30 Ağustos 2016 Salı

TEKİRDAĞ TENİS ŞÖLENİ; ARTILARI,EKSİLERİ


Kamera; Güven

Soldan Sağa; Tenis Federasyon Görevlisi,
İzmir yöresi sporcusu;Simtel, Bursa yöresi,
Defne,Yalova yöresi Sinan, Tekirdağ yöresi,
Barış;kutluyorum...


Kamera; Güven 
TEKİRDAĞ TENİS ŞÖLENİ


Kamera; Güven 

Tenis Şöleninde büyük emek harcayan,uykusuz
neredeyse 24 saat ayakta kalma mücadelesi veren
hakem; Bülent Yorulmaz; kutluyorum...


Kamera; Güven
Tekirdağ yöresi sporcusu; Barış
Tek erkeklerde ikinci;seyircinin gözünde birinci...





Kamera; Güven
Yalova yöresi sporcusu; Sinan
Tek erkeklerde Birinci; kutluyorum.


Kamera; Güven
Bursa yöresi sporcusu, Defne
Tek kadınlarda ikinci; cana yakınlığı,gözyaşı
döküşüyle gönüllerimize işlendi,spordan öte...

                                                  TEKİRDAĞ TENİS ŞÖLENİ
                                                     ARTILARI ve EKSİLERİ



Tekirdağ kortlarında raketler kıyasıya mücadele etti. Bazen gözyaşı, bazen hırs, sevinç ve haykırış…

1.      Kortta tek erkeklerde Tekirdağ bölgesinden Barış, Yalova bölgesinden ise Sinan mücadele etti. Kıyasıya bir mücadele… 2. Kortta tek bayanlarda ise İzmir yöresinden Simtel, Bursa yöresinden Defne izleyiciyi de, tenis severleri de hangi kortta karar vereceği konusunda şaşkına çevirdiler.

  Bir oyana bir buyana; birince ve ikinci kortlar arasında gidip geldik. Her iki kortta da; tek erkekler, tek bayanlar mücadele kaçırılmayacak kadar güzelliklerle dolu. Final oynamayı hak etmiş sporcular; onların spora yakışan vuruşlarını, kurtarışlarını alkışlayan seyirci; Tekirdağ kortlarının özlediği bir resim; fotoğraf…


  Tek bayanlarda soğukkanlı kalmayı başaran İzmir yöresinin sporcusu Simtel, finalin galibi olurken, sık sık gözyaşlarına teslim olan Bursa yöresi sporcusu Defne gönüllerin de, finalin de ikincisi oldu.

  Tek ereklerde ise finalin galibi Yalova yöresinden Sinan olurken, ikincisi Tekirdağ bölgesinden Barış oldu. Galipler kupalarını alırken, Barış ile Sinan’ın centilmenliği, birbirine sarılmaları tenis sporu ve insan barışı adına önemli anlardandı…

  Tenis sporu adına değerli bir etkinlik! Tekirdağ sporu, turizmi ve kültürü adına, bütün kurumların içinde olması gereken etkinlikler henüz yeterince duyurulamıyor. Hâlbuki hapishaneleri dolduran suçlular, hastaneleri dolduran hastalar ancak sporun yardımıyla azaltılabilinir.

  Her şölen; her etkinlik daha iyi olma, daha da çoğalma, ses duyurma adına bir sürü eksikliği de ortaya çıkartır. Bu etkinliğin en önemli eksikliklerini, tekrarlanmaması adına, sporcu şikâyetlerini dinleyerek ortaya çıkartıp, buraya; kamuoyuna, İl Gençlik ve Spor Müdürüne duyurmak istiyorum;

1-     Kortlar geç açıldı. Erken gelen sporcular tellerin üzerinden atlaması, sakatlanma tehlikesi adına önemli bir soru işareti!
2-     Banyo ve tuvaletlerin temizliği, hijyenden uzak oluşu; bu işlere bakan görevlinin tam da etkinlik-şölen haftası izin alması, yerine birisinin görevlendirilmemesi İl Gençlik ve Spor Müdürlüğünün gözünden kaçmış olması ŞAŞIRTICI…
3-     Sporcularla konuştuğumda, Tekirdağ sporcusu adına bu tür etkinliklerin sonbahar ve ilkbahar aylarına denk getirilmesini istediklerini öğrendim. Yaz aylarında dışarıda; dış sahalarda yapılan etkinliklere gidemediklerini dile getirdiler.


  Neresinden bakarsanız bakın, Tekirdağ tenis sporu adına, gençlik hareketi adına artıları çok fazla bir etkinlik olmuştur. Gençlik ve Spor Bakanlığı, Tekirdağ Gençlik ve Spor Müdürlüğü, memurundan, antrenörü, hakemi ve spor tesislerini çalıştıran çay, kahve işletmecilerine kadar herkesin payı büyük; hepsine TEŞEKKÜRÜ borç biliyorum.

 Gençliğe yapılacak en güzel hizmet; onların coşkun bir hareket sahası içinde kalması; onların beden ve ruhsal sağlıklarının; yani bütünlüklerinin korunmasıdır…

 Geride kalanlar, zamanın rüzgârı, yağmuru, güneşiyle törpülenecek ve en güzel tarafları; alınan sayılar, alkışlanan oyun biçimleri ve fotoğraflar, videolar; genç insanların büyüme aşamalarında, büyük adam-kadın zamanlarında tatlı bir tebessüm, iç çekerek bir hatırlanma olacaktır.

 Bu tür etkinliklerin olmazsa olmazı sporcu ve seyirciyken, mekânların da olmazsa olmazı TEMİZLİİKTİR.

 Altını çizerek hatırlatmakta yarar var; her şey unutulur ama insanlar kötü bir tuvaleti asla unutmazlar; bu yüzden havalimanlarına gidince daha bir insan olduğuma inanırım; çünkü tuvaletler her an temizlenir; üstelik temizlik bu ülke insanının dinin ve imanından gelindiğine inanılır…
 

Güven Serin  













HOŞKÖY HORA FENERİ CAN ÇEKİŞİYOR


Kamera; Güven-HORA FENERİ


                                          HOŞKÖY HORA FENERİ CAN ÇEKİŞİYOR




    Bugün gelinen nokta, tarihimizi halen anlamak istemediğimiz, bu topraklarda ait olan nice tarihi eseri, oluşumu görmezlikten gelip, dışarı kaçırdıysak; yok olmasına göz yumduysak, tıpkı Hora Feneri de öyle yok oluyor.

  Sesimizi kime duyurmalı? Tarihi eserleri, hikâyelere, şiirlere konu olmuş Hora Feneri ve Ganoslar Diyarında nice taş, ahşap ev; bugünün en çok kabul görebilecek; şehir turizmine ciddi hizmetler edecekken; bu görmezlik, suskunluk, pişkinlik niçin?


  Kıyı Emniyeti Müdürlüğü tarafından diğer fenerler gibi Hoş Köy Feneri de tarihi fener olarak kabul görüldüğü gibi koruma altına alınan eserlerimizden sadece birisi.

