19 Şubat 2018 Pazartesi

GEÇTİ MEVSİMLER GİBİ;AZİZ ÖĞRETMEN


Nice zaman geçti;zamansızlığın formülünü aramakla.
Hiçbir şey içe yansıyan fotoğraf,çizilen resim,
yazılan şiir kadar geçerli,lezzetli ve taze değil...


Anıları öldürmek,ölü hale getirmek değildir niyetim.
Tam aksine,yaşama dahil etmek,her daim taze
tutmaktır hedefim...



Bir ses;sanatçı seslenir;yeryüzü sınırları içinde;

"Benim meskenim;dağlardır dağlar..." 

                                GEÇTİ MEVSİMLER GİBİ; AZİZ ÖĞRETMEN


  Zaman denen şey; 16 Şubat 2018 gecesini işaret ediyor. Gece yarısına bir yudum kala bir ses; Onur’un sesi, telefonun diğer ucunda; “Babamı kaybettik!”

  Haniden buz tutar ya sular; bir kıvılcım çakar ya; yakmak için koca ormanı; fokurdayan bir suyun taşması gibi taştı beynimin kan taşıyıcıları; zorlamak istedi milyar sayıda ki hücreleri…

  Bir taşkın; donma; bir yanış serüveni başladı; bitmeyeceğini sandığım gecenin içinde. Nice dostluğun bitişi, nice kervanın varacağı yere varması; dinmez sanılan ne büyük fırtınaların dinmesi gibi; yer değiştiren hayatlar…

  Önceden bilinen, bir hastalığın pençesinde geçen yıllar ve aylar; alıştıramamış bizi; yaşanacak vurguna. Sakat kalmamak için, ağır ağır, metre metre çektim kendimi. Beklettim vurgun odasında; tüm gecenin şafağına kadar.

  Çeyrek yüzyıldan beri sarıldık birbirimize. Bir dostluğu anlatmak için yılların büyüklüğü, çokluğu önemli midir? Sanmam! Nice ömürler, yan yana yürüyüşler; birbirlerini hiç tanımadan geçip giderler; köhne bir evin yıkılışı gibi; baştan temelsizdirler…

 Çeyrek yüzyılın; yaklaşık 9000 gün ve gecenin nice sayfalarında kaldı sesimiz. Nefesimiz, irademiz; türkülere, fıkralara, romantizmin bahçelerine, felsefenin patikalarına birlikte yürüdük.

 Önemlidir, siyasetin, ticaretin olmadığı eserler. Köprülerle bağlıdırlar birbirlerine; dağlardan dağa, vadilerden vadilere, kumsaldan kumsallara; İshak kuşunun şafağa göz kapaması kadar kısadır, akşama kadeh kaldırışlar.

  Dante nasıl çıkmışsa büyük yolculuğuna Vergilius’un arkadaşlığını seçince; öyle kuruldu bu dostluğun yoldaşlığı. Farklı partilere oy vermemiz, farklı bölgelerde büyümemiz, yaş farkımız çoktan yitirdi önemini.

  Bir serüven ki; Cemal Süreya’nın hüznüne bile çare olacak! Abidin Dino’nun ellere olan merakı gibi; el ele verdik; laubali olmayan tutunuşlarda. Mizah, felsefe ve türküler; yaklaştırdıkça yaklaştırdı bizi. Bir de yazgının, insan olmanın muhtaçlığı; her daim samimiyete aç oluşu; bir kedi gibi; usulca ve teklifsiz sokulduk.

  16 Şubat; bir kış gecesi; “ Babamı kaybettik” diyen bir ses… Bur uğultu; belki yarasaların duyacağı bir ses dalgası; bir iç sıcaklığı; korku tünelinin soğukluğu…

  Birkaç dakika sonra, henüz buğulanmamız gözlerimde; süzülmemişken imbiğin soylu ıslaklığı, kalemi aldım elime. Çeyrek yüzyılı, bir ömrü, ömürleri; yok oluşu, bitişi, ölümü değil; yeni bir başlangıcı anlatacak, aktaracak kalemi beyaz kâğıtla buluşturdum.

  Buydu benim yüküm! Suçum budur; yazmak kendimden öte diğer hayatları merak etmek, anlamaya çalışmak... İnsanın olduğu, dermandan çok dermansızlığı, zenginlikten öte yoksulluğu, sağlıktan, edebiyattan, felsefeden beslenerek; ararken kendimi, bulduğum insanı, insan öykülerini aktarmaktır yazgım…

 Budur benim yüküm! Görünmez bir yük; tartılar hesaplayamaz. Yani, ölçülerle anlatılacak bir yük değil; insanın insana olan yükü…

  Zafere ulaşan değil, zafere giden yolda, yorulan, sekteye uğrayan, vazgeçirilenin peşinde koşar benim yazgım. Çürümeyi, o iğrenç, ağır kokuyu duyarken, taze hali de bilmek ve dönüşümün istisnasız uygulanacağını kabullenmektir felsefem.

