28 Haziran 2017 Çarşamba

KEYD GÜCÜ



KEYD GÜCÜ
----------------

  Modern Sanat Müzesi Sergisinde, Taner Ceylan’ın bir çalışmasından etkilenen Nur Kıpçak, Kafkaokur Dergisinde, İnceleme Köşesinde çok önemli bir konuya;1553 ve Kan Arasında Harem’e dikkat çekiyor.

  Ressamın; Taner Ceylan’ın, Sanatçı ve Zaman Sergisinde sergilenen bir çalışması; tül örtülü bir kadın ve onun başının üzerinde tuvale yansıyan kanı sembolize eden kırmızılıklar…

  Buradaki anlatım; Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan ve onun “Keyd Gücü”nü kullanarak Şehzade Mustafa’nın babası Kanuni tarafından öldürülme emrinin verilmesi… Kısacası; 464 yıllık “keyd gücü” sorgulaması…

  Burada anlatılmak istenen “keyt gücü” kadının kurnazlığı, erkekleri kandırma gücü ve entrikalarıdır. Nihai bir güç müdür? Sadece kadın tarafına ait olması adil midir? Hiç sanmam…

  Keyd Gücünün, altında yatan nedenerin, tarihsel, psikolojik ve sosyolojik sebeplerinin, insan doğasının öç alma veya baskı, esaret altında geliştirdiği bir savunma biçimi midir?
 
  Hürrem Sultan’ın II. Selime seslenişi doğruysa; “ Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!” Toplumsal algının, alışkanlıkların, geleneklerin, göreneklerin yüce baskısının var oluş hakkı; en vahşi cinayetleri bile hak görmesi kaçınılmazdır.

  Güzel ve değerli olan şudur ki; sanat ve sanatçı, bir tarihçe kadar hünerlidir geçmişin sokaklarına girip, ölmemiş yaşamları tuvale, dizelere, hikâyeye taşımakta…

  Şair Novalis 27 yaşında ölüme yenik düşmeden önce ölümü anlama gücü mü göstermiştir; kadının “keyd gücü” gibi, şairlerin öncülüğünü; ölümden önce, ölümü duyurmak için borazan ve çanları mı çılmıştır; bilinmez;

Hissediyorum ölümü
Gençleştirici akışını
Ve direniyorum fırtınalarının
Ortasında yaşama cesaretle.

 Bir film sahnesi; belki hiç çekilmeyecek bir filmin yaşlı yönetmeni; ölüm döşeğinde adamın ne söyleyeceğini günlerce düşünür; bulamaz. En sonunda, ölüm döşeğinde ki adam değil, ona eşlik eden kadını söyler;

“ Senin yüzünden çok zaman kaybettim Michael”


Güven Serin 


23 Haziran 2017 Cuma

ÖLÜMDEN BİR GÜN ÖNCE



ÖLÜMDEN BİR GÜN ÖNCE…
-------------------

  İnsanın ölümü bir başkadır! Hele son sözler; bakışlar gibi keskin ve kalıcıdır… Yakın akrabalar, dostlar için de önemlidir; ölümden önce söylenen sözcüklerin manası. Bir anda mitolojik bir öyküye dönüşür; şaşırtır hikâye anlatıcılarını bile…

 Bakışın manasından tutun da, öleceğini anlamıştı; verdiği son mesaja, gülümsemeye, burukluğa, son tada kadar; her şey; resmin kalıcılığı gibi; en pahalı esere dönüşür. Üstelik satışa sunulmayacak; hiçbir müzayedeye girmeyecek bir son hatıra eserine dönüşür.

  Herkesin ölümden önce gördüğü bir insan vardır yaşam içinde. Onların bakışlarını, hareketlerini kendimizce yorumlayıp;”evet, bize bir şey demek istedi; bir miras, istek bıraktı.” İnancı içinde, tüm yaşam-yaşamı boyunca bizi etkilemediği kadar çok tesirin altında, ant içmiş bir ruha dönüşme çabaları içinde kıvranıp dururuz.

 Böyle bir notu bir zamanlar bende okumuştum. Son mektup da diyebiliriz. Ölümden önce ki gün içinde yazılan; üstelik imla kurallarına bile dikkat edilmiş; son sözcükler; bir emaneti anlatıyordu.

 Paylaşmak istediğim ise son sözlerin en çok edebiyat alanında yaşam savaşı veren; şairlere, yazarlara aitlik hissi yarattığına dair olacaktır.

 Abidin Dino’nun ölümünden birkaç saat önce söylediği; yazdığı son mısra diyebileceğimiz o minik sesleniş; “ Ölüm mü? Ne büyük buluş!” Ağır hasta ve yüksek acılar çeken bir şairin büyük buluşu gibi geldi bana. Hipnotize dolmuşçasına takılıp kaldım o muhteşem korkusuzluğa veya çaresizliğin çare üretim sanatına…

 Ya Goethe’nin son sözcükleri? Sevgilinin eline sımsıkı yapışması… Pencereyi açın, diye seslenişi… Tama fazla ışığı çağırması; ölümü kutsaması adına…

  Cemal Süreya’nın yedi kırlangıç ömrüne mühür basmış bu şairin, ölümden önceki; Tanrı ile konuşması;

Ölüyorum tanrım; bu da oldu işte/Her ölüm erken ölümdür, biliyorum tanrım/Ama ayrıca, aldığın şu hayat; fena değildir/Üstü kalsın…

 Derken, daha yaşayacağı birkaç kırlangıç ömrünü Tanrıya iade etmesi; kaç ölümlünün başaracağı şeydir? Birada, beş parasız ve bazen önemsiz sayılan edebiyatın gizemi girer devreye; şairini, hikâyecinin eserini; sonsuza kadar dayanacak mumyalamak ister…

 Kırk Bir yaşında ve ölümünden bir gün önce 128 Dikişli Şiiri yazan; söyleyen Didem Madak; da aynı şeyi yapar; hikâyesini, bedenden geriye kalan ruhu şiirinle birlikte bırakır; hediye eder;

İlk defa bu kadar sağlam yazıyorum.

Tutam tutam saçlarımı savuracak şarkılar.

Öyle şimşek çaktı gece
Ben sonu Z harfi olarak düşündüm
Son harf olarak
Ben zeni düşündüm ahbap.

Güven Serin 

22 Haziran 2017 Perşembe

DOKTORLARIN SOSYALLİKLERİ


Yamyamlık hep vardı... Hiçbir zaman yok olmadı.
Sadece,azaldı.


DOKTORLARIN SOSYALLİKLER İ
--------------------------------

  Günün sona ererken, göksel gösteri yapılan yerin biraz ötesinde mesleği doktor olanlar bir araya gelmeye başladılar. Tanıdığım doktorlardan birisi yanıma gelip selam verdikten sonra, meslektaşlar arasında bir buluşma; akşam yemeği olduğunu söyleyip, meslektaşlarının yanına döndü.

 Rahat ve yüksek sesle konuşuyorlar. Bol latife yaptıkları için, gülenler de epey fazlaca… Hazır bir sürü doktor birbirini yakalamış; yine diğer insanların yaptıklarını yapıyorlar; iş yeri, yetmezlikleri üzerine bir sürü duygusal, tepkisel konuşma…

  Tesadüf bu ya, günlerdir elimde taşıdığım kitabın, kalmış olduğu sayfası, dün geceden beri anlamaya çalıştığım doktor hikâyesiyle yoğrulmuş.

 13.yüzyıl Mısır ülkesinde yaşanan yamyam olaylardan söz ediyor. İnsanın kanı donuyor; ne kadar yakınımıza gelmiş diye. Daha da ileri gidiyor kitap; bu yamyamlığın, özellikle doktor yemek üzerine moda olduğunu; bin bir yalanla evlere davet edilen doktorların; mideye indirildiği anlatıyor…

 Ürpererek, gülümseyerek; şaka mı ciddi mi, paranoyasına dokunarak, yan tarafımda ki güzel giyimli doktorlara baktım. Acaba,13.yüzyıl yamyamlığı ve özellikle doktor yemekten büyük keyif alan başka yüksek statü sahiplerinin bu düşkünlüğüne ne derlerdi?

