7 Aralık 2016 Çarşamba

PAŞA DEDE



PAŞA DEDE
----------------

  Yaşadığımız sürece ne çok insan davranışı; insan çelişkilerine sahne olacağız kim bilir? Doğalı, neredeyse yarım yüzyıl geçti. Son iki yıl önce öğrendim ki doğduğum diyarda ki akrabalarım heyecan içinde.

  Niçin? Bir paşa dedemiz olduğunu öğrendikleri için. Oysa paşa dedemizi hiç görmedik, onunla ilgili hiçbir hikâye dinlemedik; sanki hiçbir zaman yokmuş gibi… Şimdi, onun Rumeli zamanlarında; oradaki topraklarımızı kaybetmediğimiz zamanlarda paşa olup, göç ettiğinde Marmara bölgesinde de birçok yerde aklımızı, hayalimizi aşan malı-mülkü olduğunu öğrenmiş olmamız…

  Köprünün altından çok sular geçtiği gibi; paşa dedemizin çocukları çoktan bu dünyadan göç etti. Üstelik mallarına, mülklerine de sahip çıkanlar olmuş… Nasıl ki doğa boşluk kabul etmiyorsa; insanın, malı, mülkü de boş kalınca sahip çıkan oluyor; oldukça doğal bir insan sürece; paylaşımı…

 Şimdi, paşa dedemiz olduğu, üstelik de zengin olduğu öğreniliyor. Çünkü insanların dünyevi ihtiyaçlarını karşılayacak imkânları neredeyse yokluk; imkânsızlık içine girdi. Yaşaman garip iflaslar, yok oluşlar; insanları en uzak çareleri aramaya, üretmeye itti…

  Bizim akraba gruplarımız da uzak akrabamız paşa dedenin peşine düştü. Kulağa hoş gelse de, sadece mal-mülk olarak sahiplenmek eksik bir şeyler yaratıyor. Köksüz ağaçlar, temelsiz evler gibi bir şey…

  Bütün bu güzel düşleri, büyük beklentileri dinleyince ister istemez iç çekiyorum; hiçliğin hastalığına düşmediğim, kendi kendime yetme becerisine sımsıkı tutunduğum için…

  Yine de zaman zaman ; geçmişte bir paşalık var; ağır adam kılığında; tıpkı atalarım gibi…
 
 Paşa paşa sürdüğüm yaşamın bir geçmişi varmış; bir avuntu da olsa; paşa dede muhabbetini Mehmet enişteden dinlerken; onun tüm yaşamını sadelik; kimilerinin gözünde; alt katmanlarda geçirmesi; onun yüzündeki gülümsemeyi, karakterinde ki hayal kurma becerisi ve her daim çocukça bir yaşam izlerini görmek; paşa dedemin yüksek duruşu, büyük mal mülklerinden çok daha öte bir insani değer olarak görünüyor.

  Nice kral, padişah, hükümdar koltuğun iğneli bir fıçı olduğunu öğrendikten sonra, başının üzerinde sallanan kılıcın bir tek ince tel tarafından tutulduğunu öğrenince iş işten geçer… Artık, sade bir yaşam; halkın kendisi olmak uzaktır; ulaşılmayacak kadar…

  Kral, yoksulluğa, sadeliğe özenirken; nice insan, paşalık, vezirlik, krallık düşleriyle yatarlar derin uykularına…

Güven Serin 

3 Aralık 2016 Cumartesi

ZAMANIN KISA TARİHİ




                                           ZAMANIN KISA TARİHİ


Stephan Hawking’i zirveye taşıyan; tüm dünyaya duyuran bir çalışmadır; Zamanın Kısa Tarihi… Bugün 74 yaşına gelen Hawking hastalığı ortaya çıktığında 21 yaşlarındaydı. Doktorlar iki yıllık ömrünün kaldığını söylemişti.

  Onun kendisine inandığı gibi ona da inanmış; sevmiş birisi vardı; Jane Hawking… Tıp Dünyası hastalığına Motor Nöron hastalığı ismini vermişti. Ağır ağır çürüyecek; eriyecek kasları onu gelinen duruma getirdi. Önce yürüyemedi; Sonra konuşamadı. Görme ve duyma duyularından başka bir şeyi kaldı mı derseniz;

  Evet; derim; kesinlikle; düşünme gücü… Onun da ısrarla söylediği şey;

“ Hayat ne kadar güç-zor görünse de… Her zaman yapabileceğin ve başarılı olabileceğin bir şey vardır.” ; “ Nefes aldıkça umut vardır.”

   Zamanın Kısa Tarihi isimli kitabı 10 Milyondan fazla satar. Artık tüm dünya biliyordur onu. Düşüncenin ilim, felsefe ile buluşmasının sınırsızlığını anlamaktır Hawking felsefesi. Bir konferansta bunun üzerine şu sözcükleri sıralar;

  “ Biz kimiz? Niçin buradayız? Eğer bunun insan aklının nihai zaferi olacağını bilseydik… Böylelikle tanrın aklını da bilebilirdik.”

  Bu konferansta ona birçok sorular sorulur. Birisi de;

“ Profesör tanrıya inanmadığınızı söylediniz. Size yardım eden bir hayat felsefeniz var mı?”

  Cevap verir Hawking;

“ İnsan çabasının bir sınırı olmamalı. Hepimiz farklıyız… Yaşam ne kadar zor görünse de; her zaman yapabileceğimiz bir şey vardır.”

  Başkasının bakımına muhtaç; on yıllardır tekerlekli sandalyeye bağlı ve elektronik aletler sayesinde göz refleksleriyle konuşan bu insan; insanın tanrıya ulaşma; onu bilme ve kim olduğumuzu anlama çabaları, milyonlarca insanın anlamayacağı uzaklıkta…

 Tıpkı, yıldızların, galaksilerin uçsuz bucaksızlığı kadar uzak… İlim böyle bir şey; en gelişmiş canlı olan adına insan denen biyolojik varlığa bir de ruh ekliyor; sınırsızlığa uçacak ve oradan aldığını, öğrendiğini insanlık borcu olarak dünyaya bırakacak; bir de dip notu düşecek;

“ Hawking bugün 74 yaşında. Hiç de emekli olmayı düşünmüyor…”

İngiltere kraliçesinin verdiği şövalyelik nişanını reddeden Hawking, belki de Ortaçağ geleneğinden esinlenen bu nişanların, bağlayıcı, kontrol edici; sınırlayıcı taraflarını da reddederek, çalışma alanının İngiliz sınırlarından çok öte evreni anlattığı da kanıtlamak; işaret etmek istemiştir.

 Aynı nişan bizim eski Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’e verildiğinde koşarcısına gitmişti… Siyasetçiyle, bilim insanı arasında ki farkın irdelemesini de yapmayı düşünebiliriz.

  Hawking’i mutlu eden şey; onurlu kılan şey; büyük salonları dolduran alkışlar değil; ona sorulan sorular ve o kıymetli soruları, eleştirileri cevaplamak için zamanı bile durdurmayı göze alan ilim insanının ruhsal ve bedensel emeği…

 Bizim de dünya çapında bilim insanlarımız var. Bunları hangi büyük salonlarda ağırladık? Onları esas olan kalıcı mutluluğun sorularıyla onurlandırdık?

