24 Mayıs 2018 Perşembe

BAL KAYMAK TADINDA BİR FİLM


Bir şeyler var bizi çeken;Komşu Hatice,Hayriye,
Sevdiye Yengelerin lokmalarının çekim kuvveti
gibi;bir şeyler


Alpler olmasa da, Makedonya Dağları, çok özel;
orada,o tepelerde yürümek farz oldu...


BAL KAYMAK TADINDA BİR FİLM
----------------------------------------------

  Senaryo ve Yönetmen, Onur Tan, Yapımcıları; Sertaç Demirtaş ve Yusuf Karataş. Müzik, Yıldıray Gürgen, Görüntü Yönetmeni Veysel Kılınç, Kurgu; Mark Marnıkovıç.

  Oyuncular; Tarık Ünlüoğlu,Sabina Tozija,Beren Gökyıldız,Ömer Tan,Kenan Çoban,Melisa Yıldırımer;filmi seçerken büyük bir iştahla gitmedim. Sinemaya gitmek, vaktimi çoktan beri zaman ayırmadığım beyaz perde ve arka fondaki güçlü sesleri dinlemek; çocukluğumdan bu yana alıştığım sinema salonunda ki sosyolojik birliktelik adına önemli bir buluşma oldu.

  Tahmin ettiğim gibi; izlediğim filmin konusu, sanatsal bir öncelik taşımazken, daha basit, bildik konulara dokunurken dahi; gözyaşlarının erdemi; beyaz mendil ile sıklıkla gözlerime dokunmama neden oldu.

  Film, daha geçin yılın sonbaharında gezdiğim Üsküp, Ohri, Struga; kısacası otobüsle içinden geçtiğim dağlar, tepeler; beyaz perdede tam da karşımdaydı. Aile yaşamının veya sahip çıkılmanın insani tarafı, vicdanına asfalt ve beton kaplatmamış her insanı etkiler.

  Bu filmde oldukça sanatsal bir yapı aramayı, büyük beklentileri bir kenara bıraktım. Karmaşık olanın peşinde çok az kişinin koştuğunu daha yeni öğrenmiş bir acemi olarak… Basit olanın peşinde büyük çoğunluk…

  Film de basit olana; daha önce; yaklaşık kırk yıl önce bizim çocukluğumuzun tahtına kurulmuş HEİDİ isimli çizgi filminden büyük alıntılar yapılarak kurgulanmış. Filmin basitliği; doğadan, insan duruşundan aldığı bildik davranış bütünlüklerinden kaynaklanıyor.

  Sanırsınız ki bu tür duruşlar, davranış biçimleri, sahiplenmeler ve korumalar her yerde var. Hafızalarımızı biraz kurcaladığımız zaman; kırk yıl önce organik tarımın yapıldığı, insanların kendi kendine yettiği zamanlarda bol olan şeylerdi; bu filmde anlatılmak istenen sevginin kucaklaması…

 Makedonya dağları, yaşam şekilleri, bize; bizlere yansıyan veya hiç kopmamış olan türkü, şarkı, öykü, masal anlatımları gibi; her an bir şeyler; bizi, tetiklemeye hazır…

  Şunu not düşmek isterim ki; her daim, ağır, karmaşık ve en iyi olanın peşinden koşmak yerine; basit olanların öyküsü, basitliğin hafifliğini de çok iyi anlamak, bir arkadaş ve seçim hakkı olarak…

 Güven Serin 


23 Mayıs 2018 Çarşamba

GOETHE'NİN İSLAM ve TÜRK SEVGİSİ



                                     GOETHE’NİN İSLAM ve TÜRK SEVGİSİ


  Almanların ve dünyanın önemli yazar, şairlerinden biridir Goethe. Günümüzden 200–250 yıl önceleri Hz. Muhammed hakkında ciddi araştırmalar yapan ve onun edebiyata yansımalarını; Hz. Muhammed’in Nağmesi şiiriyle ölümsüzleştiren şair…

  Yıllardır,” Şark Kurnazlığı” veya ilah ki “ Garp Telaşı” yüzünden, besinlerimizi, değerlerimize sırtımızı dönmenin yolcusu olduk. Oysa bilginin, görgünün, değerli ve doğru olanların nerede olduğunun hiçbir önemi yoktur. Batı; yani Garp, hiç ara vermeden Şarktan beslenmiş, Doğuya ait değerli ne varsa bunları baş tacı yapıp, kendi kültürüne monte etmiş, hatta kendine özgü;yerli haline getirmişlerdir…

  Homeros’un, Türk Destanlarından beslendiği ciddi şekilde tartışılıyor. Kültürlerin değeri de sınırları zorlayan, dolduğu zaman, taşıp başka medeniyetleri sulama kabiliyetlerinin olmasından kaynaklanır.

  Bir şiir, masal, hikâye, fıkra; bütün insanlığa aittir. Doğduğu an, bütün susuz alanlara akmaya, süzülmeye başlar.

  Yunus Emre şiirinde seslenir Hz. Muhammed’e “ Gül Muhammed teridir bülbül onun yâridir/Ol gül ile ezeli cihana bile geldim.”

 Goethe ise Muhammed’in Nağmesi şiirinde;

Kayalıklardan fışkıran,
Şu neşe pınarına bakın,
Bir yıldız çıkışı sanki
Bulutlar üzerinde
Yüce ruhlar beslemiş gençliğini,
Derununda koruluktaki kayalıkların,

 Şiirde ki Muhammed saygısı çok belirgin ve onun zekâsı karşısında hayran kalmış batılı yazar ve şair; Goethe…

  Kendimizden kaçarak hiçbir yerde kök salmamız mümkün değil. Altımızda, ayak izlerinden tutun da, masal, öykü ve mitolojiye kadar bütün medeniyetlerin önemini, günümüzle, bugünün felsefesi, sosyolojisi, edebiyatıyla buluşturmak bizim; bizlerin borcudur.

  Doğu Batı Divanı diye bir eser, Goethe tarafından yüzyıllar önce yazılmıştır. Kaç insan, bu ve bunun gibi eserlere uzanma cesareti buldu? Büyük gevezelikler ve harika tükenişler, bizi oyalamaya, bir türlü vahşi, ilkel duygulardan kurtulamayışımızın esareti…

 Tamam; basit olana yaslanalım! Sanata yakın olanın karmaşıklığı, yüzyıllardır göçebe olarak yaşamanın korkularını taşıyorlar; taşıyoruz. İyi ama sadece bu diyarlara geleli bile; Bin yıl oldu. Bu kadar telaş, korku ve basitlik niye?

  Müzelerimizden, konser salonlarımızdan, tiyatro ve opera binalarımızdan söz etmemiz bu kadar lüks mü? Onca yanlış, yersiz yatırım var ve hiçbir işe yaramazken; bunca mülk içinde dahi stres veya psikolojik hastalıklar artıyorken; edebiyatın, sanatın soylu koynuna dönme vakti gelmedi mi?

  Goethe’ye İslam’ı ve Türkleri tanımakta yardımcı olan bir başka şair; Diez yardımcı olmuştur. Timur, Nasrettin Hoca ve daha birçok Türk eserlerini çevirerek Goethe’ye yollamış; Nasrettin Hoca karşısında bile Goethe’nin derin saygısı, ilgisi oluşmuş ve sürekli daha fazlasını istemiştir.

 Goethe, Friedrich von Diez’e saygısını, minnettarlığını göstermek adına bir şiir yazmıştır;

Bana sadece Kâbus name’yi öğretmedin,
Oğuz’un bilge sözlerini de hediye ettin.
Şimdiyse Hoca’nın kıymetini bildirdin,
Timur’un iktidarına nasıl refakat ettiğini hocanın…


  Son söz; Doğu Batı Divanıyla tanışmak bu kadar geç olmamalıydı! Ne büyük kayıp, kayıplar ve ne korkunç bir şölen çılgınlığı, duyarsızlığı akıp geçiyor, basıp duymadığımız toprağın, içini yarıp dolaştığımız havanın içinden…

Güven Serin  

21 Mayıs 2018 Pazartesi

TEKİRDAĞLI KEÇİ ÇOBANI






TEKİRDAĞLI KEÇİ ÇOBANI
------------------------------------

  Bir gün Tekirdağ'ın Ganoslar Bölgesinden bir çoban; “ Ben özgürüm” diye haykırmış. Belki de canına tak etmiş; ardıçların, meşelerin, ıhlamurların tepe ve vadilerinde keçi gütme işinden…

  Tıpkı eski insanlar gibi İtalya'nın Dünya Miras Listesinde olan Lucca kendinde bir kalenin surlarında ki özgürlük-LIBERTAS yazısı gibi…