 Tabi ki bu sorgulamayı yapmadım. Biraz önce yemek yiyeceklerini düşündüm. Kendilerini tabaklar içinde servis edildiklerini bir düşünseler; bir gece maf olur. Olmaz mıydı yoksa?

  Bu duruma hemen el koydum. Tekirdağ, sahilinden 13.yüzyıl yamyamlığına sopa gösterdim; derhal sayfayı çevirip başka sayfalarda kayboldum; gecenin içinde kaybolan karabatak ailesi gibi…

Güven Serin 






20 Haziran 2017 Salı

PAŞA ÖLDÜ




PAŞA ÖLDÜ!
--------------

  Telefonda ki annemin sesi, paşanın öldüğünü haber veriyordu. Bir refleks haliyle zaman kazanmak için; “ Hangi Paşa?” diye oyaladım annemin sesini. Biliyordum bir tek paşa lakaplı tanıdığımın olduğunu… Yine de sordum…

 Çocukluğumun paşası; halkın dilinde Sali, diye bildiğimiz Salih ölmüştü… Erken, hazin bir sonun ölümüydü onun ölümü…

  Onunla tanışmamız 1960 yılların sonu,1970’li yılların başı olmalıydı. Hayal meyal hatırlanan çocukluk anıları… Birbirimize “paşa” seslenişin daha sonra ki alışkanlık seslenişleri…

 Görüşmeyeli kim bilir kaç “yüzyıl” oldu… En azından otuz yıl olmuştur. Hatıraların paşası, sukunete adanmış, sessizliği yaşam biçimi görmüş, titiz temiz, hazineleri teslim etsen yan gözle bakmayacak Salih’i; geç de olsa evlendirilmiş.

  Bilirsiniz, sessizliğe yazgılı olanların, bir de sağlam işi varsa; ona bulunacak eşin, konu komşular tarafından seçildiğini!

  Paşa’nın yani Salih’in başına gelen, nice ülke insanının başına gelen cinsten… Eş, dost ve akrabalar tarafından kullanılan saflığı, insan tarafı, onun da bir sürü ekonomik darboğazlar yaşamasına neden olmuş.

 Bu üzüntüler yetmiş ona. Bir tanrısal ödül niyetine bir de felç gelmiş son yılların başına. Bir de hoyrat bir karı-kadın seçilmişse yazgısal olarak başa; nice eziyet yaşamış, ölü bedende nişaneler taşımış; morluklar, çürükler kalmış paşadan geriye.

 Paşa öldü! Çocukluğumun paşası; koca yol dediğimiz, geniş, toprak yolda karşı karşıya geldiğimizde, gülümseyerek birbirine seslenişimiz duruyor hale; Paşököy sokaklarında; “ Nasılsın Paşa?”

 Balkanların hemen yakınında; her daim temiz üstlü; V yaka bir kazak vazgeçilmezi… Bir de tam saatinde başlardı bizde ki hayvanları bakım işine. O,öyle bir paşaydı; titiz, sessiz ve ermiş bir insan kılığında; yaşadı, yaşamdan geriye küçük, değerli bir hikâye bıraktı.

  Destansı bir sessizlik… Onu ancak; Veysel; o insan aşığı bir de Güven anlar…

 Güven Serin 



19 Haziran 2017 Pazartesi

İÇERİ TAZE HAVA GİRMESİNİ SAĞLAYACAĞIM


Açıp bütün pencereleri;içeri,
taze hava girsin...

                               İÇERİ TAZE HAVA GİRMESİNİ SAĞLAYACAĞIM




  Cumhuriyetin önemli duyarlılıklarından birisidir sanatsal öğretiler. Bu yüzden önemsenir, opera, bale, tiyatro… İşte tam da bunu anlatmak için tutuşulmuştur sanatın bütün okullarına; klasik müzikten, Türk müziğine, halk müziğine kadar…

  Cumhuriyet döneminin devlet eliyle yapılan binalarında bu kokuyu görebilir, insan enerjisini, düşsel yeteneğini mimarinin içinden filizlendirildiğine tanıklık edebilirsiniz. Çocukluğumun dönemlerinden; “ güneş girmeyen eve, doktor girer.” İfadeleri yaygındı.

  İlkokulun geniş bahçesinde en az yarım saat, idman zamanı; yani, spor yapılırdı. Nasıl ki, taze hava için pencereleri açılırsa bir evin; insanın ruhunu yeşerten bedenini yücelten ciğerleri için de, sabahların taze idmanı gerekir…

  Son yıllarda, şehirlerde, ilçelerde bisiklet ve motor sporunun yaygınlaşması, sıkışan insanlığın, şehir surlarını aşmak, doğaya, temiz havaya, hapsedilmiş ruhu ve ciğerlerini yaşamın ritmine bırakmaktan kaynaklanıyor.

 Yılmaz Spor Kulübü, gece vakti. Çayım, suyum ve masada duran kitabım; bildik Trakyalı alışkanlığıyla çekirdeğimi çitliyorum. Selam vererek yanıma yaklaşan adam, oturacak yer olarak, benim bulunduğum kamelyanın yan minderine; izin isteyerek oturdu. Uzun bir süre telefon görüşmesi yaptı.

  Adam, telefon görüşmesini yaparken, ben de hazırlık yaptım. Telefon görüşmesi biter bitmez; tekrar selamlaşacağımız gün gibi ortada. Adamın ilk sorusu; “ Nerelisin?” olacak. İkinci sorusu da; doğduğum yerden bir asker arkadaşı olduğu üzerine; silik hatıraları benle buluşturacak.


  Hemen pratiğimi yaptım; ilkokul sabahları derse başlamadan önce yaptığımız yarım saatlik idman gibi idman yaptım, çekirdeklerin canına okurken. Tahmin ettiğim gibi, adamın tekrar selam verişi ve ; “Nerelisin?”

  Tek ve tok bir cevap; Edirne, İpsala doğumluyum ama oradan çok önceleri geldim; tanıdıklarım çok az… Bu adamın önüne küçük bir set koymaktı. Oysa adam, gecenin, serin, temiz havasıyla buluşmuş. Etrafta, güven, sükûnet ve kamelyanın altında da masasında kitabı bulunan ilginç bir adam var. Tahmin ettiğim gibi, İpsala’dan bir asker arkadaşı varmış… İsmini çıkartamadı. Hiç üstelemedim… Hatıra bulma kurumu olmaya niyet bile etmedim.

 Bir süre sonra, adamın hikâyesi, ismi, çocukluğundan bugüne olan yaşam serüveni seriliverdi kamelyanın masası civarına. Öksüz büyümüş. Çabalama, emeklerle dolu bir yaşam ardından, önce oğluna, sonra kızına ev almış olmanın büyük onurunu taşıyan bir insan duyarlılığıyla gecenin derinlerine kadar masada kaldı.

 Sohbetleri, doğallığıyla kabullenmek, çiziden çıkarken, çiziye doğalmışçasına girmesine sağlamak; edebiyatın, felsefenin insana kazandırdığı en güzel nimetlerden birisi. Bu sohbetin bana kazandırdığına gelince, kamelyanın gece sohbetinde bana eşlik eden adamın, yöresel bir deyimi aktarması oldu. İlk kez duyduğum, hemen not aldığım deyim; “ Sevap işleyeceğim derken, günah girme boşu boşuna!”

