19 Haziran 2018 Salı

BİR KEŞİŞ TANIDIM


                                                 

BİR KEŞİŞ TANIDIM
------------------------------

  İsmi; bilinen ismiyle Assis’li Francesco. Bu keşişi Nikos Kazancakis sayesinde tanıdım. Nikos’un buna verdiği isim; Allahın Garibi. Ona taktığı isim çok şeyi anlatıyor. Keşişin seçtiği yol da; bütün yaşamını eziyet içinde geçirmeyi tercih etmesi de çok şeyi; şeyleri anlatıyor.

  Hak Dinlerin ortaya çıkması tam da burada önem kazanıyor. Sahip olduğumuz yaşamı, yaşamları daha iyi idare etmenin yanında, diğer yaşamlara da saygı duyma, kendimizi ve çevremizi tanıma; bütün bunlarla birlikte, yetinme duygumuzu, sonsuza uzanan açlığımız dengeye taşımak adına önemlidir.

 Çevremizde nice insan, kendini hiçbir şekilde tanımlamadan keşiş hayatı süren, keşişlerden daha keşiş hayatı süren insanlar…

  Assis’li Francesco da böyle keşişlerden sadece birisi. Yaşamı, Allah'a olan inancı eziyet çekmekten ibaret sayan; yaşadıkça öğrenen, yolun sonuna geldiğinde vazgeçilmez bir döngünün içinde teslimiyet ve ruhani bir ışık içinde göğe yükselen bir edebi, sosyoloji değerden başka bir şey değil…

  Bu keşişi; Allah'ın Garibini biraz daha yakından tanıyınca, insanın yetinme ve kendine yetme onuruna, sahip olmasının ne büyük erdem olduğunu, yaşam kıvılcımlarının güneşin ışık demetleri kadar çok ve değerli; fark edilmezse bir o kadar kıt olduğunu bir kez daha algılamak adına; algıya özümseme için bir fırsat bildim…

  Her devirde; tüm zamanlarda Allah'ın Garipleri; yaşama keşiş olarak tutunanlar var. Oysa büyük yaratıcı; Allah, doğada yüz binlerce renk ve ses yaratmış; yaradılışın güzel hatırına; ilimsel, sanatsal ve ruhani çalışmalar içinde olmak; yaşama zıtlık kazandırmak değil; tam anlamıyla hakkını vermek; yaratıcıya olan inancı tazelemekten, çoğaltmaktan başka bir şey değil…

  İnsanın, insanla; insanlığın insanlıkla savaşmak için ne kadar çok sebebi var sanılırken; Allah'ın Garibi, dediğimiz insanların bu savaşı, kendi savaşlarını bitirmek için duydukları tek şey; dünyevi ihtiyaçları; olmazsa yaşayamayacağımız ihtiyaçları ellerinin tersiyle iterek anlattıkları bir şeyler var; insanın düşüncesini zorlayan, tenhaları loşlukları dolduran; uçsuz bucaksızlığın özgürlük olarak algılandığı yerlerde, köşeye sıkışmışlığı, çaresizliği ve çare üretmeyi anlatan insan hikayeleri…

Güven Serin 





13 Haziran 2018 Çarşamba

BAYRAM HARÇLIĞI YÜZLERİ GÜLDÜRÜR



                         BAYRAM HARÇLIKLARI YÜZLERİ GÜLDÜRÜR



  Muhalefetin de etkisiyle, seçimlerin de soylu düşüncesi; ülkemizde ilk kez bir uygulamaya; emekli ve emeklinin eşlerine yılda iki kez; iki geleneksel bayramımızda 750 TL ile 1000 TL arası bayram harçlığı…

  Medyada özellikle hükümetin 1000 TL olan kısmını öne çıkartması,750 TL alanları şaşırtmışa benziyor. Bunlardan birisi de benim annem. Babam öldüğü için onun maaşını yaklaşık % 30 eksik aldığı için; bayram harçlığını da 750 TL olarak almış. Eksik verdiler diye epey endişelenmiş. Kendini de 1000 TL alacağım diye hazırlayınca epey şaşırmış…

  Çevreme, parklarda, kahvelerde oturanlara kulak verince; aynı şaşırmışlığı, ölen eşlerinden maaş alanlarda da görüyorum. Herkes,1000 TL ye göre hazırlanmış… Gel de Hoca Nasrettin’i anma! Her gün; gece yatmadan önce Allaha 100 altın için dua ediyormuş;

  Ya Rabbi yüz altın isterim! Doksan dokuz olursa almam. Hocamız her günün gecesi; bu dua ile Allaha yalvarırmış. Hocanın zengin Yahudi komşusu bir gece bu yakarışı duymuş tabi;

  Ya Rabbi yüz altın isterim! Doksan dokuz olursa almam. Yahudi komşu hocaya bir şaka yapmak ister; bir gece dama çıkar ve hoca dua ederken; bacadan 99 tane altını atmaya başlar. Hoca, her gece 100 altın istediği için almayacağını düşünür. Hoca altınları görünce bu işe çok sevinir. Alır ve altınları sayar;99 çıkar. Ve hoca, ellerini gökyüzüne kaldırır;99’u veren Allah 100’ü de verir; azı bulamayan çoğu bulamaz der ve altınları keseye koyar.

  Bayramları bayram yapan en güzel şeyler; eskilerin yenilenmesi, kırgınların barışması, her zaman yenilmeyen el emeği göz nuru baklavaların yenmesi ve aynı zamanda özlemlerin giderilmesi…

  Bayramların günümüzde ki karşılığı biraz daha değişse de; harçlık olayı sonsuza kadar değişmeyecek. Miktarı ne kadar çoksa; yüzümüz o kadar güleceği kesin. Kesin olmayan tarafı, bu işin mutluluğu kaç saat veya kaç gün süreceğidir!

 Tam da bayramdan, harçlıktan söz ederken; okullara; hatta ana sınıflarına dahi para-bütçe nasıl olur diye bir ders konsaydı; bayramların tadına ayrı bir tat gelirdi. Çünkü sağlıklı, dengeli, hoşgörülü insanın veya insanların hayatı; her daim bayrama dönüşür; heyecan, coşku, barışçıl ve sevgiye dayalı yaşam tarzları; ruhen ve bedenen sağlıklı insanların ellerindedir…

  Piyasaya biraz para girmeye görsün; harçlıklar veya maaş artışları; pazarda, markette ki artışların yansıması, cebimize girecek paradan önce geliyor. Bizim çay işlerine bakan Aydın Bey de bu işi hemen kavrayan esnaf arkadaşlarımızdan birisi; sabahın ilk müjdesini ilk sana duyuruyorum dedi;

  Bayram dönüşü; çay başına 0,15 krş. zam var duyurusu… Bayram harçlığının bir kısmı gitti bile…

  Toplumumuzun zenginleşmesi her alanda olunca daha mutlu, huzurlu olacağına gönülden inanıyorum. Her insanın; ama tamamının kendi iradesi, kendi huzuru, yine kendi bilgi, görgüsünde gizli... Sürekli boşluğa bakan, her daim miraslar, mirasyediler üreten olmaktan öte; okumanın, öğrenmenin, dinlemenin ve her türlü canlının değerli oluşunun farkına vardığımız an; harçlıkların da önemi, değeri; bereketi çok ama çok daha güzel, hoş olacaktır…

  İktidar geleneksel bayramları daha mutlu ve barışçıl olma adına; Ramazan ve Kurban Bayramlarına harçlığı ekledi. Muhalefet ise; Cumhuriyetle birlikte doğan bayramları; 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramında Bayram harçlığı vereceğini duyurdu.

 Bütün düşünceler güzel ve anlamlı. Veren elin, alan elden üstünlüğü ve ekonomik olarak köşeye sıkışmış olan insanların sevinci; hepini onaylamak mümkün. Esas olan; kalıcı ve anlamlı olacak olan ise; yaşam standardımızın değişmesi; kalıcı demokrasi, insan hakları ve ekonomik kalkınma…

  Bütün bunlar beraberinde ne getirir bize; halkımıza? Refah, ilerleme, dönüşüm, huzur, ilkeli ve hür; görgülü ve bilge yaşamlar; yani yaşamın her anına yayılan bayram anlayışları getirir…

  Bayramınız; her daim harçlık, sağlık, sanat, ilim tadında olsun; kutlu olsun…

 Güven Serin  


11 Haziran 2018 Pazartesi

SİLAHŞÖRLER KUPASI NADAL'IN


Rafael Nadal ve Dominic Thiem

Birinde birincilik,diğerinde ikincilik ...