  Bu yazının özgürlüğü, bireylerin özgürlüğünü değil, o günkü devletlerin özgürlüğünü anlattığını Thomas Hobbes’in çalışmaları sayesinde öğrendim. Tıpkı, Atinalılar, Bizanslılar, Romalılar gibi; özgürlük, devletlerin özgürlüğü üzerineydi…

  Gelelim bizim keçi çobanına! Elinde bulunan keçilerin büyük çoğunluğunu satmış. Kimin aklına uyduysa; aradığı özgürlüğü yaşatmak için yola çıkmış. Onun çok uzak dediği özgürlük alanı Silivri’de bir otel alanından başka bir şey değilmiş…

 Orada, bir ay yedirilmiş, içilirmiş; bir parça da kadınlarla cilveleş ilmiş… Bizimki bir ay sonra yöresine döndüğünde elinde avucunda koca bir özgürlük-LIBERTAS duruyormuş. Yani; bomboş avuç içleri…

 Tıpkı kadim zamanlarda yapılan İtalya'nın Lucca şehrinde ki surlarda ki özgürlük yazısı gibi; bireylere olan bir şey değil; devlete olan bir özgürlüğün, altyapısız, üst-yapısız; kısacası donanımsız hiçbir işe yaramadığını anlamayı denedim…

 Bir başka açıdan; Tekirdağlı çobanın çok işe yaradığını da düşünebiliriz. Her daim bu tür insanlardan geçinen kurnazlığın kitaplarını yazmış insanımız aç mı kalsın? Üstelik otelde günlerce ağırlanmak; kırk yılda bir de olsa; çobanın dediği gibi; ben özgür olmaya, yaşamaya gittim…

 Sanmayın ki bu özgürlük arayışı sadece Tekirdağlı keçi çobanı için geçerli! İnecikli çiftçinin, İzmirli bir başka arkadaşın, babaları ölünce başlarına gelen özgürlük sancıları, talih kuşlarının boklarından daha beter olmuş…
 
Güven Serin 

19 Mayıs 2018 Cumartesi

SAMSUN'A GİTMEDEN ÖNCEKİ SON AKŞAM




                                 SAMSUNA GİTMEDEN ÖNCEKİ SON AKŞAM


 Şevket Süreyya Aydemir; Mustafa Kemal’in doğumuna; yani doğum yerine bir başka tarihsel var oluş gerçeğiyle; Kemal Yeri Bölgesini işaret eder. Conk Bayırı ile Kocadere Arası olan yerde; bir tepe; Kemal Yeri…

  Gelibolu Savaşı, işgal edenle, işgal edilen; vatanını savunanlarla, karşı duruşa, savaş sanatını katan bir komutanı da dünya sahnesine taşımıştır. Mustafa Kemal’i. Üç gün uyumamış; yorgun düşmüş bedeni, dipdiri zihninin üretimiyle bir genelge yayınlar.

  Kendisine gösterilen fedakârlıktan söz eder. Kazanılan başarılardan, alınan vazifenin öneminden! Ve bu güvenin, sevginin farkında olarak onlara; silah arkadaşlarına sunulan veda sözcükleri…

  Bir cepheden diğerine giderken ve her tarafta ölümün çürük, keskin kokuları kokarken; yine de saf tepelerin kekik kokusunu duymak isteyen, her daim savaşa saygı duyarken, barışı özleyen bir asalet içerisinde atına biner…

  Bir cepheye edilen vedaının gecesi; tarihe geçen ismiyle; Devlet Ülkesinde Devler Savaşı; bir cephede daha kanla, toprağın; sesle sessizliğin buluşma anı yaşanacaktı! Conkbayırı muharebesi böyle, bu algı ve cesaretle başlar.

  O geceye düşen notlarda; gecenin kalkan karanlık perdesinden söz edilir. Hücum anının başlama zamanı; bir kamçının havaya kalkışı ve aynı hızla yere inme işaretinin hücuma dönüşen; süngü ve mermilerin insanlık nazarında birbirine kavuştuğu Conkbayırı muharebesi, gövdenin kırmızıya bulandığı, tenin, tensizliğe koştuğu bir destanın da adıdır…

 O geceden geriye kalan sözcükler; her şeyin unutulduğu andır. Ölümün ÖLÜME meydan okuduğu bir zaman… Tam da o tepelere gittiğinizde, bir şafağın vaktine kulağınızı ruhunuzla dayadığınızda o sesleri, birbiri boğazlayan insanların, kavgasından çok muazzam iradesini, inanmış olanla, şaşkın olanın bir tek vücuda dönme türküsünün yakılışını dinlemeniz mümkündür.

  Sadece dört saat süren Conkbayırı muharebesi; karşı tarafın ölüm kayıtlarına 20 Bin insanın isimlerinin kazınmasıyla son bulur. Bizim tarafı hiç sormayın! Ölüm; ölümü yenme savaşında, insan sayısının da bir önemi kalmıyor; söz konusu olan; bir avuç vatan parçasının kurtarılma anıysa…

  Dört saat süren ve gecenin perdesini aralayan bu büyük muharebeyi, karşı tepeden izleyen İngiliz Binbaşının notları arasında şu sözcükler, eskimeyen bir önemi koruyacak bir şekilde; tarihin en şanlı kayıt defterine not edilmiştir.

  “ Ben ömrümde böle bir topçu hazırlığı görmedim. Mermilerin isabetinde ki keskinlik şaşırtacak cinstendi. Türk siperleri paramparça ediliyordu.”,

Ve notunu şöyle bitirir; “ Tepede yine Türkler vardı! Türklerle karşılaştık. Aramızda vahşi bir boğuşma başladı.”

 Büyük bir imparatorluğun sonuna gelinse bile; sonun zaferini, başlangıç anı gibi gören, yitik insanların, yepyeni umutları, ümitleri ve yeşertmeye çalıştıkları büzülmüş; gün yüzüne çıkartılmayı bekleyen tohumları vardı.

 Bu bitiş anına; “Kanlı bir gölge” gibi bakmak, yanlış anlaşılmıyordu. Biterken bile kazanılan savaş; kazınılırken bile kaybedenlerin tarafında sayılıp, başkenti işgal edilecek; 57 düşman gemisinin İstanbul’u kuşatmasıyla, el birliğiyle işgalin şamatasının başlayacağı zamanlar çok yakındı…

  Kanlı gölgenin, büyük imparatorluğu yok edilmek, paylaşılmak üzere; leş yiyicilerinin çekişmeleri başlamıştı. İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar…

  Şişli’de son akşam yemeğinde üç arkadaş buluşurlar. Mustafa Kemal, Ali Fuat ve Rauf Bey…

  Mustafa Kemal’in Samsun’a gitmeden önce ki son akşam yemeği ve ağzından dökülen sözcükler;

  “ Beraber çalışacağız Fuat!” , “ Paşam, benim kolordum daima emrindedir.”

 Bu köşenin, bu sözcüklerin yazarı olarak; Şişli’de yenen bu akşam yemeğinin anlamı, tarihsel önemini halen yeterince anlayamamış olmanın derin hüznü içindeyim. Bu anı resmetmeyen ressamlar, heykeltıraşlar! Şarkısını, türküsünü bestelemeyen sanatkârlar! Operasını, tiyatrosunu sahnelemeyen yönetmenler!

  Ne çok şey var; tarihi, sanatı, felsefeyi ilgilendiren; ne çok önemli an… Bu anlar, o kadar saf ki, seyirci, sahne ve yönetmen beklemek yerine; Anadolu’nun bağrına; belki de insanlığın binlerce yıl yaptığı şeye; sığınmaya, toparlanmaya ve kendine dönüşmeye gitme ve gelme mucizesine gebe kalıyordur…

Güven Serin 

17 Mayıs 2018 Perşembe

BENİMLE AYAKTA DURUYOR; KIYAMAM!




BENİMLE AYAKTA DURUYOR; KIYAMAM!
-----------------------------------------------------------

  İnsanın, insanlığın ve insanımızın yazgısı; kıymak ve kıyamamak üzerine… Uzaklarda, çok uzak diyarlarda ise ölüler, yüksek dağlarda kıyılarak; parça parça edilip, kuşlara sunularak, huzura kavuşturulmaya inanılıyor.

  Göç yolculuğumuz o kadar çok uzun ki; bin bir türlü felaketle yüzleşmiş, milyon kere yutkunmuş; belki de sırf bu yüzden aldırışsız, gamsız bir suskunluk yaratmışız…

  Gün; insanların beslenme saati; koyu gölgelerin kıymetinin başladığı zamanlar; bir ıhlamur ağacının altında; yan yana dizilmiş lokantanın masaları, sandalyeleri…

 İki kadının hemen arkasında ki küçük masaya bende oturdum. Az kelle; yedi köfte ve bir ayran; besleyici ve ekonomik cinsten bir ikram; kendimin kendisine…

  Kadınlar, yemeklerinin sonuna gelmişler. En iyi keyfin çıktığı anlar; bedenin sancıları, midenin ihtiyaçları yatıştırılmış, ruhun, sosyalliğin ve gevşemenin, hatta hayvanat dünyasında “geviş getirmenin” yaşandığı anlar…

  Kadınlardan bana yakın olanın telefonu çaldı. Birkaç saniyede bir ; “Tamam Hocam; takmayın kafanıza!” diyerek, telefonun ucunda ki hocaya-öğretmen ya da doktor arkadaşına yardımcı oldu. Telefonu kapattığında, yanında ki kadına;

  “ Bu da benle ayakta duruyor; kıyamam ya!”