 Üzerinde ne kadar çok durulacak bir deyim… Adamın söylediğine göre, tanıdığı yaşlı bir adam; Seyfi Dayı, diye birisinin sıkça söylediği bir şeymiş. Seyfi Dayının dini göstermediği ilginin gereği mi; yoksa dindarım diyerek, dinin ahlakına uygun yaşamayanları hatırlatmak mıdır bilinmez.

 Bu öğretiye, bir başka öğretiyi buraya taşıyarak katkı sağlamayı düşündüm. Henrik İbsen’in bir oyun sahnesinde, iki karakter konuşurlar; “

Birincisi sorar; “ Toplumumuzda ne yapacaksınız Bayan Hasel? İkinci karakter cevap verir;

“ İçeri taze hava girmesini sağlayacağım Pastor.”

  Yaşamın her yanında ayrı bir tazelik fışkırıyor; bir gecenin başlangıcında, bir kamelya altında veya bir uzak balkonda, iki kadının, zaman zaman görünen ay ışığının altında kahve yudumlamaları içinde birbirine duydukları güven, sundukları huzur öğretileri içinde; bir köy, bir kasaba,  kent; belki de bir tiyatro sahnesinde; Yedi Kocalı Hürmüz’ün, namus ile namussuzluğun ters çevrildiği anlatımlarında, gösterimlerinde…

Güven Serin 





15 Haziran 2017 Perşembe

MÜNZEVİ BİR HAYAT


Argadini... Çok geç olmadan...


MÜNZEVİ BİR HAYAT
----------------------

  İnsanlardan uzaklaşıp tek başına yaşanacak bir hayat… Çokluğun titreşimleri, belli ki, yazgısı edebi düşünce yaratıcılığına adanmışları rahatsız ediyor. Hâlbuki bütün beslenişleri, yalnızlığa gidecek yolun, bütün erzaklarını da, yine bu insanlardan şükranla temin etmiştir.

  Theo Angelopoulos’un filmi; Sonsuzluk ve Bir Gün, belki de bu süreci iyi, daha iyi anlamak adına, kendi yüzleşmemi de derinlerden çekip, sıradan olmanın, kalmanın hüzünlü neşesine kavuşmak içindir…

  Bu filmi, defalarca izlemiş olmam, bir daha izlemeyeceğim, anlamı taşımıyor; kat'iyen… Müziklerine, tane tane dokunmak; tıpkı, Anna’nın bıraktığı mektupta, gözlerinin dokunuşunu anlatması gibi bir anlama kavuşur. Bütün parçaların, bütüne yazgılı olup, onların birleşimini izleme şans ve onurunu yakalamak gibi bir şey…

  Münzevi bir hayat; gerçek edebiyatçıların ortak kaderi; yazgısı olmalı… Yarı tanrı kaidesine çıkmanın yüce bedeli… İşte bu yüzden, bu film, aynı zamanda Theo Angelopoulos’un kendi münzevi hayatının karşılığı; aynada ki soluk görüntüdür.

 Belki de, çok geç olmadan, bir gün, bir gecenin bile ne büyük öneme sahip olduğunu, basit yaşamların, nice yüce, derin, zarif yaşama denk bir adalet içinde sıralanışını da işitmemiz, kavramamız mümkün.

  İnsan olmanın, ölümüne, çürüyüşünü, kaybedişine trajik bir hüzün, ağıt yakmak yerine, tanrı ve tanrıçalara daha çok üzülmemiz gerektiğini de düşünebiliriz. Onların ulaşılmazlığı, ebediliği aynı zamanda büyük münzevi yaşamların da teselli haline gelecek kanıtı gibi; dimdik, uzanıyor sonsuzluğun gün ve gecelerinin içinde.

 Işık, sadece en üst kimliğe ulaşmış, kavramları, karakterleri yerli yerine oturtan, sahneler hazırlayan, seyirci koltuklarını yerleştirip, bunu yazıya döken, ezgilerle süsleyen, insana ait; ölümlü olana sunulan şükran; böyle bir şey olmalı…

 Güven Serin 



13 Haziran 2017 Salı

FRANSA AÇIK TENİS TURNUVASI SONA ERDİ


Jelena Ostapenko


Rafael Nadal


                           FRANSA AÇIK, TENİS TURNUAVASI SONA ERDİ




 Grand Slam, dünyanın en büyük dört tenis turnuvasından birisi Roland Garros, Fransa Açık Toprak Saha Turnuvası, erkeklerde Rafael Nadal, kadınlarda ise Jelena Ostapenko’nun şampiyonluğuyla sona erdi.

 Karşılaşmalarda spora dair her şey vardı. Mücadele, hırs, centilmenlik ve büyük emekler… Seyirciye dair de muhteşem bir algı, ritim, refleks; estetik ve akıl dolu vuruşlar, anında; top yere düşmeden kıyametimsi alkışlarla ödüllendirildi.

  Toprak Saha heyecanı, ebedi bir sahiplenme,100 yıl önce ölen pilot Roland Garros anısına 1918’de Fransa’da başlamıştır. Aynı zamanda tenisçi olan pilot Roland Garros’un anısı, uluslararası spor karşılaşmalarına dönüşmüş olması; gelişmiş ülkenin, vefa, onur, istikrar algısının, sahiplenmesinin de ne demek olduğunu anlatır.

  Oysa bu yüce milletin; milletimizin; böyle ne çok anıları var yaşatılacak; uluslar arası sahneye taşınacak;1915.1919.1920.1923.1938 gibi; tüyler ürpertici değerli anlar…

  Fransa Açık, Toprak Saha, tarihsel anları arşive; güne ve geleceğe taşıdı. Tenis Dünyası, Nadal ismine, bu efsane algıya dönüşmüş tenisçiye duyarlı ve büyük beklenti içinde şampiyonluğa hazırken, kadınlarda, dünya 47. si olan Jelana Ostapenko, henüz 20 yaşında. Genç, soğukkanlı ve şampiyonluğu hak ederek güçlü rakibi Simona Halep’i 2–1 yenmesi,bir sürpriz…

  Rafael Nadal’ın Fransa Açık Gram Slam,10. şampiyonluğu… Bir kırılmazlık, anıtsal bir ölümsüz esere dönüşen Nadal, duruşu, tutumu, tenis içinde gösterdiği kararlılığı; kendine özel tekrarlanamayacak insani ve sportif davranışlarıyla daha şimdiden efsanevi bir yer edindi.

  Rafael Nadal’ın yendiği rakibi ise tenis dünyasında 1 numara; Stan Wawrınka. Wawrınka, daha nice finallere, şampiyonluklara aday bir tenisçi. Kolay bir rakip olmasa da, Nadal’ın Toprak Saha mücadelesi inanılmaz bir mücadeleye sahip oldu. Nadal için kolay geçti.

  Çünkü o,Nadal… Rafael… Bir İspanyol… Nadal’ın işi çoktan bitti, en fazla 27 yaşına kadar diyenlere;31 yaşında gelen Fransa Toprak Saha Grand Slam şampiyonluğu, tarihsel bir cevap olacaktır.

  Kadınların Fransa Açık Toprak Saha Grand Slam şampiyonluğu ise Jelena Ostapenko 20 yaşında. Dünya 47. sıralamasından dünya 12. sırasına yükselen, belki de kadınlarda, tenis dünyasına yepyeni bir ismin doğuşunu duyurdu.


  Dünyanın üç kıtasında; Amerika, Avusturalya, Avrupa da yapılan; dört bölümden oluşan Grand Slam Tenis Turnuvaları en prestijli hale geldi. Dünya tenisçilerinden gözü buralarda olmayan yoktur. Bu büyük bir şeref olmaktan öte, inanılmaz bir içgüdüsel tercihtir de.

  Bu kadar büyük, önemli, tercih edilen olmak? İstikrar… Önem… Değerli kılmak için her şeyin düşünülmüş olması…

 Tenisçilerin milli marşları çalınırken; İspanyol ve Letonya; kim bilir kaç kez buğulandı gözlerim. Ülkemi; ülkemin tenisçilerini çoktan aramayı kestim de; ülkemin böyle büyük, değerli, efsane organizasyonlara soyunmaması, hazır hale gelmemesi; ne büyük tarihin, uyarlık sürecinin de yok sayılması anlamına geliyor.