Gün ve gece misali;iç içe geçmiş yaşamın
ayrılmaz iki parçası;daha da umutlanmak için...


Seyirci;deneyimli,gözlemci ve seyirci
burada ki kanunları;disiplin ve istikrarı
baştan beri onayladı;efsane,böyle doğdu;
Nadal...Disiplinin,direnmenin,istikrarın
diğer bir adı..




SİLAHŞÖRLER KUPASI; RAFAEL NADAL’IN
---------------------------------------------------

  Fransa Açık tenis rüzgârları tüm dünyayı baştanbaşa dolaştı. Spora ilgisi, saygısı olan milyonlarca, milyarlarca insanların takip ettiği büyük bir şölen…

  Dünya kendi yörüngesinde döner, bitmeyen savaşların, göçlerin acılı, hüzünlü hikâyeleri yazılırken; aynı zamanda iyi, kalıcı ve istikrarlı spor savaşları da yaşanıyor. Burada ölen yok; galip gelenler, derece alanlar ve inanılmayacak kadar saygı uyandıran sporcular ter döküyor.

  32 yaşında ki Rafael Nadal, 14 yıllık tenis hayatında Fransa Açık Toprak Sahada 11. Kez Grand Slam birincisi oldu. Fransa Açığın diğer bir ismi de, Roland Garros’tur. Her yıl tekrarlanan dört büyük parçadan birisi; Haziran Ayı içerisinde Paris’te yapılıyor.

 Kadınlarda, Simona Halep ilk Grand Slam birinciliğini burada aldı. Bura da, yani Paris’te Grand Slam’da birinci olmak; Paris Açıkta kupa almak adına söylenen bir söz var; “ Burada başarılı olmak istiyorsan, sabırlı ve disiplinli olacaksın!”

 Bütün mesele, yüksek kondisyondan ibaret olmadığını Paris Açık Tenis Turnuvasını; Nadal’ı izleyenler bilir. Eğer, mitolojiye, efsanelere merakınız varsa; yaşarken böyle bir ana tanıklık etmek istiyorsanız; Dünya Tenis Bir Numarası; Rafael Nadal ile Roger Federer’i biraz takip etmenizi isteyeceğim…

 Sporun, tenisin saygınlığına ne büyük katkı yaptıklarının bir parçasını dahi anladığınızda; gözyaşının; yaşlarının sadece acılar için değil; büyük olaylar içinde aynı kutsallıkta döküldüğünü görmek mümkün olacak…

  Rafael Nadal’ın yendiği genç oyuncu; Dominic Thiem, bu yenilgiyi iyi okuduğunda, önünde uzanacak büyük alkışların, aynı zamanda büyük yanılgıların, hataların da başlangıcı olacağı anlaşılır bir gerçektir…

Güven Serin 




9 Haziran 2018 Cumartesi

GÜNEŞİN YELESİ






GÜNEŞİN YELESİ
-------------------------

  Güneşin yelesi olur mu hiç? Olsa olsa Aslanların olur değil mi? Söz, şairlerin, yazarların eline geçince öyle bir güzel olur ki…

  Dante, İlahi Komedya’da çıkmış olduğu yolculukta; düşsel şiirini oluştururken; Yanın da günümüzden 2000 yıl önce yaşamış Latin şair Vergilius’u almıştır. O bilge insanı; onun rehberliğini seçmiştir.

  Cehennem, Araf ve Cennet yolculuğuna çıkabilecek bu konuda düş kuracak en önde gelen insanlar; şairlerdir. Sınırları zorlarlar; tıpkı bilim insanların kozmosun sınırlarını zorlayıp, öteleri, daha öteleri merak edip görmek, gitmek istemeleri gibi…

 Bu yolculuk esnasında, Vergilius’un kızgın bakışı Dante’yi üzmüş; hüznünü de değerli bir şiirle dile getirmiştir;

Hani yıl daha genç iken, güneş, yelesini
Kova'nın dibinde menevişlerken
Ve gece günün yarısına kadar erişirken

  Dante, soğuk kış günlerinin yaşandığı; Ocak ayının en şiddetli zamanını betimler; güneş, kova burcunun etkisi altındadır. Dante, soğuk ve güneşin etkisiyle; bu menevişlenme de bazı yüzeylerde ki renk dalgacıklarına, güneşin yelesine benzetir

  Düşsel yolculukların sınırı ve sınırsızlığı, her daim insanın içsel dürtü ve hücre hafızalarında saklı zenginliklerin bir başka görüntüsüdür. Durmadan eşelenmek ister. Şaşırmak, şaşırtmak, özgün bir önemsenme içinde, sonsuza dokunan bir zerrenin ruhu olduğunun bilinciyle; varlığının insanlığa dokunuşunu, ses getirişini duymak, görmek ister…

Güven Serin 


8 Haziran 2018 Cuma

ONURSAL MAKAMLAR BUDALALAR İÇİNDİR






 ONURSAL MAKAMLAR BUDALALAR İÇİNDİR
---------------------------

  Bir yazar, onur adına, nice insanın peşinde koştuğu itibar adına şöyle söyler; “ Onursal makamlar ancak budalalar içindir.”

 Oysa tüm yaşamımız içinde biricik mücadele, koşumuzdur onurlu bir makama ulaşmak. En çok alkışı alan müzisyen… En çok kitabı satılan yazar… En çok seçilen siyasetçi… En çok kazanan iş insanı… En büyük ödülü hak eden, sinema yönetmeni, oyuncusu…

  Sözcükler karmaşası, aklın tabularını, kabuğunu kırmaya başlamasın bir kere! Yazar, Ellas Canettı, söylemini daha da ileri taşıyarak;

  “ Onursal makama düşkünlük, ulaşmak, utanç yaşamak, onurlar içinde yaşamaktan daha iyidir; saygınlık olmamalı, ama ne pahasına olursa olsun, özgürlük olmalı, düşünme özgürlüğü. Onurlar duvar halıları gibi gözlerin ve kulakların önüne asılır. Artık ne gören kalır, ne duyan; düşler, onurlar içerisinde boğulur, verimli yıllar da kuruyup gider.”

 Çok ince bir nokta; tam da kırılma anı gibi bir şey… Yazarı anladığımı, anlaşılır olduğunu söylemek isterim. Peki, ama bunca onur yazısı; itibar arayışı, eşelenmesi ne olacak? İnsan, onurlu bir makama sahipken, utanç içine düşme adaletini niçin istesin?

 İşte, tam da büyük an burası. Bir filmin ismiyle bile ne çok şey anlattığını, burada hatırlatmak isterim; Burjuvazinin Gizli Çekiciliği; Luis Banuel’in 1972 yılında çektiği önemli sinema eseri.

 Onurlandırılmanın, ince, görünmez tesirlerinin insan ruhuna; zarif düşüncelerine yapacağı tesir… Hep böyle olmamış mıdır?

  Muhalif nice insan, hükümdar kılığına girince; onurlandır ılınca, nice utanmazlıkla suçlanan insanları bir kenarda unutup, tanrısal lütuflar içine girme cesareti, içgüdüsel saplantılar içinde kuruyup gitmemiş midirler?

Güven Serin  


7 Haziran 2018 Perşembe

DARÜŞŞAFAKA




  
                           DARÜŞŞAFAKA-ŞEFKAT YUVASI


  Günümüzden 155 yıl önce Sultan Abdülaziz zamanı; o günün beş aydını bir cemiyet kurdular. Adını da Darüşşafaka koydular. Beş aydın; zamanın ilk eğitim yuvasına öncülük ettiler;

Asker ve matematikçi Yusuf Ziya Paşa, Askeri Eğitimci Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa, Asker ve Bilim Adamı Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Eğitimci Sakızlı Ahmet Esat Paşa, Eğitimci Ali Naki Efendi…

  Darüşşafaka cemiyetinin ilk maddesi; Derneğin adı Darüşşafaka Cemiyetidir. İkinci Maddesi; Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı; Babası ve annesi hayatta olmayan, maddi durumu yetersiz ve yetenekli çocuklara, eğitimde fırsat eşitliği sağlayacak; yurt içi ve yurt dışı eğitimlerini çağdaş eğitim esaslarına göre başarmak.