 Tam da bizi anlatıyor; kıyamayan sözcüğünün ucunda ki kadın. Niçin kıyamazsınız? Diye sorsanız; ne diyecek? Kıyamadığı insanın düşkünlüğünü, zavallılığını mı anlatacak? Yoksa kendi üstünlüğünü; diğer insanlara yardım eden yardımsever bir insan oluşunu mu?

 Bizim insanımız; birbirine yaslanarak ne çok, yaslı zamanlara tanıklık etti! Neleri atlattı, bu ortak hissedişler yüzünden ve sayesinde... Çaresizlikleri ve nice zenginlikleri yok ettiler el birliğiyle. Yaslanarak, yaşlı gözlerle birbirini kurtarırken, aynı zamanda batırarak…

 Sanıyoruz ki, çare biziz! Öyle başlıyor yazgımız. Çocuk, yeğen, kuzen ve komşu; Sığınacak bir abla, ana, baba yaratıyor… Baba Hakkı; aşırı fedakâr olmasaydı; “baba” sıfatını alabilir miydi?

 Aydoğdu Mahallesine bir çıkın! Birkaç kez yardımda bulunun, yardıma alışmış veya muhtaç insanımıza. Ne çabuk da “baba” veya “ana” olabileceğinizi, ermiş mertebesine yükseleceğinizi, yaşarken görmenin keyfini sürün diyeceğim ama acaba, sürebilecek miyiz? Bu kadar çok, kıyılmış insan, yaslanmaya, çaresizlik içinde çare aramaya çıkmışken; yeter mi, bizim yetindiğimiz bilgi, görgü ve edindiğimiz servetler; bilinmez…

  Yakın zaman önce sadece köşemi, kalemimi inandığım doğrulukta kullanarak yaşam savaşı veren bir sanatçıya, geçici huzur, imkân sağlama onuruna kavuştum. Teşekkür için atölyeme geldi. Söylediği söz; “ Sana boynumun borcu var!” Buyurun; buradan yakın! Bu toplum; yani ben, bizler böyleyiz; inanılmaz bir şey, yol ve yolculuk; her an kahraman veya istenmeyen bir canlı olmanız; çok yakın; sağ ve sol melekler kadar…

Güven Serin 

14 Mayıs 2018 Pazartesi

LİDYALI KIZ





LİDYALI KIZ
-----------------------

  Mitolojinin içinde yer alan öykülerin ucu bucağı yok. Lidyalı Kızın hikâyesi de dilden dile aktarılarak bugüne; hatta dünya edebiyatına girip kendi tahtına kurulmuştur.

  Lidyalı kız kimdir? Bir örgü ustası! Tıpkı, zamanında bizim atalarımız gibi, kilimler, hasırlar dokuyarak ünlerine ün katmışlardır. Atlarının kuyrukları bile örgünün zanaatıyla dönüşüme, estetik bir güzelliğe, cazibeye, üstünlüğe dönüşürdü.

  Lidyalı Kız; bu öyküyü Dante de biliyordu. Duymuş, okumuş, öğrenmiş ve Komedyasında ustası dediği Vergilius ile yaptığı yolculuk esnasında kullanmıştır.

 Tıpkı, İlahi Komedya’yı dilimize kazandıran İstanbullu Kız Nurseren Bedirgil Yurtman gibi… Şimdi, Ege kokularının yayıldığı dağların, ormanların ve bir de gece hüküm süren mitoloji destanlarının olduğu diyarda yaşıyor.

  Lidyalı Kız Arahne örgü ustasıdır. Yani zanaatkâr ve aynı zamanda sanatkâr bir usta… Ustalığın ilimsel tarafı felsefeyle dengelenmediği zaman, en çok bilenin en çok zarar görme ihtimali he vardır.

  Lidyalı Kız da böyle bir ustalık gösterisi sırasında; Tanrıça Athena ile yarışa girmiş; bedelini ağır ödemiştir. Ustalığı, marifeti, elinin çabukluğu sayesinde kazandığı özgüven onun Athena’ya meydan okumasına kadar gelmiştir.

 Tanrıça Athena; aynı zamanda zekânın ve marifetin de Tanrıçası; meydan okumayı kabul edemez! O,Zeus’un kızıdır. Athena, Lidyalı Kıza öyle bir ceza verir ki, etrafınızda gördüğünüz bir örümcek ve onun ördüğü bir ağ varsa; işte bu ağın sahibi Lidyalı Kızdır. Yani, Athena tarafından örümceğe çevrilen Arahne…

  Ustalara saygı; büyük ustalara ve Tanrıçalara daha da büyük saygı…

 
Güven Serin  

11 Mayıs 2018 Cuma

Eleni Karaindrou - Ulysses Gaze





  Eleni Karaindrou;geçmişi güne davet ederken,aynı zamanda zamansızlığın muhteşem algısını da yaratıyor. Öfkelerimizi,kayıplarımızı ve kazançlarımızı;yoğurmanın ince terleri,koyu bir ağacın gölgesinde,yeşeren bir çiçek kadar,kopan bir yaprağın bahar telaşında ki renksizliğini,diğer baharın renkleriyle tamamlayan bir şarkı çıkıyor ortaya;hüznün ve coşkunun;görmenin ve ötelere taşıma heyecanıyla bugünü kutsamanın...



  Güven Serin 

9 Mayıs 2018 Çarşamba

ZİNCİRE VURULMUŞ ANTİGONE



SOPHOKLES,minnetle...


                                                 ZİNCİRE VURULMUŞ ANTİGONE

                                      ( 10–13 Mayıs Bergama Uluslararası Tiyatro Festivali )


 Bergama'nın Antik Mekânları, geçmişin; kadim dünyanın sanatı ve felsefesiyle yankılanacak. Bergama Uluslar arası Tiyatro Festivali; 10–13 Mayıs tarihleri arasında düzenlenecek.

  Festivale damgasını vuracak şehirler; Berlin ve İstanbul olacak. Bu kentlerin sanatçıları; günümüzden çok önceleri; 2500,belki 3000 yıllarının esintilerini taşıyacaklar. Gecenin alacası düşerken günün üzerine; gün henüz geçmemişken diğer küreye; Anadolu’nun Kayıp Şarkılarının konseri ve onu izleyen saatlerde; Zincire Vurulmuş Antigone sahnelenecek.

  Bir kralın; hatta kralların tragedyalarını izlemekle kalmayacağız; dinleyip, göreceğiz. Hatta bunca yüzyıl; ne değişti? Sorusunu soracağız kendimize; Farkına varmadığımız hep geçiştirdiğimiz duygularımıza…

  Sanatın; tiyatronun biricik amacı da bu değil midir? İnsanın insana, hatta insanlığa karşı düştüğü yanlışlığa, hatalara, suçlara karşı sorular sormak. İnsan vicdanını, kör kuyuların derinlerinde bulmak; bir sondaj mühendisti gibi derinlere kulak vermek…

 Bergama’yı bilenlerin, tarihine inenlerin ürpermemesi elde değil. Akropolis, Kızıl Avlu ve Askelepion; burada ki medeniyetin ne kadar ileri gittiğini; orada ortaya çıkan sağlık merkezlerinin, kütüphanenin uçsuz bucaksızlığının, tiyatrosunun yüksek tepenin sert ve korkulu yamacına kurulmuş olmasının ayrıcalığıyla görmek, anlamak mümkündür.

  Bergama Şehir Tiyatrosu, Zincire Vurulmuş Antigone Oyununu Asklepion Antik sahnesinde oynayacak. Bu bir oyun mu, yoksa gerçeğin izdüşümlerinin sanat ve sanatçı eliyle, zamanlar ötesi tüm insanlığa sunulan bir öğüt, hatırlatma, çağrı mı?

 İzleyicinin ruhsal, psikolojik yapısı; içindeki sağduyunun, yaşamla ölüm arasında ki adil olma anlayışının etkisi, etkilenmesi ve bu oyundan sonraki yaşamında nasıl bir yol izleyeceğinin kararının; kararlı veya kararsız duruşunu da bulacağız; antik dünyanın büyülü sahnesinde.