  Aziz Sancar’ı sadece ödül aldığında hatırladık! Hâlbuki her fırsatta büyük salonlarda, bin bir rica ile ülkemize çağırılmalı. Bilim adına; ülke insanımızın ruhlarına baskı yapan büyük kaos, karanlık ve çelişkiler adına…

  Ali Kuşçu’yu ne kadar tanıyoruz? Tanıttık? Felsefesi, matematik anlayışıyla ilgilenip üniversite, lise; hatta halk seviyesine getirebilecek titizliği gösterdik? Oktay Sinanoğlu’nu? Ölünce insanlar unutulabilir. Ama ilim, sanat, felsefe; ölümsüzlükle ödüllendirilmiştir; sadece uygar dünya; ülkeler bunu görebilir, duyabilir ve anlayabilir…



Güven Serin 

2 Aralık 2016 Cuma

İYİMSER KÖTÜMSERLİK





                                            İYİMSER KÖTÜMSERLİK


  Şair, sanatçıya düşen görev bilinciyle kuşkularını dile getirir. Üstelik dili de çok uzun olan, ahlak anlayışı bizim efendiliğimizi zorlayan; ağır ağabey-abla görünmek yerine sevenlerini yanıltmak yerine ilk başlarda şaşırtır sanatçı.

  Baştan sona; çocukluğundan yaşlılığına kadar aynı istikrarlı şaşırtma ve bilinen ahlakçı gösteriye hiçbir şekilde yanıt vermeyen, onların kalplerinde taşıdıkları büyük yalanlara inanmayan birisidir Charles Bukowski.

 Onu anlamak için bugün; günümüzde dağıtılan ödüllere iyice bakın! Bakın ki, gerçek sanatçının peşinde kaç kişi koşuyor? Ödülleri niçin verirler? Al gülüm; ver gülüm düzenine bir kat daha hiçlik katmak için mi; yoksa insanlık yolculuğunda edebi yaşamı hak etmiş, sanatçının sanatını kutlama, onurlandırma adına mı?

  Charles Bukowski böyle yaşamlara; biraz kaba sayılan “ moktan yaşamlar” olarak baktığı bellidir; aşikârdır. Moktanlığı kaldıra bilmek için, en yakın sığınma arkadaşı da alkol olur.

  Ölmek için dünyaya gelen insanı şiirsel ve felsefi anlatımı ise;

“İnsan ölmek için dünyaya geliyordu. Bunun anlamı neydi? Hayatımızı oraya buraya takılarak geçiriyorduk. Bizi bir yerlere getirecek treni bekleyerek, sıcak bir ağustos gecesi bir otel odasında koca göğüslü bir kadın bekleyerek.”

  Beklemenin can sıkıcı olmasından çok, bekletilmenin aldatıcı etkisidir şairi zorlayan, yaşam avareliğine sürükleyen şey.

  Yakın zamanda bir insanlık buluşu yapılırsa; insana bağlanacak bir alet, insanın saygınlığını, erdemini, dürüstlüğünü ölçebilme becerisine sahip olursa; bu aleti ilk önce kimler lanetleyecek; kimler yasaklayacak; biliyor olmama rağmen yine de bilmemişin merakıyla bekliyorum…

 Kendini yüce insan ilan edenler, kendini tanrının kılığına sokup, ona, buna ceza kesip, günahını, sevabını dağıtma ahmaklığına girenler; bu aletten kaçmak için delik arayacakları kesindir.

 Muhafazakâr bir partinin partililer ile tanışma toplantısını bir süre izledim. Mehter Takımı, insanın ürpertecek, tarihin içine çekecek kadar duygulu çalıyor. Partinin üyeleri, taraftarları bayrama gelmiş gibiler; yeni, temiz ve tıraşlı, makyajlı halleriyle pırıltılar saçıyorlar.

  Yine de bir şeyler eksik… Herkesin elinde son model akıllı telefonlar. Sahneye giren iki ağır araba; iki Alman malı Mercedes; ağırlıklı oluşuyla göz kamaştırırken, bütün partililerin saygıyla bakmasına neden oluyor. Çünkü onun taşıdığı, taşıyacağı kişiler de ağır kişiler; yani saygı duyulacak; en azından siyasi olarak, onları bir yere taşıyacak veya bir yerlerle köprü olabilecek oranda ağır…

 Bir yandan mehter takımı olanca içtenliğiyle halkı selamlıyor. Bir yandan iki Mercedes, bütün partilileri ikiye bölmüş, kutsal bir şeyi korur gibi, hiç kimse ona dayanmıyor; onu saygıdeğer bir canlıyı korudukları gibi koruyorlar.

 Peki, ama bunca söylem; gâvurluk üzerine bunca önyargı nerede? Mehter marşının yüreklere su serpen marşlarıyla onca yeri alıp vatan yaptıktan sonra koruyamamak, onca bilgi, görgü ve kadim toplulukları, milletleri bir araya getirip de ilmen niçin dünyanın öncüsü biz olmadık da; onca söz, önyargı hastalığı oluşturduğumuz milletler arabasıyla, telefonuyla, aşısı, hap; ilacı, petrolü, enerjsiyle bizi tutsak eyler?

 Sanatçı burada girer devreye. Büyük kandırılmalara, gösterilen büyük suskunluklara meydan okur; üzerine yağacak bir türlü belayı bile bile; en yakın dostundan yudum yudum içerek selamlar yaşamı.

Bizi şaşırtan şiirsel haykırışı devam eder Bukowski’nin;

“ Genellikle yaşamın en güzel bölümleri hemen hiçbir şey yapmadığımız anlardır. Vaktimizi tümüyle ense yaparak geçirirsiniz. Her şeyin anlamsız olduğunu fark ettiğiniz zaman, bunun ayrımına varmış olmanız yaşamınızı anlamsız olmaktan kurtarır aslında. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Benimkisi iyimser bir kötümserlik…”

 Güven Serin 





1 Aralık 2016 Perşembe

İMDAT!


Yüz kara adam için
Yüz kara tabut gerek bana
Yüz kara vaiz ve kara vaazlar
Yüz kara İncil'den
Onları cehenneme yollarken
Yüz kara tabut gerek bana








İMDAT!
--------------



Bir ses; sesleniş; sahne yönetmeni Ariane Mnouhkine; Antalya Büyükşehir Belediye Tiyatrosu salonunda asılı bir panoda;

İmdat! Diyor…
Tiyatro yetiş imdadıma!
Uyuyorum, uyandır beni
Karanlıkta kayboldum, yol göster bana, ya da bir ışık yak.
Tembelim, utandır beni.
Yorgunum, kaldır beni.
İlgisizim, vur bana…

 Diye devam ediyor; umarsamaz, donuk ve her türlü yaşam saldırısından etkilenmiş; büyük adaletsizlikleri, kayıpları, dünyanın uzay, ilim çalışmalarına karşın, savaş politikalarına, diploması sanatını, tiyatro, sinema sanatını özümsememiş olmanın yetersiz ve pes edişiyle; endişeli bir sıtmanın, öldürücü diyar hastalıkların pençesine düşen insanın seslenişi yapılıyor.