  Kolaycılığa kaçan günümüzün dünyasında, tıka basa doyanların dahi mutlu, huzurlu olmadığını gördükçe, manevi, beşeri duygularımızı destekleyen, varlığımızın insan temeline sürekli destek yapan vicdan ve vicdanlarımızın ne büyük acılar içinde olduğunu görüyor, duyuyorum.

  Sabah gazetelerini bırakmak amaçlı Hakan Bey atölyeme uğradı ve selam verdi. Bir selam; hatta bir kelam, bazen tetiklenecek iradenin habercisi oluyor. Bankadan geldiğini, kendi partisinin Cumhurbaşkanı adayına yardımda bulunduğunu, insani ve vatandaşlık görevini yapmış bir insanın aydınlık yüzüyle karşı karşıya geldim.

  Yardım; yani bağış iradesinin gönüllülük tarafında olan insan duruşuyla benim de suskun, durgun, harekete geçmeyi bekleyen irademe; kalk borusu gibi, Nazım'ın şiirinde ki borazancı gibi haber vermiş oldu.

  Çoktandır düşündüğümüz şeyler vardır; hep yarına ertelediğimiz! Oysa nice yarınlar geçmiştir üzerilerinden; hatta ömürler… Yaşamın en güzel tarafı düşler gibi görünse de; eyleme, ağaca, ormana, sevgiye dönüşmüş olan yapılar, yaşamlar çok daha önemli olanıdır…

  Ziraat Bankası Şubesinin yolunu tuttum. Çok küçük bir bağışın, lazım olan insan için 100 Bin kişi bir araya gelince ne büyük bir yardıma dönüştüğünü, matematiğin yardımıyla daha da anlama fırsatım oldu.

  Bazen, çok küçük bağışın, yardımın ne işe yaradığını anlayamayız? Doğanın gücüdür bu; bir tek su damlasının lafı bile olmaz! Bir yudum, edebi bir güzellik kazanırken; bir avuç, bir derecik, ırmak; derken derya ve denizler çıkar ortaya…

  Bende kendi Cumhurbaşkanı seçim hesabına bağışımı yaptım yapmasına da; çoktan beri hissi, ekonomik hazırlık yaptığım bir başka şey için de oradaydım! DÜRÜŞŞAFAKA CEMİYETİNE bende tuz, un, baharat koymak istiyordum ve yaptığım küçük, benim için büyük yardımın maneviyatıma, irademe, eğitim ve görgüme ulaşan, damarlarımın ve hücrelerimin içine kadar sızan o muhteşem akış karşısında şaşkına döndüm.

  Açlığımızı,doymazlığımızı yatıştıracak en güzel şeyler;insana,doğaya;canlılara yapılan yardımlar olduğu çok net bir şekilde ortadadır.

  Buradan mezun olmuş, buradan şefkat, yol, yöntem, eğitim, disiplin öğrenmiş insanların ortak dili şudur;

  Dürüşşafaka; bizim için anne, baba şefkati olmuştur. Bizler kardeşliği burada öğrendik. İlimi, sanatı, dayanışmayı, ülke sevgisini; insan olmayı; burada yoğrulduk bizler…

  Bu kadar mı kolay insanın gözlerinin dolması? Bu kadar çabuk yaşayıp, çabuk eskiyen nice mide safahatlarımız; bir yana; hepsinin yeri ayrıdır. Yemeye, içmeye, gezmeye, eğlenmeye; makul olanı bulunca; aç açıkta kalanları unutmayınca; kim ne der?

  Unutmamak gerekir; vatandaşlık görevlerimizi! İnsani tarafımızın, verdikçe zenginleştiğini, vermenin mantığını öğrenince, kazanmanın bereketini, insan denen canlıya katacağı erdemi; unutmamak için; BİLMEK gerekir; sevgili dostlar, kardeşler; anneler, babalar, ablalar, ağabeyler… 

Güven Serin 

4 Haziran 2018 Pazartesi

54.KİRAZ FESTİVALİ ARDINDAN...







ANTAKYA MEDENİYETLER KOROSU






1.Tur Rakibim Yasemin Hanım



          54.KİRAZ FESTİVALİNİN ARDINDAN
------------------------------------------------------------------


 Nicelik mi nitelik mi tartışmaları yapılırken ülkemizde bir sürü festival; panayır kültürlerinin devamı misali… İsminin önünde uluslar arası ve kardeş şehirleriyle birlikte; kocaman politik beklentiler…
  
  Samanı, danayı ve daha düne kadar adam yerine koymadığımız kuru fasulyeyi bile dışarıdan ithal eden ülkemizin Tekirdağ şehrinde; yani benim yaşadığım diyarda KİRAZ FESTİVALİ yapıldı. Kirazı, diğer şehirlerden gelen…

  Başkan Eşkinat; buna son vereceğiz dedi! Politika her zaman kendi düşlerini yaratmak ister. İster istemesine de; düşlerin gerçek yaratıcısı olan sanata, sanatçıya, edebiyata yakın olur; durursan…

  54. Kiraz Festivali nicelikten sıyrılmaya çalışılıp, niteliğe doğru yelken açmak isteyen çırpınışın coşkusuyla taçlandırıldı.

 Bunlardan birisi; ANTAKYA MEDENİYETLER KOROSU… Seyirci büyülendi; siyasetçiler de öyle; bizin ne büyük zenginliğimiz varmış diyen insanlarımızın birkaç saat sonra; popüler pop müziğe ve dizilere teslim olmasını bilsek dahi…

 Farklı dinler, inançlar ve meslekler; hepsinin yolu; insanda kesişiyor. Medeniyetlere, hoşgörüye, paylaşıma inanmış insanda… Ve bu koro da öyle; insan zekâsı ve sevgisiyle taçlandırılmış; görkemi, destansı bir güzelliğe dönüşmüş; kadını, erkeği, müzisyenleriyle birlikte…

  Festivalin önemli olaylarından birisi de; Yelken Yarışları… Bu sefer tüm zamanımı; Tavla Turnuvasına ayırdım. 128 erkek ve kadının bir arada kıyasıya bir mücadeleyi, Malta eriklerinin bulunduğu Namık Kemal Evinin hafif üşüten bahçesinde…

  Tavla oyununun şans mı, akıl oyunu mu olduğunu tartışanlardan, bu işin matematik bilimine takip eden oyuncularına; en gururlu olanlardan, en pasif, duyarlı olanlarına kadar; hepsi birbiriyle; soluk soluğa yan yana oldular.

 İşin en heyecanlı tarafları ise; perdenin arkası; yani kulis arkası diye adlandırılan; tavla oyun sahasının hemen arkasında yaşandı. Üzülenler, şansa lanet edenler; nasıl yenilirim ben o oyuncuya, diyenlere kadar…

 Malta eriklerinin hemen altında Malta Şövalyeleri kadar cesur veya gizemli 128 oyuncu; kadın ve erkek; kıyasıya bir mücadele; her şey festival adına başlasa da; bütün oyunlarda; insan rekabeti ve egosunun yanında insan kültürlerinin inanılmaz varlıkları, kazanımları, kayıpları bir bir ortaya dökülür…

Güven Serin 


1 Haziran 2018 Cuma

ETEĞİ,ÇİÇEK DESENLİ KADIN


Ne çok sevilirdi; ve ne çok yalnızdı... 




ETEĞİ ÇİÇEK DESENLİ KADIN
-------------------------------------------

  Güneşin, güneşle birlikte kuzey rüzgârı-poyrazın en yoğun olduğu saatler; öğle zamanı. Oturduğum çay bahçesi ve insanlar, kimi dinlence peşinde, kimi sohbet…

  Biraz ötemde meşe ağacın gölgesine sığınmış üç kişi; iyi giyimli üç adam; daha önce hiç görmediğim insanlardan… Onların on metre ötesinde ise üç kadın oturuyor. Uzaktan da olsa kamu da çalışan; tanıdığım insanlar; işlerinden çıkıp, öğlenin dinlencesi için sahile inmişler.