  Söz gelimi, böyle turnuvaların bu ülkeden doğması; bir bölümünün Tekirdağ’dan başlaması, Çanakkale, İzmir, Ankara’ya uzanması ne büyük anlam ifade eder… Trak, Truva, Likya, Roma, Hitit, Sümer, Eti, Bizans, Selçuklular, Osmanlı uygarlıklarının bütünselliğini inkâr etmeden doğan bir ülke;
Türkiye’nin bu tür istikrar abideleriyle süslenmesi; lüks olmaktan öte, beceri, duyarlılık ve akıl istiyor; büyük akıl… Büyük ilim…

  Grand Slam; dört aşamalı bu muhteşem organizasyonlar, Avustralya Açık mücadelesiyle başlayıp, Fransa Açık, İngiltere Wimbledon ve Amerika Açık oynanarak tamamlanıyor.

  Elias Cenneti’nin İnsanın Taşrası isimli çalışmasında bir söz geçer insana dair;

“ Söylemesi ne kadar kolay; Kendini bulmak! Ve gerçekleştiğinde, insan için ne kadar korkunç!”

 Fransa Açık Tenis, Grant Slam’in unutulmazları haline gelen, Nadal ve Ostapenko için şunu not düşmek isterim; Her iki sporcuda da Kafka bakışlar; tanrı olmaya özenmemiş, ilk önce insan kalmak, bilinen yüce duvarların içine hapsolmak yerine, sahaya düşecek mücadeleye, spora ölümlü insan bedeniyle, ebedi bir ölümsüzlük mührü basmak…

 Güven Serin 








12 Haziran 2017 Pazartesi

NE GÜLÜYORSUN?




NE GÜLÜYORSUN?
-------------------


  Kim bilir kaç zaman oldu Horatıus’un bu seslenişi yaptığı andan beri! Nasıl da içlenmiş, büyük evrimsel zahmet içinde düşüncenin dehlizlerinde dolaşırken, en yorgun, belki de bir parça kırgın bir halde seslenmiştir zamanlara;

 “ Ne gülüyorsun? Anlattığım senin hikâyen.”

Kaç yazar, kaç şair anlatıp durdu; insanın olduğu her yerde; nice hikâyeyi; insana dair… Peki, ama hikâyecinin, hikâyeye kurban olan insana çıkışma hakkı nereden geliyor? İnsan olduğundan; tahammül sınırlarının koptuğu anda; sözcüklerin sanatına sığındığından…

  Hikâye anlatıcısı mıyım ben? Sanmam… Denediğim, bu işe hazırlandığım yalan mı? Değil… Bunca sesin arasında, büyük evrilme yaşanırken; her şey kıyamet gibi çokken; hikâye anlatıcı gibi, kırılmam, içe kapanmam doğru mu? Kat'iyen, değil…

  O zaman; yazgının bize hazırladığı yola dürüstçe koyulmalı; insan dürüstlüğü nasıl oluyorsa; hem kurban; hem de anlatıcı olarak… Montaigne benzeri veya Nietzsche uykusuzluğu hissedercesine; Belki Yunus Emre kabullenişi…

  Hiç kuşkusuz, yeni bir yol yaratıyoruz 21.yüzyılın kâbusları arasından, o büyük karmaşanın içinden sıyrılacağız;100. Maymun teorisini, gerçekmiş diyerek şarkılar söyleyeceğiz; biz de Horatıus gibi seslenirken zaman, boyut aralıklarına; hikâyesini yazdığımız, anlattığımız insanları gizlice dürteceğiz; hadi diyeceğiz; bu sefer olacak…

İçki bardağının da gamlı olabileceğinin edebi, felsefi düşüncesine varan insanın gamı; ne değerlidir; bilir misiniz? Artık, zaanatsal bir sanat yolculuğu başlar; katiyen, diğer insanlardan daha önemli değildir…

Güven Serin 

10 Haziran 2017 Cumartesi

KEŞ PARA MI?





KEŞ PARA MI?
-------------------

  Bir arkadaşım(Aziz Öğretmen) aradı; yeni telefon almak istiyormuş. Beni de çağırdı; alışveriş merkezimize. Ünlü olana… Çağrılınca gidilecek cinsten arkadaşınız olunca, gitmek gerekir. Gittim de… Aziz öğretmen benim gibi, klasik telefon kullanıyor. Artık değiştirme zamanını geldiği için; ünlü telefon satış merkezine vardık.

  Kullanışlı bir telefon almak için bu işte iyi bilgisi olduğuna inandığım yeğen Cem’i aradım. Alabilecek olan telefon markalarını yazdım not kâğıdına. Hazırlıklı olarak çıktık, satış elemanlarının karşısına.

 Hafif, ince ve oldukça estetik bir telefondu alacağımızı anlattık. Satın alma işini onayladık. Her şey yapılırken; fatura kesme işine geldi. Satış personeli bayan; sordu; “ Peşin mi; keş para mı vereceksiniz?”

  Bir şok; bir keşlenme kaşıntısı tuttu bedende. Meğerse benim bildiğim keş; kenar mahallelerden, ıssızlığın, uçsuzluğun dünyasından en lüks alış veriş mekânlarına kadar inmiş.

 Nasıl ki kanka;eğriye,doğruya ve her an her yerde seslenişlerin baş sözcüğü olmuşsa bu “kanka” bizim,iki büklüm olan keş,de alıcı bulmuş;:en aydınlık,en uğrak yerlere yerleşmiş bile…

 Ne demeli? Niçin bu sıkıntı? Bu büyük, korkunç tuzak? Dilimizi, tarihimizi, keş hale getirenler utanacak değil ya! Keş bir halde çıktık dışarı; üstelik iyi, güzel, değerli bir telefonu da vardı arkadaşımın. Dikkat et dedim; sık sık dokun cebinde ki o şeye.

 Niçin? Kendini iyi hissetsin; dostun olduğuna inansın. Yoksa elinde kayar; keş olup, salana, salına gider. Dilimizin, tarihimizin kayışı gibi; keş bir keşmekeşlikle…


 Güven Serin 




9 Haziran 2017 Cuma

CAMDAN BAKAN KADIN


JOHANNES VERMEER


CAMDAN BAKAN KADIN
----------------------
  Her sabah aynı manzara; betondan evlerin mimarisi öyle bir karamsarlık taşıyor ki, ister istemez, kadının hüzünlü karamsarlığıyla yarışır haldeler…

  Kadın, dışarı mı bakıyor, yoksa düşünüyor mu? Tam olarak belli değil… Onu oraya bağlayan bir şey olmalı! Gövdesini taşıyan ayaklarına, bedenini yönetecek olan ruhuna baskı yapan, prangalar vurmuş bir hastalık…

 Atölyeme gelirken her sabah, ikinci katta yaşayan, camın ve gölgelerin ardında gizlenen bu kadını göz ucuyla görüp, bakmaya korkuyorum. Göz göze gelince, viran çaresizliğe derman olamayışımın, olamayacağımın korkulu göz kaçırmasını; en iyi yapabileceğim işe; yazıya dökerek, bir çözüm buluyorum.

  Işığın ustası olarak kabul edilen Vermeer, bizim zamanımızda yaşasaydı; benim yerime her sabah, gizeme, çaresizliğe demir atmış bu kadını görseydi bir derman niyetine nasıl bir resim yapabilirdi?