 Aziz Öğretmen; Aziz Ateş;16 Şubat’ın gecesi; diğer geceye bir yudum kala yer değiştirdi. Kimileri;” Daha çok genç!” diyecek. Bazıları da; “ Kurtuldu!” Hepsi; laf salatası! İnsafsız bir cehaletin öyküsü; tamamı…

  Daha iyi, daha güzel ve yazgıyı da şaşırtacak bir yaşam olabilir mi diye kafa yormak yerine; ne büyük kalıpsal çürüme! İnsanlık kokuyor;21.yüzyılın uzaya açılan kapısı; belki de bütün kalıpları yerle bir edecek; bu yüzden göçeceğiz kendimizden…

  Aziz Ateş; Aziz Öğretmen; bütün yağlarını eriterek gitmeyi tercih etti. Kalbi sağlamdı; öncüydü yavaşlayan diğer organlarına göre. Tutunuyordu ısrarla, kökleri olduğu bu şehre. Daha yorumlayacağı türküleri, fıkraları, dinleyeceği, anlatacağı hikâyeleri vardı; biliyordu…

  Aziz Öğretmenin öğrencileriyle ezbere bildikleri, sevgiyle kabullendikleri bir şiir; diğer şiirlerden çok öte; Ahmet Muhip Dranas’ın;

Yeşil pencerenden bir gül at bana
Işıklarla dolsun kalbimin içi,
Geldim işte mevsim gibi kapına,
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ

  Aziz öğretmen bir dizesini söyler; öğrencileri diğerini. Öğretmen öğrenci birlikteliği; damıtılmış inanç, öğreti anlatır bunu; hiçbir ticari korku, hesap, kitap değil…

Pencerenden bir gül attığın zaman
Işıkla dolacak kalbimin içi
Geçiyorum mevsim gibi kapından
Gözlerimde bulut, kalbimde çiğ

  Aziz Öğretmen; Karabezirgan Köyü Muhacir Mezarlığında; anne ile babasının arasında bir toprak parçasında; her daim; dört bir yandan rüzgârları alacak bir servi, köknar yeşilinin gölgesi eşliğinde; değişimin, yer değiştirmenin sürecinde; bizleri bekleyecek. Belki bir gül ekecek, gül koyacak ağır ağır çökecek mezarının kabarık toprağına…

  Aziz Öğretmeni tanıyan, son ana kadar yanında olan sağlam arkadaşları; bir nefes kadar yakındılar ona; Yunus Usta, İsmail Can ve Bülent… Toprağa yakın olan kök, bitki kadar…
  
 Metin Esen; her daim uzaklarda; yollarda olsa da; sancının büyük olanını yaşadığını, çektiğini; kurban törenlerinde ki kurbanlar kadar acısal tesellilere olduğunu biliyorum…

 Güven Serin 









17 Şubat 2018 Cumartesi

SUSTU BEDEN,SERBEST KALDI RUH...





   Bir gece;diğer günün yarısına yudum kala;haykırır bir iç ses! Sanırsın ki susmuş dünya;değildir;ışıl ışıldır diğer yarım küre. Yer değişimi usulca değil,büyük bir hızla,duyamayacağımız,algılayamayacağımız  bir muhteşem çekim kuvvetiyle yapılır;her gün,her gece...Bir dost;Aziz Öğretmen gözlerini yumar da,ruhunu serbest bırakır dünyaya. Serbest kalan ruhtur artık arkadaşım;anlaşılmayanı,anlatılamayanı anlatmaktır benim yazgım...



Güven Serin 


15 Şubat 2018 Perşembe

BENİ KAYBEDİN ve KENDİNİZİ BULUN





                                        BENİ KAYBEDİN ve KENDİNİZİ BULUN



2000 yıl öncesinin ardına gizlenmeden seslenir Ovidius; yasaklanmış olanın peşinden koşan, çabalayan insanın çırpınışlarını anlatır.

  İdealleri reddetmeyen ve onlarla rekabet halinde olan Nıetzsche, yükseklerde ki havanın soğuk olduğunu bilmesi ve insanı zinde tutacağını haykırması gibidir; insanın birbirine olan haykırışları…

  Bu yüzden adeta yalvarır Alman filozof; “ Kendinizi bulmadan beni buldunuz; tün inananlar gibi. Demek ki inanç çok az şey ifade ediyor. Size yalvarırım beni kaybedin ve kendinizi bulun; ancak siz hepiniz beni inkâr ettiğinizde size geri döneceğim…”

 Kendimizi bulmak? O kadar kolay mı? Yükseklerde, oksijenin az olduğu yerlerde, kıymetli olan soluğu yerinde kullanmak ve peşine takıldığımız şeylerin büyük girdaplarından kendimizi kurtarmak; hiç de kolay bir şey değil…

  Yazar Mehmet Y. Yılmaz da buna dikkat çekiyor. Dermansız bir hastalığa yakalanmış Japon iş adamı Satoru Anzaki’nin 1000 kişilik davetinin; dostlarıyla vedalaşma törenine dönüşmesini; yıllar önce izlediği ‘All That Jazz’ filmiyle buluşturuyor.