  Kadınlardan uzun boylu olanın çiçek desenli eteği, poyrazın estiği güne uygun olmasa da, eteğin bir kadına ne kadar yakıştığını anlatmak adına güzel bir an…  Sanki Marilyn Monroe sahnesi…

  Çalışma saatleri gelmiş olmalı ki; üç kadın masadan kalktılar. Adettendir; orada gördükleri çiçeklere karşı fotoğraf çekilmek istediler. Kadınlardan ikisinin durumu iyi; üzerlerinde kot pantolon vardı. Çiçek desenli kadının işi ise zor! Marliliyn bir kez daha sahneye çekim için çıkmış gibi…

  Poyrazın her yoklayışı, eteğinin havalanmasına karşı, elini dizleriyle kasıklarının arasına koymasına neden oluyor. Nasıl olduysa; üç adamdan birisi bu durumu fark etti. Diğerlerine de söyledi. Oldular altı göz… Sanki ilk kez böyle bir gösteri izliyorlar; gözlerini dahi kırpmadan bakıyorlar…

  Rüzgârın oyunculuğu, kadının ısrarlı; etek ile rüzgâr, kadın ile eli, dizleri arasında gidip gelen, bir çağrı… Plajlarda;kimse kimseye bakmaz iken, gizli olanın çekiciliği midir, yoksa eğlenmesini, gezmesini bilmeyen biz insancıkların en ufak bir doğal olay karşısında bile; erotik gösterilerde ki titremeler, kasılmalar ve kendinden geçmeler…

  Eteği çiçek desenli kadın eteğinle baş etme çabalarıyla fotoğraf çektirip gözden kayboldular. Üç erkek; üç beyefendi; görünüşlerinden ciddiyet, düzen akan üç abazan dönüşmüşlerdi. Kadınlar kaybolana kadar, tek bir ses çıkartmadan, heykel duruşuyla, onların yönlerine baktılar.

 Her şey; eteği çiçek desenli kadının, görme istikametinden kaybolmasıyla son buldu. Bu sefer, birbirleriyle şakalar yaparak düştükleri durumdan, işledikleri suçtan kurtulma çabalarını perdeleyecek kadar masum ve çocuk yüzlere büründüler…

  Kapalı toplumun, toplumların ortak kaderi; sıkça, yakaladığı fırsatları kendince kara geçirme… İnsanoğlunun sıkıştırılmış durumdan bir şekilde kurtulma çabaları; hem içindeymiş, hem de yokmuş gibi; aynı durumu kendi insanı, eşi, dostu, kızı için düşünse; büyük tepki verirken; dışarıda bulduğu görüntüyü, bedava ve tanrısal bir lütuf gibi yan cebine koyma…

 Eğlenceyi, kurumsallaştırma-yan, kültürleştiremeyen toplumların acı kaderi; güleceği zaman ciddi olur, en ciddi durumlarda gülmeye, şakalaşmaya kalkar; bir büyük yaman çelişki; hepimizin ortak kaderiymiş gibi…

Güven Serin 

30 Mayıs 2018 Çarşamba

EN ZOR OLAN, BİR ŞİİRİ SAKLAMAKTIR






EN ZOR OLAN, BİR ŞİİRİ SAKLAMAKTIR
-----------------------------------------------


  Seslenir ötesinden yüzyılların şairi; inancı, inanmayı sanatla bir sayar; doğurmak, üremek, üretmek için sağlam bir inancınınız olmalı, der…

  Sanat dünyasını iyi irdelediğimizde, fotoğrafını yakından çektiğimizde; gerçek manada sanatçı tohumlarıyla doğmuş, genlerinde, elementlerinde ilahi bir sanatsallık taşıyan her insanın biricik çabasıdır; içinde büyüyen eseri, duyguları insanlara; kâinata duyurmak…

  Sözün icadı olmadan önce, mağara duvarlarına, ıslıklarla gökyüzüne haykırılan biricik şey; insanın erişilmez olana tutkusu ve erişilir olanı insanlığa armağan olarak sunması…

  İnsanların çeşitli zamanlarda itirafları vardır. Bazen işe yarar, bazen bir çuval inciri berbat eden yaşamsal alanlarımızda ilişkilerimize, iliklerimize işleyen tanıklıklar…

  En güzel olanları da; şairlerin, yazarların, filozofların itiraflarıdır. Darısı, siyasetçilerin başına… Bir itiraftır Goethe’nin Doğu Batı Divanında yazdığı şiiri;

“Saklanması zor olan nedir? Ateş!
Gündüz dumanı ele verir,
Gece alevi o canavarı.
Ayrıca aşktır bir de saklanması zor olan;
Her ne kadar sakin gibi görünse de,
Pek kolay okunur gözlerden,

En zoru ise bir şiiri saklamaktır;
İnsan meziyetlerini göstermeden edemez.
Eğer şair onu yeni söylemişse,
O zaman bütün varlığı onunla doludur;
Şayet onu edalı ve zarif yazmışsa,
Bütün dünya onu sevsin ister.
Herkese okur onu, sesli ve mes’ut,
Istırap verse de ihya etse de yahut…

Güven Serin 

29 Mayıs 2018 Salı

MEŞE ve GÜRGEN KRALLIĞINA YOLCULUK


Kamera; Güven    Gürgenler...



Kamera; Güven  Bir gecelik Yuvamız


Kamera; Güven  Meşe Krallığı



Kamera; Güven  Dupnisa Girişi 


Kamera,Güven Düpnisa;dağın içinde ilerliyor


Kamera; Güven   Düpnisa;oluşmaya,şekillenmeye 
devam ediyor...


Kamera; Güven  Düpnisa;suları,değişen
gizemli yeraltı dünyası;Dante,İlahi Komedyasını
burada yazmaya başlamış olmalı...


Kamera; Güven

Meşe ve Gürgen Krallığı...

                           MEŞE ve GÜRGEN KRALLIĞINA YOLCULUK

  Hoca Nasrettin “Karın çok geziyor” dediklerinde; “ İnanmam; gezse bizim eve de uğrardı.” Cevabını alırlar.

  Son günlerin modası; çok gezmek; çok paylaşmak! Hatta gittiği şehri, ülkeyi, ayağının tozuyla sosyal dünyada paylaşmanın yaz yağmurları yaşanıyor…

  Bu kadar geziyoruz da ne oluyor? Şehrimize en yakın ormanlardan, dağlardan, vadilerden, derelerden haberimiz bile yok! Niçin? Çok yakın oldukları için mi? Daha az değersiz oluşlarından mı? Bilgisizliğimiz ve görgüsüzlüğümüz yüzünden…

  Gezi ekibimizin değişmez üyeleri, Yunus Usta ve Bülent Yorulmaz. Yönümüz; kuzeye doğru yol almak! Demirköy, Sarpdere ve Dupnisa Mağarası…

  Sarpdere ile Dupnisa Mağarası arasında ki Gürgen Ormanı kalbinde, dere kıyısında çadırlarımız kuruldu. Bir geceliğine bize yuva olacak gürgen ormanı; yeşilin en neşeli halleriyle; sıkça yağan yağmurlar ve güneş; yeşillerin dansını, coşkusunu yansıtıyor.

 Bu diyar; meşe ve gürgen krallığının olduğu yerler… Göğe yükselen gürgen ve meşeler; kavaklarla yarışır doğrulukta ve uzunluktayken...

  Gürgen ağacının sağlamlığı, dayanıklılığı ve kayın ağacına benzerlikleri bir yana, meşe ağacının ululuğu, neredeyse bütün kadim insanlığın mitolojisinde yer almasına neden olmuşlardır. Meşe palamutlarını Anadolu, Türk insanı için bir başka anlamı var; savaş ve kıtlık zamanlarında; meşe palamut ununun ekmek yapımında kullanılması; bu ağaca olan saygımızı daha da arttırıyor.

  Şehrimizde veya civar illerimizde herhangi birisini, birilerini alıp bu bölgeye getirin; eğer ki daha önce gitmemişse; ormanlarından, derelerinden geçirip Dupnisa Mağarası ile buluşturun; ilk söyleyeceği şey; “ Burası Trakya’da mı?” Kendi değerlerimizin, eşsiz güzelliklerimizin ne kadar çok yakınımızda ve ne kadar çok uzağımızda oluşuna bir anlam katmak; dikkat çekmek istedim…

 Ekibimizin üyesi Bülent Yorulmaz da bu bölgeye ilk kez geldiği için; bu şaşkınlıkla sordu; “ Burası Trakya mı?”

  Doğanın milyonlarca yılda geliştirdiği, evrimin telaşsız ama karalı eserleri; ormanlar, dereler, mağaralar; hepsi sevgiyle sarılacak insana; kucak açmaya hazır… Dişbudak Ağaçlarından, Çamlara, Meşelerden Gürgenlere kadar…

  Milyonlarca yılda oluşan ve kim bilir kaç bin yıldan bu yana yarasalara ev sahipliği yapan Dupnisa Mağarası, kendi çapında benzersiz bir güzellik. Yöre için; en hakiki fabrikalardan daha değerli bir eser.

