17 Ocak 2018 Çarşamba

GÜLMEYİ,GÜLÜMSEMEYİ UNUTTUK MU?




GÜLMEYİ, GÜLÜMSEMEYİ UNUTTUK MU?
----------------------------------------------------------

  Büyük çoğunluk, sırıtma ile gülmeyi birbirine karıştırır. Sırıtma, gülmenin yozlaşmış, sahte kılığa bürünmüş halidir. İçinde bir tek tebessüm kırıntısı dahi bulamazsınız…

  Sırıtma, siyaset, ticaret kokar. Sadece bunlar koksa iyi; sahtekârlık da kokar… Henrı Bergson gülünç etkinin tam olarak ortaya çıkması, etkisinin yayılması için kalbin bir anlığına hissizleşmesi gereklidir, der.

 Bir anlığına hissizleşen kalbin, gülünçlüğü saf haliyle algıladığını anlatır. Her daim aranan şey; saflıkta gizli değil mi? Yani doğallıkta! Bütün şamata, gürültü, gelinen nokta; aranan, özlenen şeyin o saf hali olduğu anlaşılıyor…

 Kendimizi ait hissetmediğimiz kültürlerin yaratacağı dalgalar algımızın, hissiyatımızın veya saf halimizin dışında kalır çoğu zaman. Hissiyatımız, saflığa mahkûm olmayı veya cansızlığı seçme görüntüsüne dönüşür.

  Bir rahip Pazar gürü herkesin ağladığı, gözyaşı döktüğü vaazını verir. Bir kişi ağlamıyordur. Bir adam! Ve ona, niçin ağlamadığını sorduklarında bu cemaatten değilim! Der. Onların hissettiğini hissetmez.

 Ortak masallar, hikâyeler, türküler, şiirler bu yüzden önemlidir. Her ne kadar evrensel düşünce bütün sınırlara meydan okuyor olsa da,21.yüzyıl kendi kültürünü, savunma ve cemaatini oluşturuyor görünse de; kuru bir hayranlık, değişim; imbikten geçmeyen hiçbir davranış, sahiplenme veya düşünce; ortak kültüre dönüşmüyor; dönüşemiyor…

 Güven Serin 

 


OLMAK YA DA OLMAMAK!





                                 OLMAK YA DA OLMAMAK!


  Günümüzden 41 yıl önce bir yazar; düşünce insanının ve aydın olmanın sorumluluğu gereği iradesini gazetesinin köşesinde dile getirir. Bu onun son karamsar makalesi kabul edilir. 22 Mart 1976 günü Cumhuriyet Gazetesinin köşesinden yayınlanır.

  Söz ettiği nice şey-sorun, ülkesini seven herkes için aynı öneme sahiptir. Bir tanesi; halen olanca adaletsizliğiyle ortada! Toprak Reformu! Yapılamayan, doğuda, güneydoğuda yaşayan insanımızın, ağaların elinden kurtulamayışının hazin öyküsü…

  Diğer bir tespit; karışmış olan kavramlar üzerine. Bu karışıklık kendi yozlaşmasını da gün yüzüne taşıyor. O zaman da aydınların sessizliğinden söz ediyor. Peki, ama onca ses? Bastırılan düşünce, irade!

  Gelişmenin tek göstergesi; yollar, köprülermişçesine sürekli aynı haberlerin, yatırımların devasa reklâmları! Gak-guk dedikçe açılan krediler… Borçlanan insanların soylu seslerinin tıpkı ilerledikçe yakınlaşacağı sanılan ufuk çizgisi gibi uzaklaşan; denk bütçeler, fikir üreten insanlar…

  Nerede? Niçin; bu kadar büyüdüğü halde üniversitelerimiz dünya sahnesinde ki yerini almıyor; alamıyor? Cevabını verecek var mı? Kavramlar ve kafalar; karmakarışık…

  İmam Gazali yalnız gerçeğin beşindeydi. Derine ve daha derine dalmak adına; oradan oraya savruldu. Bir daha ve kocaman bir yalnızlık… Nizam-ül Mülk gibi önemli bir Selçuklu vezirini etkileyecek kadar bilgili olan İmam Gazali, fikirlerini ortaya koyduğunda; kendi yurdunda; İran’da bile can güvenliği sorgulanır oldu.

 O günden bugüne;900 yıl dönen dünyanın;900 yıl aldığı milyar, trilyon km yolculuğu sonucu ne değişti. Daha derine, daha yükseğe; tamam da; insanlık yine ölüyor ve ÖLDÜRÜYOR…

  Nika İsyanı; Sultanahmet Meydanı; yani meşhur At Meydanı; yeşiller adına 30 Bin ölüm; yani imparatorun ayakta kalma vahşeti…

  Sultanahmet niçin bu kadar önemli? Bizi oraya çeken, diğer insanların kanı, ruhu; ruhları veya yarım bıraktıkları hikâyeleri olabilir mi?

 Bir sürü tutarsız, köksüz konuşma ve yazma yalnızlığı içerisinde debelenip duruyorum. Tam olarak hangi felsefenin, fikrin peşinde koşmalıyım? İmam Gazali’nin sarıldığı, ezberlediği onca bilgi; bir gün, sadece bir haydut tarafından yok edilmedi mi?

  Tam da o an da; Gazali, kitaplarını almaması için haydutlara yalvarır. Haydutların merakı ve iştahları daha da kabarır. Gazali son bir yalvarış içerisinde, haydut başının zorla aldığı notlarını, kitaplarını kurtarmak adına; bütün öğrendiklerinin o kitap, defterlerde; kağıtlarda olduğunu söyler.

  Haydut başının söylemi de tarihsel bir öneme sahiptir; “ Öyleyse bildiklerinin tamamını yok ediyorum.” Der ve kağıtlarını, kitaplarını parçalar…

   Ezber, güvence bozulmuştur. Gazali; bu yok edişi sorgular. Haydutların Allah tarafından gönderildiğini düşünür. Çünkü esas olan şey; akıla, beyne kazınmasıdır öğretilerin. Süzülmeyen, benimsenmeyen hiçbir şeyin anlamı, anlatacağı bilgiler; görgüye, kültüre dönüşmez…Halbuki Sokrat,yüzyıllar öncesinden görmüş yazının,kitabın yok edileceğini;o yüzden insan beynine,aktarılacak olan kültürel süzülmelere kanaat getirmiş…

  Günümüzden 41 yıl önce yazarın yazdığı son karamsar makale de yayınlanır gazetenin köşesinde. Ne çok öngörüler; uzağı ve yakını irdelemeler; bugün de aynı sıcak, berrak ve telaş içerisinde bizi meşgul etmeye devam ediyor.

 Bu meşguliyetler; huzursuzluğu, tatminsizliği ve adil olmaktan öteye doğru uzaklaştığımızı da anlatıyor. Onca ADALET SARAYI ve bitmeyen, suçlar, suçlular… Bir şeyler eksik; adil olma ve adalet dağıtma adına!

 Bir de sonu gelmeyen; dayı, amca ve hemşehri arama! Niçin bunca kuruma güvenmek yerine bütün bunlara güvenme? Bir şey anlatmıyor mu bizlere?

  Günümüzden 41 yıl önce, son karamsar yazısında yazar; Adına politika denilen sefaletten, politikacılardan söz eder. İtibarsızlaşan ilişkilerden söz ederken; bugün neyin değiştiğini anlamaya çalışıyorum; boşu boşuna…

  Yazar, durmadan; baştan beri hastalığı arar; sorgular; hastalık nerede? Dönüp dolaşıp aydınların tarafına; onların soğuk, kuru yüzlerine bakar… O zaman da; günümüzden 41 yıl önce de köylerin boşalmasından söz eder.

  Oysa bugün nice yerin köy bile denemeyecek kadar boş, boşaltılmış olduğunu görmek mümkün… Sanki büyük bir hastalık geçmiş; kireç ve kerpiç kokan köylerin tümünün üzerinden. En çok okulları, camileri ve sağlık ocakları suskun ve kırgın…

  Yazar; günümüzden 41 yıl önce son karamsar yazısında; Yani, Şevket Süreyya Aydemir; yine millete; milletin sağduyusuna güvenir. Bizi bir arada tutan o büyük mucize bile tam olarak; edebi, sosyoloji, psikolojik ve felsefi yönleriyle tam olarak değerlendirilemedi…

  Bu kadar çile, eziyet, göç ve yer değiştirme ve her daim geçerli olan bir sesleniş;


“ Men-Çi-güyem,tamburem-çi-güyet” Ben ne derim,tamburam ne söyler? 

Güven Serin 

15 Ocak 2018 Pazartesi

DANZEL WASHİNGTON'U DUYDUM





DANZEL WASHİNGTON’U DUYDUM
----------------------------------------------

  Ünlü bir insan; sinema oyuncusu! Barbaros Tapan’ın köşesinde, röpertajında insanlık çağrısı yapan peygamberler kadar gerçek, manedar bir sesleniş yapıyor.

  Annesinin ısrarla “ Basit yaşa! “ demesiyle şekillenen bir insan! Gösterisini; kazandıklarının büyük çoğunluğunu yardım kuruluşlarına vererek, yönlendirerek yapıyor.