  Bu yolu siz de takip edebilir, söylenenin birbirine uyuşmasını, yaşamın hep tekrarlandığı gibi bircik oluşunu ve eninde sonunda elimizden kayıp gideceğinin eğlencesine veya derin iç çekişlerine tutunmanız; o anki ruh halinize göre değişecektir.

  Hoşça kal hayat! Seslenişi, filmin, sahnenin veya yaşamın içerisinden sesleniyor oluşu; hiçbir şeyi değiştirmiyor. Her akşam, uykuya yatarken de hayatın, evrenin engin sırlarına olan o büyük boşluğun yolculuğuna çıkıyoruz.

 Her yolculuk büyük kazançlarla buluşur mu buluşmaz mı, bu insanın dört gözle baktığı gibi, her sese kulak kesilmesi ve dinleyici olmanın o muazzam erdemine tutunmasıyla orantılı bir denge; ısrarlı bir sarılma ister.

  Yalnızlığa merhaba diyecek kadar şen olan ve sahne hayatının hiçbir şeye benzemeyeceğini tekrarlayan film müzikali; hiç durmadan şu sözcükleri tekrarlar; “ Gösteri dünyası hiçbir şeye benzemez!” Makyajın, ışıkların, rollerin; her an gülümsemeye yazgılı sanatçıların dünyası…

 Burada ki ince çizgiye dikkat çekmek isterim! Hiçbir şeye benzemeyen bu dünyanın insanları; her daim bir kâin gibi uzağı göstermekten öte; yakını, yaşadığımız anın kıymetini anlatır. Yani, bizim de içinde olduğumuz sahnenin ta kendisini…

 Bazen güldürerek, bazen ağlatarak ve bazen de düşündürerek… Koltuklardan kalkarken sindirdiğimiz hücrelerimize kattığımız bütün kırıntılar önemli olduğu; bizim yaşamı yorumlarken aynı zamanda yaşam kaynaklarından en azami yararlanıp, onun tutku ve arızalarından dengeli etkilenişler geçireceğimizin de kanıtıdır.

  Filozof da yaşamı sorgulayıp çözdüğü bilmecenin küçük parçalarını bir servet değerinde olan tespitlerini bırakmıştır geriye. İnsanın kader sevgisi üzerine odaklanır. Zorunlu olana bir parça katlanmanın ve biraz da gizlemek olmadığını; “ Zorunluluklar nezdinde idealizmin bir aldatmaca dır-onu sevmektir”

  Yedinci Mühür filminde ölümü durdurmaya çalışan karakterin ölümden çaldığı zaman, insan alegorisini tüm çıplaklığıyla ortaya dökmesi gibi…

  “Ve kuzu yedinci mührü açınca, göğü bir sessizlik bürüdü ve bu yarım saat kadar sürdü. Ve yedi melek ellerinde ki yedi borazanı çalmaya başladılar.”

  Japon işadamı da,’Alla That Jazz ‘ filminin desteğini almış mıdır bilinmez; filmin bitişinin vedası gibi; “ Elveda Mutluluk, merhaba yalnızlık” diyerek vedalaşır dostlarıyla…

  Yaşamın en tatlı, en dayanılmaz ve en ağır bölümlerinden birisidir; zaman hükmünü bırakmıştır artık. Şartların, edebi, felsefi, geleneksel bütün katkı ve baskıların da sonuna gelinmiştir.
Duyulan tek şey kalp atışlarıyla perçinlenmiş, kavgaları terk etmiş bir insan ve onun sevgisi; korkudan bile arınmış halde…

Güven Serin 

9 Şubat 2018 Cuma

CEZAYİRLİ KADINLAR ( Kayıtsızlığa Karşı Nasıl Direnmeli?)




CEZAYİRLİ KADINLAR
--------------------

  Cezayirli Kadınlar, bir Picasso çalışmasının ismidir. Günümüzden 62 yıl önce yapılan, Cezayir Halkını, Fransız sömürgecilere karşı destekleme amacıyla yapıldığı biliniyor. Sanatçının en önemli silahı, tuvali, sözcükleri; kısacası, kendine özgü becerileri; kırmadan, dökmeden, yaşam haklarının öldürmekten değil, yaşatmaktan doğabileceğini anlatmaktır niyet.

  Birkaç yıl önce bu eser New York müzayede salonunda 180 milyon dolara satıldığını biliyoruz. Sömürge dünyasına karşı duruş için yapılan bu eserin, Cezayir halkına desteği ne kadar oldu bilinmez ama kapitalizm döngüsüne büyük yarar; milyon dolarlık katkılar sağladığı da apaçık ortada.