  Gecenin ağır ağır çökmesiyle, kamp ateşinin alev alev yükselmesi birbirine denk bir denge sağladı. Gökyüzü kapalı; ay ve yıldızlar görünmez olmuş. Bir yerlerde kutup yıldızının, Venüs, Mars gezegenlerinin olduğunu biliyoruz. Ayın ise çoktan, daha gün içinde de doğduğunu…

  Bir yerde geceli yorsanız, kamp ateşini yaktığınız, çadırları kurduğunuz yere de yuvanız gözüyle bakıyorsunuz. Gece yürüyüşleri, kampların vazgeçilmezidir. Bulunduğumuz yerden; ateşin sıcaklığını, kırmızı ışığını bırakıp, daha kuzeye tırmanmaya, yol almaya başladık.

  Derenin doğduğu yüksekliklere doğru, dereden hiç ayrılmadan; Domuz geçidine kadar geldik. Burada bulunan Eşek Erikleri, ekşilikleri bize katkı sunarken, büyük karanlığı algılamak için, kafa lambalarımızı söndürdük. Derinin usulca akan suyunun yörede bulunan kayalarla oynaşması ve kocaman, karanlık bir ormanın içinde ürpertici bir güzellik hissetmek ayrı bir şey…

  Böyle ıssız, karanlık, kuytu yerlere eski insanlar hiç de iyi bakılmazdı… Buralarda eçüş, bücüş ve cinlerin yaşadığına inanır, korkarlar, uzak dururlardı. Şimdi öyle mi; kamp alanımızın yakınlarında iki tane maden arama şantiyesi var. Gece boyunca hiç durmadan geçen araçların sesi, büyük ıssızlık ve cinlerle kavga edip durdular…

 Romalı şairler ise dünyayı terk etmeden önce böyle; ıssız, kuytu, gizemli yerlere çekilirler, son günlerini böyle yerlerde geçirirlermiş.
  Havanın bulutlu oluşu, göğü görünmez, karanlığı daha karanlık yapmış; gecenin saati; 24.00’a yaklaşırken; gecenin yukarısında olan yıldızlar, galaksiler ve insanların çok eski çağlardan beri gökyüzüne, orada gördükleri yıldızlara, yıldız kümelerine verdikleri isimler; hepsi insan medeniyeti içinde, insana önayak, kolkuvvet olmuşlar…

 Goethe’nin Şirazlı Hafız’dan etkilenerek yazdığı şiir de öyle;

Sen ki bilmezsin, seni büyük yapan budur/Ve sen ki hiç başlamazsın, budur alın yazın/Dönen yıldızlı gökkubbe gibidir şarkın/Başlangıç ve bitiş muttasıl aynıdır/Ortanın getirdiği aşikâr olandır/Başlangıç neyse sonunda kalandır.

  Güne sağanak yağmurla başladık. Çadırlarımız emniyetliydi emniyetli oluşu; küçük bir yanlışlık, küçük yağmur parçacıklarının çadırıma süzülmesi; belki de geceden bu kadar mutlu, huzurlu konuşmalarımıza bir yaklaşım, sınama getirmek istemesiyle gerçekleşti.

  Dupnisa Mağarası, merak ederleriyle buluşuyor. Neredeyse 3 km uzunluğunda, içinden yeraltı nehirlerinin aktığı; destansı bir loşluk, yaşam merkezi; 11 tür yarasaya ev sahipliği yapan ve daha bilmediğimiz kim bilir kaç çeşit böceğe…

  Dönüş yolunda, Gürgen Meşe Krallığında ki yamaçlarda; pembe çiçekleriyle göz alıcı Siklamenler; halk arasında tavşankulakları çiçeklerini dökmeye başlamışlar. Neredeyse buldukları her yere yerleşme, yeşil ile pembenin görselliğini, kendi yaşam alanlarında kendi yaşam hakkını kazanma peşindeler.

  Bülent ısrarla aradığı dere nanesi, Yunus Ustanın dikkati sayesinde buldu. Meşe Yosununun da öyle…

    Gürgen ve Meşe Krallığından ayrılırken, geride, şairlerin sıklıkla dile getirdiği fısıltılar, uğultular ve mısralar da kaldı; Şarap, aşk, saki, kızlar, yaban gülleri, bülbüller ve daha niceleri… İnsanın ufku geniş, derinlere uzanmak istiyor, edebiyata da saygısı varsa; dünya her daim dört elle sarılmaya değer bir yer haline geliyor; bizim yuvamız olan dünya…

 Güven Serin 










24 Mayıs 2018 Perşembe

BAL KAYMAK TADINDA BİR FİLM


Bir şeyler var bizi çeken;Komşu Hatice,Hayriye,
Sevdiye Yengelerin lokmalarının çekim kuvveti
gibi;bir şeyler


Alpler olmasa da, Makedonya Dağları, çok özel;
orada,o tepelerde yürümek farz oldu...


BAL KAYMAK TADINDA BİR FİLM
----------------------------------------------

  Senaryo ve Yönetmen, Onur Tan, Yapımcıları; Sertaç Demirtaş ve Yusuf Karataş. Müzik, Yıldıray Gürgen, Görüntü Yönetmeni Veysel Kılınç, Kurgu; Mark Marnıkovıç.

  Oyuncular; Tarık Ünlüoğlu,Sabina Tozija,Beren Gökyıldız,Ömer Tan,Kenan Çoban,Melisa Yıldırımer;filmi seçerken büyük bir iştahla gitmedim. Sinemaya gitmek, vaktimi çoktan beri zaman ayırmadığım beyaz perde ve arka fondaki güçlü sesleri dinlemek; çocukluğumdan bu yana alıştığım sinema salonunda ki sosyolojik birliktelik adına önemli bir buluşma oldu.

  Tahmin ettiğim gibi; izlediğim filmin konusu, sanatsal bir öncelik taşımazken, daha basit, bildik konulara dokunurken dahi; gözyaşlarının erdemi; beyaz mendil ile sıklıkla gözlerime dokunmama neden oldu.

  Film, daha geçin yılın sonbaharında gezdiğim Üsküp, Ohri, Struga; kısacası otobüsle içinden geçtiğim dağlar, tepeler; beyaz perdede tam da karşımdaydı. Aile yaşamının veya sahip çıkılmanın insani tarafı, vicdanına asfalt ve beton kaplatmamış her insanı etkiler.

  Bu filmde oldukça sanatsal bir yapı aramayı, büyük beklentileri bir kenara bıraktım. Karmaşık olanın peşinde çok az kişinin koştuğunu daha yeni öğrenmiş bir acemi olarak… Basit olanın peşinde büyük çoğunluk…

  Film de basit olana; daha önce; yaklaşık kırk yıl önce bizim çocukluğumuzun tahtına kurulmuş HEİDİ isimli çizgi filminden büyük alıntılar yapılarak kurgulanmış. Filmin basitliği; doğadan, insan duruşundan aldığı bildik davranış bütünlüklerinden kaynaklanıyor.

  Sanırsınız ki bu tür duruşlar, davranış biçimleri, sahiplenmeler ve korumalar her yerde var. Hafızalarımızı biraz kurcaladığımız zaman; kırk yıl önce organik tarımın yapıldığı, insanların kendi kendine yettiği zamanlarda bol olan şeylerdi; bu filmde anlatılmak istenen sevginin kucaklaması…

 Makedonya dağları, yaşam şekilleri, bize; bizlere yansıyan veya hiç kopmamış olan türkü, şarkı, öykü, masal anlatımları gibi; her an bir şeyler; bizi, tetiklemeye hazır…

  Şunu not düşmek isterim ki; her daim, ağır, karmaşık ve en iyi olanın peşinden koşmak yerine; basit olanların öyküsü, basitliğin hafifliğini de çok iyi anlamak, bir arkadaş ve seçim hakkı olarak…

 Güven Serin 


23 Mayıs 2018 Çarşamba

GOETHE'NİN İSLAM ve TÜRK SEVGİSİ



                                     GOETHE’NİN İSLAM ve TÜRK SEVGİSİ


  Almanların ve dünyanın önemli yazar, şairlerinden biridir Goethe. Günümüzden 200–250 yıl önceleri Hz. Muhammed hakkında ciddi araştırmalar yapan ve onun edebiyata yansımalarını; Hz. Muhammed’in Nağmesi şiiriyle ölümsüzleştiren şair…

  Yıllardır,” Şark Kurnazlığı” veya ilah ki “ Garp Telaşı” yüzünden, besinlerimizi, değerlerimize sırtımızı dönmenin yolcusu olduk. Oysa bilginin, görgünün, değerli ve doğru olanların nerede olduğunun hiçbir önemi yoktur. Batı; yani Garp, hiç ara vermeden Şarktan beslenmiş, Doğuya ait değerli ne varsa bunları baş tacı yapıp, kendi kültürüne monte etmiş, hatta kendine özgü;yerli haline getirmişlerdir…

  Homeros’un, Türk Destanlarından beslendiği ciddi şekilde tartışılıyor. Kültürlerin değeri de sınırları zorlayan, dolduğu zaman, taşıp başka medeniyetleri sulama kabiliyetlerinin olmasından kaynaklanır.