  Bütün bu anlayış, gelişmeler bize neyi gösteriyor? İnsanın huzuru, mutluluğu için saraylara, ordulara ihtiyacı olmadığını, muhtaçlığı olan asıl şeyin saf sevgi ve yeterli olacağına inandığımız kadar; mal-mülk…

  Bir arkadaşım; neredeyse tüm yaşamını titizlik üzerine inşa etti. Kılı kırk yaran anlayışını büyük bir insan algısı sanıp, yaşı ilerledikçe çevresinde ki insanlar daha da azaldı. Kırdığı kalplerin kırılan tarafına yönelmek yerine, kendi haklılığıyla kupkuru bir krallık yarattı.

 En son ziyaretimde, hasta haliyle dahi bu anlayıştan kurtulamayış oluşunun gerçek sebeplerini anlamak için kâhin olmak gerekmiyor. Çocukken şekillenen karakterler ve insanın kendi yazgısıyla birlikte diğer insanlara, canlılara dahi etki edeceği birliktelik, içinde ki saklı hazineleri; eğitim, öğretim ve araştırmalar sayesinde daha da netleşiyor.

  Oscar ödülünü kazanmış sanatçı, en iyiyi ararken, en iyinin hiçbir zaman bulunamayacağı üzerine karar veriyor. Ayrıca başkalarının da iyi olması için onlara yardım etmesi üzerine bir yaşam süreci başlatıyor.

  Kazanıyor ve paylaşıyor… Dünyanın yaşı-başı; birçok insanın aklını kaçırtacak kadar eski! Yaklaşık olarak 4,5 milyar… Hangi süreçlerden geçti, hangi uygarlıklara ev sahipliği yaptı? Uygarlıkların çöküş sebepleri sadece doğal mıydı? Sosyolojik etkenler bu çöküşlerin kaçta kaçını ilgilendiriyordu?

 Ortalama insan ömrü; 70–80 yaş… Yani yıl… Evrenin yaşını, dünyanınkini düşününce, insanın yaşından söz etmek; anlama açısından önemli! Yani, bütün telaşların, korkuların, soylu güç gösterilerinin en hakiki sınırı; 70–80 yıl…

 Son nefesin son çığlıkları atılıyorken birçok şey anlaşılıyor. Anlaşılmasa dahi sonlanıyor. Bizim büyüttüğümüz, süslediğimiz bütün anlamlar değerini yitiriyor…

  Öyleyse; bu dünyanın verimliliği, insanın yarattığı iyi olma çabaları, kavramları; insan ruhuna da iyi geldiğine göre; korkunç bir bataklık, karanlık, dövüş yaratmak; ne akılcı! Ne de ahlaki ve vicdani bir şey…

  Burada ki asıl sorun; inancımız? Tam olarak neye inanıyoruz? Allaha olan yönelişlerin hemen hepsinde büyük tapınaklar, camiler inşa edilmiş. Buralarda; gülsuyu, tütsü kokuları yayılmış mekândan öte, evrenin her yerine.

  Mimari, mühendislik; ibadethaneleri aydınlatan gün ışığı, her şey insan eliyle, aradığımız şeye ulaşmak, onu anladığımızı daha anlaşılır hale getirmek ve onun gücü karşısında bizim sınırımızı çizmek olduğuna göre; bu çizgilerin, insana, doğaya; tüm yaşama olan inancımız, sevgimiz; niçin eksik?

  Bu kadar söz, ibadet? Bu kadar kurban? Korku? Günah ve sevap? İnsan, geldiği süreçte ve bu sürecin yolculuğunda her daim kendi yanılgılarının, zaaflarının, egolarının kurbanı olduğu da bir gerçek! Daha fazla kazanç! Daha fazla güç! Daha fazla; İNTİKAM!

 Ve sürekli artan sınırlar! Soru işaretleri hiç bitmeyecek; belli; ta ki insanın büyük göçüne, nadide ve kıt hale gelişine kadar…

 Güven Serin 

10 Ocak 2018 Çarşamba

MEÇHUL AŞKIN KARŞISINDA DURAN KÜÇÜK KIZ






                      MEÇHUL AŞKIN KARŞISINDA DURAN KÜÇÜK KIZ



  Şairliğe özenen bir ansan! Kuytu köşeleri sevdiği kadar, canlı, neşeli, sesli yerleri de muhtaçlık içerisinde selamlayan bir büyük çocuk…

  Aylardan Ekim; doğduğu zamanlar; bir yolculuğun başlangıcıyla Haydarpaşa’nın hareketli, gürültülü ve sığınılan vagonun sıcaklığında, trenin lokantasında, masanın üzerinde duran bir mendile yazdıklarında arıyor meçhulü;

“Günlerden hangisiydi bilmiyor hatta bilmek istemiyorum.
Meçhule gider gibi gidiyorum, ayaklarımın basmadığı,
Yabancı illere…”

  Zamanlar birbirine karışıyor. Geçmişe süzülüyor bir küçük kızın silueti. Gölgeler, çizgiler ve şair bir kızın seslenişi;

  “ Bakıyorum mutlusunuz beyefendi/Yüzünüzde inanılmaz bir tebessüm var/Huzurlu görünüyorsunuz/Ve mutlu…”

  Oysa yakalayamazdı onca insan, şairliğe özenen adamın içsel mutluluğunu; bu küçük şair kızdan başkası. Devinimi, içindeki bütün hüzünlerin değerli oluşunu, bir o biliyor sanıyordu! Oysa denizin kıyısında, bir çizgi, gölge tenhalığında, taze bir sesle dile getiriyor; benliğini okurmuşçasına küçük şair kız;

“ Sanki mutluluğun formülünü bulmuşsunuz gibi/Her gün kahkahalar atarak gülüyorsunuz/Bir çocuğun gülümsemesinin sebebi/Yolunu kaybetmiş bir gence umut oluyorsunuz.”

  İçtenliğin formülleri böyle başlar. Bir öncünün mum ışığını, güneşe uzanacak bir patika sanıp, edebi dünyanın yüksek duygularına, sürekli kaynayan kazanından bonkörce aldığınız birkaç kepçe övgünün zararsızlığına, bir aşçı titizliğinde uzanıyor küçük şair kız…

  Şairliğe özenen adam, rayların gürültüsünden mi, yoksa iç seslerinin karışan zamanlara aldırmayışından mı; bilinmez bir şekilde, trenin lokantasında hemen elinin altında ki beyaz mendile yazmaya devam ediyor;

“ Belki bir süreliğine yosun kokusunu, martı çığlığını duymayacağım/Kim bilir, belki bir süre, ümitlere ve hayallere de dönmeyeceğim/Umut taşıyan rayların üzerinden geceyi yırtan bir sesle geçeceğim.”

  Büyük İstanbul’un sonsuza uzanan semtleri arasından geçiyordu tren. Karanlık anlardan çok semtlerin ışıkları, şaraplen parçaları gibi çarpıyordu vagon camlarına ve şairliğe özenen adama!

  İç içe karışmış zamanlar; gelecek zamanın içerisinden süzülen genç şair kız, özenti karışık sevgiyle tutunuyordu şairliğe özenen adamın yazgısına;

  “ Geceleri sahil kenarında kitabınızı açıp/Denizin dalgaların huzurunu buluyorsunuz/Peki beyefendi, niçin? Niçin insanlara yardım ediyorsunuz? Beyefendi, niçin siyah beyaz hayatınızı renklendiriyorsunuz? “

 Zamanlar birbirine karışmıştı. Coşmuştu raylara tutunmuş, şehirleri birbirine ekleyen çelik, demir vagonların lokomotifi. Tam da oradan, şairliğe özenen adamın, hayalinde ki karanfili uzatacağı yerden geçiyordu;

“ Açık olacak vagonumun penceresi/Ve elimde olması gereken bir demet karanfil olmayacak/İçimden yanacağım/Karanfil vereceğim; sevgilinin durduğu yeri boş görünce.”

Birbiriyle ekli vagonların en sonuncusuydu durduğu, yazdığı, içkisini yudumladığı yer. Yataklı trenin vagonu, eklenmiş zamanlar misali, geçmişin, şimdiye ve geçmişe uzanan yaşam alanları…

  Biranın, kahvenin, Arnavut ciğerinin, zamanların birbiriyle olan kavuşumlarına dem vermiş edebi düşüncenin sınırsızlığında, tazeliğinde şafağın; başkente ulaşmıştı şairliğe özenen adam…


 Güven Serin  

MÜNİR SATKIN'IN KALEMİYLE;SAKLI HATIRALAR



                         MÜNİR SATKIN’IN KALEMİYLE; SAKLI HATIRALAR


  Münir Saktın, Tekirdağ’a hizmet eden, Tekirdağ için kadersel bir yazgı içerisinde olan araştırmacı yazarlardan birisi.

  Dokuzuncu kitabı; Tekirdağ’ın Mustafa Kemal’de Saklı Hatırası, isimli çalışmasını yeni bitirdim. Kendisini, kendisine katkı veren herkesi gönülden kutluyorum.

  Bir yeri sevmek için orada doğmuş olmak gerekmediğini, gerekmeyeceğini gösteren yazarlardan birisidir Münir Saktın. Kitabın ismi kadar içeriği, geçmişi olan bu kadim şehrin aynı zamanda terk edilmiş, yok edilmiş anı, hatıra ve fotoğraflarının da bir şekilde tekrar ortaya çıkartılması adına çok mutlu oldum.

