26 Nisan 2018 Perşembe

BENİM HİKAYEMİ KİM ANLATACAK?





BENİM HİKÂYEMİ KİM ANLATACAK?
-------------------------------------------------------

  İşte tam da burada; yazgı, şans veya çok iyi dostlar giriyor devreye. Yazılan, çizilen ve onların yüce sevdalarından, arayışlarından haberi olan kimse ve kimseler…

  Lanetlenmiş kralın kuş olup, yıllarca uçması, hikâyesini anlatacak, vicdanını kanatan hüzne çare olacak kavuşum; bir kilisenin bahçesinde bulunan ağacın dalında son bulur.

  William Shakespeare,o sözcük cennetini yeryüzüne indirmiş şair bile bu korkuyu yaşamış olmalı! Bu yüzden Hamlet’in zehir dolu kadehi içince, onun acısına dayanamayan dostunun da içmeye kalması üzerine, yaptığı son bir seslenişi vardır;

“ Benim hikâyemi anlatmak için biraz daha katlan Horatio!” Gerçek manada Hamlet’in hikâyesi midir? Yoksa Shakespeare’nin mi?

  Tenin olmadığı yerde, sesin, ruhun gökyüzüne yükselemeyeceğini bilen bir şair-yazardır Shakespeare. Yakalamıştır insanın zaaflarını. İnsana dair bin bir çeşit hile ve kurnazlıkları; öyle bir çekip çevirmiştir ki; insan kaldığı sürece; Hamlet’in öyküsü, Ophelia’nın delirmesi, kralın hayaleti, amcanın soylu hileleri; her daim anlatılacak; duyrulup, sahnelenecek; çünkü insan buna yazgılı; haber verip, haber vermeye…

  Hikâye izleyip, hikâye anlatmaya; dilden dile, insana lazım olan insan kurtlarıyla, başka bir evrime tutunana kadar…

  Bir ses çınlıyor kulaklarımda; hangi zamana; zamanlara ait bilinmez; “ Teninizden ruhunuzu çalacaklar; ruhunuzu yok edecekler…” Bitmez insanın öyküsü! Çünkü evrim ve evrenin hikâyesi olduğumuzu bilim dünyası bilir sadece…

  Ya geri kalan? Değerli büyüklük? Manalıdır onların ki; sünneti, haç zamanlarını, evlilik, dövüş, barış, gurur, gösteriş, unvan törenleri çoktur; bitmez; ama tüketir büyük büyüklüğü…

  Dante ile Vergilius’un dolaştığı yerden bir ses ricada bulunur; Eleni bestelesin, Eleni yönetsin benim hikâyemi; der; gururdan, yüksek insan çıkarları ve korkularından sıyrılmış bir ruhun içinde, hüzünlü bir mutluluğu çoktan keşfetmiş halde…


 Güven Serin 



Eleni Karaindrou - Eternity and a day, at Concert Hall of Athens_Mosighi...





  İcat edilmemişti sözcükler;kötülük hüküm sürmüyordu daha ve tınılar;ezgiler,korkunç buluşmalar,tabiatın kavgaları veya yaşayacak olan gezegene doğru yol alışı;çoktan başlamıştı...




25 Nisan 2018 Çarşamba

SABAH KUŞLARI





SABAH KUŞLARI
---------------------------

  Bilir misiniz; kuşların sabaha ve alaca-karanlığa olan düşkünlüğünü? Alaca-karanlıktan önce ki karanlıkta başlar; Yuva kurmanın o büyük telaşı; onlara baskı yapan sanatsal içgüdü…

  Oysa bilmem ben! Hangi kuşun hangi sesi; ayırt ederim ancak; İsak kuşunun gece ötüşünü. Serçelerin şımarıklığını bilirim; kumrunun, duyuldu duyulacak olan ince, zarif kanatlarının sessiz sesini.

  Oysa bilmem ben; çobanın bildiği gibi çoban aldatan kuşunun ötüşünü. Karatavuğun; bülbülü ile sakanın ötüşünü ayrıt etmekte zorlanırım.

  Sabah kuşları; ninemin sabahın alaca karanlığında kalktığı gibi; çılgın bir ses dansına, renk açılımına başlarlar. Soyludur kanatları. Gökyüzünün rüzgârlarını iyi tanırlar. Oysa sabah kuşları; çalıları, gür ormanı, sakin vadileri severler… Utangaçtırlar…

  İsak kuşu ise; geceyi… Gözlerinin keskinliğidir onu geceye bağlayan, Gündüzün şamatasına katlanamayacak kadar da duygulu, görgülü, öteden beri taşıdığı hikâyeleri vardır. Bir de uçsuz bucaksız…

  Ya sabah kuşları? Bir parça şımarık, hiç büyümek gibi dertleri olmayan çocuklar; Kederli bir kuş var mıdır? Kederi kendine iş sanan bir tek canlı; insan olmalı…

  Bir de kuzeyin, İrlanda'nın folklorunda lanetli bir kralın kuşa dönüşmesi ve ölene kadar tepelerden vadilere, vadilerden ovalara savruluşunun porsuk ağacına tünedikten sonra bir çobanın okuyla vurulup ölen insanın hikâyesi…

    Oysa her borç kapanır bir gün. Telaşı yoktur zamanın! Sabah kuşları gibi beslenme saatine, yuva kurma romantizmine yazgılı değildir zaman. Akışı bile yoktur. Varlıkların evrimleri, yaşam süreçlerini daha iyi kavramak adına serilir önümüze.

 Sabah kuşları; neşeden haber verirler. Şımarmanın, yaramazlık yapmanın, çalılıklar arasında sevişmenin hiçbir zararı olmadığını; üremek ve neslini devam ettirmekten başka…

  Ötüşü dür bülbülün, sabaha olan borcunu ödemesidir… Bir de Gelibolu bülbüllerini dinleseniz; sessiz savaş meydanlarında, bütün bülbüller gibi ötseler de; siz, ısrarla, bu bülbüller başka türlü ötüyor diye iddiaya bile girersiniz; sabahın şafağında; bir başka şafak hainini izlerken…

  Duyuyor musunuz sabah kuşlarının ötüşünü? Oysa bu sabah da duymadık; duyamadık sabaha kavuşmalarını. Neleri duymuş olabiliriz? Öfkeleri, kinleri, alacak-verecek hesaplarını… Ne çok şey duyuyoruz da, sabah kuşlarını…

 Bu yüzden yüzyılların, yani zaman dediğimiz kafirin eskitemediği mağaranın içinden seslenir Shakespare; “ Kulağını ver çevreye, sesini değil!”

Güven Serin 

24 Nisan 2018 Salı

BEN GENE SANA VURGUNUM;HEEY...


Kamera; Güven Kumbağ-Tekirdağ

Bir varmış bir yokmuş...Bir medeniyet varmış,
diğer medeniyetlerin hemen yakınında...

Şafaktan süzülen kızıllık;akıp giden sınırsız zaman
ve hiç durmadan genişleyen evren...
Ya insancık? Mülkiyetin deli ve divanesi olmuş
o muazzam şaşkın,budala canlı...

Kuşların en heyecanlı zamanı;yuva kurma
besteleri;büyük yarış...


Gezi arkadaşlarım; Yunus Usta ve Bülent...
Gücümüz,grubumuzun küçüklüğünden geliyor.
Oysa,ne çok insanla doğada şenlenmek ister insan...


Kamera; Bülent

Kumbağ-Tekirdağ

Leyaklar;yörenin öz çocukları mı;yoksa onların tohumlarını oraya
bir kuş mu getirdi? Bilinmez;yörenin yamaçları çoktan
kucak açmış bu çocuklara...