  Hâlbuki bir başka sanatçı, şu evrensel seslenişi yapıyor; “ Kayıtsızlığa karşı nasıl direnmeli?” Elimizden akıp giden yaşamlar; gözümüzün önünde, korkunç ayıplar ve sömürüler…

Güven Serin 



7 Şubat 2018 Çarşamba

BABALIK ŞANI







                                             BABA OLMANIN ŞANI



 Ey özgürlük, diye başlar bir şarkının sözleri. Bir devrin, imparatorluğun kuruluşu da;

“ Ey oğul! Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana…” diye… Öğütlerin yücesi olmaktan öte, tecrübenin, deneyimin ve sezginin saf gerçeği dökülür; yüzyıllar sürecek sevince, dövüşe evrilir…

  Özgürlüğü, zıpırlık, sorumsuzluk sananların kanatları hiçbir zaman uçmayı öğrenemedi Ruhları da göğe yükselmedi. Bir çırpınışla son buldu nice uygarlık; daha başlamadan bitti.

  Truva medeniyeti öyle mi? Kim bilir kaç yüzyılın üzerine kuruldu o muhteşem surlar, tapınaklar, evler, bahçeler. Hektor, günümüzden 3200 yıl önce nasıl yazdıysa şanını destanlara; şairler, yazarlar öyle sahip çıktı bu büyük medeniyetin büyük kahramanına.

 Her medeniyeti dize getiren, yanıltan olaylar; tabi-doğal süreçler gibi işlemeye başlar. Truva’nın koruyucusu Apollon,Odysseus’un kurnazlığına yenik düşmüştür. Bir tahta at; koca bir medeniyeti yok etme sürecini başlatmıştır.

  Bütün bu yıkımlar, yangınlar insanın pes etmesini değil daha ilerlemesini alevlendirmekten başka bir şey değildir! Katiyen; değildir…

  Efkârlı bir gecede karlı kayın ormanında yürüyen şairin derdini tam olarak anlamak, çözmek nasıl mümkün olmadıysa; destanları, masalları, yüzyıllarca hüküm süren imparatorlukları öyle anlayamayacağız…

  Hiçbir başarı; yüzyıllar süren oluşum; devlet, imparatorluk tesadüf değildir. Zaman saati işlerken, toplumların, milletlerin, ırkların saati de öyle işler. Nehirler gibi akarlar; kimi yeryüzünün üzerinden; kimi ise yerin derinlerinden…


  Ey Oğul! Seslenişi, sıradan, tesadüfü veya kendini öne çıkartan, itaat arzusuyla yanan bir hissiyatın felsefesi değildir. Bir milletin; hatta milletlerin oluşacağı yolun yolcusuna; öncüsüne; babanın şanına; bilgeliğin manevi ateşinin dumanı ve alevi gibi zorunlu bir destur; öğretidir.

  Şeyh Edebalı babalık şanının gereği yapmıştır bu seslenişi. Hiçbir zorlama, kural, kanun, korku taşımaz; birkaç sözcüğün bir koca dünya oluşturacak başlangıcın Osman Gazisine.

 “ Ey Oğul!

Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana…”

 Zaman saatini geriye çekmenize; çekmemize gerek yok. Tarihin sayfaları, imbiğin saf damlaları gibidir; bilginin sağlamına, inancın, inanmanın, anlamanın kalfalığına tutundunuz mu bir kere; hoyrat rüzgârlar bana mısın demez sizin can taşıyan bedeninize.

 Bir başka baba; oğlunu almak için gece süzülecektir düşmanın çadırına. Ne zaman? Günümüzden 3200 yıl önce. Bir babadır Truva Kralı Priam. Oğlu Hektor’u öldüren Achilles’in (Aşil’in) çadırına korkusuzca süzülmüştür. Gecedir; Nice kuşatmaya göğüs germiş, yıkılmamış, dayanmış, bileği bükülmemiş Truva şehri; Büyük prensi Hektor’u kaybetmiştir. Hektor; Achilles ile girdiği savaşı kaybetmiştir.

  Truva Kralı Priam babanın acısını, onura, şana dokunmadan ifade eder. Düşmanına, oğlumu bana geri ver, diye seslenir. Ver ki onun şanına yaraşır bir ölüm töreni düzenleyim.

 Düşman dediğimiz yarı tanrı; yenilmez bir kahraman; Achilles (Aşil) Babanın; Kral Priam’ın acısı sağlamdır. Babalık inancı ise tam ve bütün…

  Achilles gibi bir korkusuz, ölüm meleğinin yüreğini dağlamak, onu vicdani mahkemede geri çekilmeye, anlaşmaya varmaya kadar götürecek şey; babalık şanıdır…

  Savaşa 12 gün ara verildiğini müjdeler Achilles. Hektor’un şanına yaraşır bir ölüm töreni için; babanın, babalığın yüce acısına destansı bir veda için 12 gün savaşılmayacağını; en savaş yanlısı ve en güç taraftarı Kral Agememnon’a karşı durarak, göğüs gererek kabul eder.

 Destanların, büyük imparatorların, imparatorlukların yüceliği sadece kalabalık olduklarından değil; içsel zenginliklerinden, kanla yıkansalar bile insana dair şanları, erdemleri, sevgileri unutmamış olmalarından ötürüdür.