  Öksel Demir’in çalışmalarından nasıl etkilendiysem, Münir Satkın’ın son çalışması da öyle etkilenmeme neden oldu. Bir yerin tarihini, hikâyesini, efsanesini bilmek; güne, ayrıcalık kazandırdığı gibi, o yere olan bağlılığımızı, bakışımıza da zenginleştiriyor.

  Münir Satkın’ın Tekirdağ’ın Mustafa Kemal’de Saklı Hatırası isimli çalışmasını okuduktan sonra; elimde kitap, gezmeye başlayacağım, fotoğrafı, hikâyesi anlatılan o ahşap eserleri, hiç olmazsa orada olduklarını bilmenin zengin görgüsü ve yüzleşmesi içinde olacağımı biliyorum.

  Her gün geçtiğim Kolordu Caddesi, hemen köşesinde bulunan Belediye İş Merkezi; eski halini bilmeme rağmen, daha eskiyi; Orta Hamamın bulunduğu zamanı da bilerek geçmek, üç boyutlu film izlemekten çok öte, yaşama, şehrine dokunmak, göksel bir izlenim edinmek gibi bir şey…

  Kolordu Caddesi; Yahya Soyuer isimli apartmanı; eski ismiyle; Fitnat Hanım Konağı; her gün binlerce insanın, kapı önünden geçtiği yerlerden birisi. Benim de günde birkaç kez, önünden geçtiğim bu yerin; sağında orta hamam, sağında Fitnat Hanım Konağını bilmek, bu konakta; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal’in saklı hatıralarını öğrenmek; destansı bir şey…

 Bu şehir, unutturulmuş tarihini, hafızasını tekrar kazanmak zorunda. Mehmet Serez,Öksel Demir,Münir Saktın ve daha birçok yazar,şair bu kentin kaybolan hafızasını geriye kazandırmak için uğraş veriyor.

  Bu tür çalışmaların en küçüğünün bile önemi büyük. Bu fakirliği, yoksulluğu, unutkanlığı başka hiçbir ilaç yerine getiremez. Eskilere, viran, geçmiş gözüyle bakmak; kendi kendimizi zehirlemekten başka bir şey değil…

  Homeros Destanını ezbere bilen insanların, kendi yaşadığı yerin destansı güzelliklerini, acı ve hoşluklarını bilmemesi; bilmiyor oluşumuz; ciddi bir hastalık göstergesinden başka bir şey olamaz!

 Yunus Bey Caddesi ile kesişen Çınarlı Çeşme; Mehmet Ertetik’in ahşap evi de Mustafa Kemal’in kaldığı, hasret giderip, geceyi güne; esareti kurtuluşa düş kurup,planladığı yerlerden birisi.

  Hükümet Caddesi; Şifa Eczanesinin yakınları ve sokağı; şimdi yerinde olmayan, bu aziz hatıraya sadece bir çınarın şahitlik yaptığı bu yerde ki kahvehaneler de, bu saklı hatıralara can veren mekânlardan; her gün önünden geçtiğimiz, hiçbir mimarisi, görselliği olmayan beton ruhsuz yerlerden birisidir.

 Bu değerli bilgiler ışığında; Mustafa Kemal’in, Gelibolu Savaşı gibi dönüm noktası, çıkış ve dönüşüm yaşandığı, önemli bir zamanın tanıklığına ev sahibi olmuş Tekirdağ, şehrimizin mekânlarından birkaçını, belki de beş on tanesini tekrar kazandırmak, henüz anı ve hatıraların, bazı eşyaların izi kaybolmamışken, şehir kültürüne geri çağırmak; belki de kentimizin de kültür dönüşümü olacak…

 Mustafa Kemal’le ilgili bir çalışma; belgesel, film, tiyatro yapılacak, kitap yazılacaksa; Tekirdağ da uğranacak en önemli yerlerden birisi haline gelmesi gerekir. Çünkü çok kısacık bir zaman aralıklarında, farklı zamanlarda bu şehre gelen Mustafa Kemal; bu şehre, aynı zamanda bir aydınlanma ışığı da barakmış öyle gitmiştir.

 Tekirdağ onun için hiçbir zaman unutamadığı bir yer, belki de coğrafyası bu kadar güzel olduğu halde, kalkınmada bu kadar geri kalmasının sancısını hep yaşadı. Sırf onun için tanıdığı, güvendiği Mehmet Ertetik’e sende bu şehrin sanatıyla ilgilen deyip onu gelişme, değişme önderliğinde uyanık olmaya davet etti.

 Münir Satkın’ın çalışmasını ciddi, yerinde ve değerli bir eser kabul ediyorum. Bu kitabı okuyan herkimse; 19. Tümen binalarını merak edip aramaya koyulacak. Şimdi Devlet Hastanesinin 3. Kısım binalarıyla iç içe olan bu mekânların, acilen, tarihin sayfalarında ki dönemde olduğu gibi; şehir kültürüne, borçlu olduğumuz tarihine, sosyal ve turizmine kazandırılması adına daha hevesleneceğiz.

 Hükümet Caddesinden geçerken, Şadırvanın yanında, onun suyundan beslenip büyüyen ve hatıraların bekçisiymiş gibi nöbet tutan çınara, sıradan bir ağaca bakar gibi değil; bir anıta, soylu bir duruşa bakarak ibretsel bir saygı duruşunu ürpererek hissedeceğiz. Sırf bu yüzden, onu besleyen, geçmişte nice insanın susuzluğunu gideren şadırvanı da geri kazandırmak için düşler kuracağız!

 Çınarla birlikte başka mekânı, isimleri de saygıyla anacağız! Kahveci Fevzi Efendiyi, Mustafa Kemal’in Fevzi Efendinin yaptığı kahveyi içişini, her daim temiz ve parlak duran çizmelerini, yanından ayırmadığı Alp isimli köpeği; hepsi bu şehrin geçmişinde, bugüne gelişimizin yazgısal hamurunda payı olan, mekân ve insanlar…

 Bu kitabı ortaya çıkartan Münir Satkın’a ve bu şehrin geçmişinde emeği olan, tarihsel, edebi, sosyal, siyasal alanlarda katkısı olan; onurlu insanlara ve onların ruhlarına minnet ile selam ediyorum. 

Güven Serin

6 Ocak 2018 Cumartesi

HER YAŞAM GÜNLERLE DOLUDUR





HER YAŞAM GÜNLERLE DOLUDUR
-----------------------------------------------------

  Gecelerle de dolu olduğu gibi; yaşamların içerisinde sayısız günler vardır. Bu sayısız lığa rağmen; “ Ben bu hayattan hiçbir şey anlamadım!” haykırışları da bir türlü dinmez, bitmez…

  Niçin? Dünyaya kıstırılmış, bilinen tek yaşamın olduğu gezegenin bunca yetmezliği? İnsanın reddedilişi, yani ölüm yoluyla dünyasını terk edişi, bir türlü kabul edilmez bir küskünlük, karşı duruş, kırgınlık mı yaratıyor?

 Yoksa insan denen canlının, her gün tekrarladığı şeyden bıkıp usanasını; koca bir yaşamı, bir gün ve bir gece gibi algılayışının kâbusu mu ürkütüyor bizi; bizleri?

  İrlanda edebiyatının ustası seslenmiştir seslenmesine; yaşamın günlerle dolu olduğunu anlatmak istemesi; aynı zamanda gecelerinin de varlığını getirir ardında. Uyarılmayı, kendine gelme duyurusunu da yapar, edebiyatın o derin, uçsuz bucaksız zamana yayılan, yankı yapan borazanıyla…

  İyi ama gün ve geceleri birbirinden ayırma konusunda sen uzman mısın? Diye bir soruyla gelebilirsiniz bana! Alacağınız cevaba, satranç bilen bir insanın, insana olan düşkünlüğünün karşılığı olan diplomasi sanatıyla cevap vereceğim; siz soylu kişilere.

  Kendi şahsımda, bu şehir; içinin de, dışının da kanıma karıştığı Tekirdağ’da yaklaşık 12 Bin Beş yüz gün yaşadım. 12 Bin Beş yüz günümün yanında 12 Bin Beş yüz gece; geceler-günler geçirdim. Sahilde ki kavak ağacı da öyle… Ilgınlar da…

 Zaman zaman günlerin, gecelerin birbirine karıştığı, ipin ucunu kaçırdığım olmadı mı? Pek de fazla… Hani, küçükken anneniz size şu ip çilesini tut da, yumak yapayım der! Ve tutma ile tutmama arasında çocuk çelişkileri içerisinde karışı verirsiniz ip çilesinin içine…

 Gün ve geceleri; birbirinin içerisinden koparmak; düğüm atmaya benzer. Gemici düğümü, çiftçi düğümü; yemin düğümleri ve bir de kör düğüm… Kör düğümün düğümcükleri iyice pataklar sizi. Eninde sonunda keser, zarar verisiniz ipin bir kısmına.

 Gün ve geceler de; yani yaşam; bize ait olan bu değerli bilmece de kör düğüm olduğu an; ya kesilecek, bir kısmına kıyılacak, ya da düğümcükleri içerisinde sonuna kadar; hatta sonsuza kadar DEBELENECEK duracaksınız.

 Bu bir kehanet midir? Kat'iyen! Öyle bir sersemliğin içerisine girip, bütün insanlığın veya koca bir çoğunluğun yükünü sırtlayacak, gaipten gelecek bir sürü sesle uğraşacak VAKTİM yok.