Kamera; Güven Kumbağ-Tekirdağ
Ben gene sana vurgunum...

Yamaçların bonkörlüğü,yaşama olan düşkünlüğü;
ben gene sana vurgunum;heeey...Heey...


Kamera, Bülent  Kumbağ-Tekirdağ

Tabiatın sofrası-masası,sandalyesi;yaşlı kayalar...

Heey;ben yine sana vurgunum;lay lay lay lay lay....


Kamera; Güven  

Deli bir ressam,fırçasını sürmüş olmalı bu diyara.

Kavak ağaçları;bir ağaçkakan sabah çalışmasını,
bu yılın yuvasını inşa ediyor...



Kamera; Güven     
Yunus Usta ve Bülent...


Kamera; Güven   Kumbağ

Önde ayva ağacı. Hemen arkada kavak;buğdaylar-ekinler...
Gün yine ışığı doğurdu;ışık yasladı kendini toprağa,yamaçlara,
tepelere...

Ben gene sana vurgunum;heeey...Minnetle Nükhet Duru;
selamla,muhabbetle... 


















20 Nisan 2018 Cuma

NASILSIN?





NASILSIN?
-------------------------

  Adettendir, meraktan ve alışkanlıktır; Nasılsın diye sormak. Kuru, buz gibi bir “iyiyim” cevabı verilse de hafif deşeriz. Deştiğimiz le kalır her şey… Kanattığımızla, yorup, üzdüğümüz le…

  Oysa nasılsın-dan önce ne çok şey vardır; insanı tahlil etmek için. Ne çok şey; arkadaşımızı, dostumuzu bilmek adına…

  Erkin Koray böyle bir anı irdeler şarkısında. Nasılsın Hemşehrim? Sorusuna; “şöyle böyle” der; geçiştirir, kendince. Barış Manço ise kendi felsefesiyle ikide birde sorulan; “ hemşehrim memleket neresi?” sözcüklerine okkalı bir cevap misali; “ Bu dünya benim!” diyerek geçişini yapar…

  Yine öyle bir zaman dilimi içinde bir nasılsın;kuruluğuna yazarlığın ve felsefemin diliyle cevap vermek istedim.

  Nasılsın? İçimde ki faylar kırıldıkça tohum ekmekle meşgulüm… Nasıl yani? Öyle! (…) Yaşam, kuru sıkı atmaya benzemez. Sade ve her daim yaşatmaya dayalı oksijen sunar gökyüzü ve ormanlar…

  Sebep çoktur yaşamın ilerleyişine doğru yürümeye. Oysa yaratılan milyonlarca sorun, acı; korkunç bir yük oluşturur insancıkların medeniyetine…

  Sordukları sorunun cevabını almaya üşenen, duyduklarının altından kalkamayacağı için kaçış palanlarını; “dert etme kendine” kuru moral ile geçiştiren yürüyen yığınlar…

  İlim dünyası haykırmaya, cevap sunmaya devam ediyor; kırılan faylar öldürmez! Cehalet öldürür… Kırılan fayların geçtiği yerlere bir bakın; milyonlarca geriye. Vadiler, bereket fışkırır. Niçin? Doğa da, sanatçılar gibi faylar kırılırken tohumlar eker…

Güven Serin 

19 Nisan 2018 Perşembe

HIRSIZLAR MAĞARASI ve BİR FİLM (TANGERİNES)


Filmden bir kare; minnetle...



Dr. Muzaffer Şerif;minnetle...


                          HIRSIZLAR MAĞARASI ve BİR FİLM(TANGERİNES)


  
  Dr. Muzaffer Şerif’in kuramı; Hırsızlar Mağarası; yani, Gerçekçi Çatışma Teorisi, bir filmle, filmden öte insanlığın öyküleriyle iç içe, kendini ispatlayan, doğrulayan bir aşamadadır.

  Yönetmen Zaza Urushadze’nin ödüllü filmi Mandalinalar, Muzaffer Şerif’in teorisinden yola çıkılarak 1961 yılında iki gruptan oluşan çocuklarla (11–12 yaş) deney; Gruplar, Çatışmalar ve Sürtüşmelerin ortadan kaldırılması üzerinedir.

  Gürcistan Estonya ortak yapımı olan Mandalinalar (Tangerines) filmi, propaganda olmaktan öte geçer. Film, tam da burada sanatsal bir kimliğe bürünür. Gerçek sanatın özünde vardır; her yerde yaratacağı algı; aynıdır. İnsanın doğasında olan şey; doğal olanı algılamak; hissetmek…

 Doğamızda olan başka şeyler de var. Sınırlar çizmek; durmadan… Bölünmek, ele geçirmek ve üstünlük sağlamak. Yani en üste bulunmak… ABD Başkanı Trump yakın zaman önce konu Suriye olunca;”Füzeler geliyor; yola çıktı!” Ve büyük gösteri; füzelerle mesajını verdi.

  Bilinen şey; füzelerin insanlık için yola çıkmadığı… Tam tersi olsaydı; Mandalinalar filminde ki gibi; Ivo karakterine can veren ihtiyar; Lembit Ulfsak; Dr. Muzaffer Şerif’in teorisinin nasıl işlediğini eğrisiyle, doğrusuyla bize anlatacak, ispatlayacaktır.

 Bir film, film olmaktan öte geçer; gerçeğin en kaba, en kara, en katı yüzüne dokunursa; inanın bana; sesli ve sulu bir şeyler yapmanız mümkün. Yani; sesli ağlamanız… Bu ağlama, filmin ortaya çıkarttığı saf gerçekler olmaktan öte; içimizde gömülü olan suskunluklar, zavallı zalimlikler ve her şey; temizlenmek için kendini koy veriyor…

  Bugünün bilgi ortamında kimseye tavsiye yapacak durumda değilim. Yazının, yazmanın soylu hatırına, kendi gelişimimi, ruhsal ve bedensel sağılımı dengede tutma biçimi olarak gördüğüm bu uğraş; yaşadığımız şehre, bölgeye, ülkeye olan inancın borç ödemesine dönüşme teorisine dönmüş durumda.

 Kendimizi en çok sakınacağınız şeylerin başında geliyor; kirli bilgiler! Kitaplar, sinemalar ve daha nice reklâm, propaganda; Amerikan füzeleri gibi saldırmaya “neden” arıyor.

  Bu arada, yeterli eğitim, görgü, bilgi; yani sağlam ve dayanıklı bir sorgulama durumumuz olmadığı için 35 Avrupa ülkesi arasında yapılan araştırmada sondan ikinci durumdayız. Yani yalan, yanlış haberlere inanma ve kanma konusunda…

 Burada bu bilimsel gerçekleri hatırlatırken; seçici bir durum içerisinde en büyük yatırımın kendimiz olduğunu bir kez daha yazmak hassasiyeti içindeyim. Milyonlarca bilginin içinden çıkabilmek ciddi başarı istiyor. Bunların kaçta kaçı; doğru ve sağlam bilgidir? Bunun cevabını verecek olan; yine biziz…

  Bir kere şunu hatırlatmakta yarar var; ne bir kitap, ne bir film veya tiyatro, konser; zaman öldürmek için izlenmez, okunmaz… Ölmeyi baştan kabul eden bir düşünce; her an kandırılmaya zemin hazırlamaz mı?

