14 Temmuz 2018 Cumartesi

İHTİYAR ŞAİR




İHTİYAR ŞAİR
---------------------------------

  Bir zamanlar; günümüzden çok yıllar önce (2500 yıl) ihtiyar bir şair Truva Savaşına sebep olan güzel kadın Helene için kötü şeyler söyledi. Oracıkta kör oldu.

  Homeros’un yüce destanında baş kahramanlardan birisi olan Helene; arık edebiyatın ölümsüz koruması altında olduğunu o ana kadar bilemezdi ihtiyar şair Stesichorus.

 Şair çok pişman olur ve elleri titrer vaziyette lirini aldı, o zaman yapılan büyük bir şenlik sırasında Helenlerin karşısına dikilerek şu reddiyeyi okudu;

Doğru değil Helene, sana karşı olan son sözüm
Hızlı gemilere binmedin sen
Ve asla varmadın Troya Kalesi’ne.

 Edebiyatın uçsuz bucaksızlığı tam da burada başlar. Bildik bütün kabalıkları yerle bir eder; insan yüceliğine, insanın kılcal damarları, hatta gözle görünmeyen milyarlık hücreleri gibi çok, hassas ve işlevsel duygular; incilikler ortaya çıkar. Bir doğma, yaradılış anı yaşanır…

  Helene’nin gizemi, güzelliği Homeros’un sanatında saklıdır. Bu yüzdendir, binlerce yıldan bu yana; Helene’in büyülü, güçlü çekim kuvveti. Hektor’a dökülen ağıt, Aşil’e duyulan saygıyla dengelenir…

 Ve savaştan çok sonra, yakın zamanda kazanılan başka savaşlarda Hektor’un öcünü aldık diye bir haykırış yayılır Gelibolu tepelerinde.

 Alınan öç, kabul edilen yüce kültürlerle teselli olunur; iyi, güzel, faydalı olana; ihtiyar şair gibi elleri titreyerek reddiyeler okunur.

Güven Serin 

13 Temmuz 2018 Cuma

GİRİTLİ BAKIŞI





                                                  GİRİTLİ BAKIŞI



  Bir adaya bu kadar güçlü bağlarla tutunmak, öldükten sonra dahi ruhunun daha iyi huzur bulacağına inanarak, adaya gömülme isteğini vasiyet etmek; hangi bağlarla, duygularla izah edilebilinir?

  Nikos Kazancakis’in doğduğu, serpildiği Girit Adası, bir yazar, ressam, şair için, sıradan insanların yazıya, resme, şiire dökemeyeceği bütün özlemleri bir araya toplayıp, derleme, bütünleme ve yüceltme çabasına hizmet etmekten başka bir şey değil…

  Yazarın El Greco’ya mektuplar diye ortaya çıkarttığı çalışma-eser, bir ömrün, o ömre sığmış olan binlerce yıllık insan, düşünce, tecrübe ve sanatsallığın yanında, felsefenin de izlerini taşıyor.

 Yazarın üzerinde durduğu dört isim öne çıkıyor; İsa, Buda, Lenin, Odysseus; aslında buraya dâhil olacak bir isim daha var; Nietzsche… Kişiliğinin değişimini, yukarıya doğru taşıyan isimlerden öte, değişime yardımcı olan büyük ruhlar olarak kabul eder bu sanatçıları…

  Okumanın en belirleyici tarafı da; sıkı bir tırmanıcı olmanın yanında derinlere dalma zanaatına da yakın olmanızı sağlar. Kim bilir kaç insan bu yoldan geçti de; yüksekliğin üşümesiyle titreyip geri döndü.

  Derinlere dalanlar ise, vurgun yiyerek, yaşamlarını vakitsiz yitirdiler… Yazarın saydığı dört isme, onlarcasını, yüzlercesini ilave yapabiliriz. Hepsi de iyi tırmanıcı ve dalıcıydılar. Tamamı, niçin yol aldıklarını bilen, bilmek, öğrenmek, tecrübe etmek için, dünya yaşamına ait bir yudumluk yaşamı, bir hiç uğruna değil, edebi dünyanın kalıcı, onur edici yüceliğine sığınarak yaptılar.

  Girit, bir zamanlar bizlerin; biz Türklerin de adasıydı. Rumlarla iç içe nice yaşamlar; geceleri güne bağlayan şafak vakitleri; günü geceye yaklaştıran tan saatleri; Girit’in Akdeniz ve Ege’ye bakan yüzlerinde, yüzyılların izlerine baka baka yaşandılar…

 Okumayı, yazmayı ciddiye almayanların evleri, depoları, kilerler, kitapla dolu olsa; değişen çok şey olmaz; değişimin, kavuşumun ve yaratıcılığın insanla buluşması adına. Özümsemenin motorları, elekleri, damıtma aygıtları çalışmıyorsa; tıpkı, bağlarda toplanmayan güz üzümleri gibi; şıraya, şaraba, pekmeze dönüşemez…

 Köklerin, toprağa, toprağın güneşe, yağmura; bütün bunların da bağcıya muhtaçlığı vardır. Üzümün şarap yolculuğu, zeytinin yolculuğu kadar değerli ve kutsaldır; hepsi medeniyetlere yaşamı kültürleştirme imkânı vermiştir. Yaşamı, yok etmek yerine, yeşertmişlerdir; kandillerin ışığına yağ, ekmeklerin yudumlarına, sofralara katık, şölenlere kalkan kırmızı, beyaz, kızıl içecek…

  Kazancakis, Girit toprağından, güneşinden, rüzgârından ve öykülerinden; papazların öğretilerinden, şairlerin seslenişlerinden o kadar çok etkilenir ki; kozasında değişime mecbur kalan ipek böceği gibi; kendi tırmanışını başlatır; oburca…

 Bu tırmanış, gün aydınlığında değil; tam da gün batarken, akşam karanlığı çökerken; kayalıkların en sert, rüzgârların en hızlı olduğu dağlara doğru; kanla çizilecek, ortaya çıkartılacak patikalar oluşturulmaya başlar.

 Hayatı boyunca onu etkileyen bir tek kelime üzerinde durur; “ Tırmanma!” Hayal ve gerçekle karıştırılmış, edebiyat, tarih, şiir, felsefe iç içe geçmiş düşüncelerin, zorluklarla savaşan değerli ruhların da desteği alınarak…

  Ve her evrensel sanatçı gibi o da kendi aletlerini toplar; görme, duyma, tat alma, koku alma, dokunma, beyin…

  Onun tırmanışı aynı zamanda, kaçışıdır da. Yapaylıktan, kurnaz siyasetlerden, baş edemeyeceği vurguna dönüşen ticaretler den; belki de amansız bir hastalık gibi dünyaya, insana çöreklenen bir sürü hastalıktan…

  Daha yaşarken, bedeninin ağırlıksız lığını hissettiği bellidir. O yüzden, kendini kanatması, acısız lığa tutunuşuyla dengelenir. Yürüdükçe bıraktığı kırmızı izler, rehbersiz yol alışlar; hepsi, tırmanışın öğretilerle küllenip soğuyacağını, eninde sonunda bu değerli bilgeliğin yanardağı lavları gibi yararlı birer mineral deposunu biliyordu…

  O yüzden, gittiği her ülkede, şehirde, daima yanında taşıdığı bir avuç Girit toprağı bulunurdu. İstediği, ihtiyaç duyduğu vakit; o toprağa dokunup sıkıyordu. Belki de o kadar yükseklerde, taşlarla birlikte taşlaşmamak; toprağın verimliliği, yumuşaklığı, üretkenliğiyle mayalanma çabalarından başka bir şey değildi yaptığı.