  Adaletin temsil eden kadının gözleri bağlı. Sol eli başının çok yukarısında; bir teraziyi tutuyor; onurla, inanmışlık ve adaletle… Sol bacağı, bir yılanın; kötülüğün üzerine basmış; sımsıkı…

  Sağ kolunda ise bir kılıç; her daim ataleti korumak, kollamak için hazır; kınından çıkalı çok olmuş…

 Niçin öyle değil; bugünün adaleti? Herkese; birgün herkese lazım olacağı için mi? O zaman mı; kayıpların zindan pişmanlıkları, kör kezzapları ve akrepleri sokacak o şanlı tenimize?

  Bir film sahnesi beliriyor; Quantin Tarantino’nin yönettiği filmin içinden fışkırıyor adalet eksikliği;

Yüz kara adam için
Yüz kara tabut gerek bana
Yüz kara vaiz gerek ve kara vaazlar
Yüz kara İncil’den
Onları cehenneme yollarken
Yüz kara tabut gerek bana

  Cumhuriyet gazetesine; gazetecilere yapılan baskı; adalet ve adaletsizlik arayışı; yatmıyor insanın insanlık gönlüne. Onurlandırmıyor dördüncü güç diyerek övündükleri, gölgesini sığındıkları basını…

  Her daim, sahensinden, sadece kendi sesi ve ruhundan seslenen Genco Erkal da katılıyor; zulmün, baskının törenine;


Sonra saygıyla toprağa oturdum
Dayadım sırtımı duvara
Bu anda ne düşmek dalgalara,
Bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben…

Bahtiyarım…

Güven Serin 

29 Kasım 2016 Salı

PİRAYE ve NAZIM






PİRAYE ve NAZIM
-------------------

  Küçük; belki minicik bir kadındır Piraye. Nazım ile sevgisi, edebi dünyaya sunduğu buket; bir orman kadar büyük; geniş ve derindir…

  Bazı safdiller sanatçının rahattan, huzurdan, insanı insan yapan duygulardan arınmanın besleyeceğini sanırlar. Hâlbuki insanın yolculuğunda yaşamın eksiksiz olan bütünlüğüdür fayda, huzur, devamlılık sağlayan şey…

  Sanatçı ne kadar çok toplumdan, toplumu biçimlendiren eksiklerden, aksamalardan kaçarsa, o kadar sanatından uzaklaşır. Nazım’da kendi sevdalarından kaçmayarak, yüzleşmeyi tercih eden; bu tercihlerin zorlukları, yürek acıları onu dağlarken, o şiir dünyasına usta bir mimar gibi dize taşıyarak, yangınını; yangınları sündürüp, kendi kulübesini inşa etti.

 Piraye Nazım’ın döşeğinden, yanından eksik oldu olmasına; yüreğinden ise hiç eksik olmadı… Piraye’ye yazdığı ilk dönem şiirlerinden birisi, bunun en etkili kanıtı, anlatımıdır;

Abe şair,
Bizim de bir sözümüz var
“aşka dair.”
O meretten bizde çakarız biraz…
(…)
Deli çığlıklar atıp avaz avaz
Burnumun dibinde geçti de yaz,
Ben, bir demet mor menekşe olsun
Getiremedim
Sana!
Ne halt ettik,
Dostların karnı açtı
Kıydık menekşe parasına!


Güven Serin 

22 Kasım 2016 Salı

35.TÜYAP-ULUSLARARASI KİTAP,SANAT FUARI


Kamera; Güven  




Kamera; Güven   İoanna Kucuradi

Kavramları hatırlattı. Beynimizde ki olayların,nesnelerin
karşılığı olan kavramları...


Kamera; Güven Nurhan Atasoy

Kara Memi dedi,başka bir şey demedi;illa
onun sanatı;haklıydı,bilmediğimiz bir okyonus
Kara Memi


Kamera Güven- Onur Öymen

Tarihin;koynuna yaslanmış olayların istatiksel ve
sosyolojik karşılığını hatırlattı. Ortaya çıkan
görüntü;ürkütücü...

                       35.TÜYAP-ULUSLAR ARASI İSTANBUL KİTAP,SANAT FUARI


  9 Gün; dünya kendi etrafında dokuz gün dönerken; güneşin etrafında ise aldığı yol; yaklaşık olarak 26–27 milyon kilometre… Ne çok şey oluyor; bir saat, bir günde dahi…


  Onur konuğu ülke Almanya ve bu ülkeden katılan 28 yayınevi; ülkemizden ise 800 yayın evini buldu. Gerçek manasıyla bir dereni, gölün, denize dönüşmesi; belki de birkaç yıl sonra bir okyanusa dönüşecek etkinlik…

  Böyle bir etkinliğin; uluslar arası bir cıvıltının, seçenekler cenneti sunumlarının Tekirdağ’da yaşanmıyor olması üzüyor beni. Oysa Tekirdağ bu işler için seçkin bir coğrafyaya sahip…

  9 günün ardından ve 9 günün saatlerine sığan 300 etkinlik; panel, söyleyişi, şiir, dinletiler ve çocuk etkinlikleri…

  35.TÜYAP Fuarının ardından aklımda kalacaklardan birisi de gençliğin zaferi oldu… Bütün stantlar genç insanlarla; erkek, kız, çocuk, yetişkin; hiç kimse birbirine dokunan solukları, bedenleri adına rahatsızlık duymuyor; bir başka olayın devinimi, büyüsü gerçekleşiyor burada.

  Koca mekân; bu mekânı insansız görmek istemez kimse! Olmuyor, insanın ayak sesleri, gevezelikleri, durgun halleri, hüzünlü bakışları ve şımarık duruşları olmadan hiçbir şey tamam olmuyor; bütün kavramları yine insan akıla uygun hale getiriyor.

  Almanya’nın Basın Bildirisinde Hareketli Zamanlarda “ Sözcüklerin Etkisi” diye başlayan bir anlatım… İnsanın içi titriyor; hareketli zamanların büyüsü olan sözcükleri ve etkilerini düşününce ve ne kadar çok zahmet gerektiğini anlıyorum; etkili bir sözcüğün büyülü zamanına dokunma şansını bulmak…

  35 yaşına giren Uluslar Arası İstanbul Kitap Fuarı 100 Binleri ağırlamaya başladı. Bu yılki onur yazarı ise bizden birisi ama bütün dünyaya ait bir yazar, düşünür; İoanna Kuçuradi. Yaşı 80 ama bir seksen yıl daha olsa yine bu yıl ki fuar sloganı söylemi gibi; “ İnatla ve Değerler Peşinde İoanna Kucuradi”

  83 yaşında ki Nurhan Atasoy aynı felsefenin yolcusu. Matrakçı Nasuh derken Kara Memi’nin zenginliğini keşfetmiş, adeta onunla bütün bir ruh, beden olmuş; çalışmalarına doyamadığı gibi, belki kendince bir arpa boyu yol almanın acısını taşıyor.