  Vermeer’in ustalığı, nice kadın resmine üflediği ruh; Mektup Okuyan Kız, Dantel Diken Kadın, Kırmızı Şapkalı Kız, Süt Boşaltan Kadın figürleri gibi, Camdan Bakan Kadın resmini hangi hissiyat içinde, renk, ışık ve ruh sunardı? Muhtemelen, tüm kadınlarında ki yumuşaklık, sadelik ve huzur; Camdan Bakan Kadına da yansır; bulaşırdı…


  Vermeer’in hayatını anlatan yazılı bir açıklama olmadığını biliyoruz. Eserleri incelendiğinde Vermeer’in psikolojisi, felsefesi ve yaşam anlayışı çıkıyor ortaya. Günlük yaşamdan beslenen bir dahi; usta bir ressam…

 Her sabah göz ucuyla bakmaya çalıştığım ve hüzne gark olmuş, sanki pencerenin içine hapsolmuş; Camdan Bakan Kadın, tam da Vermeer’in tekrar gençlik aşısı yapacağı, tuvale yansıtacağı kadının, bir başka canlılık, var oluş kazanacağı gün gibi ortadadır.

  Vermeer’in hüneri; boya ve ışıktan geliyor. Sahneye, bir kez daha yaratıcılık, farklı ve özgün olmak düşüncesi-sanatı çıkıyor.

 Güven Serin 

7 Haziran 2017 Çarşamba

VAH DOKTORUM VAH!


İNTERNETTEN



VAH DOKTORUM VAH!
-------------------

  Dinlenmek amacıyla geldiğim yerde Akdeniz gecesi yaşanıyordu. Antalya Tiyatro Festivalini aynı zamanda, bildik mekânları ziyaret, özlem gidermeyle buluşturdum. Yazarın, çizerin, düşünürün, şairin en iyi beslenebileceği yerlerden birisindeyim.

  Bu gibi yerlerde edebi yalnızlık bulunmaz bir nimet gibidir. Tüm masalar dolu… Sağ çaprazımda mesleğinin doktor olduğunu sonradan anladığım iki kişi; 50 yaşlarında erkek,30 yaşlarında güzel bir hatun.

  Kız şirin mi şirin; çocuk mu çocuk… Zarif mi zarif… Ama kendinden de emin biri. Doktorum; çoktan olgunlaşmış; kim bilir kaç deneyim yaşamış ki, centilmen bir erkeğin bütün sürecini izliyor.

  Tok ve erkeksi sesi, tebessümü ile başgarson çağrılıyor. En iyi şaraplar inceleniyor. Bildik, güzel, değerli sahneler… Ara soğuk, ara sıcaklar bütün süreçler ve alımlı kızımızın şarabı tatmadan önce bardakta baş döndürücü bir çalkalama ve sonra zarif bir koklama töreniyle gecenin içinde sohbete; bir dertleşme törenine girdiler.

 Belli ki doktorumuz kızı beğeniyor. Ona, sunulabilecek en güzel içkiyi, yiyecekleri ve geceyi sunmak adına telaşsız, doğal bir yol izliyor. Bazen bir çuval inciri, sözü vardır ya; doktorumuz da doğallığı daha da arttırma adına, bütçe işine giriyor.

 Bizim ülkede, bütçe; yani gelir ve gider; yani, para meseleleri pek sevilmez… Örnekleri oldukça fazladır. Mesela, bir aile bireyi eve para getirdiği zaman pek sorgulanmaz. Evden para çıkıyorsa, neredeyse taşlama duvarına çevrilir.

 Doktorumuz özel ve çok önemli konuya giriyor; şarabın, yemeğin, Akdeniz akşamının tam da romantik çanları çalmaya başladığı an; kazancını söylüyor. Gün içinde baktığı hasta sayısını; bu sayı oldukça kabarık… Kısacası, doktorumuzun ortalama aylık baktığı hasta sayısı;650 kişi.

 Aldığı maaş yaklaşık 11 Bin TL. Gibi… Bu para, askeri ücretliye çok görünse de, doktorun faydaya, insana, yaşama; kısacası bizlere kattıklarına, katacaklarına, olumlu gözle bakılırsa az bile demek mümkündür.

  Ama asıl şaşırtıcı olay; doktorumuzun ay sonunda ödeme yaptığı kredi kartı harcaması 13 Bin TL. Yani 2 Bin TL ekside doktorumuz. Gecenin en güzel kısmını, en demlenmiş halini bütçe işine ayıran doktorumuzun, tıp tahsilinden önce iktisat okuyup okumadığını merak ettim. 2 Bin TL açık vermesini pek garipsemedim…

 Ağzımdan, onların duymayacağı fısıltılar dökülmesini de engelleyemedim; vah doktorum vah…

Güven Serin 

6 Haziran 2017 Salı

BU İŞ DAHA BİTMEDİ



BU İŞ DAHA BİTMEDİ
-------------------------

  Ahmet Cemal,5 Haziran gazete köşesinde, yine onu;o büyük hissiyatın yorgun bedeninin seslenişi;tıpkı beş yıl önce çevirisin yaptığı Hermanh Broch’in Vergilius’un Ölümünü anlatan eserde ki Vergilius’un son on sekiz saat üzerine anlatılan büyük destanın,kendisine süzülen,kendisinin de bu destanda yer alacak bir karakter olduğunu anlatan duygusallıkta,tarihe bir parça iz kalıp,anılma yürekliliğiyle not düşmüş.

 Bu iş daha bitmedi, diyor Ahmet Cemal. Bir hastalığın daha atlatıldığını, yapılması gerekenlerin, anlatılması lazım gelen hikâyelerin olduğunu yazıyor.

  Bu sefer o büyük destan, yüce eserden söz etmiyor. Romalı komutan Augustos’un emriyle İtalya’ya getirilen Latin Şairin son saatlerinde anlattığı o büyük hikâye yerine yakın zamanın hikâyesini anlatıyor Ahmet Cemal.

  18 yaşında faşistler tarafından kurşuna dizilen Federico Garcia Lorca’yı dillendiriyor, yorgun bedeninin ona geri verilen saatleri, günleri; belki yılları hatırına. Kendi anlatımıyla Cemal’in; “Bu yıl ölümün kıyılarına üç kez yolculuk yaptım.” Diyecek kadar edebi cesaret, belki duygusal bir yakınlaşma okuyucuyla; bir edebi vedalaşmanın; hiçbir zaman tamamlanamayacak insan tokluğunun aktarımı…

  Federico Garcia Lorca, kim bilir kaç kurşunla öldürüldü? Sanata dair bir tek sözcüğü dahi öldüremeyen kurşunlar, zanaat ve sanatı ortaya çıkartan insanı öldürmeyi öteden beri sever. Bu ölüm, öldürmedir, yaralayan, yok eden sanatı; tıpkı, yok edilirken, var olacağının kanıtı, dilden dile, hikâyeden hikâyeye aktarılacağının ateşinin meş'alesinin de aynı anda yakıldığı gibi…

  Ahmet Cemale; Vergilius’un dünya zamanıyla 2050 yıl önce yaşamış ruhuna, edebi sanatına sımsıkı tutunmuş yazara; uzun ömür, sıhhat diliyorum. Dünyevi yalnızlığını, o büyük ışıltılı evrenle dengelediğini biliyorum.

Güven Serin 



5 Haziran 2017 Pazartesi

YÜZLEŞMEK ve YAŞAMAK ÜZERİNEDİR HAYAT



YÜZLEŞMEK ve YAŞAMAK ÜZERİNEDİR HAYAT
------------------------

  Bu düşünce, günümüz insanına seçmiş olduğum aktarma biçimi; gazetemin köşesinden, şehrime ve şehirlere yayılmış, tarihsel, sanatsal süreçlerden, kitaplara adanmış yazar ve şairlerin ürettikleri değerlerden beslenme süzülenlerindendir.