  Girit’e hiç gitmedim. Gitme sebebim olacak bir nedenim var artık. Seyahat etme isteğimden öte; kanla oluşturulmuş kayalık patikalarda ki izlerin ruhunu selamlama arzum; Kazancakis’in arzusundan daha güçsüz değil. Sadece, gücünü bilip, büzülmüş bir tohum kadar cesur, sabırlı bekliyorum…

 Kazancakis tırmanışında dört isimden söz eder; İsa, Buda, Lenin, Odysseus, beşinciyi Nietzsche olarak ilave ettim. Fakat altıncıyı, o büyük tırmanışında yarattığı, belki de bulduğu bir isim daha var; Zorba… Zorba; Kazancakis’in kendine armağanı kadar; insanlığa armağanıdır da…

 Yaşamın anlamı, anlamsızlığı, sadece kaideler üzerine tutunup titizlikler le kavrulup, debelendiğimiz her an; Zorba gibi arkadaşlara nasıl da çok muhtaç olduğumuz ortadadır…

  Giritli Bakışı; bir parça Rumeli, Egeli, Akdenizli; velhasıl, insanlığın dört bir koldan gelip, kaynaştığı bir güzel eğlencenin de bakışı gibi geliyor bana…

 Güven Serin  

12 Temmuz 2018 Perşembe

FACİA YAKINIMIZDAYDI





                                             FACİA YAKINIMIZDAYDI

  Tekirdağ il sınırları, Çorlu İlçemizin yakınlarında toprağın yağmurla bolca bereketlendiği bir zamanda yaşanan hüzünlü, acılı bir olay... Onlarca ölüm; yüzlerce yaralanma…

 Bir zamanlar, ağır yük taşıyan, bakımsız, eski kamyonların bitip tükenmez kazaları, ölümlü, acılı görüntüleri gündemden hiç düşmezdi.

  Bu dehşet anı; tren vagonlarının raylardan çıkışı; hemencecik yağmura bağlandı. Tek suçlu, yağmur ve rayları tutan toprak kabul edildi.

 Her gün yağmur yağan ülkeler ne yapsın? Dağlardan, bataklıklardan, vadilerden geçirilen trenler? Söz konusu, mühendislik ve istikrarlı bir kontrol, denetim olunca; yani insan denen canlı, insanın, siyasetçilerin, yöneticilerin başköşesine oturursa her şey değişiyor.

 Bizim gibi; ah gelişti; ah gelişecek olan ülkelerin acıları, her daim tekrarlanan büyük faciaları, esas sorunlar analiz edilmeden biteceğe benzemiyor. Kim bilir daha nice ray, rayları tutan toprağın altı yağmurlar, rüzgârlar, Depremler nedeniyle nasıl da boşalıyordur…

 Denetimler, verilen cezalar, eğitimler can taşıyan hizmet işletmelerinin vazgeçilmezi olmak zorunda. Denetim ve kontrollerin teknolojik tarafı ne kadar gelişirse gelişsin; esas olan insan tarafı. Verilen hizmetleri, sorumluluğu alınan yolcuların, insanların can güvenliğinin ne kadar önemsendiği; hukuki, vicdani ve ilimsel olarak ortaya çıkartılmalıdır.

 Daha çok duyacağız; ölenlere dilenen rahmetleri… Durup dururken niçin ölsünler? Yazgı, kader; uygar dünyaya zamansız uğramazken, ölüm onların kapılarını bize göre çok daha az çalıyorken; bizler niçin, bu gelgitlerin ortasında beşik gibi; doğudan batıya, batıdan doğuya sallanıp duruyoruz.

 Gelişmenin tarifi tek bir cümleyle verilir mi bilemem! Yapılan büyük araştırmalarda, insan merkezli, iletişim ağırlıklı ilişkilerin büyük huzura, mutluluğa ulaştığı biliniyor. İnsanlarımızın demirden, çelikten oluşan vagonlarla, bir şehirden diğerine giderken uğradıkları bu facia çok büyük…

  Başka büyük faciaların da habercisi olma ihtimali ACİLEN göz önünde bulundurulmalı… Bütün bunların yanında, kendini sorumlu hissedenler; Çorlu, Tekirdağ hastanelerine koştular. Yaralılara ŞİFA dilemek, onların durumunu kontrol etmek amaçlı…

  Ortaya başka bir facia çıktı; sevgili dostlarım. Giden siyasetçiler yaralıları o acılı halde bile arka fonmuş gibi, fotoğraf karelerinde kullanmaktan geri kalmadılar. Allah aşkına; böyle bir facianın fotoğrafı mı olur? Poz mu verilir? Bu bir film sahnesi mi?

 Siyaset insanlarımızın düz, kısır, renksiz ve vicdanlardan uzak tutumları, robotumsu görüntüleriyle şaşırmıyor görünse de; bu derin acılı manzaraları izlerken; acının yanında bu görüntüler karşısında, görüntülere kurban olan siyasi düşünce insancıklarına daha çok acıdım…

  Bizler görüntü vermezsek acaba o yaralılar iyi bakılmayacak mı? Gidip birkaç dakika şifa diledikten sonra hemen düzelecekler mi? Kendini sorumlu hisseden, bu acıları paylaşmayı dileyen her siyasetçi hastaneye gitmeli! Burada sorun yok! Ama bir tek fotoğraf dahi çekmeyi düşünmemeli.

 Zaten, acısı, acıları paylaşan yüreği olan bir insanın o halin fotoğraflarını çekmek aklına bile gelmez! Kimin aklına gelir? Bizim, çakma, ezber, atanmış siyasetçilerimizin aklına gelir. Öyle ya taraftarlarına İYİLİK, ahlak, merhamet, işin başında olma mesajları verecekler…

  Kim bilir kaç bin yıl önce bu diyarlarda söylenmiş Dionysos şarkılarından birini; bu faciada ölen insanların ruhlarına bir rahmet, kalanlara ise bir teselli olarak paylaşmak, kendi yazı sanatımın adanmışlığı, sessizliği içinde ses olmak isterim;

Güneş batıyor;
Susuzluğun bitecek artık
Az sonra, yaralı yüreğim.
Serinlemeye başlıyor hava,
Meçhul ağızların soluklarını hissediyorum;
Büyük soğuklar geliyor!
Rüzgâr sakin ve temiz;
Bana yan ve büyüleyici
Bir bakışla bakmadı mı bu gece?
Sıkı dur, ey yiğit yüreğim!
Nedenini sorma, ey hayatımın
Alacakaranlığı.
Güneş batıyor!

  Acıları, büyük hüzünlere tanıklık etmiş, bunların içinden geçmiş medeniyetlerin insanları anlar. O yüzdendir; dünyada bu kadar çok acı oluğu halde; merhametin, şefkatin hiç tükenmemesi… O yüzdendir; Hoca Nasrettin damdan düşünce; etrafını saran büyük topluluğa; “ Bana damdan düşen birini çağırın” demesi…

Güven Serin 

10 Temmuz 2018 Salı

BİZİM DAĞLI-BİR İHTİYAR...


Kamera; Güven  Bizim Dağlı


Bizim Dağlı


Kamera; Güven

Çayın hikayesi ne kadar basitse,Dağlının
hikayesi de öyle;önce toprağa ekildi,sonra
güneşe,geceye,rüzgara,yağmura ve 
ötelere;demlere,tatlara,kokulara uzandı...

BİZİM DAĞLI-BİR İHTİYAR

-
----------------------------------------------------

Erken yıpranan,yaşlanan insanlardan birisidir Bizim Dağlı,lakabıyla bilinen Mehmet. Ömrü limanın çayhanesi ve sandalyeleri,balıkçı barınaklarıyla geçmiş;Temel Reisi andıran sigarası,ona tesir etmek şöyle dursun;bir aksesuar tercihiyle belki de insana ve insanlığa sarılışı;halkın gözünde hafif şekerli ve zararsız bir insan...

Onun öyküsü çok basit...Mülkiyetsizliğin dışına taşan,zamansızlığı ve yalnızlığı anlatan bir öykü...Limanda yaşayan balıkçılın,martının öyküsü ne kadar basitse,onun da öyküsü o kadar basit...