  Kral Priam, ismi hiçbir zaman unutulmayacak olan Hektor’un ölüsünü alır ve onun şanına yaraşır bir törenle yakar. Bu şana, yüce destanlara büyüklüğü, yüceliği katan şey; iyiliğin büyüklüğü, felsefenin, inancın zenginliği kadar; düşmanın, düşmanların da sağlamlığı, acımasızlığı veya görgüleri, erdemleri etki eder.

 Ey Oğul! Seslenişi de öyle bir büyüklüğün temellerini atarken; yüce bir hatırlatma, değerli, eşsiz bir nasihatten başka bir şey değildir…

  Her daim önemini koruyacak en hakiki gerçek-şan; kuruluşların büyük heyecanını, yürüyüşlerin büyük törenini bilmek kadar, yıkılışların büyük çöküşlerini, kaybedişlerini de bilmek, görmek ve anlamaktır diye düşünüyorum…


  Çünkü insanın ve babalığın şanına bu yaraşır; yaraşıyor; kalbimin içinden, taşıdığım milyonluk, milyarlık hücrelerin; genler, elementler arası, öğretilerin fısıltılarından edindiklerim bunu anlatıyor…

 
Güven Serin  
 

5 Şubat 2018 Pazartesi

TEKİRDAĞ ve MARTILAR(Hoşça Kal Nigel...)


Sümsük Kuşu Nigel...

Artık onun da bir hikayesi var;mitlere benzeyen bir öyküsü...


MARTILAR ve TEKİRDAĞ
-------------------------------------


  Bir Pazar günü daha yaşanıyor Tekirdağ’ın sınırları içinde. Özgürlüğümüz karşımızda uçuşun martılara endeksli; gitme, koşma, uçma ihtimallerini zamana ve düşlere yayma uğraşında geçen nice Pazar günü ve diğerleri…

  Dışarıda deli gibi esen Lodos… Denizin; yani dibini, yüzeye taşıyan dalgalar martılar için iyi fırsat. Zaten martılar fırsatları her daim kollayan hayvanlar…

  Beslenme çığlıkları ve lodos; düşünce çığlıklarıyla başa baş bir gün sürümü… Cafe de Marin’in rahat koltukları, büyük camları, denizin dibinde ki mesafesi; yeryüzüne yayılan suların kenarında istediğin düşe dokunma fırsatı veriyor insana.

  Sadece suları; Cafe de Marin’in önünde ki suları izleyerek gezebilirim tüm dünyayı. Doğu yönüne gidersem; İstanbul Boğazına, Karadeniz’e varacağımı biliyorum. Güney Batı yönüne gidersem Çanakkale Boğazına; Ege, Akdeniz ve derken; Atlas veya Hint Okyanusuna yönelebilirim.

 Oradan da; Büyük Okyanus derken Yeni Zelanda Adalarına… Yeni Zelanda’da bir küçük ada: Mana Adası. Martılara benzeyen bir kuş yaşıyordu bu adada. İsmi Nigel. Tüm dünya onu tanıdı. Ama nasıl? Ölümüyle…

  Sadece ölümüyle mi? Hayır! Adaya konulan sümsük kuşu heykellerinden birisine âşık olmasıyla ünlendi. Üç yıl taş bir sümsük kuşu heykeline kur yaparak geçen ömrün sonu ve nihayetsiz bir aşkın hazin öyküsünün bitişini; parkın bekçisi tarafından duyurulmasıyla öğrendi dünya.

 Oysa sümsük kuşuna benzeyen binlerce kuş uçuşuyor Tekirdağ sahilinde. Lodos denizi, denizin besinlerini yüzeye taşıdıkça onlar da kıyıya yakın uçuşuyorlar. Kanat çırpmamayı, rüzgârın taşıma etkisini çoktan öğrenmişler.

 Herkes martıların fotoğrafını çekiyor. Lodosun güzel nimetlerinden faydalanmaya gelen ve bir isimi bile olmayan binlerce kuşun fotoğrafa yansıyan etkisi; arka fonun ve bizim becerimizin kuvvetlendirici yanından başka bir şey değil.

 Ne zaman ki bir olay, bir canlı edebiyatın konusuna giriyor; işte o zaman hikâye yazılmaya, hatta destansı bir hal almaya başlıyor. İsim konuluyor. İsmi, Nigel. Bir göç hayvanı; kuşu. Yeni Zelanda da Mana isminde bir adaya geliyor. İlk karşılaştığı şey; adaya sümsük kuşlarını çekmek için konulan taş kuş heykelleri…

 İşte o heykellerden birine vuruluyor. Vurgun yiyor; anlayacağınız! Üç yıl sürüyor kur yapması. Ama eş, sevgili, yar sandığı taştan hiçbir şey çıkmıyor. Ve bir gün; üç yıl sonra; tüm dünya şu haberle tanışıyor; Yeni Zelanda Mana Adasında yaşayan Nigel isminde ki sümsük kuşu öldü.