 Nasıl ki Ahırkapı Feneri, Anadolu Feneri, Şile Feneri bir öneme, geçmişe ve özel bir yapıya sahipse, Hoşköy Feneri de aynen öyle; 165 yaşında,hiç kaynak yapılmadan Fransız mühendisliği ve işçiliğiyle yapılmış Maramara’da seyir halinde binlerce gemiye yol göstermiş,yer bildirmiş Öksel Demir’in şiiriyle, edebiyatımıza girmiş bu fenerin şimdiki hali içler acısı…


  Hoşköy Fenerinin bu hale gelmesinin sorumluluğu; sorumluları her ne kadar Kıyı Emniyeti Müdürlüğü yöneticileri gibi görünse de, halkımızın duyarsızlığını, siyasetçilerimizin; yani milletvekillerimizin, il ve ilçe başkanlarımızın, sivil toplum derneklerinin, muhtarının, azasının, belediye başkanının da duyarsızlığı, kendi siyasi korku ve kazançlarıyla çevrelerinden, tarihlerinden kopuk oluşları da üzerinde durmamız gereken bir konu…

 Bazı ülkeler, yoktan; olmayan tarihleri bile yaratmaya çalışırken, hikâye, efsane, mitoloji destekli inanılmaz bir turizm kazancı elde ederken, bizler; var olanı, ortada bulunan değerleri, güzellikleri; artık bir efsane olmuş; Ganosların bitiminde; denizden 50 metre yüksek bir tepede,25 metre yüksekliğinde, incir ağaçlarıyla çevrilmiş, kendine özgü fener evleri ve yapısıyla bu eseri korumakta zorluk çekiyoruz.

 Elbette, bu şehrin basını, yazanı, düşüneni olarak sesimi sadece kamuoyuna değil; Kıyı Emniyeti Müdürlüğüne de duyurdum. Duyurmaya da devam edeceğim…

 Büyükşehir Başkanı Kadir Albayrak, bu yörelerin kıymetini en iyi bilecek olanlardan birisi. İnsan olarak, tarihe önem verdiği gibi, bu yörenin Tekirdağ turizmi için, motor görevi yapacağının da bilincinde.

  Uçmakdere Köyü; Yeniköy, Gaziköy böyle yerlerden sadece birileri… Uçmakdere de az da olsa yapılan çalışmalar; orada yaşayan köy sakinlerini, turizimle kucaklaşmaya, turizmden görgü, ekonomik kazanç elde etmeye başladılar. Özellikle hafta sonları oraları görülmeye değer…

 Üstelik doğa bilinci, doğayı koruma tam olarak yerleşmemişken; birçok alan çöp deryasına battığı halde; Ganoslar, buraların tepeleri, taş mekânları, insanı, bağları, şarapları, Hora Feneri ve hikâyeleri; bizim şehrimizin kalkınmasında, sanayiden çok daha önemli bir yere sahip olacaktır.

 Yeter ki inanalım! Herkes elini sadece vicdanına değil, taşın altına da üstüne de koysun! Başka milletlerin sadece turizm için yaratılan tarihlerine koşup, gitmek, bolca fotoğraf çektirme hayranlığı artık gülünç derece gülünç… Kendi tarihimizi fark etmenin yüksek onurunu, değerli erdemini duyma şansı; yine sizin elinize Sayın Tekirdağlı dostlarım…

 Güven Serin 
 


25 Ağustos 2016 Perşembe

İÇİNDE KİM VAR


Kamera; Güven

İstanbul Modern Sanat Müzesi



                                               İÇİNDE KİM VAR


  Tam da lazım olan zamanda İstanbul Modern Sanat Müzesinde, nice sanatçı gibi, ömrünün dem verdiği zamanlarda bir başka sanatçı; İnci Eviner sesleniyor; sanatı lüks saymayan, sanata yaslanan sanatçının tam da halkın içinden taşıdığı insana dair olguları, iradeyi sergiliyor.

  Halkı sadece kırılma zamanlarında, oy zamanı hatırlayanların dışındadır sanatçı. Akan büyük ırmakların tıkanmış yataklarını, bin bir parçaya bölünüşünü ve suların önüne konan barajların etkisiyle etkisizliğini anlamaya ve anlatmaya çalışır…

  Şimdi soruyor bize; “ İçinde kim var? ” diye… Kaç kişi cevap verebilir; içinde ki etkinin, onu esir almış inancın zincirleri tutan sahibini söyleye bilir? Kaç insan, sadece kendi varlığının, bütünlüğünün, esenliğine giden yolun yolcusu olup; gerektiğinde kendi varlığını ortaya koyabilir?

 Bunu ancak sanatçı yapabilir. Bedenini de, ruhunu da ortaya koyar. Acıyı da, acısızlığı da anlayıp, anlatır… Siyasetçinin basit sözcüklerini, kefen giydik, laflarını bir toplumun kâbusa dönen dünyevi algısını daha da köşeye sıkıştırıp, körleşme ve kısırlaştırma becerisi göstermez.

 İnci Eviner İstanbul’un kaynadığı şu anlarda, sanatın kupkuru görülüp, sanat merkezlerinin en güzel yerlerde olmasına rağmen çok az insanın girdaptan kurtulup, bu mekânların serin, sessiz ve derin dehlizlerine sığındığını görüyorum.

 Düşünceye dayalı her şey, lüks veya gereksiz gibi algılanıyor. Ya sonra? Tam da kazandık denen kurnaz zenginliklerde, her şeyin boş olduğunu, kavgaların anlamsızlığını, dostu düşman, düşmanı dost görme çelişkilerini yaşamıyor muyuz?

 Eksiklik bellidir dostlar; insanın nöronlarını; aç, kısıtlı; korku ve ayıplarla; kararmış cezalarla teslim ettiğimiz an; bilinen bütün akış tersine dönmeye başlıyor…

 Hiç düşünmez mi bir ülkeyi, bir ırkı suçlarken konuştuğu mikrofonun, görüntü verdiği televizyonun, ses aldığı cep telefonunun düşman dediği insanlar tarafından üretildiği… Sadece ezbere sunulan düşüncenin, kültür aktarımlarının eninde sonunda başka milletlerin kölesi olacağı belliyken, örnekleri doluyken; sanata, felsefeye, bilime küsmenin sırtını dönmenin âlemi nedir?

  İçinde kim var? Diyor sanatçı. İçimizde ki organların işlevini sormuyor elbet. Ama biz sorabiliriz! Kalbimizin, beyin hücrelerimizin, böbrek ve karaciğerimizin faydalarını, ihtiyacı olan mineralleri, vitaminleri, yağları, proteinleri de sorabiliriz?

 İçkinin, içilmezliğini değil de, suyun bile fazla olursa, boğulma tehlikesini bilebiliriz…

  Sanatçı, düşünce sanatı içinde düşünce deneyi yapan bilim insanı gibi ses veriyor; öteden, beriye ve geleceğe;

“ Bana Kötü Bir Şey Oldu

Kadının dilini çöpe attılar…
Şimdi yüzyıllar üstünü örtecek.