Zarla-zorla huzur evine getirildi;birkaç kaçma denemesi boşa çıkartılınca;kabullendi...Ölene kadar söyleyeceği inandığı bir vahşi,kendine özgün bir seslenişi var; " Burası bana göre değil"


Onun öyküsü,limanda ki martının,kedinin,köpeğin öyküsü kadar basit ve doğal...Bir gün,anlatacak birileri bile olmayacak belki;fakat;henüz yazacak birileri var;Bizim Dağlının hikayesini...

Güven Serin

















6 Temmuz 2018 Cuma

GÜLÜMSEMEYİ,GÜLMEYİ UNUTTUK MU?




GÜLMEYİ, GÜLÜMSEMEYİ UNUTTUK MU?
----------------------------------------------------------

  Büyük çoğunluk, sırıtma ile gülmeyi birbirine karıştırır. Sırıtma, gülmenin yozlaşmış, sahte kılığa bürünmüş halidir. İçinde bir tek tebessüm kırıntısı dahi bulamazsınız…

  Sırıtma, siyaset, ticaret kokar. Sadece bunlar koksa iyi; sahtekârlık da kokar… Henrı Bergson gülünç etkinin tam olarak ortaya çıkması, etkisinin yayılması için kalbin bir anlığına hissizleşmesi gereklidir, der.

 Bir anlığına hissizleşen kalbin, gülünçlüğü saf haliyle algıladığını anlatır. Her daim aranan şey; saflıkta gizli değil mi? Yani doğallıkta! Bütün şamata, gürültü, gelinen nokta; aranan, özlenen şeyin o saf hali olduğu anlaşılıyor…

 Kendimizi ait hissetmediğimiz kültürlerin yaratacağı dalgalar algımızın, hissiyatımızın veya saf halimizin dışında kalır çoğu zaman. Hissiyatımız, saflığa mahkûm olmayı veya cansızlığı seçme görüntüsüne dönüşür.

  Bir rahip Pazar gürü herkesin ağladığı, gözyaşı döktüğü vaazını verir. Bir kişi ağlamıyordur. Bir adam! Ve ona, niçin ağlamadığını sorduklarında bu cemaatten değilim! Der. Onların hissettiğini hissetmez.

 Ortak masallar, hikâyeler, türküler, şiirler bu yüzden önemlidir. Her ne kadar evrensel düşünce bütün sınırlara meydan okuyor olsa da,21.yüzyıl kendi kültürünü, savunma ve cemaatini oluşturuyor görünse de; kuru bir hayranlık, değişim; imbikten geçmeyen hiçbir davranış, sahiplenme veya düşünce; ortak kültüre dönüşmüyor; dönüşemiyor…

Güven Serin 

5 Temmuz 2018 Perşembe

AKDENİZ OYUNLARI 2018' NİÇİN BU KADAR YABANCI KALDIK?





AKDENİZ OYUNLARI 2018’E NİÇİN
BU KADAR YABANCI KALDIK?
----------------------------------------------

  Akdiniz Oyunlarının üzerinden birkaç gün geçti. 2018 Akdeniz Oyunları İspanya’nın Tarragona kentinde yapıldı. 26 ülkenin,4000 sporcunun katıldığı bu büyük spor şenliğine niçin bu kadar yabancı kaldık?

  Bütün mesele, Rusya’da yapılan Dünya Kupasının gölgesinde mi kalması? Katılmıyorum! Ölüm, kavga, hırsızlık haberleri o kadar çok ki; sanata, spora sıra gelmiyor… Böyle mi olmalı? Kalkınma, refah; her an depresyona hazır, şüpheleri, akıl sıralamasıyla değil, dedikodu ve peşin hükümle yapan toplumların gelişimi, sağlıklı ve kalıcı olabilir mi?

  Ülkemizden 144’ü kadın, toplamda 345 sporcu katıldı. Onlarca dal içerisinde Türkiye, İtalya ve İspanya’nın ardından ÜÇÜNCÜ oldu. 31 Altın,25 gümüş ve 39 bronz madalyayı ülkemiz sporcuları kazandı.

 Bu bir şey değil midir? Teri, istikrarı, çabayı, heyecanı, milli güzellikleri anlatmıyor mu? Ülkemin insanı; hapishanelerin çoğalması, hızla dolması, ilimin, eğitimin yanında sanatla, sporla azalabilir, ülkemin daha huzurlu ve gelişmişlik seviyesine çıkması sağlanabilir.

  Bir taraftan vurdulu, kırdılı diziler. Bir taraftan birbirine hiçbir zaman güvenmeyen siyaset insanları! Sevgiden geçtim; saygı olmadan, kimsenin kazançlı çıkmayacağı bellidir. Siyaset, diplomasi sanatıyla, en güzel ve görkemli yere gelebilir. Su sanatta, tecrübenin, bilginin, vicdanın imbiğinden süzülürse; anlamlı bir istikrar sağlayabilir…

Tarihe biraz dokunursanız bir sürü devirler görebilirsiniz;duraklama,gerileme,fetret veya cahiliye;bunca yayın ve gelinen nokta;21.yüzyılın birinci çeyreği bitmek üzere...Hangi devirde olduğumuzu anlamak için zahmet buyurmak gerekiyor..

Güven Serin 

3 Temmuz 2018 Salı

Murat Aydemir & KudsiErguner & Pierre Rigopoulos - Beyati Peşrevi ve Bül...





 İlaçlarımız yanı başımızda öylece bekliyor...İşimiz o kadar çok ki;kornaya kim basacak? Kim;ıfırzıfırlarla kavga edecek? Uçsuz bir deryanın kesişim yeri Anadolu;bilmem kaç BÜYÜK uygarlığın buluşma yeri;niçin tepinip duruyoruz? Kimden icazet aldık da bu kadar bilgiç,soylu ukalalara dönüştük? Zor zanaat;cehaleti,sonsuz doymaz oburluğu,açgözlülüğü anlamak;çok zor...

Güven Serin

30 Haziran 2018 Cumartesi

ŞAFAK SÖKÜYOR




Kamera; Güven Ganoslar Tekirdağ

Şafağı daha da iyi pekiştirmek adına 2011
yılı çekimleri bir şafak yürüyüşü fotoğrafından
yararlandım.

Şafak söküyor Ganos diyarında;yüzyıllar iç içe
karışmış;hikayeler,kültürler de öyle;boşu boşuna
boğuşmanın telaşı,her şafak yaşanacak;
her tan vakti çöken sükunet gibi...

ŞAFAK SÖKÜYOR
----------------------------

  Küçük ölüm denen gece uykusu aniden kesiliverdi. Kış uykusuna yatmış küçük kurbağa gibi, güneşi duyar duymaz, ağır ağır buzlarını çözüp, ilk hareketi; doğaya zıplamak oluyor. Hotelin eski ama rahat yatağından, güne, açık camdan içeriye dolan seslere, öyle fırladım; küçük kurbağanın çözülüp zıpladığı gibi, zıpladım yaşamın seslerden oluşan karnavalının içine…

  Saat 05.15;acık olan camdan, gecenin ayazından öte, şafağın kuş sesleri süzülüyor. Sadece kuşlar mı? Orkestranın farklı çalgı özelliğine sahip; horoz ve eşeğin anırması; belli zamana yayılıyor; ara sıra…

  Kuşların kaç çeşidi ötüyor; bilmek imkânsız… Kara Tavuklar, bülbüller, sakalar, isketeler ve daha ayıramadığım bir sürü ses; sessizliği aralıksız seslerle kutsuyorlar. Günün, şafağın en taze zamanları!

  Zeytin ağaçlarının, dutların, çınarların, palmiyelerin diyarındayım. Kapıdağ Yarımadası; kıvrıla kıvrıla dolanıyor Marmara'nın serin sularının içine; karada karaya; kendinle; özüyle tekrar buluşuyor.

  İki dakikalığına kayıt tuşuna dokundum. Kayıt etmek mi, yoksa her daim doğada, kendi zamanını bilen seslere, doğanın görkemiyle dokunmak mı daha iyi? Her şeyi aralıksız fotoğraflamayı ibadetten öte taşıyıp, çılgınlar gibi öne çıkmak için her türlü sanatkârlarla yarışacak karmaşanın içine girmiş bulunan günümüz insanı; bizler; kendi beynimizin kayıt tuşuna dokunmanın sırrını çözme imkânı yaratabilir miyiz acaba?