 Biz yine Dr. Muzaffer Şerif’e dönelim! 1945 yılında bir Amerikan uçağına bindirilip ülkesinden nazikçe koparılan bilim insanına! O yıllar ve izleyen zamanda; bize sığınan Alman bilim insanlarını da nazikçe çalan ülke Amerika değil midir? Onları kaçıran ülke; bizim ülkemiz! Nice büyük uygarlığı kaçırdığımız gibi…

 Dr. Muzaffer Şerif Ödemiş doğumludur. Psikoloji alanında eğitim görmüştür. Bugün gelinen noktada dünya çapında tanınan birisi olması; Amerikan vatandaşı olmasına bağlıdır. Bütün imkânlar önüne serilmiş! Bir teki hariç; ülkesinden uzaklarda bırakılmak…

 Mandalinalar filmi ayrı bir güncelleme yapıyor. Yakın zamana25–30 yıl öncesinin komşu savaşlarını; Gürcü ve Abhazların öyküsünü ve anlamsızlığını Ivo karakterine can veren yaşlı adamın ölene kadar unutmayacağımız duruşu ve içimizde ki derinlerde ki fay kabuğunun kırılışını duymanız, büyük sarsıntıyı hissetmeniz an meselesi…

 Çingeneler Zamanı filminde ki çingene kadın; Ljubica Adzovic nasıl etkiliyorsa insan ruhunun dip kısımlarını; Ivo isminde ki yaşlı Estonyalı da öyle…

 Sinemanın sanata dönüştüğü an;100. Maymun Teorisi de kendi içinde dönüşüm yaşıyor. ;Aynı anda, milyonlarca insana izletsen; milyonlarca ortak hissediş yakalar; o büyük fayın kırılışının seslerini; büyük, göksel, anıtsal bir korunun ağıtları biçiminde tarihe kayıt edebiliriz.

 Film ve Dr. Muzaffer Şerif’in öyküsü devam edecek; etmeli de! İnsanlığın bu büyük bilgi girdabında, devasa okyanuslarda; bu tür filmlerin, teorilerin oluşturduğu yaşam adacıklarına ihtiyacı var…

  Filmi ve teoriyi iyi anlarsanız; bu büyük derya içerisinde sığınacağınız adaya da adım atacaksınız. Bir farkınız olacak bugünün yerleşimcilerinden; pafta, parsel, işgal, intikal ve ölüm için değil; size ait bir yudum yaşamın kırıntılarının bile farkına varmış olduğunuzun muazzam zaferi içinde ada esintisine, kuş ve rüzgârın sesine doğru yürüyeceksiniz.

 Güven Serin

  


18 Nisan 2018 Çarşamba

DOĞAL BİR FENOMEN(GÖRÜNGÜ)


                                     


DOĞAL BİR FENOMEN
---------------------------------


  Meğer bilmediğimiz ne çok şey varmış! Bazı insanların; özellikle cellât ve  bazı ilim insanların haricinde çok az insanın bildiği özel, gizemli olaylar…

 Bu işin bilimsel tarafı ortaya çıkmadan önce kim bilir neler üretildi bu konuda? Sabırsızlandığınızı biliyorum. Hangi konuda? Bir insanın idamı; yani asılma anında, çok hızla kırılan omiriliğin, insan bedeninde oluşturduğu fonemenden söz edeceğim.

  Bilirsiniz; dizilerde, sinemalarda, basında rastlamışsınız; bazı ülkelerde insanlar birbirine kızınca, hakaret karşılığı olarak parmak işareti yapar. Cinsellik ve yaptırım içerir. Acı vermek ister karşıda ki insana…

  Ya ölü bir bedenin yanında, çok yakınında ve sizin ellerinizle öldürülmüşse? Her şey bitti, bütün günahlar temizlendi derken; o kişinin tenasül organının dimdik hale gelişine ne dersiniz?

  Muhtemelen birçok cellât, lanetlendiğini düşündü. Bir ölünün tenasül organının, her şeyin bittiği, salındığı bir anda, ortaya çıkıp karşınızda dikilmesi hiç de normal bir şey değil…

  Bu olay,20.yüzyılın başında İrlanda edebiyatına yansımış; bir edebiyatçının yeteneklerinin, görgü ve bilgisinin ne kadar çok olursa, anlatacağı öykülerin de zenginliğinin o kadar geniş ve derin olacağı bellidir.

 Bizim Joyce de öyle bir insan; yani zengin olanlardan! Tıp okumuş; mitolojinin en sapa yerlerinde dolaşmış, biyolojiden haberi var. Sanki hiçbir şeyi pas geçmemiş gibi…

  Bu konuyu o aydınlatınca bende rahatladım en azından… Yoksa kimbilir neler uydurabilirdim! Yalan bir haber mi, yoksa evrensel veya tanrısal bir ceza mıdır, cellât veya cellâtlara?

  Gelelim, ölen kişinin aletinin; af edersiniz, tenasül organının ölünce niçin dimdik olduğuna! Bu işin Latince anlatımı; carpora cavernosanın! Bu işi ortaya çıkartan bilim insanı da; Herr Profesör Luitpold. Joyce böyle bilgilendiriyor.

  Gelim ölüm anına; idam sırasında; omirilik kopması, ani kırılma yaşanınca, bir uyarılma oluyor; yani yumuşak dokulara dolan kan sayesinde hızlı bir kabarma yaşıyor. Tenasül organı da bu trajik olay karşısında, dibdiri bir vaziyet alıyor. Sanki son bir istekte veya cellâda haddini bildirme dikilişi yapıyormuşçasına…

 Bu görüngü(fenomen) karşısında; vay canına be! Dedim. Bilginin, öğretilerin sonu; ucu bucağı yok…

Güven Serin 


16 Nisan 2018 Pazartesi

HAYAT SUYU



HAYAT SUYU
Büyük İskender Fars edebiyatına göre hayat suyunun peşinde koştu;yani ölümsüzlüğün ama başaramadı. Bunu başaran iki kişi; Hızır ile İlyas...
Şehrimizde 2017 yılı içerisinde yapılan heykellerden birisi mültecilere adanmıştır. Onların öyküsünü anlatır. Onların aradığı ölümsüzlük değil,tam aksine,yurtlarını bırakıp gittikleri Avrupa Medeniyeti,daha insancıl yaşamaktan başka bir şey hiç değildir.
Bu eserde ki hayaletimsi kişiler,kayık bir türlü hedefe ulaşamayan Akdeniz'de batan teknelerde boğulan insanları anlatır...Öykü,isimler,kıtalar değişse de;2350 yıl önce doğu da aranan hayat suyu,bugün batı da aranıyor.
Güven Serin






HESAPTA OLMAYAN-KÖRÜN TAŞI




KÖRÜN TAŞI-HESAPTA OLMAYAN
---------------------------------------------------------



   Celal Üster, yazı hayatında ki 50. yılını yine bir üretimle taçlandırmış. Körün Taşı ismi kitapta;50 yıl boyunca gazete ve kitap eklerinde yayınlanan çalışmalarını bir araya toplamış. Bu değerli haberi Ceren Çıplak Drıllat’ın köşesinden öğrendim.

 Öğretilerin sonu yok! Celal Üster’in yazı, edebiyat hayatında ki 50 yılı, 80 çeviri yapması, onları Türkçeye kazandırması, okuyucuyla buluşturması apayrı bir değer, ödül ve onur…

 İşin bir başka gerçeği; Bu yazar; Celal Üster 50 yıl boyunca yaptığı çevirileri sol elin işaret parmağıyla yazarak yapmış. Yani daktilonun tuşlarına dokunan tek parmak; sol elin işaret parmağı olmuş.

  Üretmenin biricik zevki, on parmak varken, bir parmağa düşen koca bir ömrün edebi, felsefi yükü; coşkusu… Diğer parmaklar bir başka alanda görevlerini fazlasıyla yapsalar da, sol elin işaret parmağının ayrıcalığı hiçbir parmağın göremeyeceği kadar fazla ve değerli.