Kötü bir şey oldu bana.
Bak bana ne yapıyorsun?
Tırnaklarımı etinden ayırıyorsun.
Kötü bir şey oldu bana
İyi değilim.
Bak bana ne yapıyorum.
Saçımdan asıyorum kendimi
Kötü bir şey oldu bana.

Ben bu sözcükleri şairlerden değil
Bıçak yaralarından topladım
Yüzde yüz kin nefret…
Hakkını helal etme! “

 Sürekli dışa mahkûm olan, yabancı dediği kuşkunun esiri olmuş, satranç oyununu lüks veya gereksiz saymış, kütüphaneleri anlamsız bulmuş; demokrasi nöbetine gitmek kadar, kitaplara koşmak… Tarihe, yıkılan imparatorluklara da gitmeye özen göstermek; yaşamı istikrarlı ve anlamlı kılmak adına; dışımızda ve içimizde KİM VAR, diye sormak; tıpkı sanatçının kırk yıllık emeklerini anlamaya çalışmak; ne büyük halk; ne büyük demokrasi; seçme ve seçilme, kabul ve reddetme iradesinin elimizde olduğunu bilmek kadar güzel bir demokrasi…


 Güven Serin 


 


  

23 Ağustos 2016 Salı

İN-SANAT BAHÇESİ


"Prensipler yoktur,ancak olaylar vardır." 


                                                    İN-SANAT BAHÇESİ–10



PRENSİPLERİN SEVİMSİZ LİĞİ
-------------------------


  Yaşama attığı her adımda kılı kırk yaran arkadaşım, Balzac’ın kendisi hakkında yazdıklarını duysa, bir daha adını bile anmaz; ona demediğini bırakmaz. Balzac bu ya; öyle içten ve keskin yorumluyor ki ahmaklığı; içime şöyle bir su serpiliyor;

“ Hiçbir zaman fikir değiştirmemekle övünen bir adam, daima dosdoğru yoldan yürümeyi garantileyen bir adam, insanda hata meydana gelmeyeceğine inanan bir ahmaktır.”

 Efendiler; zaten sırf bu yüzden değil midir; bir tek sözcük; sıfat ile yerin yedi katına batırdığımız insanlık; sırf bir sözde kahraman yapmadık mı nice cengâveri…

 Açık, seçik giyinen bir kıza saldırı olsa; en aydın geçinenimiz ; “ Böyle gezersen, bunu hak edersin işte!” demez mi; içinden de olsa… Gizli gizli, sağlamcı oluşunu, tutucu haramilere su taşımaz mı?

  Ya, birkaç iş deneyen, batıran insana yapıştırılan sıfatlar! Elinde avucunda bir şey kalmamış ise ne beylik laflar edilir… Hâlbuki iş kurmanın da, yüceltip batırmanın da, matematiksel, sosyolojik, ticari bir karşılığı var. Bunu tartışmak varken; asıl sebebe inip, kesin çözümler üretmek dururken…

 Ve ardından Balzac esas konuya; bizim özümüze yön verecek sözcüklere geçiyor;

“ Prensipler yoktur, ancak olaylar vardır; kanunlar yoktur, ancak durumlar vardır. Yüksek adam bunları sevk ve idare etmek üzere olayları ve durumları benimser.”

 Mustafa Kemal’in bugünkü liderlerle farkını anlamanız için değerli bir irdeleme…


ALEKSANDRA-SALİHA SULTAN
-----------------------------

 İnsanın içi acıyor; tarihin içinden, hikâyesi, sanatı, mühendisliğiyle bize kadar gelen yapıların şimdiki durumuna.

 Saliha Sultan Çeşmesi de böyle yapılardan sadece birisi. Özene bezene yapılan, işçiliği, süslemeleri, oymalarıyla çok önemli estetik, sanatsal ve turizm değeri olan bu yapı şimdi, yolların, köprülerin esareti altında, neredeyse insansız, susuz kalmış terkedilmiş görünümünde.

 Bu yer, Tekirdağ’ın çok yakınında İstanbul’da. Azapkapı sessizce Saliha Sultana, Saliha isminden önceki küçük Aleksandra’nın gözyaşlı hikâyesine tanıklık ediyor. Küçük bir kızın, testisini kırdığı yere, daha sonra sultan olarak yaptırdığı bu eser; şimdi; nice esere yan bile bakmadığımız gibi, öyle bir kenara bırakılmış, sanki hiçbir önemi, değeri yokmuşçasına ölümünü bekliyor.

 Tekirdağ’ın nice ahşap evleri gibi… Cumbalarından alımlı kızların, yanık sesleriyle türküler söylemeleri hiç olmamış, yaşanmamış gibi yok oldular…

 Hâlbuki eserlere, hikâyelere muhtaçtır bu insanlık; ne kadar zengin olursa olsun, ruhunu besleyecek, emeğin, sanatın, estetiğin; mimari ve mühendisliğin koluna, kanadına; varlığına muhtaçtır.

BEDEN ZEVKLERİ
----------------

  Uçsuz bucaksız olan şey; beden zevkleri… Ne kadar ciddi, kuralcı, sıkı ahlakçı görünürsek görünelim, aşılmayan, giderilmeyen ihtiyaçların başımıza nasıl dert olduğu biliniyor.

 Yakın bir zaman önce şehrimizin büyük bir yerleşim yerinde bazı erkeklerin toplumun baskısını, sıkışmış insan zevklerini kırmak için silahlarını araçlarına koyarak biz avcılık yapmaya gidiyoruz, diyerek nasıl da Bulgaristan’a gittiklerini öğrenince hiç şaşırmadım.

 Kimisi ise; vur-kaç tekniğiyle bu zevkin giderilmesi peşinde… Ya, esnaf olup da belirli satışı sağlayıp, yurtdışı gezisi hak edenlere ne demeli…

 Hiçbirisi yanlış değil… Doğru da değil… İnsanın olgunluğu, yapacağı uygar tercihlerin sağlamlığı, doğallığı ve özgür iradenin kararlılığıyla daha genç yaşlarda giderilmeye başlamıyorsa; bir ömür sürecek kaçak yaşamların açlığı hiçbir zaman kültüre dönüşmüyor.

 Thomas More’nin biricik insana dair tespiti oldukça dikkat çekici;

“ Beden zevkleri hiçbir zaman katıksız değildir ve hep karşılıkları olan acılarla yan yanadır. Açlık daha da güçlü olan yeme zevkinin karşısındadır. İnsan açlığı daha zorlu daha sürekli olarak duyar. Çünkü açlık zevkten önce doğar ve ancak onunla sona erer.



 Güven Serin 



22 Ağustos 2016 Pazartesi

YALAN DOLAN KÜLTÜRÜ


Saygıyla...


                                           YALAN DOLAN KÜLTÜRÜ


  İnsanın insanlık önünde aldığı yolu; şehirlerinin meydanlarında, sokaklarında, caddelerinde görebileceğimiz gibi; cenaze ve düğün törenlerinde de görebilir, orada yaşayan insanların samimiyet, görgü, beceri öğretileri karşısında ki davranışlarını yorumlaya biliriz.