  Birkaç arkadaşımdan duyuyorum; “ Çektiğim resimleri bulamıyorum artık. İpin ucunu kaçırdım. Binlerce oldu.

  Fotoğraf da çekilir, resim de yapılır, video da kayıt edilir. Aşırılığın, taşkınlığa yol açtığını doğa da gördük. Taşan dereler, nehirler; doğanın dili iyi anlaşılmadı zaman zarara yol açar. Bunun haricinde doğanın bir sürü yan yolu, koruma kalkanı var. Binlerce yıl önceden oluşturduğu derin vadileri; bütün taşkınlıkları yutmak içindir. Tıpkı derin, geniş, yaşlı nehir yatakları gibi…

  Mimari, burada lazımdır insana. Doğa bilimcileriyle ortak çalışacak mimar ve mühendislerin ortak çalışmaları; bir eserden öte, insanlık seçeneğidir; aklı, duyguları, insanlığı merkeze taşıyan güzellikler.

  Şafak söküyor; uyuyor denizin dibinde insanlık; kimi odaların geniş, rahat yataklarında, kimiyse, geceden kalma halleriyle, kumsalda; kumların üzerinde; yorgun bedenleriyle, şafağın temiz, taze, genç karşılama töreninin önünde, boynu bükük ve anlamsız bir kederin şifresini bile çözememiş halde…

Güven Serin 

29 Haziran 2018 Cuma

EYLÜL İSMİNDE KÜÇÜK BİR KIZ


Kamera; Güven Erdek

Eylül,sıranın kendisine gelmesini;usulca
bekliyor.
Yiğit,kardeşi Tuanna'yı güya sallıyor :))




Eylül,annesiyle eğleniyor;
top oyunu;bense,yeni başlayan
dünya kupası maçlarında,tüm dünyanın
peşinde koştuğu topun peşindeyim;güya...

Bir tiyatro sahnesi,Eylül de annesi de
seçkin tiyatro sanatçıları...
Gönülden bir iş;takdirden öte uzanıyor...

EYLÜL İSMİNDE KÜÇÜK BİR KIZ
------------------------------------------------

  Eylül ayında mı doğmuş, yoksa Eylül’ün şarkısının hatırası mıdır ona ismini veren duygu; bilinmez! Dört beş yaşlarında olmalı! Genç anne ve babayla geldikleri iki günlük tatil coşkusuyla yoğunlaşıyor.

 Plajda, Yücel Hotelin bahçesinde, yemek masalarında; hemen her yerde olması gereken bir çiçek, ağaç kadar şart olan güzellikte; mekânı aydınlatıyor. Diğer çocuklarla arasında kalın bir perde, kültür farkı taşıdığını gözlemledim.

 Eylül; ikide birde olmadık şeyler istemiyor. Annesine, babasına küsmüyor. Çünkü annesi Eylül ile en sevdiği arkadaşmış gibi oynuyor. Tiyatro sahnesinde, anne, baba ve kızın öyküsünü anlatıyorlar.

 Çok iyi yazılmış bir sahne; eksik kültürlerin, suça, cezaya, korkuya meyilli ailelerin bolluğu yaşanırken, kıt olan, cezasız, akıl ve duyguların psikolojik, biyolojik beslenmeleriyle neredeyse tüm dünyaya örnekmiş gibi dolaşan bir kız; Küçük Eylül… Her daim başında bulundurduğu çiçek desenli tokası!

  Saçlarını iki yana toplatmayı seviyor. Annesi de ona nadide bir çiçeğe bakmayı sevdiği gibi; sıkmadan, sıkılmadan, dert etmeden; ne büyü yükmüş, ağıtlarını çıkartmadan bakıyor.

  Eylül ne kadar çok eğleniyor, etrafını gözlüyor, onlarla birlik olmak istiyorsa; etraf bir o kadar; birbiriyle kavgalı. Anneler, babalar sürekli uyarı gönderiyor, etrafın tadını çıkartmak isteyen çocuklarına,

  Bitmeyen uyarılar, arkası gelmeyen teklifler ve tehditler… Yiğit isminde 16 yaşında bir erkek çocuğu; Tuanna ismine kız kardeşi ve anne ile babası, denizin kenarında; bulutlu havaya, çok az sağanak yapan bulutları; şansızlık olarak gören aile…

  Ailenin babası; şezlongda yatmayı ciddi iş bellemiş. Anne de öyle, Yiğit; yaşıtlarının iki misli kilolarıyla denize girdi, çıkmakta zorlanıyor. Elli metre ötede tutunduğu şamandıradan bir saat boyunca annesine seslendi; “ Anne, kurtar beni. Gelemiyorum. Yosunlar, denizanaları midemi bulandırıyor.”

  Bir saat boyunca bu kadar enerji? Anne ve babadan tık yok. Sadece gelmesi gerektiği üzerine bir sürü nasihat. Oysa çocuk, deniz içinde ki canlılardan tiksindiğini söylüyor. Gel de bunca zamandır bize dünyayı, doğayı anlatan belgesel sanatına saygı duyma. Tiksindiğimiz yılandan, fareden bile ne büyük dersler çıkarttılar ortaya…

  Yiğit, bağırdıkça, annenin tavrı şu oldu; “ Bizi bütün Erdeğe rezil ediyorsun; gel hadi.” Oysa denize girip, onlar da denizin iğrençliğiyle değil, uçsuz bucaksız zenginlikleri, serinliğine ne çok yakındılar…

  Eylül’ün annesi ve babasıyla böyle bir sorunu yok. Babanın yüzü hiç gülümsemese de; sakallı, yarı kel başı; onun ciddiyetine ayrı bir uyarı dikkati, bakış açısı getirse de; birbirine güvenen bir ailenin görsel, katıksız şöleni yaşanıyor…

  Tuanna, denizden çıkmaktan korkan; denizanaları ve yosunlardan iğrendiği için yapıştığı şamandıradan ayrılmayan obez ağabeyine şöyle seslendi; “ Yiğit, bir de erkek olacaksın; Amerika bile keşfedildi, sen halen, denizi mi keşfedemedin?”

 Geriye söylenecek ne kaldı?


Güven Serin 






27 Haziran 2018 Çarşamba

Barış Manço Nick The chopper canlı




  Ne çok çalar,ne çok dinlerdik;kadim zamanlarda...Tam da panayır
zamanı;Paşaköy'ün minibüslerinde,birkaç yolcu daha almak için
fırsat kollayan mavi minibüste çalardı;henüz adam değildik,
kendi başımıza gidemezdik İpsala diyarının panayırına...
 Minibüslerde Barış yükselirken gökyüzüne,Paşaköy diyarının
ovasına;İpsala panayırında ise Yeliz'in söylediği Bu Ne Dünya
Kardeşim,şarkısı yayılırdı gecenin,sonbaharın içine...

BANDIRA BANDIRA ( ARŞİV-2008)


Kamera; Güven Göztepe Oyuncak Müzesi

Fazla mı büyük olduk ne? Çocuklar hiç yok muşçasına
hep büyük meseleler?...


Kamera; Güven Göztepe Oyuncak Müzesi



Kamera; Güven 

Avrupa Diyarından gönüllü olarak oyuncak müzesine
gelmiş,çocuklara,çocuk olmayı öğretiyordu...

Şimdi,uçsuz bucaksız bir evrende geziniyor ruhu...


Kamera; Güven Göztepe Oyuncak Müzesi
Oyunlar,çocukların bir parçası;büyük olma
telaşına bir ön hazırlık misali...
BANDIRA BANDIRA

  Sunay Akın’ın bin bir emek ile oluşturduğu Oyuncak Müzesini gezdik. Müzenin her katında sevgi, çocuk, güleçlik ve müzik var. Biz gelmeden biraz önce, Sunay Akın ayrılmış. Güzel ve bakımlı eşi, sevgisini, dikkatini ve vaktini müzeye ayırdığı belli! Her katı, iç yoğunluğunun taze duyguları ile dolaşıyor. İncitmeden uyarılar yapıyor görevlilere.