Görgünün, bilginin vazife aşkının mazeret üretmek yerine tek bir parmağın bile neler yapabileceği, anlatabileceği ortada…

  Kitap oluşturulurken arkadaşı Semih Poroy’da boş durmamış. Kitaba katkı vermek için bir karikatür çizmiş. Kitap kapağında bir adam ve önünde daktilosu duruyor. Daktilonun da tek tuşu var; yazarın tek parmağıyla yazmasına uygun bir anlatı…

  Elli yıl boyunca çevirilerden ne öğrendim sorusuna, Celal Üster şöyle cevap veriyor;

“ Kendi daracık dünyamın ötesinde koskoca bir dünyayla tanıştım, en iyi yazarların düş evrenlerine yelken açtım, yarattıkları karakterlerin ruh derinliklerinde yolculuklara çıktım. Daha ne olsun?”

  Bu kitabı henüz okumadım. Hissettiğime gelince; sadece elli yıl, sol elin işaret parmağının emeklerini değil; yüzyıllar, hatta binlerce yıl ötesine uzanacağınız bir derinlik; yer çekimini zorlayan bir yükseklikle karşı karşıya kalacağız.

 Yetersizliğimizi, yetmezliğim izi, kuru; kupkuru sancılarla meşgul olurken, harika ömür ve ömürleri nasıl da bilinçsizce yok ettiğimizi görüp korkup kaçacağız

 Güven Serin 




12 Nisan 2018 Perşembe

Fazıl Say - insan insan / Muhyİddİn Abdal (Lyric)





  Değerli bir eser;ısrarla dinlenecek güzel bir süzülüş;belki de ruha bir sızma çalışması;değerli ve kıt olana...

BİR RESİM,BİN FİKİR...


OSMAN HAMDİ


OSMAN HAMDİ-PERA MÜZESİ
                                             

BİR RESİM, BİN FİKİR

  
Yaklaşık 2,5 metre boy,1,5 metre eninde ki tuvale 1906 yılında bir resim yapıldı. İhtiyar bir adam; beli hafif öne bükülmüş, üzerinde dervişlerin giydiği kırmızı bir kaftan… Başında ki kalpak Mardin yöresi insanını hatırlatan türden…

  Günümüzden 112 yıl önce yapılan bu resmin yolculuğu da ayrı bir hikâye… İhtiyar adamın hemen önünde ayakları dibinde ki kaplumbağalar önlerinde ki yeşilliklere değil de yaşlı adamın ayaklarına bakmaktalar. 

 Sırtında bir davul; nakkare veya kudüm olduğu sanılar ve arkasına uzanan ellerinde bir ney; üflemeli bir çalgı aleti. Sırtında ki kırmızı kaftan ve 64 yaşında olduğu halde beli bükülmüş yaşlı bir adam, kaplumbağalara eğitim vermekten öte; düşünceli…

  Bedeninin yaşlı oluşundan mı, yoksa yılların yorgunluğu, bıkkınlığı mı; bu duruşta her şey saklı… Bir vazgeçme veya küçük bir umudu alevlendirecek dervişane bir duruş… Bu resimde ki figür; Osman Hamdi'nin kendisi;64 yaşında; ölümünden dört yıl önce yapmış olduğu tablolarından birisidir.

  Osman Hamdi bir yıl sonra bir kopyasını daha yapmıştır. Kaplumbağa Terbiyecisi en tanınan eserlerden birisidir. Bir de en pahalı olanlardan… 1906 yılında yapılan tablo; tam olarak hangi yolculuklardan geçti bilinmez! Bilinenler ise ayrı bir anlam taşıyor; insan sosyolojisi, psikolojisi adına.

  Resmin tasvirini yapacak olan insanın; sanat, tarih, sosyolojik bilgisi ne kadar fazla, derinse eser de o kadar çok kapı aralayacaktır. 1906 yılının başlarında yapılmış olsa da, resmin geçtiği yer; Bursa Yeşil Cami'nin ikinci odasıdır.

  Eski, sıvaları dökülmüş bir oda; aynı zamanda Osman Hamdi'nin yaşlı ve yorgun halini anlatıyor. Yeşil Caminin üst kat odası viran lığı simgeliyor ama üzerinde taşıdığı sanatsal izler; Türk taş işçiliği, çinileri ve eski uygarlıkların yapılarından alınan taş ve sütunlar; kadim geçmişi bir arada, büyük bir sükût eşliğinde karşı karşıya getiriyor.

  Osman Hamdi’nin eserini Yeşil Caminin üst odasında yapması, Yeşil Caminin tarihsel ve sanatsal bir karaktere bürünmesinden mi, yoksa bu caminin yapılmasına öncülük etmiş, desteklemiş Çelebi Sultan Mehmet’in varlığımızın sebebi sayılan fetret devrini sonlandırıp, Osmanlı İmparatorluğunun yola devam etmesi için ortaya koyduğu büyük çabaları da mı öne çıkartmak istiyor?

  Hepsi, sanata, sanatçıya; tarihe olan düşkünlüğümüzün düşlerinde saklı… Eserin bulunduğu alan;1419 yılının Aralık ayında tamamlanmış; Külliye olarak hizmete açılmıştır. Günümüzden 600 yıl önce külliyelerin toplumların hayatında, önemli yerleri vardır. Sosyal, kültürel, eğitim ve dini amaçları bulunan bu yerlerin birisi de Bursa Yeşil Cami ve Külliyesidir.

 Osman Hamdi seçtiği eseri, diğer eserler, anlatmak istediği hikâyesini diğer öyküler; yaşanmışlıklarla harmanlamış bir filozoftur…

  Belki de kendi zamanında ki çöküşe dikkat çeken, yaklaşan sonu; kaplumbağaların ağırlığı, duraklamaları ve çok şey öğretilemez; terbiye alamayacak canlılar oluşlarına, harcanacak çabaların nafile bir çaba oluşuna da dikkat çekmek istiyor…

 Bu ülke, bizler; Osman Hamdi gibi değerlere çok şey borçlu! Bugünün paha biçilemez İstanbul Arkeoloji Müzesi de öyle! Müzenin alanına gittiğimizde, onun düşüncesini, anlayışını yansıtan çok şeyin serpiştirildiğini, ülke insanına ve dünya uygarlıklarına akacak bir medeniyet kavgasını, uğraşını sanatı, felsefesiyle verdiğinin ayak, el, düşünce anlatımlarını görebilirsiniz.

 Yolunuz Pera Müzesine uğrarsa; orada bir eser bekliyor olacak sizi. Pera’nın hangi inanç ile kurulduğu; Suna İnan Kıraç Vakfının da Osman Hamdi yolu ve yolculuğunda ayrı bir öncü olduklarına da tanık olacaksınız.

 Aynı zamanda, bu resme-esere bakarken, Bursa Yeşil Camine, oradan Türk taş oymacılığına, hat sanatına, ahşap oyma sanatına, çini işlemeciliğine ve geçmişte kalan uygarlıkların izleri olan camiye konmuş sütunlara kadar…

  Bu cami ve külliyeyi yaptıran Çelebi Mehmet’in çabalarını, ileri görüşlülüğünü de pekiştirme, zenginleştirme ihtiyacımız doğacak…

  Bir resim; bin fikir demek, düşünce kısırlığından, kabalıktan, düştüğümüz kara girdaplardan kurtuluş demek; yaşamın iksirlerinin, bilinmezler inin açığa çıkışına tanıklık etmek veya onlara dokunmak el sürmek anlamını da taşımıyor mu?