 O yücelikten bir ses çıksa; seni vekil tayin ediyorum dese; şiddetle kabul etmem. 22 yaşında istifa ettiğim yöneticilikten kaçarcasına kendi mağarama, saflığıma, çelişkiler, yetmezliklerle dolu İNSAN halime tutunurum.

 Böyledir kör düğümün çilesi; düğümcükleri birbirine olan tutunmalarının hıncı büyüktür. Koca bir yaşamın nasıl geçtiğini hissettirmezler bile. Tutunmuşunuzdur bir sürü KOCAMAN ahmak unvanlara-sıfatlara…

 Eziliyorsunuz, inim inim inliyorsunuz dur da ağlayanınız, anla tanınız yok. Çünkü üzümlerin bir birileriyle birleşik bir yaşamları vardır; birbirlerine baka baka karartmaları gibi…

 Ya kör düğümü kesip bir parça ipliğin kaybolmasına, ziyan lığa, inisiyatife; ya düğümcükleri soylu debelenmesine aitsiniz.

  Bunun başka yolu yok mu? Edebi, felsefi, Beşiri dünyanın sonsuzluğu içerisinde başka yollar bulmak; bir parça Yunus çileleriyle yol almak da lazım gelir. Gazali gibi eninde sonunda bütün kitaplardan kurtulup, özümsenen bilginin en değerli olduğunu, saf kendimizi anladığımız zaman; seçenekler dünyası; tam da ayaklarımızın önünde, eğilmemiş başımızın karşısında “hadi” diye sesleniyordur; kim bilir…

 Güven Serin 


5 Ocak 2018 Cuma

GÜN SONU KONUŞMASI




GÜN SONU KONUŞMASI
-------------------------------------

  Oktay Rıfat’ın önemli bir çalışması; hatta kendi ifadesiyle; gün sonu konuşması… Kim bilir kaç insanın hiç durmadan yaptığı; belki de yaşamsal olana, ruhsal bir dinginlik, karmaşaya, biz çözüm, değerli bir korunak yarattığı konuşmalar.

  Hepimizin şahit olmuşluğu vardır. Ayşe ninemin, tavukları, kazları, kedi ve köpekleriyle yaptığı konuşmalar; dün gibi aklımda. Ne kadarını anlar bizim konuşmamızın tümünü bir ağaç? Bir kedi, köpek, kaz, ördek?

  Bir başka şekilde de sormak isterim; biz, ne kadar anlaşılırız? Bilinen sözcüklerle, aynı dili konuşurken bile nice karışıklık, anlaşılmazlık yaratan bizler; bir başka dünyanın canlıları gibi saydığımız, hayvanlar, ağaçlarla nasıl anlaşa biliriz?

  Bilim insanları, akasyaların bile dilini; bir birleriyle haberleşmek için kimyasal salgılar yaptığını anlatıyor; gözlemliyor ve ortaya çıkartıyor. ABD’de Kargaların dünyasını daha net ve anlaşılır kılmak için; Enstitü kuruldu. Daha niceleri…Ya balinalar;bir şarkı,şiir gibi seslenen,hiç bilinmeyen bir medeniyetten gelmişçesine;hissiyatı,aklı olan her insanı ürperten o soylu canlılar?

  İşte; Oktay Rıfat’ın da gün sonu; akşam konuşmaları böyle bir şey! En dokunaklı sözcükler ise ağacın dilinden yazılanlar;

Hatıralar da dal istiyor
Kuşlar gibi konacak.

  Şimdi, bugünün dünyasında bu kadar olayı, saniye, dakika ve saat içinde paylaşırken, hatıra olmaktan çıkartıp çıkarmadığımızı düşünüyorum. Onları, yaşama, yaşamlara tıka basa sokarak; devasa bir gardolap, kütüphane, büyük kilerler ve para kasaları gibi; acaba, ne zaman dokunup onları, yaşama davet edeceğiz?

 Ağaç konuşur Oktay Rıfat ile. Bir de ağaca Oktay’ın diyecekleri vardır elbet;

Hep yaşadığımı hatırlatıyorum kendime
Diyorum ki işin acele
Bir gün ne el kalacak tutmak için
Ne yürümek için bacak
Ne bulutların seyri
Ne de bir hatıra dünyamızdan

  İnsan, ne çok kavrama ihtiyaç duyuyor. Ne çok unutulmazlık ve kalıcılık istiyor. Aynı insan, aynayla; yani kendisi, kendimizle yüzleşmek denen can sıkıcı işe; hiçbir zaman nöronlarıyla değil, ona baskı yapan, alışıldık, hayvansal içgüdü ve toplumsal baskılarla hareket ediyor; savuruyor, avazı çıktığı kadar.

Güven Serin  


2 Ocak 2018 Salı

ESKİYE RAĞBET OLSA...







ESKİYE RAĞBET OLSA,
-------------------------------

 Sıkça tekrarlanan bir atasözcüdür; “ Eskiye rağbet olsa, bitpazarına nur yağardı.” Bazı atasözleri yeterli menzile ulaşmaz. Anlık bir anlam ve farklı izahlara işaret eder.

  Tam da buradan yola çıkarsak; eski dediğimiz nice değerin; antika dünyasında nasıl bir alıcı kitlesine iştah kabarttığı bilinir. Eskinin, zanaati ve sanatsal olan tarafı bir tarafa; gizemi ve uzun uğraş yolculuğu vardır.

  Yeninin çabukluğu, anlık hale gelişi; bizleri kıpır kıpır yapıyor görünse de, kabımıza sağmaz halimizin, içi boşaltılmış, mumyalanmaya hazır bedenlere dönüşeceğiz hissiyatına kapılıyorum.

  Hazır mumyalardan söz etmişken, Geçmişi; yüzlerce; hatta binlerce yıl öteye giden Feyyum Portreleri, göz kamaştırdığı kadar, yapılış amaçları bilinse dahi, kendi içinde, ilk olma özelliği yanında; geçmişin içinden çıkıp gelmeleri; yüzlerce portrenin sağsalim ve capcanlı bakıyor oluşu; kendi içinde tekinsizliğe yer verirken, sanatı irdeleyenlere bolca kritik yapma, kendi sahalarını genişletme imkânı yaratıyor.

 Bu heykeller melez olarak kabul ediliyor. İçinde, Mısır Krallığı ve Yunan Medeniyetinin kültürel, sanatsal izlerini taşıyorlar. Yani, portrelerde çalışan sanatçılar; Yunan asıllı Mısırlılar. Portrelerin temsil etti kişiler ise toplumun her grubundan diyebileceğimiz özellikleri taşıyor; Öğretmen, asker, sporcu, Serapis rahibi, tüccar, çiçekçi; bazılarının isimleri dahi biliniyor.

  Yeninin çekiciliği, albenisi, ulaşılmazı ulaşır hale getirişi; bugünün bilgisayar, akıllı telefon kullanımlarından tutun da, Mars yolculuk hazırlıklarına, enötede ki, dış uzayda ki garip, gösterişli yıldız ve gezegenlere kadar her şey bu muhteşem uzantılarıyla insanlığı baştan çıkartıyor.

 Yeniliğe bıkmayan medeniyet ve teknoloji mühendisleri; insanlığın durdurulamaz göçüne; belki de dünyanın ıssızlaşmasına neden olacak; zafer veya çöküşü başlattıklarını düşünüyorum.

 Uçuk bir düşünceden çok, gözleme ve sezgilere dayalı bir düşünce. Bunu söylemekten ve yazmaktan dolayı korkuyor muyum? Hayır! İnsanoğlunun başına gelecek en kötü şey; dünyayı terk edecek oluşu veya teknoloji sürümlerinin içinde kaybolması değil; katiyen…

  Ölümsüzlük aşısını veya otunu bulamamış; aslında gizliden gizliye bütün çabası; kalıcı olmak olan insanın, ulaşılmaz hayallerinden birisi de; soğuk odacıklarda, kanı çekilmiş, dondurulmuş olarak; yaşama çağırılacağı yüzyılı beklemekten başka bir çaresizlik değil…

 Hepimizin çaresizliği budur. Kalıcılık; bedensel manada hiçbir şekilde yok gibi görünüyor. Bu yüzden, sanata, zanaate sığınma var. Felsefenin eşelenmesi de bu yüzden; daha çok anlam, kavram doğurtup, anlamsızlıktan, büyük yaşam kargaşasından kurtulmak…

  Her gün başka bir kabadayılığa tanık oluyorum. Bir gün ahkâm kesen, büyük gösteriş, çalım yapan birisi; ikinci gün, maskesi düşmüş, ruhu alınmış bir canlıya dönüyor. Sizin anlayacağınız; ne yaşar, ne yaşamaz durumları…

  Eskiye rağbet yağsa, bitpazarı şenlik olurdu olmasına da; Göbekli Tepenin eskiliği, tarihçilerin, arkeologların tarih sayfalarında ki boşluğu ne şekilde dolduracak oluşlarının coşkusu, kuşkularıyla dolu.

  Yerin altı da öyle; denizlerin, çöllerin altı da öyle; bilinmezliklerle dolu ve dolu… Ya bizim uğraştığımız büyük telaş; uykusuz, yorgun yüzlerin acınacak sevimli halleri; sanki gizliden gizliye ruhumuzu emen kötü bir tanrıça; hepimizin ipini eline geçirmiş gibi; bizler çırpındıkça o besleniyor.