Sunay Bey burada mı?

“İşi vardı çıktı. Öğleden sonra gelecek” diyordu gülümseyen sevgi dolu yorgun yüz.
Sitemde yayınlamak için, fotoğraf çekebilir miyim?
“Lütfen flaş kullanmayınız.” Sunay Akın’ın eşi kendi işine dönerken, bende kendi işime: aç olan beslenmeye yöneldim. İlkönce fotoğraf makinemi doyurdum. Sonra da, meraklı beynimi mekânın lezzetine doğru yönelttim. Sımsıcak mekân, beş kattan oluşuyor. En alt kattaki dinlence yeri: hem çocuklara hem büyüklere bilginin insanca tatmine ulaşan öğrenimsel doluşunu ve boşalışını sunuyordu. Müzenin tüm köşeleri çocuk kokuyor. Anı ve hatıra kokuyor.
“Gel be insan, sende gel “ seslenişini çocukça yapıyor. Oyuncakların kimi, 100, kimi 70, kimi de 40 yaşlarında. Nice el değmiş, nice göz izlemiş onları. Korkulu savaşların sıcak mutlu yüzlerinin karamsar bakışlarını da, izlerini de anlatıyorlar kimi sizlere.

  Müze, Göztepe’ye, Göztepe de müzeye öyle yakışmış ki, birbirinden ayırmak ne mümkün! Fazla yüksek olmayan ev ve sitelerin bahçeleri vardı. Bakımlı ve yeşil bahçeleri! Her bahçede sıra sıraya dizilmiş ağaçlar vardı. Düzenli ve sıradan medeniyetin içinde, tüm curcunaya karşın; yaşama ve doğaya bir armağan gibi sunulmuş ağaç ormanlar…

  Yeşilin yok oluş kültürü içinde, medeniyetin tam göbeğinde ormana açılan bir koridor güzelliğindeydiler ağaçlar. Genç ağaçların yanında yaşlı ağaçların varlığı da dikkat çekiciydi. Belli ki, bu ağaçların, güzel yeşilliklerin seveni ve koruyanı vardı bu diyarlarda… Metin’e sesleniyorum;
Gel dostum sana bir şeyler ısmarlayayım. Amaç, müze çıkışı daha fazla kalıp oyalanmak keyifli diyarın masalımsı yöresinde… İki keşkül söyledim bütçemin delinmesine inat. Pahalı olan keşküller, usta işi olmanın lezzetini sundular.

 Uygarlığın doğa ile barışık olduğu Göztepe’den yürüyerek, sağa sola bakarak ayrıldık.Nicedir giymediğim spor ayakkabılarımın sol olanı, sol ayak parmaklarıma eziyetin en keyiflisini veriyordu.”Şöyle bir dolaştım şehri” şarkısının uyumlu mırıltıları ile Bağdat Caddesi içinden Kadıköy’e doğru akıyoruz.Şimdilik boş ve hoş ve sakin caddenin derinliğinde kayboluyoruz.Bol güneşin cömertliğinin kısılmış gözleri, ezilmiş ayakları ile mutlu bir görüntünün eşliğinde , rotamızı Haliç’e , Sütlüce’ye Miniatürk’e çeviriyoruz Dünya markası ve mirası olmuş , olabilecek ve gönüllere iz barakmış eserlerin maketleri ile kucaklaştık.Dev cüsseli , ölümü yenmiş gerçek heybetlerinin kokularını ve selamlarını hissettik.
Anıtkabir’i, Süleymaniye’si, Ayasofya’sı, Mostar Köprüsü, Malabadi Köprüsü, Efes Harabeleri, Artemis Tapınağı ile daha niceleri: geçmişten bugüne “SES “ veriyorlar, bir şeyler söylüyorlar. Biraz eğilmek yeterli, biraz… Gün sonuna geldik. Tabi ki aç olarak, yorgun olarak. Beden görsel gereksinimlerini doyuma ulaştırırken, yaşamsal mineral ve vitaminleri için “AÇIM” diye sesleniyordu.
Metin, gel burada gözleme yiyelim. Metin, isteksiz bir cevap verdi;
“Sulu yemek yiyelim. Şöyle, bandıra bandıra olsun arkadaş.”
Peki, Metin, sulu yemek arayalım. Bandıra bandıra yiyelim dostum. Dünya insanı turistlerin bol olduğu Sultan Ahmet Meydanına geldik. Bandırarak yiye bileceğimiz yemeğe ulaşmadan önce, ne gördüysek özendik. Kestaneciyi, Mısırcıyı özenerek geçtik. Bandırma dönüşü uğrarız sözünü verdik.

   Aradığımız sulu yemeği bulduk. Siparişimizi verip, hak edişin çatal ve bıçağına sarıldık. Sulu yemeklerimizin oldukça çabuk bitmesi, ne kadar aç olduğumuzun tanığıydı. Kalan birkaç dilim ekmek, “bandırma” kültürünün habercisiydi. Kopardığım bir parça ekmeği tabağımda kalan yemek parçalarına bandırmaya başladım.

 Hey mübarek bandırma hey! Sen olduğun sürece kimse aç kalmaz diyerek bandırdım. Tanrım bandırdıkça bandıracağı geliyor insanın…
Baktım ve gördüm ki, aynı işi Metin’ de yapıyor. İlk önce yemek tabağını bandırdı ve temizledi, sonra da salata tabağında kalan birkaç yağ damlasını ve havuç kırıntılarını bandırdı. Ne de tatlı bandırıyor, ne de güzel şapırdatıyordu.
 
Bandırmanın soylu kültürüne, minnetle; doymuş olarak. OH BE dedik. Sen olduğun sürece kimse aç kalmaz be bandırma. Bandırılan ekmeğin ağza gidişini yaparken, parmakları yalamak ta: lezzete lezzet katıyordu…

Güven Serin 

  





22 Haziran 2018 Cuma

MARMARA DENİZİ IŞIKLARLA DONANDI



Kamera Güven;Erdek Marmara Kıyısı




MARMARA DENİZİ IŞIKLA DONANDI
---------------------------------------

  Bir ozan kim bilir hangi zamana ait bir türküyü dillendiriyor;

Binlere selam dostlarım
Onbinlerle
Vadi çiçeklerle donandı
Tarlalar yeşillikle, çiğle

  Erdeğin kıyıları, güneşin ışınlarıyla donandı. Çekiç, kürek, süpürge sesleri; tatilcilere hazırlanan esnafın büyük telaşı başlamış. Her yerde olduğu gibi burada da turizmin kalp atışları yavaşlamaya başlamış…

  Yanlış yatırımlar veya turizmin önemini kavrayamamış, siyasi irade, esnaf ve esnaf odaları; bir yağma hasan böreği gibi, koca tepsinin un ufak olacağının matematiksel hesabına kimse dokunmak dahi istemiyor.

  Aynı şey; bizim kıyımızda da geçerli… Kırk yıl öncenin Kumbağ turizmi, yok denecek kadar yok; kalite altlarda sürünme eşiğinde. Bunun bilincinde olan birkaç kişinin çığlıkları, atacağı adımlar önemli…

  Tatile gelenlerin büyük çoğunluğunun birkaç çocuğu var. Renkler, sesler; çocuk ağlamaları; her şey tatilde yapılacakmış gibi; bütün kış kapalı kalan danaların bir bahar sonucunda nasıl da sevinç yaşadıklarına tanık olmuştum; zamanın akan geçmişinde.