  Gaddar, kötücül bir kralın, lanetlenmiş bir kralın yerine gelmesiyle başlayacak oyunun gidişatı dünyanın insan genlerinde durmak bilmeyen güç arayışı ve sahiplenişinin gidişatı ve sonuç bölümü; bir kez daha sanatın dili, eli ve yüceliğiyle gözler önüne serilecek.

 Oysa günümüzün teknolojisi kararlı, sınırlı ve seçkin bir şekilde takip edilse; aynı tragedyalar her saat, farklı bölgelerde, şehirlerde oynanıyor; üstelik en canlı ve etkileyici halleriyle…

 Zamanın görkemli şehri; Thebai’nin güçlü Kralı Oedipus’un doğuştan lanetlenmesi, başına gelenlerin insan ruhuna, bedenine olan etkileri her ne kadar dayanılmaz görünüyorsa da, dayanılmazlıktan dayanmalara yelken açan insanlık; her kötücül, vahşetten sonra, kendi insancıl arayışlarını; ağıtlarda, masallarda, mitlerde, efsanelerde arayıp durmuştur.

 Belki de lanetli Kral Oedipus ve onun yerine geçen Kreon, efsaneden başka bir şey değil. İnsanoğlunun büyük kayıplarını, vahşi çığlıklarını dindirmek için ortaya çıkan sanatçı; evrenin ona yüklediği büyük görevle ortaya çıkarttığı karakterlere bir yazgı yükler.

  İnsanın, insan olma yazgısını! Büyük kayıplar vermeden pişmanlık duymadığımızı, en yüce ağıtlar yakılırken dahi soylu mazeretlere, gurura, kalpsizliğe sığındığımızı bize anlatmak ve kendimizle yüzleştirmek içindir bütün çabalar…

 İşte bu yüzden; lanetli kralın yerine geçen Kral Kreon’un en sonunda vicdani çığlığı; “ Ah! Dik başlı ve karanlık aklımın ölümcül hatası!” , “ Ah! İnatçılığım nasılda kör etti beni!”

 Bu kadar şah şahlı hayatlar, her çeşit eşya, en değerli mal, mülkler bile insanın ulaşması gereken ölümsüz huzuru bir türlü getiremezsen; belki de Bergama Asklepion Antik Sahnede, şu sözcükler hep aklımızın bir köşesinde yankılanacak;

“ Mutluluk, huzur bilgelikle taçlandırılmalıdır.”

 Kimin söylediği bilinmez bir başka efsanevi söz ise bizim kayıplarımız ile kazançlarımız arasında ruhsal bir iyileştirme görevi görmek için hazır bekliyor olacak;

 “ Onu kendisini öldürüp adını ölümsüzlüğe taşımaya kim ikna etti?

Ben ettim! Ben… Bir zamanlar zincire vurulmuş Prometheus”  

  Burada, bir tek kişiye teşekkür etmeyi borç biliyorum; Sophokles; minnetle…

 Güven Serin 








8 Mayıs 2018 Salı

MAKULAYA KARŞI NUR


NURSEREN BEDİRGİL YURTMAN


NURSEREN BEDİRGİL YURTMAN

                                        
MAKULAYA KARŞI NUR

 

  Bir yaz günü;26 Haziran 1929 zamanı bir kız çocuğu doğdu. İsmini Nurseren koydular. Nurseren Bedirgil Yurtman! Onunla bir kitabın ön sayfalarında; Çevirmenin Önsözünün yazıldığı sayfalarda tanıştık.

 Özgün hikâyesi olan bir insan… Ahmet Cemal’in çevirmen hassasiyetini ve her daim kendisiyle yolculuğa çıkmak isteyen çalışkan, üretken bir insanla bir kitabın önsözünde tanıştım.

  Ahmet Cemal, Vergilius’un Ölümünü çevirmek için nasıl kırk yıl bekleyip, eserin ruhuna ters düşmemek için her türlü titizliği yaşadıysa, Nurseren Bedirgil Yurtman’da İlahi Komedya’yı çevirme yolculuğuna öyle çıkmış.

  Yaşam önceliğini elinde tutan insanların ortak noktası olmalı; yaşla, başla uğraşmamak! Üretmenin sınırsızlığı, sağlık şartlarının yetersizliğine bile boyun eğdirecek nitelikte… Hakkı Keskin yakından tanıdığım bu insan; yaşama dair faaliyetler konusunda 77 yaşında ki bir insanın çok ötesinde bir yaşam sürüyor.

 Daha çok yeni ağırladığım dostumun yaşamdan kopan oğlunun durumu ise bu ülkede moda veya popüler olan hastalanma cinsi veya cinslerinden… Yaşadıkları büyük kopuş veya psikolojik rahatsızlıkların yangınları en çok anne ve babalarını zorluyor.

  Arkadaşımın oğlu, sıkı bir okul, eğitim sürecine yurtdışında devam etti. Çok yüksek maaşla işe başlama ehliyetini almasına çok az kala pes etti. Hastalığına bir türlü çare bulunamıyor. Tıp Dünyasının söylemleri; psikolojik…

 Çaresizce kendi çaresini üretmek için çok genç yaşta olmasına rağmen, evine kapatılmış esir bir yaşamı tercih etmiş bir gencin hatta on binlerce, yüz binlerce insanın, insanların teslimiyet hikâyeleri böyleyken;

  Nurseren Bedirgil Yurtman’ın çevirmenliği, kitaplara olan düşkünlüğü, daha dört yaşında başlayan resim sevgisiyle doldurulacak bir hayat… Doktoru, ilerleyen göz hastalığı (Makula) yüzünden artık resim yapmamalısın! Dediğinde; O tıpkı çocukluğunda ki gibi; inadına resim yapmaya devam etti.

  Sosyal dünyada kendine açtığı sanat köşesinde, resimlerini sergilemek için iki özel klasör; bölüm açtı. Birincisi Makulaya Karşı Nur! İkincisi ise Makulaya Özel. Bu klasörlerde kendi yaptığı resimler ve göz hastalığıyla birlikte verdiği mücadelenin de fırça izleri; öylesine taptaze bir şekilde duruyor.

  Dante’nin İlahi Komedyası çevirmeni Nurseren Bedirgil Yurtman ile tanışmamın ikinci bölümü mail ile oldu. Yazdığım maili ona aktaran kişi torunu Efe Meriç. Yine onun ağzından aldığım selam; birbirini hiç görmeyen iki insanın haberleşmesi ikinci bir boyuta dönüştü.

 Yaşadıkları yeri, o diyara gittiğimde karşılıklı konuşma daveti; yerel basında yazı sanatıyla uğraşan bir insan için erdemli ve oldukça heyecanlı bir yolculuk teklifi, bileti sayılır…

  Yaşama tutunup, yaşamsal evrelerde karşılaştıkları her türlü sorunla baş etme yöntemleri geliştiren bu değerler ciddiye alınmalı! Bugünün sancılı, kırılgan dünyasında çok çabuk pes edenlerin, hayata küsenlerin belki de şifa kaynağı olabilecek öğretiler bu tür insanların kilerlerinde, edibi, felsefi tecrübelerinde saklı…

  Aslında, bizden öte diğer insanları, emekçileri, sanatçıları biraz daha yakından tanıma şansını ancak kirli ve korkunç bilgilerden, uğultulardan sıyrılarak bulabilir, görebilir ve anlayabiliriz…

  Babası ona daha dört yaşında resim hakkında bilgi verirken; “Kalemi gevşek tut ama düşürme! Elin rahat olsun! Cesur ol! Düşüncelerin kararsızlaştığı zaman sakın resmi sürdürme! Bekle! Esin perisi gelecektir”

 Bu öğütler; sanata adanmış bir insan için zenginlin, yaşama tutunmanın, yaşamla başa çıkabilmenin ipuçlarından başka bir şey değildir.

 Lakabı; “Kitap taşıyan kadın” Ne güzel bir lakap; ne büyük bir sesleniş… Gelinen son noktada ise resimlerini, Makulaya karşı Nur, ismiyle imzalıyormuş…

 Bu değerli üretici-sanatçıyla tanışmamın üçüncü perdesi biliyorum ki Bayramiç’de bir kahve, çay ve sohbet eşliğinde olacak. Daha şimdiden bu heyecanlı koşuya, buluşma anına süzülmeye başlayan bir yanım; ruhum, kıpırdanıp duruyor…

 Güven Serin 





7 Mayıs 2018 Pazartesi

MARX'IN DOĞUM GÜNÜ


Engels ve Marx 

iki sağlam dost...