 Bir ölüm; bazen milyonlarca ölüme, hüzne, acıya, sabra, yorgunluğa ve bitkinliğe ne kadar da iyi geliyor. Milyarlarca çırpınışı, telaşı, gürültüyü bir anda dağıtan şey; küçücük bir kuş; sümsük kuşu; onun içgüdüleri veya ibret sel vefası…

Güven Serin 


2 Şubat 2018 Cuma

VATANI NASIL KURTARACAĞIZ?





  
 VATANI NASIL KURTARACAĞIZ?
-------------------

  Mutlakıyet rejiminden hemen sonra Meşrutiyet’e geçilmişti. İlk kez, güneşli bir hafta sonunda,1865 yılı; gençler, ulu ağaçların altında toplanmıştı. Bu gençlerden birisi, Namık Kemaldir. Yer, Belgrat Ormanlarındandır.

  Namık Kemal oldukça heyecanlı; daha 18’i içinde; “ Arkadaşlar işin kuramsal yanını bırakın da derhal ne yapacağız onları konuşalım. Vatanı nasıl kurtaracağız?”

  Fransa’da ki devrim çalışmalarından söz ediyorlardı. Hava kararmış, akşam, geceye dönüşürken onlar, tartışmaya devam ediyorlar. Ertesi hafta ise kaldıkları yerden bu sefer; Anadolu Kavağı’nda bulunan Yuşa Tepesinde toplantılar.

  Yeni Osmanlılar Cemiyeti ismiyle yepyeni bir örgüt kurmanın temelleri Yuşa Tepesi tanıklığıyla atılmış oldu.

  Onlara kimler sempati duymuyordu ki? Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa, onları çok yakından takip ediyordu. Daha sonra, yazgının törpüleri Prens Mustafa ve Fazıl Paşa’yı İstanbul’un dışına, sürgüne yollayacaktır. Sultan Abdülaziz’in; daha doğrusu, üretmeyen, ilime, teknolojiye öncelik vermeyen sultanlığın dış güçler tarafından hileli satranç oyunlarına dâhil edilme süreci yine hızlanmaya başlamıştı. 

  Bugünün gelinen noktası; her daim, yol, köprü ile övünmeyi, stratejik üretimlerle besleyememiş olmamızın, yetişmiş beyinleri, aydınları kaçırmayı durduramayışıyla şekillenen, birbirine güvenmeyen insanlar topluluğu haline gelmiş oluşumuz; tıpkı 150 yıl önceki,100 yıl öncesinin hileli satranç oyunlarının başlangıcının verildiğini görmek mümkündür.

 İç dinamikler; akıldan, ilimden, sosyolojiden, akılcı siyasetten uzaklaştığı anda; muhteşem rakiplerimiz, soylu düşmanlarımız derhal; bin bir çeşit oyun ve oyuncularını sahneye sürüyorlar. Çoğunun, sahnedeki görevinden haberi bile yok…

  O günün aydınları, gençleri arasında Ziya Paşa’da vardır. Hani, şiirleriyle kendi zamanını olduğu gibi anlatan, yazar, şair Ziya Paşa. Bu şiiri, bugünü de, dünü de, yarını da anlamak, anlamlandırmak için paha biçilmezdir;

Eyvah! Bu oyunda bizler yine yandık
Çünkü zarar ortada bilmem biz ne kazandık

Kâfirler diyarını, yani batı ülkelerini gezdim, kentler güzel köşkler gördüm,

Müslüman ülkeleri dolaştım, hep yıkıntılar gördüm.

Güven Serin 

31 Ocak 2018 Çarşamba

KAYIKÇI DA,BALIKÇI DA AYNI DİYARDA...




KAYIKÇI DA, BALIKÇI DA AYNI DİYARDA
------------------------------------------------------------

  Kayıkçı Antik Yunan dünyasında yeraltında yaşayan, ölen ruhları gideceği yere kayığı ile yeraltı nehri Styx’dan geçirecek olan Kharon’dan başkası değildir.

  Antik dünyanın inancıdır Kayıkçı Kharon’a geçiş parasını ödemek. Yeraltı Krallığında, Hades’in ülkesinde Kayıkı Kharon’u memnun etmeden, ona ücretini ödemeden hiçbir yere gitmeniz mümkün değlidi…

  Şimdi o zamanı bir hayal edin! Ve Kayıkçı Kahron’in ölmüş ruhunuza seslenişini duyun;

“ Dur sefil ruh! Nefes alanların diyarından bana hediyemi getirdin mi?
-         Geçmiş için ödemem işte burada Styx nehrinin yüce kayıkçısı…
-         Ödeme kabul edildi sefil ruh hadi gel kayığıa, götüreyim seni ölümden sonra ki yaşamın diyarına.”