  Atasoy ısrarla ricada bulunuyor biz katılımcılara; “ Sizler bana borçlusunuz!  Evet, borçlusunuz; benim yapamadıklarımı; Matrakçı Nasuh, Kara Memi, benim ortaya çıkartamadıklarımı sizler takip edin! Sizler keşfedin!”

  İoanna Kuçuradi seksen yaşının yorgunluğunu bitmeyen bir felsefe anlayışı, yaşama bırakacağı bir “hatırlatma” , “uyarı” ve fark ediş “kavramı” için,adeta insanlık mücadelesi veriyor.

  Kucuradi’nin küçülmüş bedeni, devasa felsefesiyle tezatlık oluştursa da ortaya oldukça anlamlı bir tablo çıkıyor.

  Onur Öymen Büyükada Salonda “Arka Plan” isimli konuşması, matematiğin istatistik dalını da tarihsel süreçlerle birleştirip altın tepside sunar gibi… Dünyada halen uygarlığını sürdüren milletlerin, devletlerin ülke olma yolundaki yolculukları ve karıştıkları vahşet; insanın aklının almayacağı kadar ürkütücü…

 Örneğin; ABD… Amerika Kıtası Kristof Kolomb ile başlayan keşfi, daha sonra ki yerli vahşeti; Onur Öymen’in verdiği rakamlar insan aklını zorluyor. Keşfedildiği zaman Amerika Kıtasında ki yerli nüfusu 5–6 milyon olarak tahmin ediliyor. 1900 yıllar da ise 200–300 bin insana kadar düşüyor.

  TÜYAP’DA işlenen konulardan birisi de Felsefe ve İnsan… Çocuk ve gençlere yönelik “Eğitim Hakkı”, “ Farklılıklar”, “ Eleştirel Okuma ve Düşünme.” 300 etkinlik…

  Sanırım, anne ve babalara, öğretmenlere ve sanatını geliştirmek isteyen sanatçılara TÜYAP gibi etkinlikler; Yüksek Lisans veya Doktora gibi etkinlik seviyesi kadar derin, yüksek ve genişlik kazanıyor; resmi, heykeli, seminerleri, şiirsel dinletileri gibi…

  Bernard Shaw “ Hareket halindeki cehaletten korkarım.” Demesi ayrıcalığını koruyorken, aynı zamanda Almanya’nın basın bildirisinde Hareketli Zamanlarda “ Sözcüklerin Etkisi” işlendi.

 Sözcükler, her alanda kendi seçkisin oluşturur; yani kavramlara verdiğimiz değer, ruhumuz ile bedenimiz arasında ki o yüksek algı, denge ve imbiğin ürünü olan öncelik sahiplenmesi; büyülü bir yaşamın peşinde koşar; bitmeyen, bitmeyecek bir koşudur…

  Her yıl gezen, gören kişi sayısı artıyor. Bu yıl 621 Bin katılımcı… Büyük rakam… Almanya da ki fuarda 2 Bine yakın yayın evi katılımcı 400 Bini geçmez iken, bizde ki bu artış; gençlik çığlıkları sevindirici mi; düşündürücü mü?

  Tam olarak karşılığı nedir bu 621 Bin insanın? Sosyal, kültürel, toplumsal veya kişisel olarak; neler değişti bu insanlarda? Yoksa buda bir popülerlik mi?


 Güven Serin 
 



 

  




21 Kasım 2016 Pazartesi

UMULMADIK TOPRAKLAR'A


Kamera; Güven TÜYAP



Kamera; Güven  TÜYAP


Kamera; Güven  TÜYAP


Kamera; Güven  TÜYAP

UMULMADIK TOPRAKLAR
--------------------

  35. TÜYAP Uluslar arası İstanbul Kitap Fuarı resim ve heykel salonlarında, hepimizin maruz kaldığı göçmenlik üzerine düşünmeye davet ediyor. Bir çalışma, bir etkinlik, insanın sanatı, zanaati ve çabalarıyla çok değerli bir kavram üzerine oturuyor; anlama ve anlaşılma sanatını, sanatçıların resim, heykel veya hikâyelerinde bulabiliyoruz…


  Sanatçı Gülsün Karamustafa ise toplumsal sorumluluk projesi dâhilinde “ Bu İşin Sorumlusu Kim?” diye sormaktan geri kalmıyor. Kimdir sahi? Şudur, budur demeden öte, bu oluşumların kırılma anlarını, sosyolojik yansıma ve geçişlerini de anlama, bilme içtenliğine erişerek bir cevap verebilir miyiz?


Güven Serin 




7 Kasım 2016 Pazartesi

MASALIMSI GERÇEK


Kamera; Güven--- Akdeniz...



Kamera; Güven -Akdeniz ve Toroslar;
ayrıca mitoloji;...
                                                 MASALIMSI GERÇEK


Bir şiir, gökyüzüne yayılan sözcük demetleri…
Moliere’nin huysuzu! Yoksa Tarık Buğra’nın rüyası mı?
Bildik Buğra ve İbiş… Bir rüya; belki masal veya
Gerçeğin ta kendisi…
Sıcak mı sıcak Akdeniz… Palmiyeler ve biraz
Ötede falezler…
Çitlembik daha şen ve yeşil…
Gitar çalan adam;
Terbiyeli; yani oldukça deneyimli;
Gam ve neşe; velhasıl insana işliyor melodisi.
Bilirimsiniz;
Bir de Engin Alkan’ın Molier’in Huysuzu var.
Huysuz mu huysuz; biraz da aksi, cimri…
Soracak olursanız rüyayı; İbişin rüyasını;
Derim ki; Semra mı? Hatice mi?
Sadece bana güldü, beni sevdi takıntıları,
Gerçeğin rüyasıdır belki…
Yayılıyor ezgi, melodi ve sözler.
Yaşamı; insan yaşamını yorumluyor.
Oysa bir kadın; insan değiliz biz, diyor.
İnsan örneğimiz, bizden önce başka insanlığın;
Olmadığını bilmiyor…
Dökülüyor vahşilik; cehaletin merakları;
Deniz ve kumlar gibi…
Türküevi, Rumeli; biri gitarı,
Diğeri udu, kanunu öne çıkarıyor.
Gülümsüyor uçkuru düşünmeyen kadın.
İçe, dışa; dosta ve düşmana…
Kahve teninden, incecik;bir şeyler sızıyor;
İnsana, değişime, yürüyüşe,
Masalımsı gerçeğe dair…

Güven Serin 




3 Kasım 2016 Perşembe

RÜYA ÖLÜM GİBİ SİYAHTIR




RÜYA ÖLÜM GİBİ SİYAHTIR
----------------------------


  Theodor Adorno bir kitabında bu cümleyle başlar insan yolculuğuna. Tıpkı, herkes gibi ben de ölüme inanırken, sıranın bana gelmeyeceğinin kurnaz gülümsemesini yapıyorum çoğu zaman.