                                                     MARX’IN DOĞUM GÜNÜ

  5 Mayıs Marx’ın 200.Doğum yıl dönümü olarak kutlandı. Tekrar öne çıkartılma, yeşerdiği dünya toprağında insan aklının eriştiği doğrunun-doğruluğun anıtsallığı karşısında izlenmekte, yeniden keşfedilmek istenmekte…

 Öğrenmenin borusu, trampetleri savaş marşları-duyuruları gibi değil; çok daha derinden ve gönüllülük isteyen bir becerinin kapıları aralamak, kötücül zırhları kırmak isteyişine destek amaçlı çalar; seslenir…

  1960 yılında New York’da bir kitapçı dükkânında, babası henüz ölmüş genç bir adam; Marshall, kitap raflarını karıştırmaktadır. Orada, kenarda; rafların loşluğunda bir kitap durmaktadır. Marx’ın 1844’de ki elyazmalarıdır. Birkaç sayfayı karıştırınca, ne büyük servet bulduğunu Göksel Aymaz’ın köşesinde anlattığı biçimde dile getirir;

“ Birden kendimi terden sırılsıklam kesilmiş buldum. Sanki durduğum yerde eriyordum, gözlerimden yaşlar boşandı, aynı anda hem kavruluyor hem de üşüyordum.”

 200 yıl sonra; yani günümüze geldiğimizde dahi insanlığın çelişkileri son derece iştahlı, bilinçsiz bir döngü içinde çılgınlar gibi eğlenirken, depresif yalnızlıklara doğru yol almayı sürdürüyor.

  Büyük tüketimler; ne hazindir ki büyük mutluluklar, huzurlar getirmiyor. Milyonlar önce ki kıtaların yer değişimi gibi, kuzey kutbunun erimesi gibi yer değiştirip eriyorlar; belki de başka bir evirilmeye, gelişime doğru…

  Marx’ı anlatan, onun felsefesinin 200 yıldır ölmeyip, tekrar görünen buzulun okyanus altında kalan kısmının merak edilmesi gibi bir şey… Felsefeciler, bilim insanları, edebiyatçılar; hatta ilahiyatçılar ve sıradan okurların peşinde koştuğu sırları neydi Marx’ın?

 Onu ve düşüncelerini en iyi anlatan cümlelerden bazılarını Göksel Aymaz’ın köşesinden alarak aktarmak istiyorum;

“ Ütopik uçarılıklara kapılmadan, bilebilmenin meşakkatini yaşamıştır. Avuntu değil, bilgi vermiştir.”

  Bazılarının “saçma iş!” dediği düşüncelerinin peşinden koşan bir insan; bir ömür… İnsanlığın dünya üzerinde birikmiş, birikecek olan devasa sorunlarını bilen, öğrenen Marx; aynı zamanda insanın karşısına çıkan sorunla uğraşabileceğini de anlamıştı.

  Masa başında süren bir ömür; yine masa başında sonlanmış; bu ölüme onun en yakın arkadaşı Friedrich Engels; sadece gözyaşları içinde değil; bütün hücrelerinin ağlamaklı oluşuyla tanıklık etmiştir.

 Göksel Aymaz, köşesinden Marx’ın 200.yılını kutlamakla kalmayıp, onu çok güzel de anlatmış, tanıtmıştır. Onu, dünyanın çirkefliklerinden kurtulup kendi erdemini yaratmak isteyenler için bir fırsat olarak görüyor.

 Peki, ama insanoğlu, günümüzün insanlığı böyle bir erdemin peşinde mi? İhtiyacı var mı böyle büyük. Ulaşılmaz, ölümsüz erdemlere? Uzandığı, uzanacağı alkışlar, sırıtışlar, yükselişler çok yakında duruyorken; hemencecik kumlardan bir kale, krallık yaratmak varken…

  Kendi çocuklarına bakabilmekten dahi yoksun, âlemci, haz düşkünü bir dahi, diye yorumlanırken, aynı zamanda insanın düştüğü bunalımdan, doymak bilmeyen iştahından kurtulmak için çare üretmesini istediği bir kahraman…

 Marx ve daha niceleri; kayıp uygarlıklar gibi her daim aranmayı, bulunmayı ve tekrar kaybedilmeyi görecekler. Ruhların seyri varsa bu dünyayı, ne büyük eğlencedir kim bilir insanın yeryüzü şamataları, komiklikleri, en ciddiye aldıkları gayriciddî işleri, söylemleri…

 Sartre’nin söylemiyle “ Gerçekliğin kendisi Marksçıdır”  Diye yorumlaması; Marx’ın da hiç yorulmadan, pes etmeden didinip durduğu şey; insan çelişkileri, ihtiyaçları ve doyumsuzluklarının sıra dışı zıtlıkları, çatışmaları üzerineydi.

 Dine bakış açısı hiçbir zaman saldırgan olmamış; “ Ezilmiş yaratığın iniltisi, halkın afyonu” dediği din; ayrıca kendi dokunulmazlığı içinde her daim korunmaya ihtiyaç duyulan bir imparatorluk haline geldi.

  Dinler, yaşamın pratiklerinden beslenmeyecek, destek almayacaksa nereden alacak? Din insanları, aksayan, ezilen, çelişkili, dengesiz, adil olmayan her türlü olayın karşısında durmayacaksa, yaratıcının karşısında nasıl durup kalabilecek?

Güven Serin  

4 Mayıs 2018 Cuma

AMOR MATRİS-ANNE SEVGİSİ




AMOR MATRİS-ANNE SEVGİSİ
-----------------------------------------

  Annelik Sevgisi; Ne çok yüceltildi ve kullanıldı; Soyluluk, cennet kavuşumlarına baştan beri adanmış bir sıfat…

  Bir adam çıkmış uluorta konuşuyor. Kavradığı cesaret, her şeyin dönüşümlü bir aldatmaca, değerli bir oyun olduğunu anlamadan mı geliyor; bilemedim! Yoksa insanlık destanlarını, günah ve sevaplarını daha anlaşılır kılma adına; bir marifet, nezaket ve mizah arayışında mı?

  Birçok insanın cesaret edemediği, efendiliğe sığındığı nice zamanlar geçtiği halde, kalın ve utanç örtüsünü kimsenin kaldırmaya cesaret edemediği ensest üzerine konuşuyor. Hâlbuki ülkemizde bir kişi çıktı bu konuyu konuşmak istedi; ilk kurulan özel televizyonların getireceği geniş düşünceyi destekleme adına.

  Sonuç ne oldu? Gece yarısından sonra başlayan bu programa öyle telefonlar, yaşamsal utançlar gelmeye, düşmeye başladı ki; herkes utandı, gerçeğin ortaya çıkıp, bizi de boğacak oluşuna.

  Zeus, Athena’yı niçin başından doğurdu bilinmez! Bilinen o ki; bizim kahramanımız babalığın, bilinçli bir şey olmadığı üzerine oldukça kafa yormuş olması… Yani, erkeklerin dünyaya getirme, geliş anıyla ilgili hiçbir şey bilmediğini savunuyor.

  İkide birde aynı şeyi tekrarlıyor; ona göre yaşanan, kurulan belirsizliğin Amor matris adına; yani anne sevgisiyle; öznel ve nesnel hale getirildiğidir. Güya, yaşanan tek gerçek şey buymuş!

 Burada dursa iyi! Daha da ileri gidiyor. Ona göre babalık, yasal bir varsayım olabilirmiş! Şu düşüncesiyle iyice kafaları karıştıracak gibi; Babasını sevmiş olan bir babanın da oğlunu sevmiş olduğu bir babayla oğul var mıdır? Diye büyük düşüncelere dalmış…

  İnsanın; sanan ne? Düşünecek başka bir şey bulamadın mı be adam? Diyeceği geliyor. Hatta diyebilir, elinizden geleni ortaya dökebilirsiniz. Ustaca dizilmiş, diretilmiş, fevkalade süslenmiş bu mertebenin bu kadar alaşağı edilmesi doğru mu?

  Bana soracak olursanız; bildik bütün tabuları, parlatılmış nice değerleri azcık açıklığa davet etsek; düzen işlemez olur. Nice evin şapkasını kaldırım içeri baksak, içeridekileri görüp dinlesek; ne büyük trajediler; Şheakespeare’nin Falstaff karakterini bile yarıda bırakır. Aslında bu karakterin yücelmesi, ortaya çıkışını; Arrigo Boito ile Giuseppe Verdi’ye de borçlu olduğumuzu hatırlatmak isterim. 

  Siz duymadınız ama yanında ki arkadaşı, bu zırvalar için uyarıyor onu. Kimi mi? James Joyce’nin hiç durmadan bilgi gösterisi içerisinde, bilgi yağmurlarıyla ıslattığı kişilerden birisi!

  Bilmenin, yani haberdar olmanın tek tarafına takılmış gidiyoruz; ukalalık, olanına… Yok, mudur başka açısı? Getirisi varsa; kazanç sağlıyorsa; milli de olur, yüce efendi de… Bir şey var ki; en hakiki şey; varlığını, varoluşunu kendi bilgi, cesaretin, kültürel altyapın ile canlı tutmak.