  Nasıl mı? Silah satıyor… İlaç satıyor… Uzay seyahati satıyor. Karmaşa, galibiyet, korku sattığı gibi; zenginlik de sunuyor; pırıltılı yeraltı tapınaklarında istediğin kadar araştırma imkânı; yeter ki, üret; bu üretime bir katkı ver; istemediğin kadar ödül, şan, şöhret ve maaş…

  Feyyum Porteleri için çok şey söylemek mümkün. Bir tek şey söyleyemeyiz; poz veren kişi ‘model’ olmadığı gibi, ressamda tüccar olmamıştı… İki kişinin rızasıyla yapılan bir çalışma; kalıcılık anlaşması…

  Bu eserler için Berger şu yorumu kayıtlara geçiyor; “ Resimlerin en kalbürüstü olanları karşısında ressamın muazzam enerjisini hissetmemizin sebebi; hedef yüksek, hareket alanı darmış. Bu koşullar sanatta enerjiyi yaratır.”

 Güven Serin  



1 Ocak 2018 Pazartesi

BU ŞEHİRDE ZEKİ VARAN YAŞADI





                                 BU ŞEHİRDE ZEKİ VARAN YAŞADI


 Güle güle; Allahın rahmetiyle Zeki ağabey… Sessiz sedasız; son anlarını hastanede dermen umarları içinde; hoşlukla Zeki ağabey…

  Habertrak Gazetesinin neredeyse çekirdeği, ana kolonları gibi; gazetenin kurulduğundan beri; en çok inanmış ve katkı sağlama gayretiyle son ana kadar; köşe yazarlığımızı, daha iyiye, itibarlı hale nasıl geleceği üzerine soluk, neşe ve öneriler getirmiş insan…

  Bazı insanların yaradılışında vardır; duruşunda saygınlık. Hiç konuşmasa bile, bir eserin abidevi sessizliğinde derin, anlaşılmaz bir saygı doğar onların almış olduğu nefesin veya nefessizliğin olduğu yerde.

  Zeki Varan da öyle insanlardan birisidir. Kahveden de iyi anlar; rakının içilmesinden de. Sofraya oturmanın nezaketinden de, kalkmasından da haberdar olan insan; Zeki Varan… Resmi duruşu vardı; her resmi ziyaretlerimizde, konuşması, evsahibi olan insana da ince bir güven duygusu verir; dikkatle dinlenir söyledikleri.

  O gazeteciliğe; şairliği kadar inanmış bir insan; zarafetin de nezaketin de kendisi… Köşesinde, şiire inandığı kadar fıkraya; fıkraya inandığı kadar politik yazılara da yer verdi. Daha ne çok şey konuşmak ve yazmak istediğini biliyorum.

 Her okuyan, öğrenen, inanç ve sevgi sahibi olan gibi; vermenin, sunmanın almaktan daha önemli olduğunu bilen Zeki ağabeyimiz; güle güle; Allahın rahmeti seninle olsun…

  Severdi şiirleri. Belki de sessize mırıldanırdı mısraların derin uzun soluklu ölümsüz deyişlerini.

 Bir başka şair; Yahya Kemal Beyatlı’da onun gibi severdi şiirleri. Ülkesini, yurdunu, vatanını, hürriyetini ve titizce ölümü beklemeyi! Her ikisi de bilirlerdi bu işin kaçılmaz olduğunu. Yazgının eninde sonunda kadere doğru yol alacağını; bilirlerdi ve onun için bunu anlatan şiirler yazdılar.

 Hoşlukla Zeki ağabey! Huzurla; güle güle; Allahın rahmeti seninle olsun… Sana bir vedaının seslenişiyle değil; her zamanki gibi yanımdaymışçasına kahve sohbetinde üstelik Yahaya Kemal’in de bir şiiriyle hoşluklar diliyorum;

Günler kısaldı… Kanlıca’nın ihtiyarları,
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları

Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa…
Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa…

İçtik bu nadir içki’yi yıllarca kanmadık…
Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, yazık!

Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lakin vatandan ayrılışın ıstırabı zor.

Hiç dönememek ölüm gecesinde bu sahile,
Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile…

  Bir Aralık sonu; bildik söylemlerin havai fişekleri patlarken yeryüzünün biraz üstünde; eski ile yeni yer değiştirirken; beden ile ruhun ayrımı; sonsuza göçü; bir nefesin daha soluksuz kalışı yaşandı Tekirdağ’ın sessiz hastane odasında.

  Zeki Varan’ın kalbi, soluğu; buz kesti; ruhu sımsıcak yükselirken insanın çok ötesine; derinlerin derinine; yükseklerin yükseğine; belki de ulaşılmaz sandığımız en yakına…

  Huzurla Zeki ağabey! Birlikte çıktığımız kervan; ağır aksak tam tamına 12 yıl; aynı köşenin, yazgının, farklı seslenişleri, yorumların içinde; hep birlikte, hep daha iyiyi hayal edip düş kurduk.

  Allahın rahmetiyle Zeki ağabey; huzur içinde…

Güven Serin 

30 Aralık 2017 Cumartesi

BU DA MI GOL DEĞİL BE!





BU DA MI GOL DEĞİL BE!
----------------------------------

 Bazı yaşamlar; doğuştan başlar ofsayt düşmeye. Yazgının şansızlığı, bir başka gizemin, değerlendirilme biçiminin gereği mi? Bilinmez…

  Klasik laf, inançtır; bazı insanlar da doğuştan şanslı… Tam manada hiçbirine katılmadığımı anlatmak isterim. Bütün ömre yayılan sosyolojik, psikolojik bir araştırma var mıdır? Yapılmış mıdır? Bilinmez… Şansın, şans denen şeyin, eşitliği maddiyat olduğu için, bunun getirisinin uzun vadede ki biçimleri; elle tutulur bir şey midir? Yoksa büyük bir kayıp, hiçlik, doymazlığı tetikleyen bir can sıkıcı gidişat mı?

 Ofsayt Osman, doğuştan şansız olan; yani yazgının onu terk ettiği birisini anlatır. Aslında, doğuştan sanatçı olan birisi tarafından; Sadri Alışık… Tıpkı Ayhan Işık, Kemal Sunal, Levent Kırca, İlyas Salman, Müjdat Gezen ve niceleri gibi.

 Buna, bu yeteneklere sadece şans demek ayıp olur. Evrimin adaleti; milyonlar içine serptiği farklılıklardan birisi; birileri…

  Ofsayt Osman, yeteneğini yönetmen Osman Seden ile kesişen yollarına da borçludur dersek yalan olmaz. İyi bir yönetmen, iyi sanatı ve sanatçıyı, bakışlarından, sesinden, ritminden; daha sahneye çıkmadan, sanatın kokusundan anlayacağı da bellidir.

  Bu filmin başlangıcı; yani doğuşu; yarım yüzyılı geçti. Yıl 1965;bir başka doğuşun, yükselişin duyulduğu. Alkış aldığı zamanlar. Beşiktaş Futbol Takımı, Ofsayt Osman filmi çekildiği yıl şampiyon oldu. Gol kralı da Güven Önüt…

  Ofsayt Osman, her daim ofsaytta kalırken, hiç gol yüzü görmemişken, Güven Önüt, Türk Futbol tarihine,” Gol Kral”ı olarak geçer. Üstelik bu futbolcuya, takıma gönül vermiş yazgının babam olacağını belirlediği kişi de, oğlu olursa ismini Güven koyacağım demiş;365 gün öncesinden.

 Ofsayt Osman, yitik, yenik ve ezik bir adamın hikâyesidir. Aynı zamanda Türk sinemasının, sanatçıların hatıralarına dokunma, anma, onları anıların boyunduruğundan çıkarma-kurtarma anın başlangıcıdır da…

  Edebiyatın derin analizlerinde, burada aranan bütün cevapların karşılığı mevcuttur. İçinde, her türlü düş ve gerçeğin karması; kavuşum örnekleri doludur. Üstelik ağzına kadar! Çoğu zaman önem verilmeyen düşünce sanatı, düşlerin, izlenimlerin, mayasını yeryüzü ve gökyüzünden aldı sezginin karşılığı; her harfi insana, insanlığa aitken, çok az kimse önemser.

 Ofsayt Osman, yazgısında olanlara bir İrlandalı yazar çıkıp şu sözleri söylese;

“ Hep denedin
  Hep yenildin,
  Olsun!
  Gene dene!
  Gene yenil!
  Daha iyi yenil!”


  Siktir oradan, denir; siktir; defol; fazla aklın varsa kendine sakla! Sanki bu tepkiler Samuel Beckett’i yıldıracak! Daha da sarılır kaleme ve sözcüklere…

 Yeni yılınızı;hoşlukla,huzurla ve bonkörce tüketin;sevgili dostlarım;nice nice zamanlara...

Güven Serin 

29 Aralık 2017 Cuma

KENDİ KENDİNE GÜLENE!



                                           



KENDİ KENDİNE GÜLENE!
----------------------------------


  Biliyorum, bu sözü herkes ezbere biliyor; deli derler… Belki de gülmenin bile lüks sayıldığı bu diyarda, ayda, yılda bir soylu kıkırdama yaşama, özsuyuna muhtaç bir bitki gibi yaşama bağlıyor insanı.

  Kıkırdamamın ana sebebi; Leman Dergisinin çizeri Can Barslan’ın Terelelli çizgisidir. Yöremizde de sıklıkla tanık olduğumuz yamaç paraşüt görüntüsü ve küçük bir diyalog bu kadar mı etkiler insanı?