  Sanat dünyası, özellikle tiyatrocular bu rüyayı daha bir yaşarlar. Onlar sahnelerler hakikatin yalan, yalanın hakikat olduğunu… Bütün bu hakikatler içinde, çok kısa bir rüya gibi geçer ömürler…

 Yaşama ebedi bir düş gibi, her türlü insan algısıyla sarılmayanların meşhur sözüdür; “ Hiçbir şey anlamadım ben bu hayattan!”

 Hâlbuki Bülent Somay bir seslenişinde başka bir şey anlatır yaşama dair;

“Ben sana aşığım” aşkı yaşarken rüyaların en pembesi, yeşili, kırmızı, sarı, mavisi görünür insana. Ne büyük lütuftur insanın ilerleme destanına katkı adına. Bülent Somay böyle der demesine ama Özcan Erdoğan da “ Ben sana aşığım” cümlesini aklın matematiği, sosyolojisi ve felsefesiyle yorumlar;

“ Ben sana aşığım, dediğim andan itibaren ötekinin benim üzerimde iktidar ediyorum, çünkü iktidar emretmek, istemek ve rica etmek parametreleri üzerine kuruludur. Hatta rica etmeyi yalvarmaya kadar götürebiliriz. Egemenlik ilişkisi demek, iktidarın kalıcılaşması, kurumsallaşması demek...”

  Erkeklerin ölümcül rüyasıdır kadınlar. Dalga dalga gelir yokluğun en amansız anında. Sanatçı, Bertolt Brecht için de böyle bir rüya tüm yaşamı boyunca devam etmiş. Onun için; Bütün kadın çalışma arkadaşları onunla en az bir kere yatmıştır inancı hâkimdir edebi dünyada.

  Bu kadar çok kadınla birlikte olması, belki bir parça Nazım Hikmet’i hatırlatır. Ama Brecht Nazım’dan çok öte… Bu çirkin, ama sanatında üretim çılgınlığı yaşayan adam için kadınlar hep vardır. Hatta ona sığınmış, onsuz yapamayan Helene, Margarette ve Ruth…

 Brecht’in rüya gibi yaşamını Elias Cennetti belki en doğru yorumluyor;

“ Brecht arabasına gösterdiği şefkati başka hiç kimseye göstermez.”

 Bu rüyanın içinde var edeceğimiz en pahalı şeylerden birisi de kendi şefkatimiz olacak sanırım… İşte bu yüzden, Tasavvufu felsefesinin, İbnü’l Arabî’nin Füsusu içinde yer alan;

Âlem Hayal İçinde Hayaldir, açılımı, anlatısı anlaşılmaya çalışılmalı…

 Güven Serin  

ZİHİN BERRAKLIĞI





                                              ZİHİN BERRAKLIĞI


  Çoğu zaman yitik hissederiz kendimizi. Yaşamın anlamsızlığı, ruh halimizin amaçsızlığı, zorla kabul ettirilen toplumsal kalıpların can sıkıcılığı; beden yataklarını taşırır durur…

  Bilirsiniz; taşan nehirler bereket; mil taşırken ovalara, aynı zamanda zarara-ziyana da yol açarlar; ilmi; mühendislik çalışmalar eksik ve yetersizse…

  Öyleyse, bize sunulan bütün yardımları sırasıyla kabul etmek oldukça akıllıca… Bir doktora görünmek mecburiyet olmaktan çıkmalı; bu kültüre; kendisini seven, ruhsal ve bedensel sağlığa inanmış insanın vazifesidir.

  Her daim doktor ve ilaçlar yeterli olmayacağı zamanlar, kendi motorlarımızı, kalkanlarımızı fark etmek; milyarlarca hücrenin yaşam için nasıl da her gün bedenimizin içinde yaşamı kovaladıklarını insan biyolojisine bir parça eğilmek…

  Biraz kulak kabarttığımda etrafa; ikili ilişkiler ister karşılıklı, ister telefonla olsun; bataklık kokularının acı duyumsamasını yok saymam mümkün değil. Sosyal hayatımızı belirleyici olan tek şey; maddiyat olmuş. Hani, sıkça satıp, savdığımız, gururlu bir çalım için sürekli borçlanıp, etrafımıza farklı görünmeye çalışırken sıfırı tükettiğimiz konu; mesele…

 Yitik, terkedilmiş bir toplum olma yolunda ilerliyoruz gibi geliyorsa size; öğretmenin, imamın, avukatın; yani bize öncülük yapacak bütün insanların da kendi girdabına kapıldığını görüp, kendi şifamızı, yine kendimizden yola çıkarak insanlarda aramanın ter akıtarak çalışmanın, yorulup yoğrulmanın vakti geçiyor gibi…

 Az okumanın yanında, doğru gezmemenin, güncellenmemenin, şarj ve deşarj ilmi zorunluluğun karşısında saygı duymamamızın ağır yükü zavallı bedenimizi iki büklüm yapmaya başladı.

 Yaptığımız tek şey; sıfırı tüketince maddi olarak; zaten olmayan sosyal, felsefi düşünceler sayesinde bir yerlere saklanıp kuytularda dolaşıyoruz. Böyle mi olmalı bu güzel canlının dünya yaşamı?

  Bizler, dünyaya sınırsız yükleri taşımak için gelmedik. Evrimin yüce becerisi 5 milyar yaşında olan dünyanın yaşama olan gebeliği; yaratıcının seçiciliği her birimiz için başlı başına mucizevî bir etken olmuştur.

 Öyleyse; bizler niçin varken yok olmak, kendimizi zalimce bitirip, ondan, bundan kaçmak zorunda kalalım? Neyin yarışıdır bu yarış? Zihnimiz berrak olmazsa; ne sinemadan, ne müzikten, sevgi ve sevdadan da hiçbir şey anlamadan acı dediğimiz; intikamın, nefretin, kabalığın esiri olmaktan başka bir çare göremeyiz.

  Çocuklarımıza eğitim vereceğiz diye bütün varlığımızı adayıp, onların birkaç üniversite bitirip işsiz kalmasını bir türlü azmedemiyoruz. Oysa aynı şeyi herkes düşünüyor. Herkes eğitimin basamaklarına kurban törenlerine gider gibi kendini kurban ediyor; sunak taşları; insan ruhlarının hiçlik kokan kanlarıyla dolmuş, taşmış durumda.

  Yaşamın biricik olduğunu kabul edip, sadece mezarlıklarda sukunet ve tarafsızlık duygusunu bir kenara bırakıp; hatta pilav yemeden, ayran bile içmeden, orada bulunan çam, toprak kokan, kuş melodilerini dinlerken, yaşamın istikrara muhtaç olduğunu; istikrarın tutuculuk değil, yaşama atılacak; son ana kadar hareket sağlanacak enerji, irade üretmek olduğunu hatırlatmak ister; sizlerden rica ederek;

 Farklı mekânlara gidip, bazen bir yudum şarap, bazen bira, bazen rakı veya bir kahve içip, ara sıra da olsa kahvenizi, Marmara’yı tepeden gören bir mekândan; rüzgâr koridoru alan; kuzey rüzgârının efendilik yaptığı yerlerden geçip, uğrak ve sığınak olarak görmenizi diliyorum.