 Velhasıl; canlı olduğunuza inanıp, can taşıyanlara, hürmet etmenin yanında, o dünyaların da ancak bilgiyle daha anlaşılır, daha itibarlı ve yaşanır hale geleceğinin türküsünü söylersiniz. Hatta belki de ıslık bile öttüre bilirsiniz; kim bilir…

Güven Serin 
 



3 Mayıs 2018 Perşembe

YERYÜZÜNDE HUZUR BULMAYAN YOLCU



YÜRYÜZÜNDE HUZUR BULMAYAN YOLCU
------------------------------------------------------------

  Neredeyse tüm yaşamını piyanosu ve İstanbul’da bulunduğu sürenin büyük çoğunluğunu kocasının işi olan gazetecilik görevinde bulunan bir kadın; Anna Grosser’in 86 yıllık yaşamının sonunda, geriye bıraktığı arşivsel notta; insanoğlunun, yani kendisinin de temsil ettiği bizlerin hissiyatı şöyle kazınmıştır edebi kayanın üzerine;

“ İnsanoğlu yeryüzünde huzur bulmayan bir yolcudan başka bir şey değildir. Varılacak hedef her zaman gölgeler ardındadır, ne olduğunu bilinmez. Ama ne önemi vardır ki, asıl olan insanın gideceği yolu bilmesidir.”

  Kaçınılmaz sona yaklaşırken, her insanın hissiyatına tercüman olmak mı istemişti Anna Grosser? Yoksa yazgının, evrimsel oyunundan başka her şeyin yalan olduğunu mu göstermek istedi?

  Bu son, huzuru hiçbir zaman bulamayan bu insanoğlu; bu kadar belge, hikâye varken dahi, niçin her daim huzursuzlukla beslenmekten kaçınmaz? Göklerin yüceliğine erişemediğimiz zamanlarda, konu edindiğimiz, çıkar yol aradığımız masallar, mitoloji; bugünün kozmoloji bilgileriyle ulaştığımız diğer galaksiler, evrenin sınırsızlığına doğru çevirdiğimiz gözler-teleskoplar; kıyamet gibi bilgi, uçsuz bucaksız bir yıldızlar cenneti; yine de kavgaları bitirmeye yetmiyor.

 Ülkeler arasında olsa yine iyi! Kentler, ilçeler, köyler, mahalleler arasında; olsa, yine; kötünün iyisi! Apartmanda yaşayanlar, arasında da olsa… Kardeşler, ısım, akraba arasıda; bazen bir kaşık, bazen bir kazma ve bazen de birkaç metre yer için…

  Huzur adına söylenen ne çok söz biriktiriyor insanlık. Ne çok şeyler de yapıyor. Giyiniyor, süsleniyor, kokular sürünüyor. Hele hele, çekilen fotoğrafların, videoların haddi hesabı yok!

 Bu kadar çok emek, kalgıma, zıplama, coşku, romantizm ve korkunç düş kırıklığı; bilinen bir yolculuk; son değil midir? O zaman? Diyeceksiniz ki niçin bu büyük telaş? Büyük zahmet? Her nesil denediği gibi, belki de farklı olanı yakalamak; ölümsüz olanı…

 Bu arada; ABD de yapılan bir araştırma 75 yıl sürmüş. 700 küsur insan üzerinde yapılan, bir insan ömrü kadar süren araştırmanın ana konusu; insanın huzuru, nasıl ve hangi şekilde yakalayabileceği üzerine!

 Bu araştırma Harvard’da yapıldı. Özü tam olarak; Zenginlik ve ün, mutluluk getirir mi? 75 yılın sonunda çok titiz yürütülen araştırma sonuçları; mutluluğun, iyi ilişkilerde saklı olduğunun bilimsel kanıtı; varın siz bir şey çıkartın gayri…

Güven Serin  



2 Mayıs 2018 Çarşamba

YAŞAYAN ANILAR




Kamera; Güven  Karaalioğlu Parki

Deseler ki,düşlerinin bekçisi kim? Don Kişot
derdim. Bu heykeli,bu şehirde öteden beri
Don Kişot'a benzetirim...

 Belki on,yirmi,otuz yıl önce;oysa düşlerimin
edibi,felsefi hissedişim;Göbeklitepe zamanını
zorluyor...Yani,on on iki bin yıl öteciklerini...


Kamera; Güven  Karaalioğlu Parkı

Falezler bir şehire bu kadar mı yakışır?
Ya Akdenize gölge düşürmekten öte
şan ekleyen dağlar;antik dünyanın
uygarlıkları? 

Çitlembik Ağacı ve bu heykel;
insan ruhuna iyi gelecek kadar iyi
anılara,nöbet bekliyorlar...

YAŞAYAN ANILAR
------------------------------

  Adı üstünde; anı! Geçmişte kalan yaşanmışlıklar değil midir? Öyledir elbet. Öyleyse? Anlatayım; beyin hücrelerimiz; yani nöronlar, bütün yaşanmışlıkları depolamak; hatırlamak için insan vardırlar; yani insanın yolculuğu için…

 İşte bu hatırlama, düşünceyi, icatları, insan psikolojisi, sosyolojisini; insanı tanımladığı gibi, insanın gördüğü her şeyi da tanımlayıp çeşitli kavramlara dönüştürür. Tam da burada; bütün tabiat önem kazanır; şiirsel, masalımsı sahiplenmelerle birlikte, ilmi, ticari sahiplenmeler ardı ardına gelir.

  Bir taraf yıkmayı yaratıcılık görürken, diğer taraf; var etmeyi, var olanı, koruyup kollamayı; büyük bir içtenlikle onla birlikte yaşamak ister çok kısa olan zavallı insan ömrünü.

  Yaşayan anılar; bu güne kadar doğal gözlemlerim, deneylerim sonucu ortaya konmuş, birçok gerçeğe dayalı bir ifade, sahiplenme biçimidir. Yani, anıları öldürmemektir… Öldürmek, fiilinden, unutmak anlamını çıkartmıyorum. İkide birde ortaya döküp, her döküşte, anıları anı olmaktan çıkartıp, mitolojik bir kahramana dönüştürme gayretlerinin boşa gitmesinden söz ediyorum.

 Hani, Homeros olsak; her birimiz bu düşüncelerle, Sokrat’ın felsefesiyle yıkanmış değiliz; o yüzden, anıların yaşatılması, edebiyat, sosyoloji ve sevginin işidir. Yerli yerinde depolanırlar; en kıymetli bütün hazineler gibi; arıların, arı kovanını sürekli temiz tuttukları gibi temiz tutulurlar.

  Bir arıcı, balın oluşumu, saklanış biçimini anlatı; Arılar kış gelmeden önce son kez yaptıkları bal peteklerinin üzerilerine mühür koyarlarmış. Yani bal mumuyla kaplarlar. Bozulmasını, gelecek zamana kalabilmesini sağlarlarmış. Sanırım, edebiyatçının aklı da arının aklı gibi çalışır; bütün verileri bozulmadan saklamak için; beyin mumlarıyla mühürler; saklar; diğer zamanlara…

 Bunu yapan kimdir? İnsandır! Anıları oluşturma becerisine sahip ve onları, gayretsiz, sanatsız, savunmasız bırakamayan; sanatını, ilmin, halk sosyolojisinin bildik bütün marifetleriyle donatan insandan söz ediyorum.

 Yaşayan anıyı daha ilk duyuşunuzda bile anlayabilirsiniz! Çünkü o telaşsızdır. Reklâmsız, kuşkusuz; tabiatın, felsefenin; evrenin ta kendisidir. Coşması gerektiği zamanlar; yeni evrenler oluşturmak için coşar ve sonra; ağır ağır süzülmeye bırakır kendini. Yanardağın lavlarının tabiata teslim oluşu gibi; önce en küçük eğrelti otlarına ve sonra; ormana, ormanın o harika hayvanlarına, böceklerine dönüşür.

 Yaşayan anının korkusu yoktur; hatırlanacak diye. İkide birde sipariş gibi sürülmez; piyasa malı değildir; katiyen…

  İçinde o kadar çok şeyler barındırır ki; bir yeraltı ırmağının sessiz, duru akışı, coşkun bir Meriç nehri…

  Balkanların masalımsı siluetinin yanında, Kaz-İda Dağlarının çam kokularından Sarı Kız efsanesine kadar; her şey, yaşayan anılarının içinde; Homeros, Dante, Cervantes, Yunus, Mevlana, Pir Sultan; daha niceleri; bilirler yaşamanın ölümsüz olanının, anılara katkı yapmaktan geçeceğine; döngünün böyle sürüp, böyle kan dolaşımı yapacağına; baştan beri inanmış ve adanmışlardır…

Güven Serin 



1 Mayıs 2018 Salı

ADRASAN OLİMPOS ARASI-2014 ARŞVİNDEN


Kamera; Güven-Antalya Dağları

Musa Dağı tırmanışım sona erdiğinde,Olimpos'a geçmek üzere
bir çoban kulübesi... Telaşım büyük;yani acelem...
Yürüyüş zamanının en az üç saat gerisindeyim. İneceğim
Olimpos var daha... Geceye kalmak istemiyorum;yönümü
bulmam mümkün olmayacak...
Ve dokunmak istediğim kulübeye ancak bu kadar
yakın oldum;masalımsı bir seyir,kumsala yazılan
sözcükler kadar...