 Baştan söylemeliyim; ne cenaze ne de düğün törenlerimizde çok ciddi bir samimiyet görebiliyorum. Gecikmiş kucaklaşmalar, bolca sırıtmalar; insan samimiyetinin bir de sevgisinin karşılığı değil…

 Bir aldatmaca, bir örtülü gurur ve gösteri şöleni yaşanıyor; üstelik içinde bolca yalanın dolanın olduğu… Balık baştan kokar ya; işte tam da bu yüzden, okullarda ki, felsefenin, güzel sanatların, saptırılmamış tarihin anlatımlarının, uygulamalarının eksik olduğunu, yetmediğini düşünüyorum.

 Bu durumu Fransız ozanlarının en önemlisi kabul edilen ozan, eylemci Lous Aragon’un şiiriyle anlatmak istiyorum; bir ders, bir hikâye; bize bir gerçek kadar gerçek yüzleşme şakası yapacak; kabul edip etmemek, irdeleyip irdelememek yine bizim soylu pişkinliğimiz veya bilgiye aç oluşumuzla yakından ilgili;

Başladı yine yalan dolan
Çalkalanıp duruyor ortalıkta
İnanıvereceksin bağıranlara
Neyse ki uymuyor havaları
Memleketin havalarına

Koca bir saray bu dünya satılık
Hâla duman duman içerisi
Bereket mavi gök var üstünde
Farkında değil içindekiler;
Dam çöküverecek başlarına
Külden çünkü bu evin taşı toprağı

Sarayın önünde çalgı sesi var.
İnsan eti yiyenler konser veriyor
Bütün kıtalarda yalan renk renk
Çiçek açmış saksıların içinde
Zamanın rengi merdiven başında
Ölüm kıskıs gülüyor insanlara

Plak fırıl fırıl döner ortada
Kara bir güneş gibi kuyu dibinde
Çal oynasın oynayanlar bu gece
Yarın başka gelecekten kime ne
Gönüller boş gözler kaçar gözlerden
Utanıp içerisindeki boşluktan

Pencerenin önü deniz kıyısı
Çocuk ölümleri kumlar üstünde
Köyleri yakıyorlar nasıl olsa
Çakallar oturmuş bekler kenarda
Kahvedeyse dem vurulur bir yandan
Mutlak değerlerin üstünlüğünden!

 Sanatın bir gücü varsa eğer; işte bu bir güçtün; zamanlar arası, zamansızlığı; yani edebi bir yaşamı, sorgulamayı-tespiti ve insani seçenekleri anlatan; en güzel ifade, en gerçekçi haykırış; bir güçse eğer; bize kıskıs gülen bir güç veya ölüm; bizim algı, istek ve pişkinliklerimizin becerisiyle yakından ilgili bir sanatsal çağrı…




 Güven Serin 

18 Ağustos 2016 Perşembe

ŞÖVALYE İLKELERİ


İNTERNET'TEN




ŞÖVALYE İLKELERİ
-------------------------


 Kendimi bilip, sosyolojinin, erdemin, centilmenliğin ne demek ve nasıl bir şey olduğunu hissetmek fikri ilk önce bütün bunların karşılığı Türk olmak anlamı taşıyordu. Yani, ait olduğum büyük topluluğa, şövalyeliğe ait bütün ilkeler nasıl vazgeçilmezse, Türk’ün de vazgeçilmezlik ilkelerinin onlar olacağını düşündüm;

 Cömertliği, savunmasız olana el kalkmayışı, kutsal saydığı dava için canını ortaya koyması; sözüne sadık olması, ülkesini sevmesi gibi…

 Olgunlaştıkça, sosyolojik gerçekleri öğrendikçe bütün milletlerin kendi içinde şövalyeleri ve aynı milletin kendi içinde şövalyelerin savaştığı bütün ilkeleri ucuzlatan, değersiz kılan; bencil, çirkin, hilebazların olduğunu anladım.

 Bütün olanlar karşısında ülke olarak travma hali yaygın bir kalıcılık gösterse dahi, artık evrensel bir anlam taşıyan, doğruluk, centilmenlik, cömertlik, ülke sevgisi; ruhuma en güzel esintileri, hasta olan bir insana en değerli şifa kaynağı gibi dökülüyor.

 Toplumumuzda öyle bir yere geldik ki; herkes ADALET diye bağırıyor; ama içinde ki adaleti, cömertliği her bir daha ki sefere erteliyor. Ertelediğimiz her doğru, cömert, adil şey; toplumsal olarak çekeceğimiz acının, incinmenin de karşılığı olduğu ortadadır.

 Don Kişot, tam da bu yüzden sevildi. Hayali de olsa sevdiği bir tek kadına ait olmayı, her daim ülke sevdasını, cömertilği, adaleti, hoşgörüsüyle; artık bir hayalin içinde de olsa, devlerin karşısına kılıç sallayan o büyük savaşçı, kendini savunamayan, düşkün, aciz durumda olanların elinden tutmayı insana yüce bir tohum olarak hediye etmiştir.

 Bu yüzdendir şövalye Don Kişot’un dünya klasiği, tüm zamanların en çok okunan, satılan kitap oluşu; bütün insanlara ait olan ilkeleri taşıması, her ne olursa olsun savunması…

 Güven Serin 

17 Ağustos 2016 Çarşamba

YOLCUDUR YOLU ANLAMLI KILAN


LİKYA YOLU



                                       YOLCUDUR YOLU ANLAMLI KILAN


Yola koyulanlar yorgun düşer de yoruldum demezler. İster bilim dünyası, ister serüven meraklısı; bütün yolculukların insana akan birçok tarafı; tarafları vardır. Olumlu ve olumsuz…

  Avustralya, Amerika Kıtaları ve birçok ada böyle keşfedildi. Galaksiler, yıldızlar, güneşler ve gezegenler de öyle; elementler de…

  İnsanı; insanımızı “insancık” algısından bir türlü kurtaramadığımız için alabildiğine esaretin ovalarında, sonsuz dehlizlerinde kaybolup duruyoruz. Birbirine benzeyen milyonlarca, milyarlarca insanın, öne çıkan, fark yaratan insanları ise ne kadar çok az…

 Niçin? Düşünce, düşler önemsiz sayıldığı için… Sanata, uzanmanın lüks sayıldığı için… Thomas More, hikâyesini anlattığı insanı, bizim ele almadığımız, belki de fark etmediğimiz sözcüklerle yüceltiyor;

  “ Böylece kendi isteğiyle kalmış o kıyılarda. Çünkü bu adamda gurbette ölmek korkusu falan yok.”

 Gurbeti sevmeyen Tekirdağ halkım, askerliğin ve bir de gezdi dediler diye gezme kültürü içinde yanıp tutuşurken; birbirine benzeyen yeme, içme ve gezileri; komşu, akraba ve arkadaş döngüsünden kurtaramayıp, neredeyse çevresine baskılı bir gurur gösterisine dönüştürüyor.

 Oysa insan yaşamın var olduğu evrenin ta kendisidir. Yeniliği, düşü ve düşünceyi öğrenebilecek iradeyi, eğitimi ve çevreyi bulmaya görsün; yolun yolcusu; hatta koşucusu olabilir.