 Yaşam değerlidir; yaşama göz açmış bütün canlılar da öyle… En çirkini, en güzele muazzam bir destek olurken; en yetmezi, yeterliliğe sanatsal, sosyal ve manevi bir destek olduğunu unutmasak iyi ederiz.

 En erdemli; en yüce uyarı; insanın, gezerek, görerek, okuyarak ve taptaze güncellik kokan beceri ve irade davranışlarının nazik emridir. Dengenin, adil ve nazik olmanın sırrını öğrenmiştir; tıpkı yoksulluğun parasızlık değil, yaşama katkı sağlamamam olduğunu, berrak bir zihin yapısına sahip olmadığını öğrenmesi gibi…

 
 Güven Serin 
 

 

 


  

2 Kasım 2016 Çarşamba

AHMET SELÇUK ÖZBEK KIZILIŞIK


Kamera; Güven

Sanatçının ağzından çıkacak her sözcük;saygı,merak
ve yaşama dair bir açlıkla bekleniyor.



Kamera; Güven


Kamera; Güven 
Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık

                                       AHMET SELÇUK ÖZBEK KIZILIŞIK



Tam olarak böyle; yiğit nasıl lakabıyla bilinirse, sanatçı da ismi, soy ismi; felsefesi, sanat anlayışıyla anılmak ister.

  Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık; sevgili ağabeyim ve dostum; sanat ve tarihsel yolun yoldaşı arkadaşım nihayet kendi atölyesine kavuştu.

 İstanbul, o büyük orman; devasa okyanus kendi içerisinden var ettiği insanı; sanata adanmış sanatçıyı yine kendi içerisinde bu kez Asya tarafında onurlandırma ödülünü verdi.

  Sanatçının çocukluğu Sultanahmet, Fener ve ön önemli kısmı Küçük Ayasofya bölgesinde, denizin kara ile hemen buluştuğu yerde şekillendi; mistik, tarihsel, mimari, sosyolojik birçok olgu burada ekildi, tohum halinden filize doğru ilerledi.

  Güneşle ilk kez burada; tıpkı denizle buluştuğu gibi; kâgir bir evin, Bizans surlarına uzanan balkonu, denizin bir atlayış; dalış mesafesinde; Asya kıtasının tam karşısında bu yer; Küçük Ayasofya bölgesi aynı zamanda İbrahim Çallı’dan Bedri Rahmi’ye; Bedri Rahmi’den Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık’a kadar uzanacak bir sanatın buluşmasını yaşatacak çocuğun evidir.

 Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık Bedri Rahmi’nin öğrencisidir. Hani şu dizeleri yazan; ressam şair Eyüboğlu;

Karadutum, çatal karam, çingenem,
Nar tanem, nur tanem, bir tanem

  Hani şu dizeleri de gökyüzüne, aziz ülkeme; ülkemin bitirilen köylerine bugünü görmüş gibi armağan eden şairin, ressamın öğrencisi;

Yerliyim yerli olmasına
İlmik ilmik, damar damar
Yerliyim.

Şairim,
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım.

  Bedri Rahmi Eyüpoğlu kokusu neredeyse tüm öğrencilerine sinmiştir. Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık, geçmişinden, Avrupa’ya ulaşmış, Asya kültürünün mahcup, derin ve özgün bonkörlüğünden de beslenir.

  Kadırga, Çapa İlkokulları derken Gedikpaşa Ortaokulu ve Pertevniyal Lisesine ve oradan Mimar Sinan Üniversitesine giden yolculuk; daha baştan karar vermiş sanatçının yolculuğudur da…

  Uzun yıllar Kadıköy Saint Joseph Fransız Lisesi Görsel Sanatlar ve Tarih Öğretmenliği yapan Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık şimdi yeni; yepyeni bir döneme; geride bıraktığı yılların tecrübe, deneyimi ve sanatçının özünde saklı kalan ama bir türlü gerçekleştirme zamanı bulamadığı eserleri üzerine yoğunlaşma zamanı başladı.

 Saint Joseph Fransız Lisesinden emekli olur olmaz, hiçbir sanatçının yapmadığı gibi kenara, köşeye çekilme gibi bir lütuf kabul etmeden kendi atölyesini açtı.

 Nadir bulunan türler uygar ülke insanları,kurumları tarafından koruma;kollama altına alınırlar. Gerçek sanatçılar da oldukça nadirdir. Tıpkı Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık gibi…

 Sevgili ağabeyim-dostum; insanlık yolunda yoldaşım; atölyen, yeni hayatın, yeni başlangıcın kabul ettiğimiz aslında sanatçının dönemlerinden başka bir şey olmayan bu dönem; hayırlı ve kutlu olsun…

  Atölye açılışına Tekirdağ’ı; bizleri; Habertrak kalemini de dâhil etmen; incelik, hassasiyet şölenine her daim görgü, insaniyet taşıyan kimliğinin yüz akı olmuş halinden başka bir hal değildir.

  Sartre aydının işlevini anlatırken; hiç kimse tarafından görevlendirilmemiş ve statüsünü hiçbir otoriteye borçlu olmayandan söz eder. Sanatçı da böyle birisidir; canavarlaşmış toplumun büyük kargaşasına rağmen; ısrarla yok sayılır, öldürülmeye çalışılırken; o evrenin yaratıcısından, onu oluşturan bütün elementlerden, kemiğinin içinde ki iliklerden ve nöronlarına baskı yapan dürtü, sezgi ve akıldan beslenen insan…

 Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık; Tekirdağ Habertrak ailesi olarak sana yolun yolculuğunda, katıldığın yaşam töreninde her daim sanatla, halkla, edebiyat, tarih ile sarmaş dolaş olmuş zamanlar diliyoruz…

 
 Güven Serin 


  



1 Kasım 2016 Salı

İLLA Kİ ADALET





İLLA Kİ ADALET!
------------------

 
  Siyasetin milletin kaderini etkilediği bilinen bir gerçektir. Halkın siyasi kararları da siyasetçiyi… Hal böyle olunca, yetki güce dönüşürse; bugünün olduğu gibi; güç, önüne geleni süpürmeye başlar.

  Nasıl ki, iğne batınca çok canım yandı diye avazımız çıkıyorsa, çuvaldız batanları, uzuvları kopanları, canları gidenleri, yuvaları dağılanları da adalet ile teskin edeceğiz. Sadece teselli mi?

Hayır! Yüz bin kere hayır? Adalet ile duygulandırıp, onurlandıracağız. Böyle yapmak zorundayız! Çünkü bıçağın kemiğe dayandığı an; canlıların topyekûn ve sıra dışı davranışları çıkar ortaya.