  İşin içinde mizah; yani aklın tesiri, cüretkârlığı olunca evet böyle olur; engelleyemezsiniz deliliğin belirtisi sayılan kendi kendinize gülmeyi; gülümsemeyi. Üstelik biraz ötemde birkaç masada insanlar var. Engelleyemediğim, ısrarla kendimi sıktıkça güldüğüm bu çizgiye karikatür sanatı diyorlar.

  Barbarların hiç hazzetmediği şey… Binlerce yıllık hikâyenin özetidir aslında bu anlatım. Birkaç söz; binlerce yılın yükünü, gücünü veya güçsüzlüğünü anlatır mı hiç? İş, karikatür olunca; işin içine karikatürist girince anlatıyor işte!

  Yamaç Paraşütü iki amaçlı yapıldığına şahit oldum. Tekirdağ yamaçlarında da öyle; Babadağ da yapılan yamaç paraşüt atlayışlarında da öyle… Birisi, spor, coşku, aksiyon, yüksek heyecan amaçlı olurken, diğeri ticari bir gereksinimden kaynaklanıyor.

  Bu işe aynı zamanda Tandem Atlayış diyorlar. Yani hiçbir deneyimi olmayan, ama parası, arzusu, heyecanı olan her kişi, bu haktan yararlana biliyor. Babadağ’a yolunuz düşerse; bunu çok daha iyi anlarsınız; yüzlerce, binlerce atlayış; neredeyse hepsi ticari…

 Can Barslan da bu konuya dokunmuş. Bir acemi, usta bir yamaç paraşütçüyle uçma denemesinde; göklerden aşağı doğru süzülüyor. Usta paraşütçü onun fotoğrafını çekmek için çaba harcıyor. Yani bildiğimiz anlamda öz çekim yapmak istiyor.

 Buraya kadar her şey normal görünüyor. Çünkü atlayan bütün acemilerin en büyük isteğidir, özçekim, video ve fotoğraf çekimleri. Çünkü bu büyük kutlamayı, nasıl kanıtlayacak? Kendisi için yapıyor yapmasına da; eş, dost, düşman da görsün; yerçekimine, korkulara nasıl meydan okuduğunu…

 Bizim karikatürist de bunu yakalamış; usta paraşütçü öz çekim yapmak için gülümsemesini isterken; önde oturan acemi paraşütçünün yüzü asık; çok asık… Niye mi? Kendi kendine konuşuyor; kulak verelim;

  “ Berber değdirir,tellak değdirir!Büyük şehirden,stresten kaç gel…Burada boncuk gibi kucağa otur..Hayır,bir de selfi falan…Bi yayılırsa eş dost hısım diline düş,YAMAÇ OĞLANI olmuşsun diye.”

 Bizim aceminin terlemesini, neşesizliğini anladınız mı? Bir ömür, eril-erkek argosuna sığınıp, her daim, yapmak, koymak, etmek fiilleriyle büyüyen, bizi büyüleyen sözcük seçimlerimiz, bizi gün gelince nasıl da hokkanın altına sokuyor.

  Aklımız, fikrimiz, apış da kalmışsa; her daim orasının güdüleriyle namus, onur, saygınlık arama peşinde ömürler tükettiysek; işte böyle bir anda, en güzel zamanda bile; çelişkinin kucağında tepinip durmak, erkekliği kaybetmekle eş değermiş gibi bitmeyen kâbusun içine düşeriz…

 Güven Serin 
 





28 Aralık 2017 Perşembe

USTALARA SAYGI-BİZİM AİLE



Alkışlarla;kıyamet gibi...



Önünüzde eğilerek...

Muhsin Ertuğrul Sahnesi;ısrarla gidilmesi;düşünülmeli...


USTALARA SAYGI-BİZİM AİLE
----------------------------------------


  İBB Şehir Tiyatroları Muhsin Ertuğrul Sahnesi; Ustalara Saygı düşüncesiyle Bizim Aile oyununu sahneliyor.

  Yorumcuların “kült eser” dediği; Sadık Şendil’in yazdığı 1970’li yıllarda ki sinema sahnesine de gitmemize; hatırlamamıza katkı sağladı. Bir ailenin, birlikte yaşamanın; birlik olmanın, aynı zorlukların büyük bir fedakârlık içerisinde çözüme kavuşacağını; yaşamı anlamlı kılan şeyin; birlikteliğin; birlik olmaktan beslendiğini anlatan bir oyun; eser…

  İBB Şehir Tiyatroları Muhsin Ertuğrul Sahnesi, uyarlamasını Sinem Bayraktar’ın yaptığı bu oyunu tekrar anıların, özlemlerin ve gerekli olan yaşam algıların bir araya getirme becerisiyle sahneliyor.

  Tiyatro sahnesi; film sahnesi gibi değil! Geri alamazsın o anı; hakkını vermek, sesini, nefesini, iradeni; oyunculuğunu göstermenin en canlı; can alıcı gösterimidir. Bir fethi işidir. Bir hikâyeyi veya oyunu; tanrısal becerilerin bir araya gelişi gibi; önce topraktan, çamurdan yola çıkılıp sonra da RUH üfleme sanatı gibi bir şey; yol, yolculuk…

  Muhsin Ertuğrul Sahnesinin rahat koltuklarında İBB Şehir Tiyatrolarının bu oyuna katkı veren tüm emekçilerin büyülü heyecanı içinde izledim oyunu. İzlerken, herkes gibi bende; Münir Özkul’u, Adile Naşit’i, Tarık Akan’ı, Halit Akçatepe’yi hatırladım.

  Bu hatıralar; onları iç dünyamızdan izleyici koltuğuna davet etmek; insan bütünlüğü ve mucizesinden; hissiyat devriminden başka bir şey değil. Oyun oynandı; oyuncular tek tek alkışlandı. Anne babayı canlandıran oyuncular; Funda Postacı Kıpçak ve Nevzat Baykarktar; hak ettikleri alkışı alırken; en son; sahne kapanmadan büyük sürpriz!

  Bütün oyuncuların arkasında büyük bir bez afiş salınıverdi. Afişte kimler yoktu ki? Bu işe gönül vermiş, bu eseri büyülü bir hale getirmiş; Kaf Dağlarının masalları gibi ölümsüzlük müjdesine tanıklık etmiş sanatçıların fotoğrafları; hepsi bir arada;

Münir Özkul, Adile Naşit, Tarık Akan, Halit Akçatepe, Şener Şen, Ayşen Gruda…

  İşte tam da o zaman; kıyamet gibi; ALKIŞ… Ben bu alkışta kaldım! Neyin alkışıydı bu sesler? Sanata, sanatçıya olan özlemin; vefanın mı? Öyleyse eğer; Münir Özkul’un yılların yatak yalnızlığına kaç kişi tanıklık ediyor?

  Tiyatronun kendisinden çok, sahne kapanırken salınıveren afişe; sanat ve sanatçıya duyulan özlemin, belki de kendi sessizliğimizin, hareketsizliğimizi de tufanı; alkışla; vicdani, akli dünyamızın çaresiz, koşulsuz ve engelsiz dışa vurumudur; kim bilir…

Güven Serin 






27 Aralık 2017 Çarşamba

GÜZ ZAMANI



Yer, Namık Kemal Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi. Baskı Resim Sergisinden. Sanatçı Ali Doğan'ın GÜZ isimli çalışması... Sığırcık kuşu; bu kadar mı yakın, tanıdık gelir insana. Oysa çocukluğum onları dut ağaçlarından kovalamakla geçti.
Düşmanlar dost,dostlar düşman;dönüşümün kaçınılmaz açıklaması mı? Değil;doğayı daha iyi anlatan ilim insanlarının büyük emekler harcayarak ortaya koydukları çalışmalar;belgeseller;gözümüzün,irademizin yanında gönlümüze dokundu.
Güz zamanı;bir çalışma;sığırcık kuşu,kış zamanına akan,gün döngüsüne yaklaşan soğuklar için acele eden bir kuşun öyküsü;tanıdık,bildik ve koloniler halinde dolaşan,göç eden o masalımsı sığırcık kuşunun....
Güven Serin


KOMŞU LOKMASI




KOMŞU LOKMASI
----------------------------

  Mahallelerle birlikte onlarda tarih olmak üzere! Kısmen yaşatanlar; ite-kaka götürmeye çalışanlar var elbet.

  Değişim, kaçınılmaz görünse de, insana katkı sağlayan değerli gelenekleri, değişimle birlikte yerle bir etmek de gerekmez. Modasal ve zoraki değişimler en çok altyapısı olmayan toplumları kemiriyor. Zannedersiniz ki evinizi, mahallenizi, şehrinizi fareler basmış…

  Komşu lokmaları tam da aç zamanlara denk gelir. Nasıl ki hakiki simit için hiçbir zaman tok olmuyorsa insan; komşu lokmaları için de hiçbir zaman tok sayılmazsınız… Midenizde ona ayıracağınız bir yer muhakkak vardır.

  Çok hızla kaybedilen değerler; gelenek ve görenekler; sosyal yaşamın sıcak, sevgi dolu muhtaçlıkları şimdi kendi avare kültürünü oluştururken, öteden beri aradığımız ‘ÖZGÜRLÜK’ yani salma, hiç kimsenin karışmasını istemeyeceğimiz; yaşam ve yaşamlar başladı.