 Bundandır antik dünyada ölen insanların gözleri üzerine konan paraların inancı. Ya da avuçları, ağızları içine sıkıştırılmaları…

 Ya balıkçı? Diğer bir değişle; Halikarnas Balıkçısı olan Cevat Şakir Kabaağaç’dan başkası değildir. 19.yüzyılda doğmuş,20.yüzyılda yaşamış bir Bodrum sevdalısı…

 Peki, ama onun seslenişi nasıldır? Görelim;

“ Ya Ortadoğulu olacağız ya da Anadolulu… Ya Ticaniler ülkesi olacağız, ya da yunuslar okyanusu… Ya terörün cenneti olacağız, ya da Nasrettin Hoca’lar toprağı... Ya zaptiyelerin düdüğü ötecek, ya da Hemeros’un şiirleri söylenecek…

  Yokuşun başına geldiğinde Bodrum’u göreceksin/Sanma ki sen geldiğin gibi gideceksin”

 Güven Serin 




30 Ocak 2018 Salı

İKİ ESER...



 


Ahmet SAY'a TEŞEKKÜRLER

 Kısa bir telefon konuşması;hatta tanışma diyelim.
Hal-hatır derken;dostum Öksel Demir ile 1964 yıllarına
giden anılarını dinledim.

Söz verdiği gibi;bir gün sonra;Ahmet Say'dan iki kitap geldi.
Birisi kendi,diğeri oğlu Fazıl Say'ın eseri. Teşekkürler...
Onu Tekirdağ'a davet ettim. İçtenlikle teşekkür etti. Ayaklarım
dedi. Yaşım dedi...
Yaş 83... Bazen dimağ çok sağlam,ses ve ruh genç bir insan..
Bede ise inceden inceye erimeye devam ediyor;müsaade
etmiyor eskisi gibi yürümeye...
Belki biz; Öksel Bey ile ziyaretine geliriz temennileriyle 
hoş çakal dedik... 


24 Ocak 2018 Çarşamba

ÖKSEL DEMİR ,AHMET SAY DOSTLUĞU




ÖKSEL DEMİR, AHMET SAY DOSTLUĞU
---------------------------------------------------

  Öksel Demir Tekirdağ, Ahmet Say ise Ankara’da yaşıyor. Dostluklar ise, saatte 105 Bin km süratle, uzay yolunda ilerleyen dünyamızı kaplayan büyük boşlukta-atmosferde…

  Öksel Demir’i ne kadar tanıtsak azken; Ahmet Say’ın müziğe yaptığı katkıyı, Fazıl Say gibi bir dâhinin babası olmayı hak edici bir genetik soyluluğa sahipliğini de vurgulamak isterim.

  Ahmet Say, eserleriyle öne çıktığı kadar eğitime inanmış engin felsefesi, her daim kültür alanında, yaşamın, yaşama hakkının barışçıl, sevgi dolu bir hayat sürmenin aynı zamanda değerlerin değerine; bilime, öğretime, sanata sarılmakla var olacağının kıymetini bilen bir insan…

  SAY Yayınlarının kurucusu olduğu kadar okullarda temel eser olarak okutulan nice eserin de yazarı; sahibi odur.

  Ahmet Say; Ankara’dan, Mustafa Kemal’in ve Türk Halkının yabanıl kırlardan, hasta adam ülkesi sayılan ülkenin içerisinden doğmuştur.

 Öksel Demir, nice diyar gezdikten sonra eğitim, öğretim ve gelişim adına; tekrar doğduğu şehre demir atmış bir öğretmen; öğretici… Şairliği kadar sanayi devrimine, düşüncesine inanmış bir vatanperver…

  Edebi, sanatsal yoksulluğa terkedilmiş Tekirdağ’a soluk, ışık; öyküler, şiirler hediye etmiş bir ozan; bir başka eseri vermek için çalışma atölyeme uğradı. Öksel Demir’in de çalışmalarının içerisinde olduğu; ortak bir çalışma;

Trakya’nın Renkli Dünyası; Aşrı Memleket kitabını hediye etti. Tuncay Bilecen ve İbrahim Dizman derlemesiyle ortaya çıkarılmış bir eser. Uzanacağı, uzandığı zaman; zamanlar gezintisi, belki de ruhlara, edebi, masalımsı bir şarkı söyleminde…

  İçerisinde neler yok ki? Trakya Düğünlerinden, Mitolojide ki Trak insanlarından, Öteki Trakyalılara, Öksel Demir’in Mavi Gözlü Kentine kadar…

 Edebi dünyanın ruhunda suskunluk kadar konuşma, kavuşma ve aynı zamanda sentezlere dokunacak hikâyelere de ihtiyaç vardır. Öksel Demir nice zamandır uğramıyordu. Elinde ki kitabı, içinde ki geçmişin bugüne yansıyan hazineleriyle geldi.

  Sohbetin içeriyi, uzandığı alanlar; ta ki atölyemde duran Fazıl Say’ın konser kitapçığının görülmesiyle yön değiştirdi. Öksel Demir Fazıl Sayı, en çocuk haliyle nice anı ve hatıranın içerisinden güne taşıdığı bilinciyle anlattı.