  Bir şiir, masal, hikâye, fıkra; bütün insanlığa aittir. Doğduğu an, bütün susuz alanlara akmaya, süzülmeye başlar.

  Yunus Emre şiirinde seslenir Hz. Muhammed’e “ Gül Muhammed teridir bülbül onun yâridir/Ol gül ile ezeli cihana bile geldim.”

 Goethe ise Muhammed’in Nağmesi şiirinde;

Kayalıklardan fışkıran,
Şu neşe pınarına bakın,
Bir yıldız çıkışı sanki
Bulutlar üzerinde
Yüce ruhlar beslemiş gençliğini,
Derununda koruluktaki kayalıkların,

 Şiirde ki Muhammed saygısı çok belirgin ve onun zekâsı karşısında hayran kalmış batılı yazar ve şair; Goethe…

  Kendimizden kaçarak hiçbir yerde kök salmamız mümkün değil. Altımızda, ayak izlerinden tutun da, masal, öykü ve mitolojiye kadar bütün medeniyetlerin önemini, günümüzle, bugünün felsefesi, sosyolojisi, edebiyatıyla buluşturmak bizim; bizlerin borcudur.

  Doğu Batı Divanı diye bir eser, Goethe tarafından yüzyıllar önce yazılmıştır. Kaç insan, bu ve bunun gibi eserlere uzanma cesareti buldu? Büyük gevezelikler ve harika tükenişler, bizi oyalamaya, bir türlü vahşi, ilkel duygulardan kurtulamayışımızın esareti…

 Tamam; basit olana yaslanalım! Sanata yakın olanın karmaşıklığı, yüzyıllardır göçebe olarak yaşamanın korkularını taşıyorlar; taşıyoruz. İyi ama sadece bu diyarlara geleli bile; Bin yıl oldu. Bu kadar telaş, korku ve basitlik niye?

  Müzelerimizden, konser salonlarımızdan, tiyatro ve opera binalarımızdan söz etmemiz bu kadar lüks mü? Onca yanlış, yersiz yatırım var ve hiçbir işe yaramazken; bunca mülk içinde dahi stres veya psikolojik hastalıklar artıyorken; edebiyatın, sanatın soylu koynuna dönme vakti gelmedi mi?

  Goethe’ye İslam’ı ve Türkleri tanımakta yardımcı olan bir başka şair; Diez yardımcı olmuştur. Timur, Nasrettin Hoca ve daha birçok Türk eserlerini çevirerek Goethe’ye yollamış; Nasrettin Hoca karşısında bile Goethe’nin derin saygısı, ilgisi oluşmuş ve sürekli daha fazlasını istemiştir.

 Goethe, Friedrich von Diez’e saygısını, minnettarlığını göstermek adına bir şiir yazmıştır;

Bana sadece Kâbus name’yi öğretmedin,
Oğuz’un bilge sözlerini de hediye ettin.
Şimdiyse Hoca’nın kıymetini bildirdin,
Timur’un iktidarına nasıl refakat ettiğini hocanın…


  Son söz; Doğu Batı Divanıyla tanışmak bu kadar geç olmamalıydı! Ne büyük kayıp, kayıplar ve ne korkunç bir şölen çılgınlığı, duyarsızlığı akıp geçiyor, basıp duymadığımız toprağın, içini yarıp dolaştığımız havanın içinden…

Güven Serin  

21 Mayıs 2018 Pazartesi

TEKİRDAĞLI KEÇİ ÇOBANI






TEKİRDAĞLI KEÇİ ÇOBANI
------------------------------------

  Bir gün Tekirdağ'ın Ganoslar Bölgesinden bir çoban; “ Ben özgürüm” diye haykırmış. Belki de canına tak etmiş; ardıçların, meşelerin, ıhlamurların tepe ve vadilerinde keçi gütme işinden…

  Tıpkı eski insanlar gibi İtalya'nın Dünya Miras Listesinde olan Lucca kendinde bir kalenin surlarında ki özgürlük-LIBERTAS yazısı gibi…

  Bu yazının özgürlüğü, bireylerin özgürlüğünü değil, o günkü devletlerin özgürlüğünü anlattığını Thomas Hobbes’in çalışmaları sayesinde öğrendim. Tıpkı, Atinalılar, Bizanslılar, Romalılar gibi; özgürlük, devletlerin özgürlüğü üzerineydi…

  Gelelim bizim keçi çobanına! Elinde bulunan keçilerin büyük çoğunluğunu satmış. Kimin aklına uyduysa; aradığı özgürlüğü yaşatmak için yola çıkmış. Onun çok uzak dediği özgürlük alanı Silivri’de bir otel alanından başka bir şey değilmiş…

 Orada, bir ay yedirilmiş, içilirmiş; bir parça da kadınlarla cilveleş ilmiş… Bizimki bir ay sonra yöresine döndüğünde elinde avucunda koca bir özgürlük-LIBERTAS duruyormuş. Yani; bomboş avuç içleri…

 Tıpkı kadim zamanlarda yapılan İtalya'nın Lucca şehrinde ki surlarda ki özgürlük yazısı gibi; bireylere olan bir şey değil; devlete olan bir özgürlüğün, altyapısız, üst-yapısız; kısacası donanımsız hiçbir işe yaramadığını anlamayı denedim…

 Bir başka açıdan; Tekirdağlı çobanın çok işe yaradığını da düşünebiliriz. Her daim bu tür insanlardan geçinen kurnazlığın kitaplarını yazmış insanımız aç mı kalsın? Üstelik otelde günlerce ağırlanmak; kırk yılda bir de olsa; çobanın dediği gibi; ben özgür olmaya, yaşamaya gittim…

 Sanmayın ki bu özgürlük arayışı sadece Tekirdağlı keçi çobanı için geçerli! İnecikli çiftçinin, İzmirli bir başka arkadaşın, babaları ölünce başlarına gelen özgürlük sancıları, talih kuşlarının boklarından daha beter olmuş…
 
Güven Serin 

19 Mayıs 2018 Cumartesi

SAMSUN'A GİTMEDEN ÖNCEKİ SON AKŞAM




                                 SAMSUNA GİTMEDEN ÖNCEKİ SON AKŞAM


 Şevket Süreyya Aydemir; Mustafa Kemal’in doğumuna; yani doğum yerine bir başka tarihsel var oluş gerçeğiyle; Kemal Yeri Bölgesini işaret eder. Conk Bayırı ile Kocadere Arası olan yerde; bir tepe; Kemal Yeri…

  Gelibolu Savaşı, işgal edenle, işgal edilen; vatanını savunanlarla, karşı duruşa, savaş sanatını katan bir komutanı da dünya sahnesine taşımıştır. Mustafa Kemal’i. Üç gün uyumamış; yorgun düşmüş bedeni, dipdiri zihninin üretimiyle bir genelge yayınlar.

  Kendisine gösterilen fedakârlıktan söz eder. Kazanılan başarılardan, alınan vazifenin öneminden! Ve bu güvenin, sevginin farkında olarak onlara; silah arkadaşlarına sunulan veda sözcükleri…

  Bir cepheden diğerine giderken ve her tarafta ölümün çürük, keskin kokuları kokarken; yine de saf tepelerin kekik kokusunu duymak isteyen, her daim savaşa saygı duyarken, barışı özleyen bir asalet içerisinde atına biner…

  Bir cepheye edilen vedaının gecesi; tarihe geçen ismiyle; Devlet Ülkesinde Devler Savaşı; bir cephede daha kanla, toprağın; sesle sessizliğin buluşma anı yaşanacaktı! Conkbayırı muharebesi böyle, bu algı ve cesaretle başlar.