  Çocuklar da evde yaşadıkları baskıların, cezaların, korkuların acılarını kamusal alanlarda; bir de güneşin kıyıları çiçekler gibi donattığı mekânlarda yapıyorlar; olanca enerjileriyle, bütün yasakları devirmek, tepe takla yapmak niyetiyle koşturuyorlar; başka cezaları, daha sonraya devirmek için…

Binlere selam olsun
Onbinlerle
Vadi çiçeklerle donandı
Tarlalar yeşillikle,çiğle

 
Güven Serin 

19 Haziran 2018 Salı

BİR KEŞİŞ TANIDIM


                                                 

BİR KEŞİŞ TANIDIM
------------------------------

  İsmi; bilinen ismiyle Assis’li Francesco. Bu keşişi Nikos Kazancakis sayesinde tanıdım. Nikos’un buna verdiği isim; Allahın Garibi. Ona taktığı isim çok şeyi anlatıyor. Keşişin seçtiği yol da; bütün yaşamını eziyet içinde geçirmeyi tercih etmesi de çok şeyi; şeyleri anlatıyor.

  Hak Dinlerin ortaya çıkması tam da burada önem kazanıyor. Sahip olduğumuz yaşamı, yaşamları daha iyi idare etmenin yanında, diğer yaşamlara da saygı duyma, kendimizi ve çevremizi tanıma; bütün bunlarla birlikte, yetinme duygumuzu, sonsuza uzanan açlığımız dengeye taşımak adına önemlidir.

 Çevremizde nice insan, kendini hiçbir şekilde tanımlamadan keşiş hayatı süren, keşişlerden daha keşiş hayatı süren insanlar…

  Assis’li Francesco da böyle keşişlerden sadece birisi. Yaşamı, Allah'a olan inancı eziyet çekmekten ibaret sayan; yaşadıkça öğrenen, yolun sonuna geldiğinde vazgeçilmez bir döngünün içinde teslimiyet ve ruhani bir ışık içinde göğe yükselen bir edebi, sosyoloji değerden başka bir şey değil…

  Bu keşişi; Allah'ın Garibini biraz daha yakından tanıyınca, insanın yetinme ve kendine yetme onuruna, sahip olmasının ne büyük erdem olduğunu, yaşam kıvılcımlarının güneşin ışık demetleri kadar çok ve değerli; fark edilmezse bir o kadar kıt olduğunu bir kez daha algılamak adına; algıya özümseme için bir fırsat bildim…

  Her devirde; tüm zamanlarda Allah'ın Garipleri; yaşama keşiş olarak tutunanlar var. Oysa büyük yaratıcı; Allah, doğada yüz binlerce renk ve ses yaratmış; yaradılışın güzel hatırına; ilimsel, sanatsal ve ruhani çalışmalar içinde olmak; yaşama zıtlık kazandırmak değil; tam anlamıyla hakkını vermek; yaratıcıya olan inancı tazelemekten, çoğaltmaktan başka bir şey değil…

  İnsanın, insanla; insanlığın insanlıkla savaşmak için ne kadar çok sebebi var sanılırken; Allah'ın Garibi, dediğimiz insanların bu savaşı, kendi savaşlarını bitirmek için duydukları tek şey; dünyevi ihtiyaçları; olmazsa yaşayamayacağımız ihtiyaçları ellerinin tersiyle iterek anlattıkları bir şeyler var; insanın düşüncesini zorlayan, tenhaları loşlukları dolduran; uçsuz bucaksızlığın özgürlük olarak algılandığı yerlerde, köşeye sıkışmışlığı, çaresizliği ve çare üretmeyi anlatan insan hikayeleri…

Güven Serin 





13 Haziran 2018 Çarşamba

BAYRAM HARÇLIĞI YÜZLERİ GÜLDÜRÜR



                         BAYRAM HARÇLIKLARI YÜZLERİ GÜLDÜRÜR



  Muhalefetin de etkisiyle, seçimlerin de soylu düşüncesi; ülkemizde ilk kez bir uygulamaya; emekli ve emeklinin eşlerine yılda iki kez; iki geleneksel bayramımızda 750 TL ile 1000 TL arası bayram harçlığı…

  Medyada özellikle hükümetin 1000 TL olan kısmını öne çıkartması,750 TL alanları şaşırtmışa benziyor. Bunlardan birisi de benim annem. Babam öldüğü için onun maaşını yaklaşık % 30 eksik aldığı için; bayram harçlığını da 750 TL olarak almış. Eksik verdiler diye epey endişelenmiş. Kendini de 1000 TL alacağım diye hazırlayınca epey şaşırmış…

  Çevreme, parklarda, kahvelerde oturanlara kulak verince; aynı şaşırmışlığı, ölen eşlerinden maaş alanlarda da görüyorum. Herkes,1000 TL ye göre hazırlanmış… Gel de Hoca Nasrettin’i anma! Her gün; gece yatmadan önce Allaha 100 altın için dua ediyormuş;

  Ya Rabbi yüz altın isterim! Doksan dokuz olursa almam. Hocamız her günün gecesi; bu dua ile Allaha yalvarırmış. Hocanın zengin Yahudi komşusu bir gece bu yakarışı duymuş tabi;

  Ya Rabbi yüz altın isterim! Doksan dokuz olursa almam. Yahudi komşu hocaya bir şaka yapmak ister; bir gece dama çıkar ve hoca dua ederken; bacadan 99 tane altını atmaya başlar. Hoca, her gece 100 altın istediği için almayacağını düşünür. Hoca altınları görünce bu işe çok sevinir. Alır ve altınları sayar;99 çıkar. Ve hoca, ellerini gökyüzüne kaldırır;99’u veren Allah 100’ü de verir; azı bulamayan çoğu bulamaz der ve altınları keseye koyar.

  Bayramları bayram yapan en güzel şeyler; eskilerin yenilenmesi, kırgınların barışması, her zaman yenilmeyen el emeği göz nuru baklavaların yenmesi ve aynı zamanda özlemlerin giderilmesi…

  Bayramların günümüzde ki karşılığı biraz daha değişse de; harçlık olayı sonsuza kadar değişmeyecek. Miktarı ne kadar çoksa; yüzümüz o kadar güleceği kesin. Kesin olmayan tarafı, bu işin mutluluğu kaç saat veya kaç gün süreceğidir!

 Tam da bayramdan, harçlıktan söz ederken; okullara; hatta ana sınıflarına dahi para-bütçe nasıl olur diye bir ders konsaydı; bayramların tadına ayrı bir tat gelirdi. Çünkü sağlıklı, dengeli, hoşgörülü insanın veya insanların hayatı; her daim bayrama dönüşür; heyecan, coşku, barışçıl ve sevgiye dayalı yaşam tarzları; ruhen ve bedenen sağlıklı insanların ellerindedir…

  Piyasaya biraz para girmeye görsün; harçlıklar veya maaş artışları; pazarda, markette ki artışların yansıması, cebimize girecek paradan önce geliyor. Bizim çay işlerine bakan Aydın Bey de bu işi hemen kavrayan esnaf arkadaşlarımızdan birisi; sabahın ilk müjdesini ilk sana duyuruyorum dedi;

  Bayram dönüşü; çay başına 0,15 krş. zam var duyurusu… Bayram harçlığının bir kısmı gitti bile…

  Toplumumuzun zenginleşmesi her alanda olunca daha mutlu, huzurlu olacağına gönülden inanıyorum. Her insanın; ama tamamının kendi iradesi, kendi huzuru, yine kendi bilgi, görgüsünde gizli... Sürekli boşluğa bakan, her daim miraslar, mirasyediler üreten olmaktan öte; okumanın, öğrenmenin, dinlemenin ve her türlü canlının değerli oluşunun farkına vardığımız an; harçlıkların da önemi, değeri; bereketi çok ama çok daha güzel, hoş olacaktır…

  İktidar geleneksel bayramları daha mutlu ve barışçıl olma adına; Ramazan ve Kurban Bayramlarına harçlığı ekledi. Muhalefet ise; Cumhuriyetle birlikte doğan bayramları; 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramında Bayram harçlığı vereceğini duyurdu.