 Güven Serin  



11 Nisan 2018 Çarşamba

TAM YOL İLERİ


Destek,protesto bu kadar mı güzel anlatılır-yapılır?

Sayfalar dolusu söz söylense,yeterli olmazken;
bir çizgi-karikatür bu dönemi olduğu gibi
bütün dönemlere taşıyacak beceriye sahip.
Musa Kartı kutluyorum... 


10 Nisan 2018 Salı

DİXİ ET ANİMAM LEVAVİ


Kamera; Güven Mürefte-Şarköy



 DİXİ ET ANİMAM LEVAVİ 
------------------------------

  Dünya insanı hayvan isimleriyle insana seslenmeyi seviyor. Trakya insanı ise daha da seviyor. Neşeden, şamatadan kırılıp geçen grup; yan masada bulunan 5–6 kişi; yanlarından az önce ayrılan genç adam için “Engerek Yılanı”yakıştırmasını yaptılar.

 Bu söze, benzetmeye o kadar çok güldüler ki gülüşlerinde ki eziyeti, alçaltıcı imhayı anlamamak mümkün değil…

  Oysa az önce genç adam yanlarında, şimdi onlardan yüz metre ötede bir başka işle meşgul oluyor, duruşunda artistik bir görüntü ve diğerlerine göre daha genç oluşu; benzetmeleri engerek yılanına kadar uzandı.

  Popüler arkadaşlıkların zoraki birliktelikleri, altyapı, görgü, sağlamlıkla beslenmediği sürece, bu serüven her daim aynı şamatalı gülüşlerle, halk değimi; dalgalarla geçmeye mahkûm…

  Ciddi görünüşlü, temiz-pak üstlerimizle, hiçbir şekilde ciddi olmayan tutarsızlıklara yelken açarken, hızla yalnızlaştığımız, fakirleştiğimiz de ortada. Toplumsal faaliyetler, insani tutarlılıklar yok olmaya, kemirilmeye başladı mı, ona dur diyecek yeterli faaliyetleri, duyarlılığı da çağırmıyor, ona emek harcamıyorsak; kendi cezamızı kendimiz kesiyoruz da haberimiz bile yoktur…

  Engerek yılanına benzetilen genç; yılanın soğukluğu, zehirliliği, kıvraklığı ile cezalandırılır, üstüne üstelik harika bir cümbüş konusu oluyorken, grubun üyeleri çok iyi biliyor ki; içlerinden birisi uzaklaştığı an; bir başka benzetme de kendisi için yapılacak…

 Son sözümü Latinlerin bize bıraktığı mirastan yapacağım; “ Dixiet animam levavi”, “ Söyledim ve ruhumu rahatlattım.”

 Güven Serin 






9 Nisan 2018 Pazartesi

LP - Lost On You (Türkçe Çeviri)





İstanbul'dan Laura Pergolizzi;sesi,felsefesiyle geçti gitti...

DOĞA UYANIYOR;KİRAZLAR ÇİÇEK AÇTI


Kamera; Güven

Bir bölge;üç iklim...Tekirdağ yöresinin Ege iklimine kur
yaptığı yer; Mürefte Bölgesi;kiraz ağaçları;çok çalımlı
ve alımlılar...


Kamera; Güven 
Önce havaya,sonra suya ve daha sonra karaya
düşen,gönderilen üreme hakkı...Duyumsamışlar
değerli ısınmayı;köklerden dallara ve o mucizevi
meyveye doğru;yolculuk başlamış.




6 Nisan 2018 Cuma

KALABALIĞIN PARÇASI OLMAK!






KALABALIĞIN PARÇASI OLMAK
----------------------------------------------

  Kalabalıkların ucu bucağı yok gibi şehirlerimizde. Kırk yıllık göçler, plansız şehirler; insanların en güzel zamanlarını bile sıkıntıya sokan, araç gürültüleri, trafik tıkanıkları; yaşamı, yaşamlara ait değerli kentlerimizi yaşanmaz hale getirdi.

  Yolun sonu görünmüşe benziyor. İmkânı olan; bu güzel yerlerden sıvışmanın, kaçmanın yolunu; yollarını arıyor. Ne garip bir çelişki! Mimariye, mühendisliğe, felsefeye, sanata duyulmayan saygı; sadece inşaat sektörüne duyulursa; ortaya çıkan koca bir kaos…

  Bir oyunda; Çehov’un bir çalışmasında göze çarpan bir konuşma;

“Doktor, yurt dışında en çok hangi şehirden hoşlanıyorsun? – Cenova’dan. Neden?- Çünkü orada sokakları dolduran kalabalıkta insanı çeken, etkileyen bir şey vardır. Akşamüstü otelinden çıktığında, sokakların insanla dolduğunu görürsün. Sen de bu kalabalığa karışır, onunla kaynaşır, belirli amacın olmadan, gelişigüzel dolaşır durursun. Kendini bu kalabalığın parçası hisseder, evrensel bir ruhun varlığına inanmaya başlarsın…”

  Sakin olma zamanı gelmedi mi? Şehirlerimizle, zanaat ve sanatla barışma zamanı? Doğayla, ormanlarımız, vadilerimizi, su yollarımız, denizlerimiz, ırmaklarımız ile ilmi, gönüllü bir sürece tutunmak zorundayız.

  Yoksa doğanın ve yaratıcının hiç acelesi yok. Yok, oluş ve yok ediş hakkı saklıdır… Bu büyük kandırmaca, yağma olayı;21.yüzyıl ile son bulmalı! Denendi ve görüldü; en büyük, en zorlu, en aşılmaz kaleler, krallıklar yıkılıyor; çürüyor…

  Oysa ustaca, hünerle yapılan nice yapı; 3,4,5 bin yıl öteden bugüne el, kol uzatıyor… Bir hikâye-duruş sergiliyor…

 Bağış Erten, bütün bu kargaşanın içinden sesini duyurmaya çalışıyor; “ İyi Gazetecilik Yavaştır!” diyor. Yavaş, sakin, doğrulamış, irdelemiş, kanatlanmış haberlerin tadını damağımıza sunuyor.

   
Güven Serin  


30 Mart 2018 Cuma

ÇEHOV'IN MARTISI





ÇEHOV’UN MARTISI
------------------------------------

  Şehrimizde yaşayan ve doğaya her hayvan gibi faydalı kuşlardan birisidir martılar. Onların birçok becerisini farklı zamanlarda ki deneyimlerimden biliyorum. Adalara giderken karşılaştığım fırsatçı martılardan, Tekirdağ sahilinde çığlık çığlığa atılan her yiyeceği, günün fırsatı sayan bu hayvanlara; onların uçuş becerilerine, çok hızlı alçalıp, sağa sola dönüşlerine saygı; gıpta ile bakıyorum.

 Çohov’un martısı yalnızlığı veya körlüğü seçmişse; bizim şehrimizin martıları tam da bunun tersi; ciddi bir sosyallik becerileri geliştirmişlerdir. Bilmediklerimizi konuşamayız, yazamayız; anlatamayız. Belki de bizlerin gördüğü o büyük martı kolonilerinde de arkadaşlarına küsüp yalnız uçan, yaşayan martılar da vardır; yaşlılık, kırgınlık veya kendine özgü karakteri yüzünden…

 Çehov’un martısı; sevgiyi, karşılık bulamayan aşkı temsil eder. Çırpınır durur. Kendini ifade etmek, anlatmak istese de; sevgi ve sevgililerin dengede olmayışı, sevilenin reddetmesi, sevenin ise garip bir martı yalnızlığı içinde kadersel bir çöküş, kaybediş, yaşamdan lezzet alamayışa kadar uzanmasıdır.