  O geceye düşen notlarda; gecenin kalkan karanlık perdesinden söz edilir. Hücum anının başlama zamanı; bir kamçının havaya kalkışı ve aynı hızla yere inme işaretinin hücuma dönüşen; süngü ve mermilerin insanlık nazarında birbirine kavuştuğu Conkbayırı muharebesi, gövdenin kırmızıya bulandığı, tenin, tensizliğe koştuğu bir destanın da adıdır…

 O geceden geriye kalan sözcükler; her şeyin unutulduğu andır. Ölümün ÖLÜME meydan okuduğu bir zaman… Tam da o tepelere gittiğinizde, bir şafağın vaktine kulağınızı ruhunuzla dayadığınızda o sesleri, birbiri boğazlayan insanların, kavgasından çok muazzam iradesini, inanmış olanla, şaşkın olanın bir tek vücuda dönme türküsünün yakılışını dinlemeniz mümkündür.

  Sadece dört saat süren Conkbayırı muharebesi; karşı tarafın ölüm kayıtlarına 20 Bin insanın isimlerinin kazınmasıyla son bulur. Bizim tarafı hiç sormayın! Ölüm; ölümü yenme savaşında, insan sayısının da bir önemi kalmıyor; söz konusu olan; bir avuç vatan parçasının kurtarılma anıysa…

  Dört saat süren ve gecenin perdesini aralayan bu büyük muharebeyi, karşı tepeden izleyen İngiliz Binbaşının notları arasında şu sözcükler, eskimeyen bir önemi koruyacak bir şekilde; tarihin en şanlı kayıt defterine not edilmiştir.

  “ Ben ömrümde böle bir topçu hazırlığı görmedim. Mermilerin isabetinde ki keskinlik şaşırtacak cinstendi. Türk siperleri paramparça ediliyordu.”,

Ve notunu şöyle bitirir; “ Tepede yine Türkler vardı! Türklerle karşılaştık. Aramızda vahşi bir boğuşma başladı.”

 Büyük bir imparatorluğun sonuna gelinse bile; sonun zaferini, başlangıç anı gibi gören, yitik insanların, yepyeni umutları, ümitleri ve yeşertmeye çalıştıkları büzülmüş; gün yüzüne çıkartılmayı bekleyen tohumları vardı.

 Bu bitiş anına; “Kanlı bir gölge” gibi bakmak, yanlış anlaşılmıyordu. Biterken bile kazanılan savaş; kazınılırken bile kaybedenlerin tarafında sayılıp, başkenti işgal edilecek; 57 düşman gemisinin İstanbul’u kuşatmasıyla, el birliğiyle işgalin şamatasının başlayacağı zamanlar çok yakındı…

  Kanlı gölgenin, büyük imparatorluğu yok edilmek, paylaşılmak üzere; leş yiyicilerinin çekişmeleri başlamıştı. İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar…

  Şişli’de son akşam yemeğinde üç arkadaş buluşurlar. Mustafa Kemal, Ali Fuat ve Rauf Bey…

  Mustafa Kemal’in Samsun’a gitmeden önce ki son akşam yemeği ve ağzından dökülen sözcükler;

  “ Beraber çalışacağız Fuat!” , “ Paşam, benim kolordum daima emrindedir.”

 Bu köşenin, bu sözcüklerin yazarı olarak; Şişli’de yenen bu akşam yemeğinin anlamı, tarihsel önemini halen yeterince anlayamamış olmanın derin hüznü içindeyim. Bu anı resmetmeyen ressamlar, heykeltıraşlar! Şarkısını, türküsünü bestelemeyen sanatkârlar! Operasını, tiyatrosunu sahnelemeyen yönetmenler!

  Ne çok şey var; tarihi, sanatı, felsefeyi ilgilendiren; ne çok önemli an… Bu anlar, o kadar saf ki, seyirci, sahne ve yönetmen beklemek yerine; Anadolu’nun bağrına; belki de insanlığın binlerce yıl yaptığı şeye; sığınmaya, toparlanmaya ve kendine dönüşmeye gitme ve gelme mucizesine gebe kalıyordur…

Güven Serin 

17 Mayıs 2018 Perşembe

BENİMLE AYAKTA DURUYOR; KIYAMAM!




BENİMLE AYAKTA DURUYOR; KIYAMAM!
-----------------------------------------------------------

  İnsanın, insanlığın ve insanımızın yazgısı; kıymak ve kıyamamak üzerine… Uzaklarda, çok uzak diyarlarda ise ölüler, yüksek dağlarda kıyılarak; parça parça edilip, kuşlara sunularak, huzura kavuşturulmaya inanılıyor.

  Göç yolculuğumuz o kadar çok uzun ki; bin bir türlü felaketle yüzleşmiş, milyon kere yutkunmuş; belki de sırf bu yüzden aldırışsız, gamsız bir suskunluk yaratmışız…

  Gün; insanların beslenme saati; koyu gölgelerin kıymetinin başladığı zamanlar; bir ıhlamur ağacının altında; yan yana dizilmiş lokantanın masaları, sandalyeleri…

 İki kadının hemen arkasında ki küçük masaya bende oturdum. Az kelle; yedi köfte ve bir ayran; besleyici ve ekonomik cinsten bir ikram; kendimin kendisine…

  Kadınlar, yemeklerinin sonuna gelmişler. En iyi keyfin çıktığı anlar; bedenin sancıları, midenin ihtiyaçları yatıştırılmış, ruhun, sosyalliğin ve gevşemenin, hatta hayvanat dünyasında “geviş getirmenin” yaşandığı anlar…

  Kadınlardan bana yakın olanın telefonu çaldı. Birkaç saniyede bir ; “Tamam Hocam; takmayın kafanıza!” diyerek, telefonun ucunda ki hocaya-öğretmen ya da doktor arkadaşına yardımcı oldu. Telefonu kapattığında, yanında ki kadına;

  “ Bu da benle ayakta duruyor; kıyamam ya!”

 Tam da bizi anlatıyor; kıyamayan sözcüğünün ucunda ki kadın. Niçin kıyamazsınız? Diye sorsanız; ne diyecek? Kıyamadığı insanın düşkünlüğünü, zavallılığını mı anlatacak? Yoksa kendi üstünlüğünü; diğer insanlara yardım eden yardımsever bir insan oluşunu mu?

 Bizim insanımız; birbirine yaslanarak ne çok, yaslı zamanlara tanıklık etti! Neleri atlattı, bu ortak hissedişler yüzünden ve sayesinde... Çaresizlikleri ve nice zenginlikleri yok ettiler el birliğiyle. Yaslanarak, yaşlı gözlerle birbirini kurtarırken, aynı zamanda batırarak…

 Sanıyoruz ki, çare biziz! Öyle başlıyor yazgımız. Çocuk, yeğen, kuzen ve komşu; Sığınacak bir abla, ana, baba yaratıyor… Baba Hakkı; aşırı fedakâr olmasaydı; “baba” sıfatını alabilir miydi?

 Aydoğdu Mahallesine bir çıkın! Birkaç kez yardımda bulunun, yardıma alışmış veya muhtaç insanımıza. Ne çabuk da “baba” veya “ana” olabileceğinizi, ermiş mertebesine yükseleceğinizi, yaşarken görmenin keyfini sürün diyeceğim ama acaba, sürebilecek miyiz? Bu kadar çok, kıyılmış insan, yaslanmaya, çaresizlik içinde çare aramaya çıkmışken; yeter mi, bizim yetindiğimiz bilgi, görgü ve edindiğimiz servetler; bilinmez…

  Yakın zaman önce sadece köşemi, kalemimi inandığım doğrulukta kullanarak yaşam savaşı veren bir sanatçıya, geçici huzur, imkân sağlama onuruna kavuştum. Teşekkür için atölyeme geldi. Söylediği söz; “ Sana boynumun borcu var!” Buyurun; buradan yakın! Bu toplum; yani ben, bizler böyleyiz; inanılmaz bir şey, yol ve yolculuk; her an kahraman veya istenmeyen bir canlı olmanız; çok yakın; sağ ve sol melekler kadar…

Güven Serin 

14 Mayıs 2018 Pazartesi

LİDYALI KIZ





LİDYALI KIZ
-----------------------

  Mitolojinin içinde yer alan öykülerin ucu bucağı yok. Lidyalı Kızın hikâyesi de dilden dile aktarılarak bugüne; hatta dünya edebiyatına girip kendi tahtına kurulmuştur.