  Bu tür hürriyetleri, sancılı doğum bile sayılmayacak büyük insan kayıplarını, illa hürriyetine kavuşturacaksak; iş, eğitim, kültürel kazanım; yani insanların her koşullarda kendi kendilerine yetme becerileriyle donatılma bilinç ve iradeleriyle olacağını düşünüyorum.

  Köyden kaçtık; ama köy yumurtası, tereyağından kaçamadık. Mahallelerden koptuk da insanlık arayışımızdan, yalnızlığı körükleyen korkunç can sıkılarından kaçamadık. Nasıl hürriyet bu?

  Hürriyetin tam da ipe çekilmiş halini; Hürriyet Mahallesinde görmeniz mümkündür. Kaç arkadaşımdan işitiyorum; apartmanda birbirimizi tanımıyoruz. Doğru dürüst kimse birbiriyle selam bile vermiyor!

  İstanbul’da yaşayan bir kadının şu düşüncelerine tanık olmuştum. Burada oldukça rahatım. Ben Anadolu’da doğmuş, yetişmiş birisi olarak; bu büyük şehirde istediğim gibi yaşıyorum. Karışan, görüşen yok!

 Gelelim komşu lokmasına. Sıcak ve sade hamurun kızarmış haline bir de katılan susamlar eklenince, beyaz peynir eşliğinde ne büyük doyumsuz lezzettir o lokmalar.

  Komşu lokmaların hangi komşudan geldiğini ayıracak kadar lezzetin algısına, hissiyatına tutunmuştum. Bu olsa olsa; Ferhunde Yengeden! Bu lokmalar ise Sütannemden gelmiştir. Bunlar annemin lokmaları. Bunlar da ninemin yaptıkları…

  Komşu lokmaları, kimi hamurundan, kimi pişmesinden, kimiyse susamlı oluşundan; bu oluşumlara katılan hünerli ellerin marifetlerinden ayrılır; en lezzetli olanlar için bir daha isteme cesareti gösterilirdi.

 Velahsıl; komşu lokmalarını tekrar yaşatmak, bu yaşamın güzel anlarına bir komşu kapısını çalmak gibi bir şeyle başlamak; sessiz, neşesiz ve hatta bütün makyajlı halleriyle yetersiz apartman veya sitelerde bile bir şeyleri başlata bilir.

Güven Serin 

22 Aralık 2017 Cuma

FOTOĞRAFLARI SEVMEM!

FOTOĞRAFLARI SEVMEM
----------------------------------------

  Doğan Hızlan’ın 25 Şubat 2006 yılında yapmış olduğu bir çalışmanın içinde; Selim İleri öykülerinden bir alıntı da sorguluyor fotoğrafı. Düşüncenin aldığı almak istediği yol; aynı zamanda yükü hafifletmek üzerine de bir tercih…

  Yakın zaman önce bir arkadaşım bu konuyu bir başka açıdan dile getirmişti. Elinde bulunan bütün fotoğrafları yaktığını söyleyince; ne diyeceğimi bilemedim. Sadece fotoğrafları mı? Hayır! Anne babasından kalan bütün eşyaları da vermiş…

  Savunması da; bütün bu yüklerden kurtuldum, diye… Elbette bu konunun, ayrı bir psikolojik ve sosyolojik karşılığı olacağı bellidir.

  Gelelim fotoğraf konusuna. Yazar, fotoğrafları niçin sevmediğini anlatıyor. Hayalimizi çaldığını, zaman ve insanın donuk hale getirdiğini dile getirir.

 Söz, yazarın ve şairin bakışına, çözümleme etkisine geçince, anlam kazanıyor. İster istemez önemsenecek çok önemli bir değere dönüşüyor;

“ Donuk görüntü size geçmiş zamanı, sönmüş bir anı geri getirmişçesine yalan söyler. O an geri gelmez, asla. Fotoğraf merhametsizdir. Fotoğrafsız yaşadığımı söyleyebilirim. Pek çok fotoğrafı yırttım attım.”

  Ve bütün bu yazılanları bir başka dip not, yine aynı yazarın manifestosu sayılan felsefesini çıkarmak mümkün;

  “ Hangi acılardan, sınavlardan geçtiğini onlar da hissedecekler.”

Güven Serin 



21 Aralık 2017 Perşembe

GÜN DÖNÜMÜ




GÜN DÖNÜMÜ
----------------------------

  En uzun gün ve gece; Kuzey Yarımkürede 21 Aralıkla beraber gün döngüsü yaşanmaya başlar. Kış geldiğini hatırlatır; dünya yol alırken o büyü boşlukta ki yörüngesinde. Oğlaktan Yengece, ekinokslardan ekinokslara doğru…

  Şimdi; bizim yarım küremizde gün döngüsü yaşanırken; Zemheri günleri de gelip çattı. Kırk yıl öncesinin Zemheri günleri yok artık. En azından bizim yaşadığımız Trakya bölgesinde…

  Kar yolları kapatmıyor! Elektrikler sıklıkla kesilmiyor! Ninelerimiz sobalar üzerinde torunları üşümesin diye sular ısıtmıyor. Döngü her yıl aynı yolu izlerken; insan döngüsü, akıl almaz değişimlerle; modadan modalara; hissiyatlardan hissiyatlara; kıtlık ile bolluk arasında; gün dönümleri gibi dönümlere tanıklık ediyor.

 Gün dönümü dedik ya; bundan sonra günler uzamaya başlayacak; tekrar ve tekrar olan bir tekrarın ışıklı şarkılarını söyleyecek görünmez periler. Ganoslarda ki Karatavuklar, çobanaldatanlar, keklikler daha kuytu köşelere çekilecekler. Yazdan kalma tohumların daha bir önemi olacak yaşamak adına…

 Gön döngüsü yaşanıyor; ey ahali! Her gün, birkaç saniye derken, birkaç dakika uzayacak gün ışığından söz ediyorum. Sevinelim mi; yoksa üzülelim mi? Işığı duyup da üzülen var mı ki? Belki, kuytuluklarda kalmaya mecbur olanların haricinde!

  Sırf gün dönümlerinde bile bayram şenlikleri, festival çığlıkları atabilir insan. Coşkuların selleri doğanın besleyici mineralleri gibi; o kadar çok çeşitli ki…
Güven Serin 

20 Aralık 2017 Çarşamba

BİR AVUÇ YEŞİLLİK...


Albercht Dürer


              Niçin paylaşıyorum? Bir avuç yeşillik... Oysa,şatoları,yalıları,büyük gururu,kibri gündem edindiği düşünülemez! Onlar gibi korunur değil;korumasız... Doğanın bütün hallerine tanık.

  Onu korkusuz kılan nedir? Döngünün kusursuz işleyeceğini biliyorlar...Bir tek canlı bilmiyor; Ademoğlu,Havva Kızı Mercimeğin peşine takılmış;dürtüleri,kızışmaları ve vahşet kokan mübarek savaşları bitmeyen,bitecek gibi görünmeyen canlı...

Güven Serin 

DÜNYANIN KULAKLARI NE ZAMAN AÇILACAK PATRON?






              DÜNYANIN KULAKLARI NE ZAMAN AÇILACAK PATRON?


 Ne garip bir yolculuk bizimkisi! İnsana dair ne çok şey birikti; öteden beri… Birikenler kimi yakıldı, yok edildi; kimileriyse unutuldu ıssızlığın nemli, küflü ortamlarında.

  İnsan, mucizenin yolcusu, gizemin başkahramanı, sözcük icat ettiği gibi, yer çekimine de meydan okumayı başaran canlı…

  Kurtuluş, var olma adına ne totemler, büyüler, adaklar, dualar ve yolculuklara çıkıldı. Durmuş da değil insan! Bir taraftan Mars Kolonisi! Bir taraftan, uzayı büküp, boyutlar ötesi düşünceleri; katiyen vazgeçilmedi.

  Yakın zaman sonra; belki de ölümsüzlüğün anahtarını eline geçirecek olan yine insan! Beynin korunması önemli olan! Bütün bilgi, düşünce, kavramlar onun içinde; nerede korunduğu, hangi bedeni kullandığının bir önemi kalmayacak; bir çeyrek yüzyıl sonra…

  Halinden, tavırlarından kaba bir adama benzeyen birisi sesleniyor, yanında ki diğerine;

“ Patron; dünyanın kulakları ne zaman açılacak?” Dünyanın demekle, insanları mı kastediyor? Yoksa bizi bu maviliğe sıkıştırmış, evrimin büyük oyunu, büyük sahnesini mi sorguluyor?


  Barbar görünüşlü, kaba-saba giyimli adam konuşmasına devam ediyor. Aynı anda yağmur da usulcana yağmaya başlıyor;

  “ Yağmur yağarken insanın kalbi acı çeker”

  Kaba-sabalığın bütün söyledikleri içime dokunuyor. Duyularım hepsini önemseyip, işleme koyuyor. Niçin yağmur? Niçin, ıslaklık çoğalırken acı çekmek? Tam olarak anlam veremiyorum…

  Bizimkisi, hiçbir şeye aldırış etmez görüntüsüyle, filozoflara meydan okuyacak kadar derin, manidar ama bir o kadar da kafamı karıştırmaya devam ediyor.