 İlerici, adil siyaset yapmak için, çok iyi konuşma yeteneği, siyaset bilgisi yetmiyor. Tıpkı adil olmak; adalet dağıtmak için sadece hukuk bilgisinin yetmediği gibi… Tarihsel bilgiler, edebiyat, felsefe; en az diğer bilimler kadar gerekli ve bilinmesi gerekiyor.

 Bir örnek vermek istiyorum; Rabelaıs’ın kahramanından; Düşmanı köşeye sıkıştırmışlar, alabildiğine yok ederken, kahramanlardan birisi seslenir;

Devam edelim mi? İşin başında ki komutan seslenir; Hiç gerekli değil! Gerçek askerlik sanatı gereğince düşmanı umutsuzluğa düşürmeliyiz, bıçak kemiğe dayandı mı, düşman yıpranıp tükenmekte olan gücünü ve yüreğini yeniden toparlayıverir.

  Hiçbir kurtuluş umudu kalmaması, bitmiş tükenmiş insanları diriltip kurtaracak olan ilaçların en iyisidir. Nice zaferler, yenenlerin elinden kaçıp yenilenlerin eline geçmiştir, çünkü yenenler hak ettikleri kadarıyla yetinmeyip her şeyi çiğneyip yok etmeye çalışmıştır.”

 Bu edebi, felsefi ve askeri görüş karşısında kim “ret” hakkını kullanabilir? Ahmaklar mı? Gözü, kin, nefretten görmez olanlar mı? İçlerinde ki kuşkuları hiçbir zaman akılla, ilimle desteklemeyenler mi? Yoksa bu yazılanlara gülüp geçenler mi?

 O zaman, gülmeyi seçin derim! Nasıl olsa, düşünmemiz, mantıktan çok hissiyatların, kalıplar halinde ki tekrarlarıysa; gülün! Zaden yazar da bunu ekleyiveriyor şiirinin sonuna;

Gülen kitap yeğdir ağlayan kitaptan
Gülmektir çünkü insanı insan eden…

  Edebiyat bazen güldürür, bazen kafa karıştırır. Kimi zaman ise düşündürür; tıpkı düşsel bir tekkenin büyük kapısı üzerinde ki yazıt; yani kitabede yazılmışlar gibi;


“ Girmeyin buraya, ikiyüzlüler, yobazlar, kartlaşmış maymunlar, kalleşler, yağ tulumları…

  Yampiri çarpık boyunlular, odun kafalılar, hödükler, sahte çilekeşler, takunyalı kara böcekler, kürklü dilenciler, sefa pezevenkleri, kayış suratlı, şiş göbekli fitne tellalları, gidin başka yerde satın dolaplarınızı.

  İğrenç dolaplarınız, kötülüklere boğar çayır çimeni, yalan dolanlarıyla türkülerimizi bozar iğrenç dolaplarınız.

  Girmeyin buraya, doymak bilmez hukukçular."

Güven Serin  

28 Ekim 2016 Cuma

EN BÜYÜK BAYRAM 29 EKİM


Efendiler;bu Cumhuriyet tesadüf eseri değildir!
Efendiler;gar dolabınız için kılı kırk yararken,
bu ülke için de biraz daha "yeterli" olmayın
deneyin...Ülkesini sevmek,evrensel düşünmeyi,
iyi,ilerici olmayı engellemez;tam aksine
besler..



                                   EN BÜYÜK BAYRAM; 29 EKİM



29 Ekim 1933’te Mustafa Kemal Cumhuriyet’in 10. Yılın Kutlama mesajında böyle başlar;


“ Cumhuriyetimizin 10. Yılını doldurduğu ‘En Büyük Bayram’dır. Kutlu Olsun!” Böyle başlar konuşmaya; ruhu ve bedeniyle tam bir bütünlük içinde; inanmışlığın en hakiki sesiyle…

  Ne oldu da bu yüce bayram; en büyük sayılan, nice deneme, yanılma yüzyıllarından sonra insana yakışan en iyi idare yönetimi, demokrasiye en yakın ve halkın kendini duyurabilme, anlatma, eşit, adil bir yaşam; yaşama biçimi olan Cumhuriyet bu kadar sessiz kutlanır hale geldi?

 Bu yozlaşma, sessizlik, kimsesizlik niçin? Cumhuriyetin bütün nimetlerinden, olanaklarından faydalanan kesim; niçin gereken saygıyı vermekte çekingendir? Bunu anlamalıyız… Anlamak zorundayız…

 Artık bir başka rejimi kabul edemiz bir yaşam anlayışımız oldu. Bu millet, en muhafazakârı bile Cumhuriyetin faydasını, etkinliğini içine sindirip yaşam biçimi kabul etmiştir. Elinden alındığında, varını yoğunu verip çıldırasıya karşılık verecek oluşunu düşünmek yerine, var olan güzellikleri, yine bize verilmiş en kutsal şeylerden birisi; yaşam; yaşamımız içinde huzurlu, coşkulu bir şekilde kutlamalıyız…

  Bu sesleniş büyük Türk Milletine diye devam eder… Aslında Büyük Türkiye’yi anlatır; bütün bölgeleri, farklı kimlikleriyle, bu diyarda bir araya gelmiş; bir olmuş; Anadolu’nun, Trakya’nın, Rumeli’nin, Asya’nın bağrından kopun gelen; büyük felaketleri, coşkuları yaşayıp, genetiğine; ruhuna kazıyan milletten söz eder; seslenişi Büyük Türkiye’dir…

  Mustafa Kemal; “ Yurttaşlarım” diyerek sarılın halkına. Az zamanda büyük işler yapmış olmanın kıvancıyla. Yıkılışı, yok oluşu kaç kişi var oluşa dönüştüre bilir? Biraz tarihi sevgisiyle, ne büyük felaketin kıyısından döndüğümüzü, bugünün darbe zamanının ne kadar ufak kaldığını anlamamız için yeterlidir.

 İşgal altında yaşamanın, esaret zincirleriyle hiçbir zaman gerçek huzura kavuşamayacak olmanın özgür anlayışı bizi biz yapan her şeyin içindedir. Bunu gören Atatürk; bu inançla rütbesini, ona sağlanan bütün olanakları reddederek her şeyi göze almayı; büyük bir insanlık borcu; Türk Milletine; Türkiye’ye asırlardır aç kalan bir tutkuyu, destansı bir güzellikle mühürlemiş; müjdelemiştir.

  Cumhuriyet Yönetimi, Roma Uygarlığı içerisinde de yer bulmuştur. Birçok yönetim biçimini, deneyerek, yaşayarak ve binlerce tecrübeden; adeta bir köpeğin kemikten iliği emmek için uğraş verdiği yüzyıllar gibi uğraş vermiş insanların ortak buluşudur Cumhuriyet…

 En iyisini bulmadığımız sürece, en iyiye yakın olanın değeri, yine insanın; insanımızın değerli sahiplenmesiyle gün ışığına çıkalı çok olmuştur.