  Lidyalı kız kimdir? Bir örgü ustası! Tıpkı, zamanında bizim atalarımız gibi, kilimler, hasırlar dokuyarak ünlerine ün katmışlardır. Atlarının kuyrukları bile örgünün zanaatıyla dönüşüme, estetik bir güzelliğe, cazibeye, üstünlüğe dönüşürdü.

  Lidyalı Kız; bu öyküyü Dante de biliyordu. Duymuş, okumuş, öğrenmiş ve Komedyasında ustası dediği Vergilius ile yaptığı yolculuk esnasında kullanmıştır.

 Tıpkı, İlahi Komedya’yı dilimize kazandıran İstanbullu Kız Nurseren Bedirgil Yurtman gibi… Şimdi, Ege kokularının yayıldığı dağların, ormanların ve bir de gece hüküm süren mitoloji destanlarının olduğu diyarda yaşıyor.

  Lidyalı Kız Arahne örgü ustasıdır. Yani zanaatkâr ve aynı zamanda sanatkâr bir usta… Ustalığın ilimsel tarafı felsefeyle dengelenmediği zaman, en çok bilenin en çok zarar görme ihtimali he vardır.

  Lidyalı Kız da böyle bir ustalık gösterisi sırasında; Tanrıça Athena ile yarışa girmiş; bedelini ağır ödemiştir. Ustalığı, marifeti, elinin çabukluğu sayesinde kazandığı özgüven onun Athena’ya meydan okumasına kadar gelmiştir.

 Tanrıça Athena; aynı zamanda zekânın ve marifetin de Tanrıçası; meydan okumayı kabul edemez! O,Zeus’un kızıdır. Athena, Lidyalı Kıza öyle bir ceza verir ki, etrafınızda gördüğünüz bir örümcek ve onun ördüğü bir ağ varsa; işte bu ağın sahibi Lidyalı Kızdır. Yani, Athena tarafından örümceğe çevrilen Arahne…

  Ustalara saygı; büyük ustalara ve Tanrıçalara daha da büyük saygı…

 
Güven Serin  

11 Mayıs 2018 Cuma

Eleni Karaindrou - Ulysses Gaze





  Eleni Karaindrou;geçmişi güne davet ederken,aynı zamanda zamansızlığın muhteşem algısını da yaratıyor. Öfkelerimizi,kayıplarımızı ve kazançlarımızı;yoğurmanın ince terleri,koyu bir ağacın gölgesinde,yeşeren bir çiçek kadar,kopan bir yaprağın bahar telaşında ki renksizliğini,diğer baharın renkleriyle tamamlayan bir şarkı çıkıyor ortaya;hüznün ve coşkunun;görmenin ve ötelere taşıma heyecanıyla bugünü kutsamanın...



  Güven Serin 

9 Mayıs 2018 Çarşamba

ZİNCİRE VURULMUŞ ANTİGONE



SOPHOKLES,minnetle...


                                                 ZİNCİRE VURULMUŞ ANTİGONE

                                      ( 10–13 Mayıs Bergama Uluslararası Tiyatro Festivali )


 Bergama'nın Antik Mekânları, geçmişin; kadim dünyanın sanatı ve felsefesiyle yankılanacak. Bergama Uluslar arası Tiyatro Festivali; 10–13 Mayıs tarihleri arasında düzenlenecek.

  Festivale damgasını vuracak şehirler; Berlin ve İstanbul olacak. Bu kentlerin sanatçıları; günümüzden çok önceleri; 2500,belki 3000 yıllarının esintilerini taşıyacaklar. Gecenin alacası düşerken günün üzerine; gün henüz geçmemişken diğer küreye; Anadolu’nun Kayıp Şarkılarının konseri ve onu izleyen saatlerde; Zincire Vurulmuş Antigone sahnelenecek.

  Bir kralın; hatta kralların tragedyalarını izlemekle kalmayacağız; dinleyip, göreceğiz. Hatta bunca yüzyıl; ne değişti? Sorusunu soracağız kendimize; Farkına varmadığımız hep geçiştirdiğimiz duygularımıza…

  Sanatın; tiyatronun biricik amacı da bu değil midir? İnsanın insana, hatta insanlığa karşı düştüğü yanlışlığa, hatalara, suçlara karşı sorular sormak. İnsan vicdanını, kör kuyuların derinlerinde bulmak; bir sondaj mühendisti gibi derinlere kulak vermek…

 Bergama’yı bilenlerin, tarihine inenlerin ürpermemesi elde değil. Akropolis, Kızıl Avlu ve Askelepion; burada ki medeniyetin ne kadar ileri gittiğini; orada ortaya çıkan sağlık merkezlerinin, kütüphanenin uçsuz bucaksızlığının, tiyatrosunun yüksek tepenin sert ve korkulu yamacına kurulmuş olmasının ayrıcalığıyla görmek, anlamak mümkündür.

  Bergama Şehir Tiyatrosu, Zincire Vurulmuş Antigone Oyununu Asklepion Antik sahnesinde oynayacak. Bu bir oyun mu, yoksa gerçeğin izdüşümlerinin sanat ve sanatçı eliyle, zamanlar ötesi tüm insanlığa sunulan bir öğüt, hatırlatma, çağrı mı?

 İzleyicinin ruhsal, psikolojik yapısı; içindeki sağduyunun, yaşamla ölüm arasında ki adil olma anlayışının etkisi, etkilenmesi ve bu oyundan sonraki yaşamında nasıl bir yol izleyeceğinin kararının; kararlı veya kararsız duruşunu da bulacağız; antik dünyanın büyülü sahnesinde.

  Gaddar, kötücül bir kralın, lanetlenmiş bir kralın yerine gelmesiyle başlayacak oyunun gidişatı dünyanın insan genlerinde durmak bilmeyen güç arayışı ve sahiplenişinin gidişatı ve sonuç bölümü; bir kez daha sanatın dili, eli ve yüceliğiyle gözler önüne serilecek.

 Oysa günümüzün teknolojisi kararlı, sınırlı ve seçkin bir şekilde takip edilse; aynı tragedyalar her saat, farklı bölgelerde, şehirlerde oynanıyor; üstelik en canlı ve etkileyici halleriyle…

 Zamanın görkemli şehri; Thebai’nin güçlü Kralı Oedipus’un doğuştan lanetlenmesi, başına gelenlerin insan ruhuna, bedenine olan etkileri her ne kadar dayanılmaz görünüyorsa da, dayanılmazlıktan dayanmalara yelken açan insanlık; her kötücül, vahşetten sonra, kendi insancıl arayışlarını; ağıtlarda, masallarda, mitlerde, efsanelerde arayıp durmuştur.

 Belki de lanetli Kral Oedipus ve onun yerine geçen Kreon, efsaneden başka bir şey değil. İnsanoğlunun büyük kayıplarını, vahşi çığlıklarını dindirmek için ortaya çıkan sanatçı; evrenin ona yüklediği büyük görevle ortaya çıkarttığı karakterlere bir yazgı yükler.

  İnsanın, insan olma yazgısını! Büyük kayıplar vermeden pişmanlık duymadığımızı, en yüce ağıtlar yakılırken dahi soylu mazeretlere, gurura, kalpsizliğe sığındığımızı bize anlatmak ve kendimizle yüzleştirmek içindir bütün çabalar…

 İşte bu yüzden; lanetli kralın yerine geçen Kral Kreon’un en sonunda vicdani çığlığı; “ Ah! Dik başlı ve karanlık aklımın ölümcül hatası!” , “ Ah! İnatçılığım nasılda kör etti beni!”

 Bu kadar şah şahlı hayatlar, her çeşit eşya, en değerli mal, mülkler bile insanın ulaşması gereken ölümsüz huzuru bir türlü getiremezsen; belki de Bergama Asklepion Antik Sahnede, şu sözcükler hep aklımızın bir köşesinde yankılanacak;

“ Mutluluk, huzur bilgelikle taçlandırılmalıdır.”

 Kimin söylediği bilinmez bir başka efsanevi söz ise bizim kayıplarımız ile kazançlarımız arasında ruhsal bir iyileştirme görevi görmek için hazır bekliyor olacak;

 “ Onu kendisini öldürüp adını ölümsüzlüğe taşımaya kim ikna etti?

Ben ettim! Ben… Bir zamanlar zincire vurulmuş Prometheus”  

  Burada, bir tek kişiye teşekkür etmeyi borç biliyorum; Sophokles; minnetle…

 Güven Serin