  Jamen Joyce, Henrik İbsen incelemelerinden sonra bu kanata varıyor. Bir sanatçı, sanatında mükemmelliğe ulaşmışsa, eleştirilerin gereksiz olacağını anlatır. Aynı zamanda, hayatın eleştirmek üzere değil, yüzleşip yaşamak üzerine olduğunu, da anlatır; anlatmak ister…

  Ya bizim dünyamız? Sanatın ve sanatçının lüks sayıldığı; zanaat sahibi kişilerin, sanatçı kılığıyla,tüccarlara taş çıkartacak reklamsal,taklit-sel çabaları… Bütün bunlar göz önünde duruyorken; hazır konduğumuz sosyal dünya ve kantarın topunu fazla kaçırıp kaçırmadığımızın belli olmayışı…

 Hâlbuki üretenin her daim bir; birkaç adım önde olacağı belliyken, sadece çığırtkanlık yaparak, kalkınma, aydınlanma, duyuru yapılmayıp, aynı zamanda, değerlere, değerler eklemenin evrensel bir yürüyüş, yüzleşme olabileceğini; görmek, duymak istemiyoruz…

 Niçin? Sloganların yüceliği, atasözlerinin, deyimlerin kurtarıcı kolaylığına yakın oluşumuz mu? Henüz, tiyatroyu, tiyatrocuyu eleştirel vaziyete geçmemişken; ya tam övgü, ya tam fikirsizlik içerisinde kıvranmak niye yarar?

 Dünyanın, bu maviliğin, evren gözünde ki küçüklüğünü ancak, gerçek sanat ve sanatçı, büyülü bir gösteriye, görkeme kavuştura bilir. Gerisi, vız gelir bana; paftasına, parseline, argosuna, soylu poz verişlere, ölüm kokan yangıncılıklarına, karanlık saçan aydıncıklarımız; boğazına kadar battığımız tekrarlara; bakamamanın kederi değil, coşkusuyla vızıltıları selam ederim…

Güven Serin 

 

 


HOŞ GELDİN GÖZTEPE




HOŞ GELDİN GÖZTEPE
-------------------------------


  Süper Lige yükselen üçüncü takım; Malatya ve Sivas Spordan sonra İzmir’in Göztepe takımı oldu. Eskişehir son ana kadar direndi. Mustafa Denizli mi? Yılmaz Vural mı? İki, değerli çalıştırıcı… Sahada gözyaşı vardı; yenenlerin, yenilenlerin; hatta yenmenin zaferi, yenilenin şanlı rakibe dönüşme anları…

  Kim bilir kaç kez yaşadı dünyamız; dünya insanı; bu savaşları; en hakiki kan gölü olan meydanları bile, en sonunda insanı bitik hale getirir. Zaferin, sarhoşluğu, insani değerli; o muhteşem zenginliği; insanı tutup çıkarıverir, büyük savaşın, zaferin içinden…

  Hun İmparatoru Attila’nın bile Avrupa Zaferi, zafer olmaktan çıkıp, yerleşik olma, uygarlığa tutunma düşüncelerine dönüşür; ganimetlerle dolu kilerlerin taştığı zamanlarda…


 Kutluyorum Göztepe’yi… Eskişehri; bundan sonra da futbola; spora katacakları, disiplini, ter ve estetik golleri; yüce alkışları…

Güven Serin 

3 Haziran 2017 Cumartesi

ELHAMRA SAHNESİ ve MAVİ NOKTA...


Kamera; Güven 
Elhamra Sahnesi-İzmir

Sesler geliyor içeriden;soluk mavi ışığı anlatan,
insanı,insanın bitim tükenmezliğine yorumlayan,
sesler...


ELHAMRA SAHNESİ ve MAVİ NOKTA
-------------------------------

  Ülkemde, her geçen gün şunu fark ediyorum; sanatı sadece sanatçı takip eder. Felsefeyi filozof, siyaseti politikacı! Ülkemin şehirlerinde bir yere; bir etkinliğe gittiğimde, şaşıran sanatsever, idarecilerin yüzlerini görünce artık şaşırmıyor; şaşmıyorum; şaşı oluyorum.

  “ Vay canına; Tekirdağ’dan mı geldiniz?” Evet! “Gazetenizin ismi” Habertrak! Ve duymadıkları, duyuramadığımızın iç çekişleri; durumu idare etme vaziyetleri…

  İnsanları şaşırtan şey ne? Tekirdağ’dan, yerel basından birisinin Antalya’ya gidip Antalya Film Festivalini izlemesi… İzmir’e gidip, Devlet Opera Balesi Elhamra Sahnesinde Mavi Nokta Operasını izlemeye gelmem de şaşkın bir saygınlıkla karşılandı.

 Bu şaşırmalar, onlar kadar beni de anlatıyor. Yarım yüzyıla sahip bir hayatın ilk kez opera sahnesi, sesleri ve yaşamın hakiki gerçekleriyle karşı karşıya gelmenin şaşırması…

  İnsanlar, şaşırıyor çünkü bu ülkede, operaya, tiyatroya, festivallere, insana dair yapılan etkinliklere uzaklardan gelmek pek de lüks… Hele, işin bir de ticari, siyasi boyutu yoksa belki de enayilik bile görenler var.

  Böyle enayiliğe, can kurban… Başım, gözüm üstüne… Böyle enayiliğin, bana sunduğu, gamlı bir keyif bile olsa; insan yaratıcılığına, insan sefilliğine kattıklarını görünce, hiçbir borsanın endeksiyle izah etmeyeceğim ruhsal tecrübeyi, güncel yaşam biletlerini gıpta ile kabul ediyorum.

  İzmir Devlet Bale ve Operası Elhamra Sahnesi,20 yıl önce ilk gösterimini Ahmet Adnan Saygun’da sahneleyen Mavi Nokta Operasını dinledim. Sadece dinlemek mi? Hayır! İzledim; gördüm…

  Neyi? Terleri, sicim gibi akan çello sanatçısının, terini silmeye vakti olmadığını. Gördüm; kemanlarda ki iki kadın sanatçının, gözleriyle konuşup, tebessümle gülüştüklerini. Gördüm; insana dair anlatılan, mitlerin, ifadelerin çığlıklarını yine insanın elleriyle bastırılmasını.

  Sanatçı,”su, hava, toprak, ateş” sözcükleriyle anlatmaya çalışırken insanın ve dünyanın hikâyesini, bir müddet sonra, başka sanatçıların; çello, keman, obua, piyano ve davulun sesiyle kendi sesinin yitik hale gelişi…

 Mavi Nokta Operası, aynı zamanda; şu an bilinen tek yaşam alanı olan gezegenimizin öyküsü… Çok uzaklardan bakılınca soluk bir nokta olan; bütün kavgaların, krallıkların, kudurmuşluğun, sakinliklerin gezegenine adanmış bir çalışma.

  Yolu, yüksek binaları marifet saymanın yanında, Cumhuriyetten bu yana 80 milyonluk ülkede altı şehirde olan Opera ve Bale binalarının tüm şehir ve ilçelerimizde olmayışına; yakılan bir ağıt gibi izledim, dinledim; Mavi Nokta operasını.


 Güven Serin 

2 Haziran 2017 Cuma

ATATÜRK'ÜN KOLİBASI-KULÜBESİ


İNTERNETTEN



ATATÜRK’ÜN KOLİBASI-KULÜBESİ
------------------------

  Koliba sözcüğünü duymayalı neredeyse 40 yıl oldu. Rumeli ağzıyla kulübeye, bizimkiler de; amcalar, babamlar; tüm Paşaköy halkı koliba derdi. Tıpkı, Mustafa Kemal’in dinlenmek için, belki o büyük sorumluluğu hafifletmek,  heyecanı, yorgunluğu biraz süzmek adına, Ankara Söğütözü Mevkinde 1926 yılında kendi parasıyla yaptırdığı koliba-kulübesine kaçışın resmini yapamadığım için, yazı sanatıyla anlatmaya çalışacağım.