 Ama merak etmeyin! Bu topraklarda, yüce bağımsızlıklar sevilmiyor. İstediğiniz kadar baş kaldırın. Eninde sonunda sizin kırılma anınız, pes ediş zamanınız kollanacaktır. Soylu çevrenize göre onlara kötü örnek oluyorsunuz. Oturup, torun-torba; çoluk-çocuk büyütmek varken. Bir de oturduğun yerden; çevreyi, ülkeyi ve dünyayı; kimi yerle bir, kimi kurtarma yolları üretirken…

  Thomas More, hikâyesine aldığı adamı; belki de hikâyenin dışında zamanlar arası, özgür ve cesur bir ruhun bize işaretini yapıyor:

 “ Mezarsız ölünün kefeni göklerdir; her yerde Tanrı’ya giden bir yol vardır.” Serüvenin kendisini, insanın içine işleyen, farkı, yeniliği ve olgunluğu bulma çabalarını manevi bir katkı yüceliği içinde, içimize, dışımıza bu sıcak günlerde esintinin esintilerini üflüyor.

  Krallar hep savaşı düşündüler. Savaşacak insanları kutsadılar durmadan; daha ve daha fazla çocuk istediler. Anneyi; yani kadını da evine tutsak; soylu bir kutsallık içinde yerleştirip; her daim ölümle terbiye olacak, yumuşak, iyi huylu, güzele, estetiğe dokunacak insanları; ölüm, kan ve şiddet ile beslediler.

  Thomas More yüzyıllar önce şu tespiti yapıyor yüce bir haklılık içinde;

“ Her gün gözlerimizin önünde olup bitenlere bakalım. Halkın yoksulluğa düşmesinin baş nedeni aristokratların çokluğudur. Bu yararsız, bu bal vermez arılar başkalarının alın teriyle geçinmekte ustadırlar.”

 Ne hazindir ki yüzyıllar sonra yaşadığımız bu değerli şehirde, bizim alın terimizden faydalanacak aristokrat bile bulamıyoruz. Üretime, turizme, ulusal ve dünya ticaretine dönük işletme sayımız elle sayılacak kadar az.

  Bu yüzden özel müzecilik, oteller, pansiyonlar, tiyatrolarımız, müzik salonlarımız istikrarlı bir şekilde doğun gelişmiyor.

 Bizim bal yapmaz arılarımız; sımsıkı bir sıkılık içinde her derde deva bir gurur çalımı yüceliğinde bu şehri yıllarca kasaba gibi görüp, tozunu, toprağını, eğri büğrü kaldırımlarını, olmayan yollarını tartışmadılar.

 Ne yaptılar bu bal yapmazlar? Arkasını gidip başka şehirler, ülkelerde yaşamaya çalıştılar güya! Kendi özünü yücelmeyen, kendi yaşadığı yerin zenginliğini, folklörünü, tarihini, hikâyelerini öne çıkarmayan insanların evreni gezseler çare bulmak şöyle dursun; yorulmaktan, boşluğun içinde dönen bir gök taşından farkı olmayacakları bellidir.

 Latinlerin söylediği meşhur bir söz; “ Aşırı doğruluk aşırı haksızlık getirir.” Diye… Aşırı gurur da aşırı yalnızlık, çöle denen, gece yaşamı olmayan şehirler getirir, demek yanlış olmayacak.


 Güven Serin 


  

15 Ağustos 2016 Pazartesi

BUDALA HAYRANLIKLARIMIZ





BUDALA HAYRANLIKLAR
------------------------------


Kimi doğu, kimi batı... Bitmeyen hayranlıklar ve sürekli kendinden kaçmalar. Kendinden kaçan insanı hangi millet kabul eder? En uygar ülke bile insan ayrımında keyif çatarken...


Burhan Toprak için Sabahattin Eyüboğlu şu saptamayı yapıyor;
" Mesela frenk mistizminden Türk mistisizmine dönüş derken benim ilk aklıma gelen Burhan Topraktır. Onun taze bir idrak hamlesi halinde çıkmış olan 'Yunus Emre'sini Türk şuurunun kaynaklarından biri olarak görüyorum.


Burhan Toprak Avrupa Pascal hayranlığı ile gidip Yunus hayranlığı ile dönmüştür."


Zamanın bütün akış aralıklarına rağmen Eyüboğlu sorar;


" Fakat acaba Pascal'dan ve Dante'den Yunus Emreye dönmenin tadını ilk tadan o mu olmuştur? Acaba Notre-Dame katedralinden sonra Süleyman iye caminin, alafrang musikiden sonra alaturka musikinin, modern frenk resiminden sonra Kütahya çinisinin ve Türk minyatürlerinin, frenk tiyatrosundan sonra Karagözün hazzına varmış olanlar? "

Güven Serin 


1 Ağustos 2016 Pazartesi

ÖLÜMLE ÖRTÜNMEK



ÖLÜMLE ÖRTÜNMEK

  Küçüklerin en değerli şeyidir; küçük bir yere; yerlere sığınmak… Küçük bir dolap, köşe, oda veya yorgan altı; belki de anne karnının o mucizevî yaşama adım atılan ilk halin hatırasını yaşatmaktır, büyüme sürecinin küçük bir yere sığınma isteği-istekleri…

 İnsan denen canlı; her haliyle bir orman, bir dağ, bir deniz gibi; çöl ile vaha, yer ile gök arasında mucizevî bir bilmece…

  Bilim insanları boşu boşuna bağırmıyor; her şey çocuklukta gizli diye… Şefkat, nefret, yokluk, varlık… Tokluk ve açlık… Çocukluğa etki eden alfa genleri de unutmamak gerek; insanı şaşırtan şeyler; bazen armut dibine düşmez; armut, elmaya, kayısıya dönüşebilir…

  Bir sanatçı var dünyamızda. Neredeyse bütün dünyayı dolaşmış; bizden öte Japonya’nın, Afrika’nın, Avrupa’nın gönlüne sımsıkı sardığı; sevgi dünyasında kalbinde taşıdığı sanatçı; Barış MANÇO… 

 Barış Manço’nun şarkılarını, bestelerini akademik boyutta incelemenin de gerekli olduğunu inanıyorum. İnsan merkezli, çocuklar ile yaşlılara adanmış; aslında doğul ile ölümü; yaşam ile dönüşümü anlatan bir üniversite…

 Ümitsizce haykırıp Allaha seslenen de odur, yolun sonu geldi diyen de odur. Arkadaşım eşek derken, bütün büyükleri çocuklukla yüzleştiren de odur;

 Kaç yıl oldu köyden göç edeli/ Mevsimler geldi geçti görüşmeyeli;

Bu ülkede yaşayıp da köy ile bağı olmayan var mıdır? Bir yanımız hep orada; eksi ile artı kutuplar gibi değil midir? Yarı ömrümüz köylü olmaktan kaçıp, utanırken, geri kalan ömrümüzün köy yumurtası, köy tavuğu, köy peyniri aramakla geçtiği trajikomik bir macera değil midir?