 Yanında ki genç adama; Patron, diye seslendikten sonra konuşmaya devam etti;

“ Taşların, çiçeklerin, yağmurun söylediklerini bir bilseydik! Belki bağırıyorlardır, bağırıyorlar da bizler işitmiyoruzdur. Nah işte, tıpkı bağırdığımız halde, onların da bizi duymadığı gibi. Dünyanın kulakları ne zaman açılacak patron? Ne zaman gözlerimiz açılacak da göreceğiz? Taşlar, çiçekler, yağmur ve insanlar, kucaklarımız ne zaman açılıp birbirimize sarılacağız?

  Sen ne dersin patron? Bu konuda, kitaplar ne söylüyor?”

  Ne çok soru, ne çok akıl karışıklığı değil mi? Hazır kalıplar konuşmak varken! Hiçbir şeye aitlik hissetmeyip, her şeyi kendi öfkemiz, kazancımızla, en adil olmayı bile kendi galibiyetimizle süslemeyi öğrenmişsek; bu kadar çok edebiyat, felsefe ürküte bilir bizleri…

 Ne yapacağız o zaman? Bolca beğeneceğiz birbirimizi! En kötü haldeyken bile; “ Seni iyi gördüm dostum!” söylemleriyle kandıracağız, tıbbı, kaderin mahkûmu olan kişi ve kişileri.

 Birileri var ki hiç susmayacak! Gerçek yazarlar ve şairler! Onlar, taşların, çiçeklerin, yağmurun, kuşların dilini, düşüncesini merak ettiği gibi; düşlere, ruhlara, en ulaşılmaza bile uzanmaya cesaret gösterecekler.

  Tıpkı, Nikos Kazancakis’in Zorba’sı gibi; adaleti, sevgiyi, ne korkusuz irdelemeleri edebiyatın koynunda yapacaklar; o güvenli yerde. Nice kıyımlara uğrasa da, bir kez çıktı mı söz edebi yola, yolculuğa; engellenemez bir hal alır.

  Yazanın, düşünenin kendisi ölmüş, öldürülmüş, yok edilmiş de olsa; yepyeni bir var oluş başlar; tam da Zorba’nın, edebiyat ve sinema diliyle haykırması; taşın, yağmurun, çiçeğin konuşmasından destek almak, insan anlamsızlığını, hazımsızlığını, doymazlığını anlaşılır kılmak adına; doğanın kendisine yönelmesi gibi…


Güven Serin  

19 Aralık 2017 Salı

HAFİF ATIŞTIRMALIKLAR





 HAFİF ATIŞTIRMALIKLAR
----------------------------------------

Ne çok şey var insana dair! Sağlık, giyim, eğitim, yeme içme ve özel hayatımız; çoktan bizim elimizden çıkıp, başka ellerle bir arada yürümeye, yaşamaya yazgılı hale geldi.

  Her gün kaderden, ölümden söz eden birisi bile hastalanınca hemen kaderine razı olmayıp, yaşamak için ne büyük servetler harcıyor sağlık adına. Son noktaya gelip de, her şeyini; bütün malını mülkünü vermeye hazır hale gelenleri de bu sayfanın içine koyabiliriz.

 Velhasıl dostlar; yaşamak güzel şey! Değerli… Biricik… Paha biçilmez… Ama nasıl yaşamak? Ruhsal ve bedensel dengelerin ritmi, sesi, rengi ve renkleri tam olarak nasıl olacak? Bütün bunları kimler belirliyor?

  Uygar dünyanın vazgeçilmezleridir meslekler. Tıp Dünyası, Sanat,Spor,Felsefe,Hukuk, Ekonomi, Siyaset, Eğitim, İnanç, Yiyecek, Giyim ve Eğlence; insanların yaşamlarını belirleyen en önemli süreçler ve belirleyici etkenlerdendirler. Neredeyse tüm yaşamımız, kancımız, kaybedişlerimiz bu dünyaların merkezinde veya yamaçlarında döner.

  Sözü uzatmadan hafif atıştırmalıklara geçeceğim. İsterseniz bu öğretilere soğuk meze veya çerez de diyebilirsiniz. Belki de anne, anneanne kurabiyesi, komşu lokması da demeniz mümkündür.

  Söz, dünyaca ünlü doktorumuz Mehmet Öze’de. Kendi yaşamını; geri kalan zamanını sesli düşünerek, aynı zamanda ilimden de destek alacağını duyurarak yapıyor. Belki de yaşlılık hastalığını böyle kovacağını veya oyalayacağını düşünüyor. Haksiz da sayılmaz!

 Örneğin; “ Bundan sonra daha fazla balık tüketeceğim.” Diyor. Daha çok zihin oyunu oynamaktan, zihin egzersizi yapmaktan söz ediyor. Sanırım, fiziksel dayanıklılığı düşünmekten çok zihninin dayanıklılığından korkuyor. Yani; unutma hastalığından; Alzheimer’den çekindiğinin, korkularının karşılığı olarak yapacaklarını sıralıyor.

  Tekrar edersek; daha çok balık! Daha çok zihin eksersizi, Hatta arada bir saatimizin diğer kola takılması bile bedeni, zihni etkiliyormuş. Saçlarımızı farklı elle taramamız dahi bu işin içinde. Stres kovucu nefeslerden de söz ediyor.

  Günde en az bir kere; kapıyı kapatıp, ışıkları azaltacak ve yedi saniye; yavaş yavaş nefes alıp vereceğiz.

 Son sözü; göbek büyüdükçe beynin küçülmesi üzerine! Daha çok diyet yapmayı hatırlatıyor. Beynin en önemli dostlarından da söz etmeden geçemiyor; PİKAN CEVİZİ!

  Sanırım, kısa zamanda Pikan Cevizi yok satacağı gibi; fiyatta da kim bilir ne hale gelecek?  Pikan cevizi bulamazsanız, deniztarağı, o da yoksa Mürver meyvesi…

 Afiyetler olsun; dostlar… Yürümeyi unutmamak lazım! Çok önemli! Ve bir de insanın kurdu olan diğer insanları; bulunmaz nimetlerdir; hele bir kaybolmaya görsünler…

  Zülfü Livaneli ise, yaşamı boyunca yaptığı seyahatlerin yeterli olduğuna, artık fazla seyahat etmeme üzerine atıştırmalık sunuyor. Bu yıl, ülkemizde daha fazla kalacak; çünkü ona göre insan, her yerde insan…


  Ressam Günseli Kato ise; bütün olumsuzluklarla mücadele edeceğim; yani direneceğim; özgürlük için vatanı asla terk etmeyeceğim, üzerine atıştırmalık sunuyor. İnsan sayısı arttıkça, hele düşünen, iradesine yön veren, yöneten insanların renkleri, desenleri, çeşitli üretimleri de ne çok artıyor.

Güven Serin 

18 Aralık 2017 Pazartesi

İPEK ACAR SEVGİLİSİYLE MUTLU...




İPEK ACAR KEMANCI SEVGİLİSİYLE MUTLU
-------------------------------------------------------------

  Şarkılar söyleniyor, yaşama dair mutlu insan gösterileri yapılıyor; eski eşi Kayahan Acar’ın besteleri, kemancı sevgilisinin desteği eşliğinde.

  Sadece kemancı sevgili mi? Hayır! Kayahan Acar’ın kızı Beste Acar’da Kayahan Acar’ın eski karısı İpek Acar’ı dinlemeye, ayrıca destek olmaya gelenlerden birisi.

  Kayahan öleli neredeyse üç yıl oldu. Elbette yas zamanı bitti. Ne kadar sürer ki; genç bir insanın eski eşi için yas tutması? Bunu kim bilebilir? Kim belirler; insanın psikolojik, fiziksel ve sosyolojik arayışlarından başka?

  İnsan üzerine çalışanlar, düşünenler bilirler; insanın ihtiyaçlar listesinde ki insan ihtiyaçlarını! Sadece barınma, karnını doyurma olmadığını birçok insan bilir.

  Buna rağmen kim bilir kaç insan; Kayahan’ı seven, sayan ve hatırlayan muhafazakâr düşünce; bu kadar çabuk unutulur mu? Hemen sevgili bulunur mu? Diye ne kafa yoruyorlardır; boşluğun içinde hiçbir dolu bilgi zahmetine girmeden.

  Şöyle düşünsek veya düşünme hakkını elde tutsak? Belki de Kayahan Acar, sanatçı ve olgun bir yaş döneminde olması nedeniyle genç eşinden böyle bir söz aldı. Ardımdan yas tutmayacaksın! Neşenden, huzurundan ödün vermeyeceksin! Demişse; İpek Acar da onu yerine getiriyor olabilir mi?

  Tam tersini düşünsek; Kayahan ölmeden önce, genç eşine yaklaşıp fısıldasa; Seni, benden sonra kimsenin kollarında düşünemem! Bana söz ver; benden sonra başkası olmayacak!

 Hiçbirisi doğanın yasalarına, hatta gelişmiş insan anlayışına uygun değil. Doğada da böyle bir yas ve yasa yok. Dağ başında veya vadilerin derinliklerinde ki manastırlarda bile; doğanın acayip kıpırtılarını bulmak mümkünken…

  Bir de; İpek Acar gençliğinin tadını çıkartmak istiyorsa; zenginliğinin, önemli bir bestecinin, sanatçının eski eşi olmakla bile erdemli, saygın ve huzurlu yaşayacağının bilincine vardıysa; bize ne demek düşer?

Güven Serin