 Kendini Martıya benzeten Çehov karakteri; Nina; ona âşık olan Treplev’i görmez bile. Oysa Treplev’in kalbi Nina için atar. Ya Nina’nın kalbi? Trigorini; yani bir yazarı sever. Hayal kırıklıklarıyla dolu yaşamlar…

  Önce martı ölür. Yani, Treplev bir gün bir martıyı öldürür. Bunun bir alçaklık olduğunu bilse de, kendi yazılarını Martı ismiyle imzalayan, aşkına karşılık bulamadığı Nina’nın önüne atar. Martıyla birlikte kendi ölümünü, ölüm fermanını o zaman sunar…

 Nina’nın genç aşığıyla ilgilenecek zamanı yoktur. Çünkü o başka bir sevginin; sevdanın peşinde… Çıkmaz sokak; bataklık çamuru gibi; debelendikçe debelenir sıkışmış insan; insancıklar…

 Oysa ne çok seçenek var yaşamın önünde; içinde; kıyıcıklarında. Küçük sandığınız tepelere gitmeyi deneyin! Karşınıza çıkacak zahmetli yolun, içinden geçeceğiniz vadilerin, uçurumların derinliği, gizemi, saklı kalmış suyolları, çınar ağaçları, birbiriyle şölensi bir birliktelik yaşayan dağ sümbülleri, ardıçlar, papatyalar, meşeler, katırtırnakları görecek; yeni yolların ve yollara bırakılan ayak izlerin öykülerini bilme, anlama hakkına sahip olmanız işten bile değil…

 İkinci perdede bir martı öldürülür. Dördüncü perdede ise, martıyı öldüren Treplev kendini vurur. Bir ses patlar; yaşamı alacak çelik bir mermi ilerler; yaşamın odacıkları, bütün duyguları yöneten, aklın, mantığın içinden.

  İlginçtir olayı ilk gören Hekim Dorn, orada bulunan anneyi dışarı çıkarmalarını söyler. Bunu söylemeden önce bir türkü mırıldanır;

  “ İşte yeniden karşında senin, büyülenmiş gibi duruyorum ben.” Bu şarkı o an mı bestelendi? Öleni mi, kalanı mı; dünya yaşamın yanılgılarını mı anlatıyor bilinmez; bilinen şey; perde kapanmıştır. Hiç kimse aşkına karşılık da bulamamıştır.

 Çohov, ince zekâsıyla, girdaba düşmüş insanları; düşecek olanları da uyarma biçimini bir güzel yazıyor, okuyor ve anlatıyor. Ne kadar çok yaşam, yaşantı ve tecrübe olsa dahi; ilkel, yabanıl kalmak isteyen insanların kaçınılmaz sonları, çelişkileri ve acılarıyla bandırma, karın doyurma becerisini bir kez daha öğretiyor; bu sofraya davet ediyor bizi; bizleri…

Güven Serin 

26 Mart 2018 Pazartesi

KAHVE FALI AÇAN KADINLAR






KAHVE FALI AÇAN KADINLAR
-------------------------------------------

  Hepsi modern giyimli; tamamı altı kişi; altı kadın… İki kadın çay içerken, değerleri kahve içtiler. Bilindik o felsefe; “ Fala inanma, falsız kalma!” kültürleşme mi diyelim, kalıplara sığınma mı? Ne derseniz deyin; modern giyimli, bakımlı kadınların kahve fincanları ters dönmüştü bile.

  Fala kim bakacak? Kim baktı? Göremedim. Çünkü Anton Çehov’un Martı Oyunu ile meşguldüm… Martı; yani Nina niçin öldürülmüştü? Nina da kahve içen kadınlar gibi bakımlı, iyi eğitimliydi…

  Öldürülmesi fiziki değil; duygusal olarak, sevgisine karşılık bulamamış Treplev’in önce bir Martı vurması ve sonra Nina’yı gönülden çıkartması veya çıkartamaması adına kendi ölümünü gerçekleştirmesi…

  Altı iyi giyimli; halk dilinde; modern kadın; saçları, başları kuaförden yeni geldiklerini de gösteriyor. Bir parça buluşma anı bile değerli olmalıydı onlar için. Bunca güzellik, yarım saate denk geldi.

  Günümüzün modasıydı; az, çabuk ilişkiler… İletişimde hız, uzayda hız ve genişleme; insanın binlerce yıllık evrimine haykırı gibi görünse de; meşgul olmak, hızlı koşmak; bugünün popüler kültürü haline geldi.

 Hızlı sözcükler; yani yarım yamalak. Hızlı yemek biçimleri; atıştırmalık ve fabrikasyon… Hızlı komşuluklar; komşunun hastalandığından, öldüğünden bile haberi olmamak…

  Velhasıl hızlı âşık olmalar; yuvarlanma, ah çekme, intikam seyrüseferlerin… Bizim altı bakımlı kadınımız; altı dakika dinlemediler birbirlerini. Konuşmalar, birbirini duymayacak, dinlemeyecek kadar hızlı ve telaşlıydı. Fallar bakılmış olmalı! Sözcükler de sahile; kuma yazılan cinsten; ilk dalgaya kadar…

  Aynı anda dünyada bir yavaşlama söz konusu… Simgesi de Salyangoz… Yani sakin ol, yavaş ol; dinle, izle, irdele öyle konuş-yaşa… Bu yüzden sakin şehirler yayılmaya başladı. Doğal ürünler, doğal çevreler destek görmeye; bununla birlikte sakin yazarlık, yazılar da aranmaya başladılar.

 Bağış Erten’in yazısı; yüreklere su serper cinsten; Aman yavaş, aheste! Mikrodalga ısıtmalarla, odun ateşini de anlatıyor; bir başka oldum; ait olduğum, savunduğum felsefeyle yüzleşmek, denk düşmek; güzel ve anlamlı bir şey…

Güven Serin 

 





23 Mart 2018 Cuma

Yo-Yo Ma - Adnan Saygun's 'Partita'





Adnan Saygun'un eseri...Kofi Annan Birleşmiş Milletler görevini bitirmiş ve arkasından veda olarak çalınan beste; Adnan Saygun'un PARTİTASI... Kofi Annan'ın yerine gelen o günün Genel Sekreter Ban Ki-moon eser hakkında Yo-Yo Ma'dan bilgi alır. Ve eser için sözleri;ölümümden sonra ardımdan bu eser çalınsın; Adnan Saygun'un Partitası...


MUHAYYEL ARKADAŞ





MUHAYYEL ARKADAŞ
-------------------------------------

  İstanbul ve Burgazada sevgisinin çok ötesindedir Sait Faik’in insan sevgisi… Belki de birbirini bütünleyen duygulardır; ait olduğun yerin ıssız köşelerinde, muhayyel bir arkadaşla konuşmak…

  Yerlere anlam yükleyen, onları yer olmaktan öte insana eş, dost, arkadaş yapan en hakiki şeylerdir muhayyel hissedişler. Truva’yı ortaya çıkartan güç, Ganoslarda gezinen esintiler; Traklar’dan geriye kalan birkaç şey, Selçuk, Osmanlı’nın, Bizans, Roma’nın sıra dışılığı da bu muhayyel algılara tutunan, gördüklerini, duyduklarını yorumlayan insanlara şükran borçlu olduğumuz kültürlerdir.

  Evliya Çelebi’yi diyardan diyara, şehirden şehre, ülkeden ülkeye koşturan itici güçlerden birisi de bu muhayyel arkadaştan başka bir şey değil. Hatta 18.yüzyılda şehrimizde yaşamış Macar Prens Rakoczi’nin kâtibi Mikes Kelemen ve değerli eseri Ablasına Mektuplarda bu muhayyel arkadaş yardımıyla yazılmıştır.