  Aynalı kemeri incecik bele saran, sabahın, seherin vakitlerinde vurgun yemeyi anlatır sanatçı. Yenilenmenin, yepyeni düşünmenin şafak vaktini ısrarla hatırlatır. 

  Ben bilirimi ısrarla savunur. Kararlı olmak adına, gençliğin ilk zamanından, bugüne… Bilmeyi, sevda ile başlatır, delilikle ödüllendirir fakat eninde sonunda o çocukluğun kaçışına sığınır; ölümün örtüsüne;

 Yardan ayrılmayı bilirken; sıkça hatırlatır şarkılarında ölüme kaçışı… Daha yaşamın başındayken bile…

  Barışı, yani kendini sıkça hatırlatır. Örtünün altında ki çocuğu; sevgiye susamış, belki baba figürünü hiçbir zaman bulamamış; bulamayışın ödülünü çocuk ve yaşlılara adayarak dengelemiştir. 

 Ali’nin yazmasını, Veli’nin bozmasının normal bir dünya yaşamı olduğunu bilmenin yanında; gözyaşını oldukça insanca bir ağlama, ağlayabilme terbiyesini bildirir. Gökler ıslanacak da; bir Barış mı ıslanmayacak?

 Keskin sirkenin küpünü düşünecek kadar ılımlı; hoşgörülü, sözüne düşkün… Öyle bir of çeker ki; daha yolun başındayken;

 Barış’ın yolun sonuna geldiğini haykırır. Yaşam biterken, kendinin bitmesinin çok olmadığını duyurur. Bu duyurmadır içinde ki sığınma isteğinin anahtarı… Sarılma, onanma, sevilme; gitme, kal seslerini bir insan ruhuyla duyma aşkıdır…

  O yüzden; elleriyle büyütür sevgisini. Yüceltir, göklere çıkartır aşkını. Ellerin aldığını; yaşamdaki rekabeti, adaleti, adaletsizliği şarkıların ritmiyle aktarır. 

 Öyle bir güçtür ki iteneği; dağlara yalvaracak kadar; son bir görüşün önemini; sonun, başlangıca tutunma mucizesini arar…

  Delikanlı gibi, şarkısıyla bizi bize anlatır. Delikanlı coşkusunu, akan kanın kırbacını; “ geldim işte, delikanlı gibi!” diyerek, hani çıkışların, kararlılığın kendine ait denge ve dengesizliğini çizer; yüzleşmeye gider; hem de delikanlı gibi

  Dönenceyle günü, geceyi, evreni gösterir; görmenin, duymanın harikulade bilim düşüncesiyle. Buluşları, sezgileri, çabaların eşsiz ebedi sanatını söyler aslında;

 Biliyorum, duyuyorum; bir gün gelecek dönence… Siyahlık korkutmaz onu. Bilim insanlarını korkutmayan uzay, kara delikler gibi; her daim teleskoplarının başında, bir dağın zirvesinde; soğuk esintilerin odun çatırtıları içinde; kök salan, iz bırakanları ararlar; sanatçının aradığı, sıkça sığındığı ölüm örtüsü gibi;

 Çünkü ölümün dönencesini çoktan kavramıştı; bildiği, duyduğu ve sıkça hatırlattığı şey odur;

Tatyos Efediyi de unutmaz; Gamzedeyim deva bulamam, der; kendini bulur, devasızlığın içinde, mutluluğun gerçek olmadığını, acısızlığın en hakiki gerçeği olduğunu bilerek…

  Yağmurun ince ve ığıl yağmasını hiç kimse onun gibi içten anlatamaz. Karlı dağların, uzun uzun yolların, pişmanlıkların, ağlamaların ve sevdaların bildirisini yapan kâhin gibidir. Sıkça ölüm örtüsünü örten yaşam iksiri dağıttığı gibi;

  “ Yıllar geçer güz yaz olur/ Barış bir gün toprak olur/ Sil göz yaşın durma ah durma! “ 




Güven Serin




  



  

  





29 Temmuz 2016 Cuma

UYARMIŞTI! SÖYLEMİŞTİ!





                                                              



UYARMIŞTI! SÖYLEMİŞTİ!
----------------------------


  Hemen her zaman her yerde okuyup, duyabileceğimiz hatırlatıcı sözcükler. 5 yıl önce, 10 yıl önce uyarmıştı. Diye yapılan nice habere rastlarız…

  Uyarıların akıla, ileri görüşe dayalı; toplum ve insan yapılarını iyi anlamak ve okumak olduğunu da hatırlatarak; bu uyarı; uyarmak işine kafayı öyle bir sabitlemişiz ki; karikatürde gördüğüm eğik kafa geliyor göz önüne.

 Hani kafayla, kafasını yan yatırarak tokuşanlar var ya; bu tokuşma işini öyle ileri getirenler var ki; önüne gelenle tokuşa tokuşa kafası eğik gezebilme hatırlatmasını da karikatür sanatıyla yapıyor sanatçı.

 Uyarılar, yani diğer anlamda nasihatler yüzünden epey çekenlerden birisi de benim. İki kız kardeşim, yeğenlerim sırf bu yüzden uzak duruyorlar benden. Sırf bu yüzden, sokağımızda yaşayan pamuk isimli köpeğe sadece “ nasılsın kızım” deniz boyunda ki çayhanede ki Fox isimli köpeğe “şımarık kız” demekten öte gitmiyorum.

 Korkuyorum, sizin anlayacağınız. Ve hatırlatmak da istiyorum; “ Bir musibet, bin nasihate bedeldir.” Bu soylu toplum, yaralı, batık, bitik insanları seviyor; çünkü her daim kendine bir pay çıkarıyor; az battı, az bitik oldu diye…

Güven Serin 






27 Temmuz 2016 Çarşamba

21.YÜZ YIL



21.YÜZYIL
-------------------

  Geçen yüzyılda Burgazada da yaşamış bir şair ve hikâyeci Sait Faik için; söylendiği gibi, “ Onu herkes bilir ama çok az insan okur.” Varsın, güzel olan kıt olsun! Varsın, gelişi güzel dağlara, yaylalara çıkan garip, fikir yoksulu bastığı yerin, çevresinin ne olduğunu, hemen yanı başında nadide bir çiçek olduğunu fark etmeden yaşasın.

 Esas olan şu; biz neresindeyiz bütün bunların? Sait Faik 20. Yüzyıl yaşasa da, Burgazada da, büyük kayanın hemen orda; yine haylazlığın tadını çıkartıyor; üstelik Yaşasın Edebiyat, diyerek.

 Nasıl mı; işte onun yaşayan fikirlerinden bir parça;

“ … Bu böyle, bin dokuz yüz bilmem kaça kadar sürüp gidecekti. Ve yine bin dokuz yüz bilmem kaçta kitap bastırmak, yazı yazmak takatinden mahrum, nalları dikeceksinizdir. Ve yine bir gün bin dokuz yüz bilmem kaçta sizi kimseler hatırlamayacaktır.