  Yakın zaman önce şehrimize 18 Mart Çanakkale Deniz Savaşını anlatmak için gelen Orhan Karaveli’nin hatırlatması, uyarısıyla bilgilendik. Mustafa Kemal’i çocukken birkaç kez gören,80 yıllık sevginin, büyük saygınlığa dönüştüğünü dinledik.

  87 yaşında olan Orhan Karaveli; saygın bir yazar olmanın yanında, gerçek bir Cumhuriyet sevdalısı, su katılmamış bir aydın algımızı perçinlemiş oldu. İlkokul çağlarında Atatürk’ün Söğütözü mevkinde yaptırmış olduğu bir gözlük kolibası-kulübesi, Orhan Karaveli’nin çocuk anılarında da geçiyor;

  Bir kerpiç ev, küçük bir mutfak; kahvesini pişirecek kadar. Ot yatak, birkaç hasır sandalye ve bir sehpa… Ki küçük sedir; Atatürk’ün dinlendiği, doğanın koynunda huzur aradığı yerin bütün lüksü, zenginliği bunlar. Bir de petrol lambası…

  Orhan Karaveli, çocuk gözüyle aklında kalan kolibayı; sanki çocuk ruhuna bürünmüşçesine öyle güzel kompozisyon ediyor ki; ot yatağın, hasar sandalyelerin kolibası, insan ruhunu saran yuvaya dönüşüyor.

  Yetmiyor; kolibanın önünden küçük bir derenin şırıltılar içinde aktığını, çayırların ot kokularını, söğüt, dişbudak, kavak ağaçlarını da resmediyor.

 Bu kadar zengin bir tarih içinde ve böyle önemli bir devrimi; Cumhuriyeti kuran bir insana; ressamlara, şairlere ve hikâyecilere yönelik o kadar çok malzeme olmasına rağmen; Atatürk’ün kolibasının resimleri, şiirleri, hikâyesi, tiyatrosu, sineması; sanatçılara vurulan gem veya sunulan korkuların işareti midir? Yoksa bizim sanatçımızı ortaya çıkartacak, teşvik edecek aristokrasi gücümüzün yetersizliği midir?

Veya milli, tarihsel bilgilere karşı olan birikimlerimizin zayıflığıdır…


Güven Serin 


1 Haziran 2017 Perşembe

TEKİRDAĞ BELEDİYELERİ SANATA ve SANATÇISINA SAHİP ÇIKAMIYOR


Oyma Sanatçısı,Mustafa Kaya

              BELEDİYELERİMİZ SANATA, SANATÇIYA SAHİP ÇIKAMIYOR             



 
  Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi ve Süleymanpaşa Belediyelerimizin büyük resmin yanında kendilerine bile ters düşen çok önemli bir olayı buraya taşımayı doğru görüyorum.

 Süleymanpaşa Belediyesinin heykel, resim, ses sanatçılarına verdiği desteği, yazdık, anlattık, takdir ettik… Büyükşehir Belediyemizin de şehir insanımıza; insanımızla buluşturduğu sanatsal projeleri aynı itina ile alkışladık.      

 Bu civarda, kendi şehrimiz; Tekirdağ’da bildiğim tek sanatçı olan Mustafa Kaya (oyma sanatçısı), ciddiye alınmadığı gibi ona verilen sözler sahip çıkılmıyor. Niçin? Yetirince popüler olmadığı için mi? Bir gün ünlü olursa; onun heykeli mi dikilecek?


  Mustafa Kaya, Tekirdağ’a yaklaşık 15 yıl önce yerleşenlerden sadece birisi. Kastamonu Bozkurt doğumlu Kaya, sanatçı bir aileden geliyor. 120 yaşını gören dede; önemli bir sandık ustası; çeyiz sandıklarının oymasını, işlemesini yapıyordu. Mustafa Kaya, dedenin sandık oymacılığından esinlenerek, genlerinden de gelen etkiyle kendi sanatını yaratmış…

 Tekirdağ sahilinde  “seyyar satıcılık” ile suçlanan, yaptığı işe sanat gözüyle bakılmayan sanatçı Mustafa Kaya, düşürüldüğü bu haller yüzünden sağlığının bozulduğunu, başına gelmeyenin kalmadığını anlatıyor.

 Anlatılanları dinlerken, yaşadığı birçok olayı da birinci elden dinlediğim için, sanatçının düşürüldüğü bu durum karşısında; UTANDIM…

 Hepimizin utancıdır bu durum… İlk önce; Büyükşehir Belediyesinin, Süleymanpaşa’nın, Kültür Müdürlüğümüzün… İlgilenip başköşeye oturtulacak sanatçı, seyyar satıcılıkla karıştırılıyor.

 Seyyar Satıcı olmak da ayıp değil; oyma sanatçısı olmak da… İki işi karıştırmak; ahmaklıktır…              

  Tıpkı, kasapla manavı karıştırmak gibi bir karıştırma işi… Zabıtalarımızın, müdürlerimizin, yönetici ve memurlarımızın; kent, sanat ve sanatçı bilinci, algısı tekrar tekrar sorgulanmalıdır.

 Tekirdağ'ın turizminin kuruması, yok edilmesi tam da bu nedenlerden ortaya çıkmıştır. Gelen turistleri kazıklayan esnaf bir yana; Tekirdağ'ın tanıtımına katkı verecek, sunacak bir şey bulunmayışı; kısır, kupkuru bir çöle çevrilmesi gerçeğini ortaya çıkartmıştır.

 Bütün bu gerçekler biliniyorken, Tekirdağ kabuğunu kırmaya çalışıp, sahil düzenlemeleri, kültür ve sosyal tesisler, tarihi alanların ortaya çıkartılması projeleriyle sımsıkı meşgulken, şehrimize gelmiş ve bu şehirde; bildiği tek zanaat ve sanatı; üstelik kendine özgü bir marifeti ortaya çıkartan, bu işle geçinen bir insan; oradan oraya kovuluyor, yer gösterilmiyor.

 Şimdi, bu ahmaklığa, bu şaşkınlığa, bu körlüğe katılanlara şu soruyu soruyorum. Tekirdağ'a bir turist kafilesi gelse; ilk önce nereye giderler? Elbette sahile ve sonra, görülecek, gezilecek mekânlara gitmek isterler.

 Böyle kaç mekân var acaba? Birkaç mekândan öteye geçmez. Sahile inse, sahilde sanatçı Mustafa Kayaanın tezgahını ve onun oyma sanatını görse; turistlerin, hatta yerli halkımızın yaptığı gibi ilk işleri; onun resmini, videosunu çekmek olacaktır. Böyle de oluyor…

 Parayla bir sürü reklâm yaparak ortaya çıkartmaya çalışacağımız tanıtımı; hiçbir şekilde para vermeden; bir sanatçının, bir ailenin, Tekirdağ tanıtımına gönüllü katkı verişi; çok saygın, itibarlı iş, çalışmadır, deyip bunun karşılığı olarak sanatçıyı daha da itibarlı hale getirip, koruyup, kollama, onun sanatını yaşatma ve çoğaltmak bizim görevimiz olacakken; sessizliğe bürünmüşüz…

  Büyükşehir Belediyesi, Süleymanpaşa Belediyesi ve Kültür Turizm Müdürlüğü; sessizliğiniz, duyarsızlığınız için sizi alkışlıyorum.
                                         

Güven Serin


31 Mayıs 2017 Çarşamba

GARSON RACONU


Kamera; Güven  Hıdırlık Kulesi

Koca Çocuk...


Kamera; Güven


GARSON RACONU
----------------

  Antalya’ya her gidişimde uğradığım mekândayım. Gece henüz çökmüş. Güney tarafımda Hıdırlık Kulesi, yaklaşık 1800 yaşında; döngünün gün ve gecesini binlerce kez izliyor. Karaalioğlu Prakı ve Çitlembik ağacını biraz önce dolaştım.