 Burgazada; hatta bütün adalar ve onların muhayyel köşeleri, tepeleri vardır. Gökçeada’da, Marmara’da, Bozcaada, Büyükada, Heybeli; hepsinin ayrı ayrı korulukları, muhayyel yerleri ve kendime yürümelerim vardır.

  Issızlığı anlamlı kılan, gecenin örtüsünü doğru rotaya işaret eden deniz fenerleri gibidir muhayyel arkadaş. Sezgilerimize, ilham denen mucizeye hükmeder; kıyamet gibi birikmiş insan kavgalarını gülümseyerek reddeder; bilir menzilsiz oluşlarını ve birbirinin tekrarı olduklarını…

 Muhayyel Arkadaşı icat eden, kendine sırdaş kabul eden kişidir Sait Faik. Herhangi bir yerde; Burgazada’nın ıssız tepesinde veya halkın, sıradan insanların olduğu bir meyhanede. Yine öyle bir içkili yerde, içkinin de tesiriyle dört kişinin kavgalarını izlerken tutunur muhayyel arkadaşa.

 Muhayyel arkadaşı sevdiğini bilir ve izah eder. O kadar sever ki, bazen konuşurken dudaklarına dalar öpmek ister; kana kana… Onun muhayyel arkadaşı, cinsiyetten öte bir şeydir. Ne kadın, ne erkek… Belki de hepsi…

 Tam da bu yüzden muhayyel arkadaşı olmayanların yalnızlığı girdaba dönüşmüş, kâbuslara gebedir. Birini aramadan sokağa, parka çıkmaya çekinirler. İlla ki bir yoldaş olacak. Geveze, somurtkan, bozguncu, yaratıcı olmayan birisi bile kurtarıcı niyetine bin bir rica ile yol, muhabbet arkadaşlığı için çağrılır.

 Edebi dünyanın yalnızlığı öyle midir? Muhayyel arkadaşların varlığı bir yana; hemen her yerde, bir garson, bekçi, işçi, çiftçi, emekli, şair, müzisyen, boşta gezen yok mudur? Hepsinin kendine göre gün görmemiş libaslar gibi düşünceleri; sağılmayı bekler.

 Edebi çağrı ve sahiplenme; çaresiz ölümü hatırlatmak yerine bütün muhayyel arkadaşları selamlarken, çırpınış içinde olan insanlığın içinde yeryüzü kalesi, insanlık dengesi için saklı, gizli olan canlıları ortaya çıkartma becerisi gösterir.

 Yürümenin, koşmaktan değerli; düşünmenin mal, mülkten öte; paylaşmanın, vermenin açlıktan öte bir tokluk olduğunu öğretir insana; kalıcı olmayan, her daim kafası karışık olan eşref-i mahlûkat olan canlıya…

Güven Serin 

22 Mart 2018 Perşembe

BİLGİ SÖRFÜ






BİLGİ SÖRFÜ
---------------------

  Sörf deyince akla birkaç şey gelir; Rüzgâr, büyük dalgaları olan deniz veya okyanus! Bir de, ince uzun bir tahta… Üzerine tünemiş insanı da yok sayamayız…

  Önümde bir kitap; yıllardır… Kim bilir kaç kez patinaj yaptım;20–30 sayfadan öteye gitme cesareti göstermedim. Hâlbuki sayfalar; 841… James Joyce’nin sörf yaprakçıkları…

  Bir yazarın bilgi cambazı olması, onu sınırsızlık ile dans etmeye zorlar. Sörfün boyutlarını, dalgaların yüksekliğini hayal etmekten çok öte zorlar insanı. Doymak bilmez, dalgalarla boğuşmaktan, onları yenmekten büyük keyif alır.

5–109. sayfa; nice sörf yapış gibi, Joyce yine coşmuş; dile geliyor; zamanlar, dalgalanmalar, kütüphaneler arası;

“ Bir bilge sokak kedisi, göz kırpan bir sfenks, sıcacık eşiğinden bakmakta! Onları rahatsız etmek, yazık! Muhammet, kediyi uyandırmasın diye binişinin bir parçasını kesmiş”

   23 söz; Kadim zamana, yüzlerce, binlerce yıl öteye uzanıyor. Şaşkına çeviriyor insanı. Mısır ve diğer medeniyetlere, firavunların tanrılarına, anlaşılmazlıklara ve gizemlere; suyun, toprağın altında kalacak büyük medeniyetler…

 Koparılan, parçalanan küçük bir deri parçası; Sünnet; erkek ve kadınlardan çalınan bir parçanın; ne büyük bir soru işaretine dönüştüğünü; sayfalarca, günlerce anlatılıp, milyarlarca uzlaşmazlık ve uzlaşı acıları yaşatacağı 23 sözcük; bu James Joyce’in sörf tahtası; benzemez Vergilius’un yatağından yatıp, hiçliğin bağrını deşmesine…

Güven Serin 


21 Mart 2018 Çarşamba

Tayfun Talipoğlu - Merhaba



Ekinoks zamanı;değişim;yani eşitlik;MERHABA...


ÇALIMINDAN GEÇİLMİYOR




ÇALIMINDAN GEÇİLMİYOR
-----------------------------------------

  Bazı insanlar severler çalımı. Alımlı olmak için yapmadıklarını bırakmazlar. Buraya, yazıma konu olan kadın da böyle karakterlerden sadece birisi

  Onu dışarıdan da olsa çeyrek yüzyıldan beri tanıyorum. Kısa boyunu uzun çizmeleri, topuklu ayakkabılarıyla dengeleyen, göbeğini, elbise ve uzun, geniş kabanlarla gizleyen, yüz makyajını usta bir sanatçı gibi, yaşının çok altında gösteren, görünen; alımlı, çalımlı bir kadın…

  Bazen caddede, bazen sokakta, kaldırımda karşılaşıyoruz. Belki de bini hiç fark etmedi bugüne kadar. Nasıl etsin ki? Hani ünlü insanların film çekimleri olur ya; o da bir film sahnesinde ki gibi; sadece rolünün peşinde didinip duruyor.

 Çalımından geçilmeyen kadının sosyal medyaya yansıyan halini görmek istedim. Esinti bu ya!

  Sosyal medya dediğimiz dünya; oraya yansıyan fotoğraflar, videolar, sözcükler, yorumlar neredeyse bir insanın bir ömür boyunca oluşturduğu, görgünün, kültürün yansıması olduğu kadar; eskilerin dediği gibi “insan mayası” nasıl olur; onu anlatır.

 Onun bulunduğu sosyal dünyaya girince şok oldum. Sanki rütbeleri alınmış bir asker; sudan çıkmış bir balık; bütün heyecanı sönmüş bir ihtiyar…

  İnsan bu kadar savunmasız, bu kadar umutsuz ve solgun görünebilir mi? Anlam veremedim bu işe! Bıkmışlığın, derbederliğin; bunca makyaj, bunca giyim eşyası, ayakkabı; ferman sahibi vezir gibi çalım-alım; hiçbir şeye yaramamış da, her şeyi bir kenara bırakmış; bir de bu halimi görün! Bilin! Der gibi…

 Şaşkınım… Şaşırmışım… Aradığım cevap bu olmasa bile; şunu düşündüm. Hayal kırıklığı… Koskoca olan cinsinden…

  Ve o muhteşem sözcük; ataların diyarından; “ Ya olduğun gibi, ya da göründüğün gibi! “ İnsanlar, farklı görüntü, kendi özünden şikâyetçi ve kaçar vaziyette ne tükenişlere ne büyük ömür tükettiler.