Kamera; Güven Musa Dağı Tırmanışı-Antalya

Yürüdüğünüz dağlar,patikalar eski ticaret yollarıyla,
üzerilerinden geçen yüz binlerce insanın hikayelere
uzanacak kadar zamanları olmuşsa;siz de o hikayenin
karakterleri arasına giriyorsunuz.

Yalnız,yorgun ve acemi bir günde;bir köpek
içgüdüsel bir dostlukla takılıyor peşinize.
Ne hissedersiniz? Muhteşem bir kabul
töreni...
Muhtaçlık için;vay be! Demez misiniz? 
Bencilliğin köküne kibrit suyu,kıçına
bir tekme indirmek istemez misiniz? 





Kamera; Güven Olipmos -Antalya-2014

                                            Yalnız,yorgun ve acemi bir günde;bir köpek

içgüdüsel bir dostlukla takılıyor peşinize.
Ne hissedersiniz? Muhteşem bir kabul
töreni...
Muhtaçlık için;vay be! Demez misiniz? 
Bencilliğin köküne kibrit suyu,kıçına
bir tekme indirmek istemez misiniz? 


ADRASAN OLİMPOS ARASI

  Doğa test ediyor beni; acemiliğimi, amatörlüğümü, her şeyden önce sevgimi. İlk önce küçük bir dere, Musa Dağının eteklerinde, küçüklüğüne bakmadan küçük bir taşın haylaz şımarmasıyla; derenin serin sularına yan batmış bir gemi gibi süzüldüm.

  Dereye batmayan vücudum, batan kısmımla denk görünüyordu. Her düşüşün güzel, gülünç şekli olur. Bu gülünçlüğü, sınamayı, ağacın, çiçeğin birçok çeşidi gördü de, insanlığın bir tek çeşidi görebildi; kendim. Gülümsedim ağlanacak halime.

 1.78’lik boyumla uzandım yatağın deresine. Taş mekânın temiz çarşaflı yatağının sıcaklığının tersi, serin ama eksik bir kutsama töreniydi. Gün ılıktı, çamlar dingin, gelincikler oldukça kırmızı… Musa Dağı, Adrasan Kalesi yine hep aynı yerinde; uygarlıkların birbiriyle iletişim kurduğu patikaların can suyu taşıdığı, her yüksekliğin başka bitkilere, ağaçlara ev sahipliği yaptığım o yer…

 Islanan telefonum çalışmadı bir süre. Rüzgârın, güneşin tamirciliğinin bu kadar iyi geleceğini bilmezdim önceleri. Adrasan Kalesi bu iş için en iyi yükseklik; Adrasan koyunu izlemenin, korkunç güzellikleri ışığın gösterisine çeviren dağların seyir zevkine varılacak bu yer, Likya yürüyüş planımın en değerli enerjimi, suyumu da bıraktığım yer oldu.
 Likya Yolu, antik yolların en son keşfedilenlerinden ve en muhteşemlerinden birisi; toplam uzunluk 535 km. Tam olarak yürümek 30 günü göze almak demek. Amatörlülüğün en güzeli de iddianızın da en hafif olması demektir. Bu yüzden Likya yolunu kısım kısım geziyorum. En güzel bölümlerden birisi olan Adrasan Olimpos arası, tırmanma ve iniş, iki dağın, iki büyük hikâyenin, kuzey ile güneyin, doğu ile batının da besleyiciliğine tanıklık etmeme destek oldu. Bir koydan, bir koya; yüzlerce yıllık ticaret yollarının bir armağan gibi, gezi dünyasının maceralı, meraklı insanlarına armağan edilişi; oldukça düşündürücü…

 Şimdi gelelim, soylu merakımın harika enayiliğine. Güzelim Likya yolu düşlerin uyuyan bedeni gibi hazır uzanmış yanınıza, doğanın bin bir çiçeği gibi koksun, 16 km’lik Likya yolu sizi beklesin ama siz gördüğünüz ilk tabelaya kanın. Bu tabela Musa Dağının koya bakan kısmında bulunan yeri; Adrasan Kalesini işaret ediyordu. Oysa enerjim de, yiyeceğim, suyum da 16 km’lik Likya yolu içindi. Adrasan Kalesi tırmanışı oldukça zor ve hızlı gerçekleşti. Hem zamana, hem heyecana, hem meraka karşı yarışan soylu bir şövalye gibi, yel değirmenlerini devler olarak görmüş tıslatmış birisi gibi…

 Olan oldu tabi, en kıymetli hazinelerim, suyum ve kaslarımın enerjisi, oldukça önemli bölümü daha Likya yürüyüşüne başlamadan tükendi. Kösnül bir aygır, boğa nasıl aranırsa bönde öyle arandım yolun görünmeyen yolcularını. Kim bilir kaç kez, kaç yük hayvanı, kaç umut, yük; yiyecek, içecek taşıdılar. Zorlu ve güç olan patikalar, dağ geçitleri; taşıdıkları yükün çok değerli ve pahalı oluşunu da anlatıyordu.

  Hiç terlemediğim kadar ter, hiç susamadığım kadar su; hiç yalnız olmak arzusuyla donatılmadığım kadar arzu… Elbet yanımda gamlı prenses Tezer ve hayatı sıradanlıktan çok öte sorgulayan Pavese var;

 “ Bu kişiler tek bir olguya varma çabasındalar; Özgürlük olgusuna. Toplumun akılla bağdaşmayan zincirleri karşısında, bireyin kazanmak istediği bağımsızlık olgusuna...”

 Büyük gezginler, usta şairler, marjinalliği önce zanaata, sonra sanata dönüştürenler; Likya Yoluna can veren kırmızı beyaz çizgiler ve bu çizgilere ruh katan bilginler; hepsi hemen yakınımda, ağaçların gölgelerinde, çiçeklerin tomurcuklarında, ışık yansımalarında, peşime takılan, hiçbir beklentisini karşılamadığım halde bana arkadaşlık eden köpeğin gönüllü yürüyüşünde. Musa Dağı ile Olimpos’un birleştiği zirvede, bir düğün töreninden da güzel olan suyu bırakan düşünceli gezgine sarılmanın güzelliği içinde dinledim onları.

 Ümit ile ümitsizliğin zirve yaptığı yerdir dağ yürüyüşleri. Yalnızsanız, en ufak işaret, bir anıt gibidir. Bir damla su koca bir yudum içecektir. Bir köpek, en hakiki, en sadakatli dost…

 Dağların anlatacağı çok şey olduğu gibi, sakladığı çok hikayeler de vardır. Dağlar olmasaydı, bugünkü insan uygarlıkları da zor olurdu; var olduğumuz suya dönerdik tekrar; o yüzden dağlara şükran borçluyuz, dağlara adanmış her yol, yolculuk insanın kendi yarattığı garip koşturmaca karşısında önemsiz görünse de önemlidir.

 Yürüyüşüm, insanlık yürüyüşüne koşulsuz destek olanların edebi seslenişleriyle her küçük taş kulesinin, işaretinin merhaba değişiyle küçük dinlencelere dönüştü. Yine böyle bir dinlencede Paveze konuştu usul usul;

“ Öykü ve şiir yaratmak için doğmuş olanlar, âşık olmakla yetinmezler, çünkü aşkın sanatsal bir yapıtı oluşturacak entelektüel örgüsü yoktur.”

 Bu da benim öykümdür; amatörlüğün en hakiki şövalyesi benmiş gibi, bazen en akıllı laflar eden, bazen yoldan çıkmış bir deli gibi görünen kişi…

 Işık ülkesi Likya, taşı da, ticareti de, ölümü de mimari, mühendislik içinde besleyen 52 Likya kenti… Bir döngünün işaretimiydi bilinmez. Bilinmez ama üzerinde nazikçe düşünülür; günün çığlıkları bizi boğmasın diye…

Güven Serin 






28 Nisan 2018 Cumartesi

HÂLÂ SANA İHTİYACIM VAR




Hoş geldiniz...



HÂLÂ SANA İNANCIM VAR
-----------------------------------------

  Ulusal basında, kültür sayfalarında bir haber; “ ABBA 35 yıl aradan sonra geri döndü” İçimde bir sevinç… Niçin? Neredeyse benimle yaşıt, delikanlılık zamanlarımıza denk geldiği, bir akrabayı, arkadaşı, dostu, kardeşi özler gibi özlediğim müzik grubunun kapımı çalıyor oluşunu mu hissettim?