  Hıdırlık Kulesinin hemen yakınında bir Hint filmi, belki bir şarkıya görüntüleme çekiliyor. Esmer bir Hint kızı defalarca denen; çık hızlı bir ritme sahip müziğin eşliğinde, erotik sayılacak dansını yapıyor. O dans ederken, meraklı insanlar, defalarca aynı sahneyi izlediler.

 Çekim, gün batarken bitirildi. Hallerine bakılırsa herkes memnun! Onları seyretmeye dalmış, önündeki yüksekliği denememiş olan küçük kız çocuğu bir metrelik yükseklikten döşünce, bütün çekim ekibi ve dans eden Hint kızı da küçük kıza yardıma koştu. İnsanlık, her daim değişime ve reflekslere ihtiyaç duyuyor.

  Herkes kendi yoluna çekilince Hıdırlık Kulesinin gizli geçidi andıran patikasından geçip, neredeyse gizli, bilmeyenlerin göremeyeceği yere geldim. Bildik, tanıdık bir yere gelmenin huzuru başkadır. Kaybolup gidilmez insan korkuları ve panikliyle…

  İçeceğimi söyledim. Mekân, neredeyse ağzına kadar dolu… Oldukça azalmış turistlerin yanında çoğu ülkemiz insanı… Falezlerin üzerine; Kaleiçi ile Karaalioğlu Parkının Akdeniz’e hafif bir çıkıntı yapan yerine kurulmuş çok önemli görüş açıları olan yere gece çöktü; serinlikle birlikte.

  Günün hareketleri; ses ve görüntüleri süzülüyor, içeceğimin mideme süzülüşü gibi. İlginç bir olaya tanıklık ettiğimi bilerek, bu düşünceleri dinlerken, aynı zamanda çok önemli racon yapan genç garsonu da izlemeye başladım. Oturduğum sürece en az, beş altı kez, masaları dolaştı. Kirlenmiş, dolmuş kül tablolarını, temizleriyle yer değiştiriyor; güya…

  Benim sıramda, denize doğru üç masa var. Üç masada da sigara içilmiyor. Bizim racon sahibi genç garson, her daim aynı şeyi yapıyor; güya temizlik… Temiz olan kül tablosunu alıyor, yerine başka temiz koyuyor. Ön masadan aldığı temizi, bir yana, bir yandan aldığını benim masama getiriyor. Görevini; yani raconunu çok iyi yapıyor. Anladığım kadarıyla baş garsondan  bir uyarı almış olabilir; “ görevini iyi yap, masalara sık sık git ve temizle ki bahşiş bol olsun.” Bizim ki de bunu bu işi, bir ilke, bir racon belirlemiş olacak ki, temiz, kirli fark etmez, kendi raconunu kesiyor.

 Garsonun bu racon kesimine tam not verdim. Böyle yerlerde çok sınırlı, kendi bütçeme göre ancak 2 TL bahşiş bırakacakken,5 TL verdim.  Benim kisi de başka bir racon olmalı…

 Güven Serin 




30 Mayıs 2017 Salı

UÇAK KORKUSU,DOĞANIN COŞKUSU ve DETAK


Kamera; Güven 


Kamera; Güven


Kamera; Güven


Kamera; Güven 


Kamera;Güven


Kamera; Güven



UÇAK KORKUSU, DOĞANIN COŞKUSU ve DEDAK…
----------------------------

  Her şey insana dair, sadece şairlere bırakılmadığı zaman sözcüklerin satın alınması, yolun yolcusuna da yakışır, yeni sözcüklerle kavramlara tutunmak.

  Uçağın 9 Bin metre havada asılı kalması, yer çekim kuvvetine, mühendisliğin, fiziğin zarafetle dokunuşu değil de nedir? Her çıkışımda yukarılara, ürpertici korkuyu yaşamak; salınmak, safralardan, ağırlıklardan, tutunmak sözcüklerin şanlı kurtarıcılığına…

  Dünya ile birlikte ilerlerken uçağım, titrek kalemimden dökülüyordu birkaç sözcük;

Uçağa her binişim, insan mucizesini hatırlatıyor. Mühendisliği, kimyayı, elementleri, fiziği… Minnet içinde ürpertici bir korku; şükranla ve her daim olan soylu tekrar…

  Yere basmanın, yeraltındakilerden haberdar olmamanın güvencesi; şimdilik güzel olan keyfiyle katıldık DEDAK (İzmir Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü) gezi programına. Sezonun son gezisi; aynı zamanda Nilüfer Hanım tarafından yapılacak olan helvanın müjdelendiğini de öğrendim.

 Gezdikçe, görüyor, gördükçe anlıyor olmanın çabuk ve telaşsız kaynaşmaları yaşandı DETAK yöneticileri; Ragıp Bey, Nilüfer Hanım ve diğer arkadaşlarla. Ticari kaygılardan, bildik insan kurnazlıklarından uzak; şuurlu bir doğa ekibi; kahramanları…

  Urla, tepeleri, denize paralel insan ve hayvan patikaları… Bir şeylerin öykülerinin başlayıp, yaşamdan yaşama uzandığı alanlarda; insanın doğal ile barışık ve saygın bir şekilde yaşayabileceğini bilme bilinciyle yürüdük DEDAK felsefesiyle birleşmiş arkadaşlarla.

 Nilüfer Hanımdan öğrendiğim rakamlar; İzmir’de yaklaşık 40’a yakın Dağcılık ve Doğa Kulübünün olduğuna dair. Matematiğin yardımıyla yaklaşık bir hesap yaptığımda 20 Bin insanın kararlı, farklı ve lüks olmayan doğaya kavuşum inancı, şehirlerin nüfusuna göre çok olmasa da, ülkemizin tüketim ve suskunluk çılgınlığına göre oldukça iyi bir rakam.

  Orta dereceli bir parkur diyebileceğim, kısa pantolonumun, güneşe, rüzgâra açık tenimin makilerin değerli çalılarının bolca çizik atmalarını, imza ve kabul nişanesi olarak kabul ettim. Tadına varılınca, tat coşkusu içinde kalınacak kısa fakat bir o kadar önemli bir güzergâh yürüyüşü oldu.

  Yürüyüş boyunca tepelerden baktık denizin maviden yeşile, yeşilden maviye dönüşmüş berrak ve küçük koylarına. Bir yudum yaşama bakar gibi, bir başka gezegen, ülke aramaya harcanan çabaların, yakın çevrelerimize ve telaşsız harcanabileceğini düşünerek…

  Ta ki, Altınkoy sizi, soğuk, berrak sularıyla ayıltana kadar… Yaşar Kemal, bir zamanlar belki de içinde ki ateşi söndürmek adına; “ Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler.” Dedi. Oysa yanıldı.

 Doğanın, evrenin izin vermeyeceği, evrimin evrimle muhtaçlığı içinde olduğu değişmez bir şey var; kötülüğün karşısında ki iyilik gibi; güzel insanlar her daim varlar… Ragıp Bey, Nilüfer Hanım, Tülay Hanım ve diğer DEDAK üyeleri, yürüyüş arkadaşları gibi…

Güven Serin 







BİLİNMEDİK,GİDİLMEDİK YER DEĞİL BURALARI


Adrian Kapısı

Ne bilinmedik,ne de gidilmedik yer değil buraları...
Sadece,üzerinde gizemin,bilmecenin öyküleri saklı...


Adrian Kapısı-Antalya

Çırakların,kalfaların,ustaların sesleri duyuluyor.
Acele ediyorlar;büyük resmi tamamlamaya;gösteriye,
güvenliğe,zarafete dönüşecek eserin anlattığı,
anlatacağı kim bilir ne çok şeyler var;
dinlemeye hazır olanlara.


Kamera; Güven

Adrian Kapısı

Roma,öncesi ve sonrası;akıp giden
uygarlıkların kayda geçiş kapısı