  Yaşasın Edebiyat! “


  İşin sırrı budur dostlar; sanatçı, geçmişe önem verip, geleceği kovalayan düşünce içinde;kendi ebediyetini,döngünün boyutlar arasını böyle yakalar ve ispatlar 21 yüzyılın ilk çeyreğinde…

Güven Serin 


26 Temmuz 2016 Salı

MAVİ KUŞ




BİR MAVİ KUŞ


  Yazmayı, içmeyi ve seksi en yüce şey kabul eden Charles Bukowski birçok insanın içinde ki mavi kuştan söz ediyor bir şiirinde. Öldürmeyip, ama her gün ölümlerden ölüm beğen, dediğimiz kendi bedenimiz ve ruhumuza olan eziyetin de sembolü olabilir bu şiir;

Bir mavi kuş var yüreğimde çıkmaya can atan
Ama ben ondan güçlüyüm
Kal diyorum ona
Kimsenin seni görmesine izin veremem

Bir mavi kuş var yüreğimde çıkmaya can atan
Viski döküyorum üzerine
Ve sigara dumanına boğuyorum
Fahişeler, barmenler ve bakkal çırakları
Hiçbir zaman bilmiyorlar onun orada olduğunu


Bir mavi kuş var yüreğimde çıkmaya can atan
Ama ben ondan güçlüyüm
Yat lan aşağıya diyorum ona
Ocağıma incir ağacı mı dikmen niyetin?
Avrupa da ki kitap satışlarını sabote etmek mi?

Bir mavi kuş var yüreğimde çıkmaya can atan
Ama zekiyim,
Sadece geceleri izin veriyorum çıkmasına,
Herkes yattıktan sonra
Orada olduğunu biliyorum derim ona,
Kederlenme artık
Sonra yerine koyarım yine
Tamamen ölmesine izin vermiyorum
Ver birlikte uyuyoruz gizli antlaşmamız la
Ve insanı ağlatacak kadar güzel

Ama ben ağlamam
Ya siz?


Güven Serin 

18 Temmuz 2016 Pazartesi

BİLGİ Mİ BUĞDAY MI?


Gâh eserim yeller gibi 
Gâh tozarım yollar gibi 
Gâh akarım seller gibi 
Gel gör beni aşk n'eyledi? 



  BİLGİ Mİ BUĞDAY MI?
-------------------------

  Yunus, buğday için çıktığı yolun kırk yıl süreceğini kim bilebilir di? Günü kurtarmaktı; köyüne buğday getirmekti tek derdi. Ve düşüncenin, sorgulamanın, insan iradesinin arayışı galip geldi; bilginin; sevginin peşinde koştu; tam kırk yıl; bugün birçok insanın kırk dakika; kırk saniye sabredemeyeceği bir yaşam süreci; yüzyıllara yayılan ebedi bir dalga, seslenişe, yaşam felsefesine dönüştü Yunus.

 İşte bu yüzden; bükülen belin, hastayken sorulan halin selamını zamanlar ötesine; yani tüm zamanlara taşır Yunus; bizi soranlara Selam Olsun; der kıtlığa düşmüş, sevgiye susamış, beli bükülmüş, hastalanmış insanoğlunun girdabına bir serinlik, hoşluk, uyanış adına
;selam olsun…



Güven Serin  

13 Temmuz 2016 Çarşamba

YEDİĞİN NANELERİ GİZLEME


Zamanlar arasına,isterseniz boyutlar arası
diyin; kendi zamanında ki gibi sızan
sanatçı;ne görüyor,ne hissediyorsa...

YEDİĞİN NANELERİ GİZLEME

  Nane bir bitki çeşidi olduğu halde; hoş, ferahlatıcı kokusu, sadece rahatlamaya değil, öteden beri, ulustan ulusa geçen özdeyişlere de konu olmuş.

 Ne nane yediğini biliyorum! Bir kişiye bunu dediğiniz zaman; o kişi de yakın zaman içinde bir nane yeme işine germişse; size korku, şüpheyle bakar. Acaba; ne kadarını biliyor! İçinizde yanma, midenizde bulanma, yüzünüzde; o aydınlık mübarek suratta kararma başlar.

  Belli ki bu NANE işi, insanlığın toplum olmaya başladıkları zamanlardan kalma. Romalı şair Catullus günümüzden çok önce; yaklaşık 2100 yıl önce yazdığı şiirlerle, o güne bir tarihçi gibi dikkat çekiyor.

 Catullus öyle sivri dilli ki, sevdiklerini yüceltmek için beklerken, sevmediklerine demediğini de bırakmıyor.

 Bir dostuna yazdığı bir şiir, sanki dün yazılmış gibi; fırından çıkan taze ekmeğin kokusu, sıcaklığı kadar yakın ve hissiyatımızı harekete geçirmeye yetiyor.

  Catullus Flavius’a sitem ediyor. Hem de şairini, edebi gücün bütün samimiyetiyle; yediği naneleri olduğu gibi göz önüne sererek;

Can atardın anlatmak için
Flavius, oynaşmalarını Catullus’a,
Tatsız, tuzsuz kaba saba bir şey olmadıkça,
Susmak da bilmezdin.

 Şiirin gücüne tam olarak ne erişebilir ki dostlarım? Sadeliği, samimiyetiyle buluştuğu zaman; zamanlar ötesine; hem kendi zamanına, hem bu zamana ve hem de yarınlara ait olmuyor mu?

 Flavius, şairimizin arkadaşı. Belli ki şairini dediği gibi oynaşmaları da seviyor. Ama bir başka şeyi de seviyor; oynaşmalar, kaba saba bir duruma gelince arkadaşına duyurmak istemiyor. Bu düşünce, yaşam tarzı; arkadaşlık ilişkileri bugün de önemini korumuyor mu?

 Kaç ciddi adam, kadın içinde ki duygu, yaşam akışını anlatmak ister de orasına burasına hiç durmadan makyaj yaparak kulaktan kulağa fısıldamak ister. Bu fısıltılar güzel olan bir esere yolculuğu anlatırken, aynı zamanda Catullus gibi şair arkadaşınız varsa, o günün toplumsal, sosyolojik vakalarını da gün yüzüne çıkartıyor.

 Bu yüzden Catullus’u çok önemli buluyorum. Hatta başucu kitabı olarak vurgulamak isterim!

 Catullus’un seslenişi; yani şiiri devam eder; dostu Flavius adına;

Ancak, şimdi, bilmem ki,
Sevdiğin ne biçim ateşli yosma;
Söylemekten utanç duyuyorsun belki.
Bas bas bağırıyor yatağın oysa
Geceleri yalnız geçirmediğini,
Suriye zeytini kokusu saçarak
Çiçekli çelenklerin yanı sıra
Öyle sessiz durmasına bakma,
Ele verir seni
İki baş yeri yapmış yastık.

 Dostlarım; şiirin derin gücüne, rehberliğine dönüp dönüp bakmanızı istiyorum. Bugünün moda olan Yaşam Koçluğu yapmıyor mu? Aynı zamanda oynaşmaları gizleyenlerin; yani nane yiyenleri de usulca uyarmıyor mu?

