, benden de bu konuda onlara yardımcı olmamı isteyen hastaları dinleyerek geçti.

  İnsanlar çok şey ister. Onca yılın ardından vardığım sonuç budur. Mutlu olmak isterler… Ve aynı zamanda benmerkezci ve bencil…

  Ve pintidirler… Aslında dürüst olmak isterim. Çoğunun tam anlamıyla değersiz olduklarını… Söylemek isterim.

  Değersiz bir insanı mutlu etmeye çalışmak için, saatlerini terapide harcamak; hiç anlamı yok. Bunu başaramazsınız. Ben de bunu yapmaya son verdim. Artık sadece ilaç reçetesi yazıyorum. Ne kadar kuvvetli olursa o kadar iyi. Bu iş böyle yürür… “

  İnsan trafiği, araç trafiği ve büyük göç dalgaları; yabansılığı birden terk edip, benzer yapaylıklara kavuşma isteğiyle birleşince kıyamet gibi büyük sorunlarımız oldu.

 Tam da burada; bu sorunların üstesinden gelecek olan yine bizim beğenmediğimiz, görgüsü, eğitimi ve inancı yüksek siyasetçiler olacaktır.

   Gerekli kurumların genişlemesi, yenilerinin eklenmesi ve güncellenerek her değişen yaşam koşullarına göre yeni beceri, dinlenceler, mükâfatlar, saygınlık dolu itibarlı anlayışlar geliştirmek; yine bu yolla; uygulanabilecek kanunlarla, yerleşik insan davranışlarını anlayıp, çok iyi değerlendirmeyle daha bir gelişme sağlayacaktır.

Güven Serin 

 




  

29 Aralık 2016 Perşembe

HARBİYENİN ANLAMI!









Hülya Karakaş'ın albümünden...

HARBİYENİN ANLAMI!
----------------

  Harbiye sözcüğü; hemen hepimizin algısında güven verici, sağlam bir kavram üzerine oturuyor. Belki de yüzyıllardır bir arada kalabilmemiz, millet oluşumuzun özü bu güvende, inanmada gizlidir.

 Harbiye; Harp Okullarını anlatırken bu konuya bir dokunursak bin ağ işitmek de mümkün… Har Okullarını baştan beri siyasetin dışında tutmayı hedefleyen Mustafa Kemal; muhtemelen bu işin içine siyasi düşünce sızarsa, bu güven, istikrar aksayacak olduğunu bir asker olarak biliyordu.

  Tekirdağ; kentimiz insanı Harbiyeliye, Harbiye kavramının saygınlığına ciddi bir sevgi ve hürmet beslediğini biliyorum…

  Harbiye kavramından, bu değerli anlamın sanatsal yönünden bakmak istiyorum;

Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosundan söz edeceğim. İstanbul deyince aklıma gelen ve zaman zaman gittiğim mekânlardan birisidir Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi.

  Bu seferki oyunun ismi de Yangın Yerinde Orkideler. Mehmet Baydur’un yazdığı değerli bir çalışma…

  Tiyatro sanatının olmazsa olmazıdır sosyal hayata dair tespitleri. Bu çalışma da öyle bir çalışma; çöplükte yaşayan insanları, çöp gibi gördüklerimizin, göremediğimiz tarafını; taraflarını ve bizim şıklığımızın, parfüm kokan taraflarımızın, parfümsüz halini; hijyen peşinde koşarken, ruhumuzun nasıl ve ne şekilde kirlendiğini, koktuğunu da anlatır; sanatıyla sanatçı…

  Yangın Yerindeki Orkideler; Muhsin Ertuğrul Sahnesinde, kendine düşeni; yazarı, oyuncuları ve Şehir Tiyatroları yöneticileriyle birlikte; tıpkı sahnedeki sanatçılar gibi alkışı hak ediyor.

  En başında Genel Sanat Yönetmeni Süha Uygur, yönetmen Hülya Karakaş ve teknik ekibin tüm emekçilerine kadar; elbet, oyuncuları en önde ve ellerimiz acıyana kadar alkışlayarak…

  Son sözü Oyunun Yönetmeni Hülya Karakaş’a bırakıyorum;

“ Tuhaf insanların dayanışması da tuhaftır! Onlar yaşamak için direnirken, biz enikonu her durumda ölümü düşünürüz. Biz parmağımızın ucunda kıymık ararken tuhaf insanlar her durumda birbirlerinin eline yürekleriyle dokunurlar. El mühimdir, sıcaklık hissettirir, direnci tarifler.”

 
 Güven Serin