  Cumhuriyetimizin kuruluşu 100. yıla yaklaşmaktadır. Kutlamalar ise 100. yıla yaklaşan bu büyük milletin, büyük rüyasına, rüyalarına hiçbir şekilde yakışmıyor…

 Birçok etmen sayabilirsiniz mazeret olarak… İktidarı, muhalefeti gösterip, kendinize vazife morali de…

 Asıl soruyu sormaktan korkmamalıyız… Niçin bu uyuşukluk? Miras yediler gibi, bütün servet bittikten sonra ki pişmanlığı görmenizi isterim! Komşu ülkelere, orada işlenen cinayetlere, büyük kargaşa ve büyük göçe bakmanızı isterim.

 Bir de Cumhuriyet rejiminin daha adil, ilerici; bütün ülkeyi bir sayan; bütün anlayışları, kültürleri el üstünde tutan bir anlayışa ilerlemesi için atılacak en küçük adım bizimkisiyse; onu atmaktan korkmamayı insanın son nefesinde ki istek gibi; istemeyi borç görüyorum.

 Bu büyük millete, bu büyük bayram; Cumhuriyet yakışıyor. Bu yakışmanın büyük uygarlık projesine dönüşmesi ise gecikiyor… Oysa Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal; çok önemli bir şeye dikkat çeker; “ Daha Çok Çalışmak” …

 Uygar ülkelerin, dünyaya öncülük yapıp, şımarık kafa tutanların en iyi yaptığı şey; daha çok çalışmak; daha çok ilim ve daha çok araştırma…

 Millet olmayı bilmiş, asırlardır devletten devlete yol almış; hüküm sürmüş bu milletin; Türkiye Cumhuriyeti Halkının gideceği yer yoktur. Bu yer; bu diyar; vatan bizim son toplanma yerimizdir.

 Vatanımızın onlarca uygarlık üzerine kurulu olması ise diğer uygarlıkların tarihi, kültürü ve asil ruhlarının da yanı başımızda oluşunu bilmek, bu bilgiyi Cumhuriyetin önünde, öncülüğünde genişletmek, ilerletmek de karakteri yüksek olan bu milletin yaşam-yaşama iteneğidir.

 Büyük Bayramımız Kutlu Olsun…



 Güven Serin  

25 Ekim 2016 Salı

İNSANLAR UYKUDADIR


SALVADOR DALİ



İNSANLAR UYKUDADIR
----------------------

  Hz. Peygamber; (Muhammed) , “ İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar.” Demiştir. İbnü’l –Arabî’nin Fusüsu’l –Hikem eserinde de sözü geçen uyku hali;

“ Uyku halinde görülen her şey rüya, gelen her şey ‘hayal âlemi’ denilen şeydir. Hz. Peygamber’e vahiy geldiğinde alışık olunan duyulur şeylerden çekip alınır, yanında bulunanlardan habersiz kalır ve onların farkında olmazdı. Vahiy bittiğinde ise geri dönülürdü.”

  Hz. Peygambere ve diğer kutsal kitaplara, onların peygamberlerine inanmış olan dindar insanlar yeterince bilmediklerinden mi yoksa insanın evrimsel mülkiyet aşkına kapıldıkları için midir bu kadar bağlı olmaları; paraya, pula, kavgaya?

 Her şey bir uyku haliyse; esas diriliş ölümle gelecekse? Niçin bunca ölüm ve paylaşım kavgaları?

  Bilim dünyası baş döndürücü buluşlarına devam ediyor. Yakın gelecekte insan ömrü uzatılacağı da ortadadır. Ne kadar uzun olursa olsun; yine yetmeyecek; yetinmeyi bilmeyen insana. Her daim başa dönecek; başlangıcı bulma; yolu yordamı bilmeme hevesiyle unutacak, bolca af dileyecek; kendince…

  Hayal içinde hayalse bu yaşananlar; Yanık Divan kitabından bir şair de bu hayale şiir söyler;

Ârafta yaşıyor olmamı ölesiye yorucu,
Yıldırımların en ağırı saymanızı da ben
Anlamakta güçlük çektim, genç dostum;
Her şeyi kendi açınızdan değerlendirmekten
Vagzgeçmeli, ters açı okumalarına yönelmeyi
Öğrenmelisiniz artık; Bir ayağım alevlerin
Ortasında, öbürü kristal suyun içinde,
Tutuşmuş ve dingin, geçip gidiyor günlerim
Burada. Bir başka hayatımdaydı, Ponte
Vecchio üstündeki evlerin birinde, iki
Kıyıya birden teğet yaşadığımı söylemiştim.
Irmak kalın sessiz akar geceleri, Vergilius
Görünür İnferno’sunda kömür kesmiş,
Karşıda Alieghieri,Paradiso’dan ışıklar
Dolusu geçer; Tahterevallimde bir oraya
Bir buraya, sarhoş zamanımın başı dönmüş.


 Güven Serin 



22 Ekim 2016 Cumartesi

YANIK DİVAN



"Onca düş tek bir yatağa sığamazdı"

  Enis Batur


"Siren
Ses-Kadın
Adadan kopmuş
Bir kayanın..."

YANIK DİVAN
----------------

  Bir şiir kitabı daha girdi yayın hayatına. Bildik isimden; bilgeliğe ant içmiş olabileceğini düşündüğüm yazar ve şairden; Enis Batur’dan…

  İlk şiiri Karar ile başlıyor beyaz sayfanın alımlı sözcüklerine;

“Yalnız Ölmek İstiyorum” Diye devam eden şiir;

Yalnız ölmek istiyorum/Diyordu/ Ardında bıraktığı mektupta/ Sanki yalnız yaşamamış gibi/ Ufak bir odası olurdu taşınılan her evde/ Kapanırdı dört duvar arasına saatlarca/ Çıkıp karıştığında ortak düzene/ Dertop bir kirpi/ Kerpetenle söküp almak gerekirdi kelimelerini/ Artık yeni odalar bekliyor onu/Diye geçiriyor içinden ötekisi; Sinsi bir koridora kapısı açılan beyaz duvarlı hücresinde/ Kimya ve ışın/ Kusmak için gideceği karanlık bir banyo/ Ara sıra ateşini yoklamaya gelecek nobran yüzlü bir hemşire/ Gecelere çökecek derin ve kanlı sessizliği bakalım sevecek mi?

  Toprak rengi kitabı tam olarak tarif etmek gerekirse; nektar rengi olmalı… Belki sükûneti, disiplini,dinginilği; belki de ölümsüzlüğü anlatan; tanrıların içeceği olan nektarı…

 Bana soracak olursanız; edebiyatın sınırsızlığını, yaşamın çeşitliliğinin ve tercihlerin bin bir çeşidini ve bizim duruşumuzu; bu duruşa karşı, nektar renkli kitabının 99. sayfasında Boşluk isimli şiirinde anlattığını da anlatıyor olabilir;

Boşluk

Onca düş tek bir yatağa sığamazdı/ Hayatım, sayısını unuttum, odalara saçıldı/ Dönüp toparlamaya çalışsam, gövdem sonsuz bir çarşafın kıvrımlarına dağılmış, gecelerim hep kısa kalmış/ Zaman ağır adımlarla geçip gitmiş içimden, o kadar ki; Kafamın dibinde bir delik.

 Güven Serin