 Bize ait bir sakat sözcük var ya; “ Zaman öldürmek!” Bakımlı olmayı, her daim makyaj peşinde, alışveriş telaşı içinde olmakla karıştırıyoruz. Bakımlı olmak için lüks tüketimlere, korkunç girdapların telaşına hiç mi hiç gerek yok…

 İşte sunuyorum ilacı bu köşede; makul olanın peşinde; bütçemizin, ihtiyaçlarımızın, kullanabileceğimizin sınarlarını belirlemek bir sır değil. Bir parça bütçe, bir tutam edebiyat, azcık felsefe, bir yudum seyahat ve bir koca bardak sevgi…

 Bütün hastalıkların anası olan üç şey; Stres, yanlış beslenme ve hareketsizlik… Çare budur; değişimin, heyecanın, coşkunun, bakımın, yenilenmenin ve kendimiz olmanın ilacı; ilaçları…

 Güven Serin 



19 Mart 2018 Pazartesi

GÜVERCİN YAVRULARI





 
GÜVERCİN YAVRULARI
--------------------------------------

  Apartmanımızın boşluğuna dadanmış, orayı kim bilir kaç nesil yuva saymış güvercinlerin hiç bitmeyen türkülerini, dışkılarının yağmurlu zamanlarda ki ağır kokularını yaşamımızın bir parçası yapmaz zorunda kaldık…

  Ne yaptık, ne ettik onları apartman boşluğundan bir türlü kovamadık. Eskiden, belki de evcil olan bu hayvanlar, şimdi yabanıl bir direniş, başarı gösteriyorlar. Sonunda savaşı onlar kazandı. Apartman boşluğu, analarının, babalarının, dedelerinin tapulu malıymış gibi orayı iyice sahiplendiler.

  İlk güvercini tam olarak ne zaman besledim? Sanırım; kendimi bildiğim, kuşların çocuklara yakın olduğunu hissettiğim ilk zamanlarda; 7–8 yaşlarında olmalı… İlk yumurtasını gördüğümde yuvasından alıp, bütün komşulara göstermiş; güvercin de bu yüzden o yumurtayı bir daha kabul etmemişti.

 Sonra; sürüyle güvercin; güvercinler gökyüzü şölenine katılıp, nice zamanlara birlikte tanıklık etmemize zemin hazırladılar. Onların ötüşlerinde ki gücü, değeri, küçük ince çırpıları yuva kurmak için taşıyışlarını; her şeylerini gözlemledim.

 Yavruların ilk hali; hiçbir şeye benzemeyen o sevimiz, çirkin ve tiz sesli yaratıkların; her daim yiyeceğe açık olan ağızları; sonra büyüdükçe sevimli, sevecen kanat çırpışları; yine anne ile babaya bir davetten, beslenme çılgınlığından başka bir şey değildi.

 Alaturka tuvaletime girince yine duydum o tiz sesli güvencin yavruların yiyecek dilenişlerini. Bitmeyen bir istek… Anne ile baba olmaya hiçbir hayvanın etmediği yorucu süreç; inanılmaz bir çaba…

 Güvercinler kadar üreyen bir başka hayvan; fareler, domuzlar olmalı! Neredeyse her ay; şartları uygunsa; bitmeyen bir döngüye içgüdüsel teslimiyet… Nesillerini çoğaltmak, varlıklarını, varoluşlarını daha da öteye taşımak; büyük çaba; değerli bir saygınlık…

 Hacetimi giderene kadar dinlediğim o sesler; yaşlı dut ağacımızın yanı başında, henüz ahlât ağacımız çürümemiş, kesilmemişti…

   Hasan Dedem, Gülsüm Ninem ve kerpiç evimiz duruyorken; Ben gül bahçesinde kolibalar-barınaklar inşa ediyor; bir tünelden geçiyorduk; ucu bucağı olmayan tünelin kuzeye bakan havalandırmasında ki güvercin yavruları; yaşamın çağrıları için tiz sesleriyle uyandırıyorlardı insanları; insanlığı…

Güven Serin  

16 Mart 2018 Cuma

AKDENİZ



Kamera; Güven     Yapı Kredi Kültür Sanat



AKDENİZ HEYKELİ
-----------------------------

  Dünyamızda bulunan şekillere, tabiatın her türlü serüvenine anlam yükleyen biricik varlık insandır. Ve o insan, sadece doğanın dilini, çizimlerini anlamakla kalmayıp, kendi yaptığı eserlere de anlam yüklemeyi öğrenmiştir.

 Resimden, heykele, şiirden, öyküye, bestelere kadar; bütün koşu ve buluşmak istediği kişi veya kişiler; insan-insanlardır. İlahi aşkın yolculuğu bile diğer insan yollarından geçer…

  Bir heykel düşünün; ağırlığı yaklaşık 4,5 ton gelen ve 122 metal parçadan oluşmuş; kan, can ve ruh taşımamakla birlikte İstanbul’un simgesi olmanın yanında Akdeniz’e adanmış bir eser…

  İlhan Koman tarafından yapılmış Akdeniz Heykeli, nice saldırıyı; badireyi atlatıp bugüne kadar ulaştı. 2017 yılının Eylül ayında İstiklal Caddesinde bulunan Yapı Kredi Bankası Kültür Sanat Binasına kondu. Yüzü; Galatasaray Lisesinin meydanına dönük! Orada bir başka soyut çalışmaya bakıyor.

  Bu iki eserin birlikte bakışması aynı zamanda iki heykeltıraşın arkadaşlıklarını, özlemlerini de dile getiriyor olmalı!

  Eğimi ve genişliği çok iyi ayarlanmış merdivenlerin birinci bölümünü aşınca karşılaştım Akdeniz Heykeliyle. Akdeniz gibi açmıştı kollarını; kıt'adan kıtaya ulaşan devasa ve sıra dışı bir öyküyü anlatıyor gibiydi.

  Aynı eğim ve genişlikte basamakların hemen yukarısında; sergi salonlarının başında bir başka sanatçının devasa fotoğraf baskısı bulunuyor. O da yukarıdan, balkondan bakıyor ismini bile bilmediğim bir Anadolu şehrine.

  Akdeniz Heykeli kalıcı yerine ısınmışa, alışmışa hatta sevmişe benziyor. Şimdilik! Geçici serginin konuğu, balkondan şehre, insana bakan,”Aldırma Gönül” şarkısına, şiir olan kişi, Sabahattin Ali duruyordu.

  Bu tür etkinlikler, düzenlemeler uygarlık yolunda ok önemli kesişme ve sahiplenmeler den başka bir şey değildirler. Yaşamın insana özgü olan anlamını, bizim bütün hayvanlardan farkımızın tam da burada; anlamlarda, kavuşmalarda, eksik kalanların buruk ve kırgınlıklarından beslenen eserlerde anlatılanı insan koşuşturmalarımızla buluştururlar.

  Akdeniz Heykeli, Akdeniz kadar geniş, çeşitli canlılara, olaylara tanıklı eden caddeye; İstiklal ve Galatasaray Lisesinin önüne bakıyor.

   Her ırk, inanç veya dönüşüm yaşayanların bir ırmak gibi aktığı alan; sosyolojik, psikolojik, ekonomik, mimari ve edebi açılardan kaleme alınmış ve daha da derin incelenmesi, anlaşılması ve anlatılması gereken bölgede; büyük kollarını açmış bir heykel; her türlü düşü, algıyı anlatabilir; anlamları besleme işinden korkmayan, ürkmeyen herkese…

Güven Serin