 Bu durumda, fazla gürültü yapmadan; yani o meşhur hoca gibi; yorgan bile oynamayacak… Bir de yataktan kalkınca iki baş izinden birisi kaybedilecek; şairler böyle açığa çıkartır insanı; 2100 yıl sonra bile Catullus’un dostu Flavius’un yediği nanelere gülümsüyorum; sanırım sizde!

 Şairimiz şiirine devam ederken, daha sert, daha uyarıcı;

Hiç mi hiç işe yaramaz
Yediğin naneleri gizlemen
Neden mi? Dolaşamazsın böyle
Derin kasığına yapışık,
Kadınlarla düşüp kalkmaktan,
Densizlikler yapmasan.
Bana durumu söyle,
İyi, kötü, nasılsa,
Göklere çıkarmak istiyorum
Seni, sevgilerini
Güzel dizeler içinde

 Dostun böylesi; herkes başına... Bağırıyor, çağırıyor, uyarıyor ama iyi de yapsan, kötü de benim dostumsun Flavius diyor…

 Flavius ne kadar şanslı. Geride iz bırakmak, kuşaktan kuşağa anılmak için ne kahramanlıklar, saraylar, savaşlar yaptı nice komutan. Ama çoğu yağmalanan, talan edilen eşyalar, yaşamlar gibi zamanın eskitmesine, çürütmesine karşı duramadı.

 Zaman dediğimiz mübarek şey; iyi bir sanat oldu mu; önünde eğiliyor; kısacası iyi bir şey, kendi başının çaresine bakıyor; dediği gibi şairin…

 Güven Serin 




9 Temmuz 2016 Cumartesi

BENİM DAVAM HİÇLİKTİR


Kamera; Güven

ERDEK-BALIKESİR


                                      BENİM DAVAM HİÇLİKTİR


Zamanın; yani yaşadığımız anın hemen kıyısından, belki çok ötelerden bir şiir dizesiyle selam veriyor Horatius;

  Neden yoruyorsun zayıf ruhunu?
  Sonu gelmez planlarla.

  İç savaşların yaşandığı bir dünyada; günümüzden 2000 yıl önce Horatius; şarabın süzülüşünü; damla damla içilmesini şiirsel bir dille anlatıyor:

  Bilge ol, süz şarabı damla damla.
Bu kısa ömre bel bağlama kısa umutlarla.
  Daha biz konuşurken bile geçip gitmiş olacak kıskanç zaman.
Yaşa doya doya gününü, olabileceğince az güven yarına.

  Bunları demek kolay da uygulamak zor olan… Tam da burada devreye insanın zanaatkâr yanı girmez mi? Yaşama nasıl tutunduğumuzu, ebedi bir dünya içinde; hiçbir birikimin sonsuz bir saklama girdabı içinde kalamayacağını bilmemize rağmen; günün ve gecenin içine taşıdıklarımızı kâğıda döksek; inanamayız.

 Tam da burada girer devreye Alman şair Goethe;

  “ Ben davamı hiçliğe yerleştirdim.” Soracak olursak; hangi hiçlik dersek; yine başka bir Alman filozof Arthur Schopenhauer cevap vermek ister;

İnsanın olası tüm isteklerinden kurtulup, çıplak, yalın var oluşa geri döndüğünde, insan mutluluğunun temelini oluşturan zihinsel huzura ulaşacağını; böylece şimdiki zamanın keyfini çıkartmak bakmak gerektiğinin üzerinde durur.

 Hem de sımsıkı bir duruş… Sözüm, kendini akıntıya bırakanlara-bırakmışlara değil elbet… Belki de iyi yüzücüdürler…

  Belki de doğanın esas ayıklaması, insanın bol olmasıyla, kıt olana dönüşüm, evrimin başka bir aldatma oyunu yaşanıyordur; avareliğin, birbirimizle dalaşmanın kayıp zamanlarını; bize verilen yaşamı yaşarken öldürme işiyle uğraşmanın rüzgârına kapılmayı, onur, namus ve evrenin yasası olarak kabul ediyoruz.

  Ama bunu böyle kabul etmeyenler de var. Yani hiçliğin ne anlama geldiğini anlamak ve anlatmak üzere bir ömür harcayan Schopenhauer;

  “ Öncelikle, her toplum zorunlu olarak karşılıklı bir uyum sağlama ve sıcaklık gerektirir; bu yüzden, ne denli büyük olursa, o denli yavanlaşır. İnsan sadece yalnız olabildiği sürece, bütünüyle kendisi olur; demek ki, yalnızlığı sevmeyen özgürlüğü de sevmez; çünkü insan ancak yalnız olduğunda özgürdür.

  Zorlama, her toplumun ayrılmaz arkadaşıdır ve her toplum, insanın kendi bireyselliği ne denli önemliyse o denli ağır gelen fedakârlıklar ister.”

  Filozof bugün toplumsal yaramıza, sanki birkaç yüz yıl önceki anın tazeliğinde hiçbir zaman değişmeyecek insan ilişkileri yönüyle can alıcı bir sunum yapıyor;

 “ Toplum sinsidir; Oyalama, haber, dostluk hassı, görüntüsü altında, büyük, çoğun iflah olmaz kötülükler gizler.

  Gençliğin başlıca eğitim konularından birisi, yalnızlığa katlanmayı öğrenmek olmalıdır; çünkü yalnızlık, mutluluğun ve içsel huzurun bir kaynağıdır.

  Üstelik bir insan kendinde ne çok şeye sahip olursa başkaları onun için o kadar az şey ifade eder.”

 Bugünün gençliği bu uygulamaya kulak vermişçesine kendi odalarına sıkça kapanıyorlar. Bizler onların yalnız kaldığını, yalnızlığın kendi kendine yetme sanatını öğrendiğini sanıyorsak aldanıyoruz. Çünkü sosyal medya denilen büyük icat, sonsuz sayıda insan görünümünde ki elektronik canlılar; hem varlar, hem de yoklar…

 Sosyal medyada şu haberi gördüm. Facebook sayfasında artık olmayacağını anlatıyor genç insan. Katılmış olduğu cenazede on kişinin oluşu ona çok dokunmuş. Oysa sosyal medyada binlerce arkadaşı varmış. Sanırım, yaşamın içine girme adına, interneti reddediyor.

 Hâlbuki değişen zamanın, değişen koşullarına yine uyum sağlayacak olan insandır. Esas olan o şey; on ince perhiz olayıdır yaşamın her devrimini anlamlı kılan. Ancak o zaman uyum sağlarız; tıpkı bir bardak su içince susuzluğunu giderdiğini söyleyen mide hücrelerinin beyni uyarmasına benzer; bilginin, görgünün ve sezgilerin uyarması; beslenmek ve bazen değerli yalnızlıklar ister.

 Filozof yalnızlığı zamanında sevip onla dost olmayı bir altın damarı bulmuş olmakla bir tutar

 St. Pierre ise; “ Beslenme perhizi bizi bedensel açıdan sağlıklı yapar, insanlarla ilişkide perhiz ruhumuza huzur verir.”

 Güven serin