 Bütün düşünceler güzel ve anlamlı. Veren elin, alan elden üstünlüğü ve ekonomik olarak köşeye sıkışmış olan insanların sevinci; hepini onaylamak mümkün. Esas olan; kalıcı ve anlamlı olacak olan ise; yaşam standardımızın değişmesi; kalıcı demokrasi, insan hakları ve ekonomik kalkınma…

  Bütün bunlar beraberinde ne getirir bize; halkımıza? Refah, ilerleme, dönüşüm, huzur, ilkeli ve hür; görgülü ve bilge yaşamlar; yani yaşamın her anına yayılan bayram anlayışları getirir…

  Bayramınız; her daim harçlık, sağlık, sanat, ilim tadında olsun; kutlu olsun…

 Güven Serin  


11 Haziran 2018 Pazartesi

SİLAHŞÖRLER KUPASI NADAL'IN


Rafael Nadal ve Dominic Thiem

Birinde birincilik,diğerinde ikincilik ...

Gün ve gece misali;iç içe geçmiş yaşamın
ayrılmaz iki parçası;daha da umutlanmak için...


Seyirci;deneyimli,gözlemci ve seyirci
burada ki kanunları;disiplin ve istikrarı
baştan beri onayladı;efsane,böyle doğdu;
Nadal...Disiplinin,direnmenin,istikrarın
diğer bir adı..




SİLAHŞÖRLER KUPASI; RAFAEL NADAL’IN
---------------------------------------------------

  Fransa Açık tenis rüzgârları tüm dünyayı baştanbaşa dolaştı. Spora ilgisi, saygısı olan milyonlarca, milyarlarca insanların takip ettiği büyük bir şölen…

  Dünya kendi yörüngesinde döner, bitmeyen savaşların, göçlerin acılı, hüzünlü hikâyeleri yazılırken; aynı zamanda iyi, kalıcı ve istikrarlı spor savaşları da yaşanıyor. Burada ölen yok; galip gelenler, derece alanlar ve inanılmayacak kadar saygı uyandıran sporcular ter döküyor.

  32 yaşında ki Rafael Nadal, 14 yıllık tenis hayatında Fransa Açık Toprak Sahada 11. Kez Grand Slam birincisi oldu. Fransa Açığın diğer bir ismi de, Roland Garros’tur. Her yıl tekrarlanan dört büyük parçadan birisi; Haziran Ayı içerisinde Paris’te yapılıyor.

 Kadınlarda, Simona Halep ilk Grand Slam birinciliğini burada aldı. Bura da, yani Paris’te Grand Slam’da birinci olmak; Paris Açıkta kupa almak adına söylenen bir söz var; “ Burada başarılı olmak istiyorsan, sabırlı ve disiplinli olacaksın!”

 Bütün mesele, yüksek kondisyondan ibaret olmadığını Paris Açık Tenis Turnuvasını; Nadal’ı izleyenler bilir. Eğer, mitolojiye, efsanelere merakınız varsa; yaşarken böyle bir ana tanıklık etmek istiyorsanız; Dünya Tenis Bir Numarası; Rafael Nadal ile Roger Federer’i biraz takip etmenizi isteyeceğim…

 Sporun, tenisin saygınlığına ne büyük katkı yaptıklarının bir parçasını dahi anladığınızda; gözyaşının; yaşlarının sadece acılar için değil; büyük olaylar içinde aynı kutsallıkta döküldüğünü görmek mümkün olacak…

  Rafael Nadal’ın yendiği genç oyuncu; Dominic Thiem, bu yenilgiyi iyi okuduğunda, önünde uzanacak büyük alkışların, aynı zamanda büyük yanılgıların, hataların da başlangıcı olacağı anlaşılır bir gerçektir…

Güven Serin 




9 Haziran 2018 Cumartesi

GÜNEŞİN YELESİ






GÜNEŞİN YELESİ
-------------------------

  Güneşin yelesi olur mu hiç? Olsa olsa Aslanların olur değil mi? Söz, şairlerin, yazarların eline geçince öyle bir güzel olur ki…

  Dante, İlahi Komedya’da çıkmış olduğu yolculukta; düşsel şiirini oluştururken; Yanın da günümüzden 2000 yıl önce yaşamış Latin şair Vergilius’u almıştır. O bilge insanı; onun rehberliğini seçmiştir.

  Cehennem, Araf ve Cennet yolculuğuna çıkabilecek bu konuda düş kuracak en önde gelen insanlar; şairlerdir. Sınırları zorlarlar; tıpkı bilim insanların kozmosun sınırlarını zorlayıp, öteleri, daha öteleri merak edip görmek, gitmek istemeleri gibi…

 Bu yolculuk esnasında, Vergilius’un kızgın bakışı Dante’yi üzmüş; hüznünü de değerli bir şiirle dile getirmiştir;

Hani yıl daha genç iken, güneş, yelesini
Kova'nın dibinde menevişlerken
Ve gece günün yarısına kadar erişirken

  Dante, soğuk kış günlerinin yaşandığı; Ocak ayının en şiddetli zamanını betimler; güneş, kova burcunun etkisi altındadır. Dante, soğuk ve güneşin etkisiyle; bu menevişlenme de bazı yüzeylerde ki renk dalgacıklarına, güneşin yelesine benzetir

  Düşsel yolculukların sınırı ve sınırsızlığı, her daim insanın içsel dürtü ve hücre hafızalarında saklı zenginliklerin bir başka görüntüsüdür. Durmadan eşelenmek ister. Şaşırmak, şaşırtmak, özgün bir önemsenme içinde, sonsuza dokunan bir zerrenin ruhu olduğunun bilinciyle; varlığının insanlığa dokunuşunu, ses getirişini duymak, görmek ister…

Güven Serin 


8 Haziran 2018 Cuma

ONURSAL MAKAMLAR BUDALALAR İÇİNDİR






 ONURSAL MAKAMLAR BUDALALAR İÇİNDİR
---------------------------

  Bir yazar, onur adına, nice insanın peşinde koştuğu itibar adına şöyle söyler; “ Onursal makamlar ancak budalalar içindir.”

 Oysa tüm yaşamımız içinde biricik mücadele, koşumuzdur onurlu bir makama ulaşmak. En çok alkışı alan müzisyen… En çok kitabı satılan yazar… En çok seçilen siyasetçi… En çok kazanan iş insanı… En büyük ödülü hak eden, sinema yönetmeni, oyuncusu…

  Sözcükler karmaşası, aklın tabularını, kabuğunu kırmaya başlamasın bir kere! Yazar, Ellas Canettı, söylemini daha da ileri taşıyarak;

  “ Onursal makama düşkünlük, ulaşmak, utanç yaşamak, onurlar içinde yaşamaktan daha iyidir; saygınlık olmamalı, ama ne pahasına olursa olsun, özgürlük olmalı, düşünme özgürlüğü. Onurlar duvar halıları gibi gözlerin ve kulakların önüne asılır. Artık ne gören kalır, ne duyan; düşler, onurlar içerisinde boğulur, verimli yıllar da kuruyup gider.”

 Çok ince bir nokta; tam da kırılma anı gibi bir şey… Yazarı anladığımı, anlaşılır olduğunu söylemek isterim. Peki, ama bunca onur yazısı; itibar arayışı, eşelenmesi ne olacak? İnsan, onurlu bir makama sahipken, utanç içine düşme adaletini niçin istesin?

 İşte, tam da büyük an burası. Bir filmin ismiyle bile ne çok şey anlattığını, burada hatırlatmak isterim; Burjuvazinin Gizli Çekiciliği; Luis Banuel’in 1972 yılında çektiği önemli sinema eseri.

 Onurlandırılmanın, ince, görünmez tesirlerinin insan ruhuna; zarif düşüncelerine yapacağı tesir… Hep böyle olmamış mıdır?

  Muhalif nice insan, hükümdar kılığına girince; onurlandır ılınca, nice utanmazlıkla suçlanan insanları bir kenarda unutup, tanrısal lütuflar içine girme cesareti, içgüdüsel saplantılar içinde kuruyup gitmemiş midirler?