  Tutkun olduğum bir grup değildir ABBA. Müzik kulağımın tamamıyla halk kulağı şeklinde kalması; ritmi, tınıları güzel olan her türlü şarkıda iç organlarımdan başlayan bir dirliği hissetmem; belki de özel olandan çok genel olana; tüm şarkı ve şarkıcılara açılan bir pencereden bakıştır benimkisi.

 Bu habere çok sevindim. Değeri, yüzyıllar ötesine varan binanın, doğala yakın onarılıp ayağa kaldırışına sevineceğim kadar sevindim. ABBA,35 yıl aradan sonra geri dönüyor. Aralık ayında kayda geçecekleri iki şarkıdan birisinin ismi; I Stil Have İn You…

 Şarkının sözleri, seslenişi oldukça anlamlı! Bizim öykümüzde; geçmişte de bu tür ilişkilerin mayaları mevcuttur. Yani Türk tipi komşuluk ilişkilerinde de ihtiyaç, muhtaçlık vardır komşuya, eşe dosta. Bir yudum su, yağ, tuz, hatta odunlukta ki balta bile ödünç alınırdı.

 ABBA 35 yıl aradan sonra geri dönüyor, haberine olan sevincim Gordion Düğümünü açmaya çalışanların, bu çalışma sonucu açma ümitlerinin heyecanına yakın bir heyecan gibi, mitolojik, efsanevi ve gizemli bir yoğunluk benimkisi…

Gordion Düğümü, hiç duymayanların bile duyacakları zamanda, heyecanlanacakları bir efsanedir. İçinde Kral Gordion, Kral Büyük İskender de olsa bile; hikâyeyi oluşturan Frigya kâhinleri ve insanlarıdır. İyi bir iz sürücü; değerli bir tarihçi; onları hiç ölmedikleri yerlerden; köy, kasabalardan bulup ortaya çıkartıp ellerinden bile öpebilir…

 Gordion Düğümü, kızılcık dallarından atılan sırlarla dolu bir düğüm… Büyük İskender kılıcıyla kesip atsa, bu düğümü çözen kral olsa bile; onun hikâyesi da ayrı bir trajedi veya kahramanlıklarla doludur.

 Laf aramızda; İnsan dostu olan Kral Gordion, aynı zamanda bizim sıklıkla dile getirdiğimiz Kral Midas’ın babasıdır. Hani kimseler duymasın diye fısıltı ile konuşulan “Eşek kulaklı Midas’ın) Efsanelerin güzelliği; içinde ki insan sırları, beklentileri, erişilmezlikleri dolu olmasıyla ilgilidir.

  ABBA’nın geri dönüşüyle, müziğe, alkışa, yenilenmeye, birlikteliğe duyulan özlemin henüz yaşarken 35 yıl sonra bir daha; bir daha kaidesine çıkıp, yaşamsal seslenişleri, ıslık seslerine kavuşma hasretidir…

Güven Serin 

27 Nisan 2018 Cuma

20 BİN FRANKLIK UTANÇ!


İstanbul Arkeoloji Müzesi-İskender Lahti





              20 BİN FRANGLIK UTANÇ!

OSMAN HAMDİ BEYE MİNNETTARIM

-------------------------------------------------------------

  Osman Hamdi deyince, sanata yakın olanlar dünyanın sayılı müzelerinden kabul edilen İstanbul Arkeoloji Müzesini akla getirirler. Yılda birkaç kez gidilse, sırları çözülemeyecek müze, içindeki eserler; Osman Hamdi’nin sanat bilgisi yanında, uzağı görme becerisinin eseridir de…

  Osman Hamdi’yi az bilenler ise Kaplumbağa Terbiyecisi eserini hemen hatırlarlar. Birisi Pera Müzesinin elinde olan, diğeri özel bir şahısta iki orijinal eser…

  Osman Hamdi tanındıkça daha anlaşılır, daha sevgi, saygı duyulur hale geliyor. Arkeoloji Müzesinin lahitler bölümünü gezdiğinizde bile, o günün şartlarında, Suriye’den, Lübnan’dan, Mısır’dan getirilen bu eserlerin büyüklüğü, güzelliği, zorluğu daha ne anlaşılır.

  Bu eserler arasında başyapıtlar var. Bunlardan birisi de Büyük İskender’e atfedilen o büyük eser; İskender Lahdi’dir.

  Bu değerli eser, halen yerinde duruyorsa; bunu Osman Hamdi’nin fedakârlığına borçlu olduğumuz kadar, kurnazlığına da borçluyuz. Yoksa Zeus Tapınağı-Sunağı gibi çoktan Almanya’ya gitmişti.

  Kayzer Wilhelm Abdülhamit zamanında ticari, siyasi ilişkiler için ülkemize gelmiştir. Sultanahmet’te bulunan o meşhur Alman çeşmesi de bu dostluğun esere dönüşmüş halinin sembolü olarak Almanya’da yapılıp, ülkemize getirilmiştir.

  Abdülhamit, Alman İmparator Kayzer’in ailesi, ekibini eşsiz bir cömertlikle ağırlaması; iki ülkenin dostluğu, kardeşliği adına Abdülhamit kesenin, ülkenin ağzını sonuna kadar açmıştır. Kayzer’in eşi, çevresi Abdülhamit tarafından hediyelere boğulur.

 İmparator Kayzer, eşi ve çevresi Arkeoloji Müzesini de gezeceğinin haberini verirler. Osman Hamdi, müzenin en değerli lahdi olan İskender lahdini derhal tahtalarla çevirtir; güya bakım yapılıyordur.

  Oysa gerçek neden; Kayzer tarafından beğenildiği anda Abdülhamit tarafından derhal hediye verileceğini Osman Hamdi biliyordur.

 Zeus Sunağı; hediye gibi, yine Abdülhamit zamanında 20 Bin franga Almanlara satılmıştır. 20 Bin franglık bir utanç gibidir; tarihin bilgisinden uzak kalışımız…

 Güven Serin 



26 Nisan 2018 Perşembe

BENİM HİKAYEMİ KİM ANLATACAK?





BENİM HİKÂYEMİ KİM ANLATACAK?
-------------------------------------------------------

  İşte tam da burada; yazgı, şans veya çok iyi dostlar giriyor devreye. Yazılan, çizilen ve onların yüce sevdalarından, arayışlarından haberi olan kimse ve kimseler…

  Lanetlenmiş kralın kuş olup, yıllarca uçması, hikâyesini anlatacak, vicdanını kanatan hüzne çare olacak kavuşum; bir kilisenin bahçesinde bulunan ağacın dalında son bulur.

  William Shakespeare,o sözcük cennetini yeryüzüne indirmiş şair bile bu korkuyu yaşamış olmalı! Bu yüzden Hamlet’in zehir dolu kadehi içince, onun acısına dayanamayan dostunun da içmeye kalması üzerine, yaptığı son bir seslenişi vardır;

“ Benim hikâyemi anlatmak için biraz daha katlan Horatio!” Gerçek manada Hamlet’in hikâyesi midir? Yoksa Shakespeare’nin mi?

  Tenin olmadığı yerde, sesin, ruhun gökyüzüne yükselemeyeceğini bilen bir şair-yazardır Shakespeare. Yakalamıştır insanın zaaflarını. İnsana dair bin bir çeşit hile ve kurnazlıkları; öyle bir çekip çevirmiştir ki; insan kaldığı sürece; Hamlet’in öyküsü, Ophelia’nın delirmesi, kralın hayaleti, amcanın soylu hileleri; her daim anlatılacak; duyrulup, sahnelenecek; çünkü insan buna yazgılı; haber verip, haber vermeye…

  Hikâye izleyip, hikâye anlatmaya; dilden dile, insana lazım olan insan kurtlarıyla, başka bir evrime tutunana kadar…

  Bir ses çınlıyor kulaklarımda; hangi zamana; zamanlara ait bilinmez; “ Teninizden ruhunuzu çalacaklar; ruhunuzu yok edecekler…” Bitmez insanın öyküsü! Çünkü evrim ve evrenin hikâyesi olduğumuzu bilim dünyası bilir sadece…

  Ya geri kalan? Değerli büyüklük? Manalıdır onların ki; sünneti, haç zamanlarını, evlilik, dövüş, barış, gurur, gösteriş, unvan törenleri çoktur; bitmez; ama tüketir büyük büyüklüğü…

  Dante ile Vergilius’un dolaştığı yerden bir ses ricada bulunur; Eleni bestelesin, Eleni yönetsin benim hikâyemi; der; gururdan, yüksek insan çıkarları ve korkularından sıyrılmış bir ruhun içinde, hüzünlü bir mutluluğu çoktan keşfetmiş halde…


 Güven Serin