Güven Serin  


7 Haziran 2018 Perşembe

DARÜŞŞAFAKA




  
                           DARÜŞŞAFAKA-ŞEFKAT YUVASI


  Günümüzden 155 yıl önce Sultan Abdülaziz zamanı; o günün beş aydını bir cemiyet kurdular. Adını da Darüşşafaka koydular. Beş aydın; zamanın ilk eğitim yuvasına öncülük ettiler;

Asker ve matematikçi Yusuf Ziya Paşa, Askeri Eğitimci Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa, Asker ve Bilim Adamı Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Eğitimci Sakızlı Ahmet Esat Paşa, Eğitimci Ali Naki Efendi…

  Darüşşafaka cemiyetinin ilk maddesi; Derneğin adı Darüşşafaka Cemiyetidir. İkinci Maddesi; Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı; Babası ve annesi hayatta olmayan, maddi durumu yetersiz ve yetenekli çocuklara, eğitimde fırsat eşitliği sağlayacak; yurt içi ve yurt dışı eğitimlerini çağdaş eğitim esaslarına göre başarmak.

  Kolaycılığa kaçan günümüzün dünyasında, tıka basa doyanların dahi mutlu, huzurlu olmadığını gördükçe, manevi, beşeri duygularımızı destekleyen, varlığımızın insan temeline sürekli destek yapan vicdan ve vicdanlarımızın ne büyük acılar içinde olduğunu görüyor, duyuyorum.

  Sabah gazetelerini bırakmak amaçlı Hakan Bey atölyeme uğradı ve selam verdi. Bir selam; hatta bir kelam, bazen tetiklenecek iradenin habercisi oluyor. Bankadan geldiğini, kendi partisinin Cumhurbaşkanı adayına yardımda bulunduğunu, insani ve vatandaşlık görevini yapmış bir insanın aydınlık yüzüyle karşı karşıya geldim.

  Yardım; yani bağış iradesinin gönüllülük tarafında olan insan duruşuyla benim de suskun, durgun, harekete geçmeyi bekleyen irademe; kalk borusu gibi, Nazım'ın şiirinde ki borazancı gibi haber vermiş oldu.

  Çoktandır düşündüğümüz şeyler vardır; hep yarına ertelediğimiz! Oysa nice yarınlar geçmiştir üzerilerinden; hatta ömürler… Yaşamın en güzel tarafı düşler gibi görünse de; eyleme, ağaca, ormana, sevgiye dönüşmüş olan yapılar, yaşamlar çok daha önemli olanıdır…

  Ziraat Bankası Şubesinin yolunu tuttum. Çok küçük bir bağışın, lazım olan insan için 100 Bin kişi bir araya gelince ne büyük bir yardıma dönüştüğünü, matematiğin yardımıyla daha da anlama fırsatım oldu.

  Bazen, çok küçük bağışın, yardımın ne işe yaradığını anlayamayız? Doğanın gücüdür bu; bir tek su damlasının lafı bile olmaz! Bir yudum, edebi bir güzellik kazanırken; bir avuç, bir derecik, ırmak; derken derya ve denizler çıkar ortaya…

  Bende kendi Cumhurbaşkanı seçim hesabına bağışımı yaptım yapmasına da; çoktan beri hissi, ekonomik hazırlık yaptığım bir başka şey için de oradaydım! DÜRÜŞŞAFAKA CEMİYETİNE bende tuz, un, baharat koymak istiyordum ve yaptığım küçük, benim için büyük yardımın maneviyatıma, irademe, eğitim ve görgüme ulaşan, damarlarımın ve hücrelerimin içine kadar sızan o muhteşem akış karşısında şaşkına döndüm.

  Açlığımızı,doymazlığımızı yatıştıracak en güzel şeyler;insana,doğaya;canlılara yapılan yardımlar olduğu çok net bir şekilde ortadadır.

  Buradan mezun olmuş, buradan şefkat, yol, yöntem, eğitim, disiplin öğrenmiş insanların ortak dili şudur;

  Dürüşşafaka; bizim için anne, baba şefkati olmuştur. Bizler kardeşliği burada öğrendik. İlimi, sanatı, dayanışmayı, ülke sevgisini; insan olmayı; burada yoğrulduk bizler…

  Bu kadar mı kolay insanın gözlerinin dolması? Bu kadar çabuk yaşayıp, çabuk eskiyen nice mide safahatlarımız; bir yana; hepsinin yeri ayrıdır. Yemeye, içmeye, gezmeye, eğlenmeye; makul olanı bulunca; aç açıkta kalanları unutmayınca; kim ne der?

  Unutmamak gerekir; vatandaşlık görevlerimizi! İnsani tarafımızın, verdikçe zenginleştiğini, vermenin mantığını öğrenince, kazanmanın bereketini, insan denen canlıya katacağı erdemi; unutmamak için; BİLMEK gerekir; sevgili dostlar, kardeşler; anneler, babalar, ablalar, ağabeyler… 

Güven Serin 

4 Haziran 2018 Pazartesi

54.KİRAZ FESTİVALİ ARDINDAN...







ANTAKYA MEDENİYETLER KOROSU






1.Tur Rakibim Yasemin Hanım



          54.KİRAZ FESTİVALİNİN ARDINDAN
------------------------------------------------------------------


 Nicelik mi nitelik mi tartışmaları yapılırken ülkemizde bir sürü festival; panayır kültürlerinin devamı misali… İsminin önünde uluslar arası ve kardeş şehirleriyle birlikte; kocaman politik beklentiler…
  
  Samanı, danayı ve daha düne kadar adam yerine koymadığımız kuru fasulyeyi bile dışarıdan ithal eden ülkemizin Tekirdağ şehrinde; yani benim yaşadığım diyarda KİRAZ FESTİVALİ yapıldı. Kirazı, diğer şehirlerden gelen…

  Başkan Eşkinat; buna son vereceğiz dedi! Politika her zaman kendi düşlerini yaratmak ister. İster istemesine de; düşlerin gerçek yaratıcısı olan sanata, sanatçıya, edebiyata yakın olur; durursan…

  54. Kiraz Festivali nicelikten sıyrılmaya çalışılıp, niteliğe doğru yelken açmak isteyen çırpınışın coşkusuyla taçlandırıldı.

 Bunlardan birisi; ANTAKYA MEDENİYETLER KOROSU… Seyirci büyülendi; siyasetçiler de öyle; bizin ne büyük zenginliğimiz varmış diyen insanlarımızın birkaç saat sonra; popüler pop müziğe ve dizilere teslim olmasını bilsek dahi…

 Farklı dinler, inançlar ve meslekler; hepsinin yolu; insanda kesişiyor. Medeniyetlere, hoşgörüye, paylaşıma inanmış insanda… Ve bu koro da öyle; insan zekâsı ve sevgisiyle taçlandırılmış; görkemi, destansı bir güzelliğe dönüşmüş; kadını, erkeği, müzisyenleriyle birlikte…

  Festivalin önemli olaylarından birisi de; Yelken Yarışları… Bu sefer tüm zamanımı; Tavla Turnuvasına ayırdım. 128 erkek ve kadının bir arada kıyasıya bir mücadeleyi, Malta eriklerinin bulunduğu Namık Kemal Evinin hafif üşüten bahçesinde…

  Tavla oyununun şans mı, akıl oyunu mu olduğunu tartışanlardan, bu işin matematik bilimine takip eden oyuncularına; en gururlu olanlardan, en pasif, duyarlı olanlarına kadar; hepsi birbiriyle; soluk soluğa yan yana oldular.

 İşin en heyecanlı tarafları ise; perdenin arkası; yani kulis arkası diye adlandırılan; tavla oyun sahasının hemen arkasında yaşandı. Üzülenler, şansa lanet edenler; nasıl yenilirim ben o oyuncuya, diyenlere kadar…

 Malta eriklerinin hemen altında Malta Şövalyeleri kadar cesur veya gizemli 128 oyuncu; kadın ve erkek; kıyasıya bir mücadele; her şey festival adına başlasa da; bütün oyunlarda; insan rekabeti ve egosunun yanında insan kültürlerinin inanılmaz varlıkları, kazanımları, kayıpları bir bir ortaya dökülür…

Güven Serin