 Bu durumda, Fazıl Say’ın babası Ahmet Say ile olan dostlukları da ortaya çıktı. Hazır bu dostluktan söz edilmişken Öksel Demir Ahmet Say’ı telefonla aradı. Tekirdağ Ankara arası, uygarlığın buluşu olan ses sanatının hikâyesi başlamış oldu.

  Öksel Demir Ahmet Say konuşması bana kadar uzandı. Benden söz edince telefonu bana uzattı. Telefonun öteki ucunda; Başkentte Ahmet Say. Seste ki nezaket, sanat insanının tokluğu, özümsenmişliği insana güven veren değerli bir buluşma-konuşma anı oldu.

 Sözün bağlanacağı bir yer yoktu. Hepimizin en ortak yönü; Ülke ve Cumhuriyet sevdası… Konuşmanın latifeye yönelen tarafı; Ahmet Say’ı şehrimize davet ettik. Öksel Demir rakıları, ben köfteleri söylemekle insansı bir gayret, nezaket içerisinde sonlanan değerli bir konuşma-buluşma anı…

  Bu buluşma, evrenin zaman saatine nasıl yazılacak bilemiyorum! Bildiğim şey; dünya zamanına; 23 Ocak 2018 saat; 16,00 olarak yazıldı. 83 yaşında; halen genç, heyecan ve nezaket insan, ülke sevgisi dolu bir ses; müzik insanı…

  Geride kalan heyecanlı bir bekleyiş ve bu anı hatıraları, yaşamın içerisinde her daim, yaşama katkı veren bir şekilde tutmak… Birde, Ahmet Say’ın adresime yollayacağı kendisinin ve oğlu Fazıl Say’ın kitaplarını getirecek kargo şirketinin çalışanının beklemek…

 Güven Serin 

23 Ocak 2018 Salı

OTOBÜS DURAĞINDA KÜÇÜK BİR ADAM



Lakabı; Dağlı;Bizim Dağlı
İsmi;Mehmet...Bilmez;çoğu insan...



Kamera; Güven


OTOBÜS DURAĞINDA KÜÇÜK BİR ADAM!
-------------------------------------------------------------

  Duruşu, görünüşü, dişsiz yüzü; cinsiyet ayrımını yok etmiş bir insana dönüşmüş ruhsal haliyle dört numaralı otobüsü bekliyordu.

  Bilenler bilir Tekirdağ şehrinde dört numaralı otobüs huzur evinin yanından geçer. Lakabı Dağlı olan bu küçük adam da zorla getirildiği huzur evine isteksiz olarak dönmeyi bekliyor. Belki de dört numaralı otobüsün gecikmesine üzülmüyor bile.

  Ne kadar çok gelen geçeni görürse onun için o kadar iyi… Bizim Dağlı, köşe yazımla ve başka vesilelerle onu gazetemizin köşesinde anlatmaya çalışmıştım. Limanın çay bahçesi düşkünleri onu bilirler.

  Temel Reis karakterli; ağzından sigarası hiç düşmeyen, görüntüsü yaşının çok üstünde yaşlı ve küçük bir zararsız! Zavallı! Kimsesiz! Bir o kadar bizden daha zengin, güleç ve hepimizin üzerinde bir algı, tercih içerisinde.

 Yarım akıllı, şekerli, zekâsı az gelişmiş! Hangi düşünceyle yaklaşırsanız yaklaşın; bu tür insanların insanlığa ayrı bir armağan olarak sunulduğuna inanıyorum. Bizim gibi akıllı, kuralcı, kalıp ve gururlara teslim olmuş; hem yönetmen, hem oyuncu ve aynı zamanda kraldan fazla kralcılara; bir hatırlatma yapıyor yaratıcı!

 Doğanın doğallığı kadar tabi davranışıyla dört numaralı otobüsün gelmesini bekliyor. Bir tanıdık; beni görünce, konuşmasının sade kahve keyfine başladı. Alışık olduğu kahve köşesini, kuru sandalyesi üzerinde ki uyuklamalarını özlüyor olduğunu gördüm.

  Birkaç defa kaçıp polis zoruyla tekrar huzur evine getirilmesi, zamanından önce yaşlanmış bedenini korumak, kollamak adına çok yerinde ve insani bir şey. O da anlamış; kaçınca tekrar getirileceğini…

  Yeni yaşantısına sigarayı bırakarak başlamış. Maaşın ne kadar? Bilmiyorum ki; hepsini kurum alıyor. Huzurun yerinde mi? Yerinde olsa ne olacak? Burada kimler görüyor beni. Bir şey kazanamıyorum ki?

  Kazanamadığım dediği şey; liman çay bahçesinde birçok insanın ona maddi yardımlarından söz ediyor. Ama hiç kimse huzur evindeki gibi sıcak bir ortam, üç öğün yemek sağlayamadığını anlatmak istemiyor.

  Onun lakabı DAĞLI! Yabanıl bir hayatın özgürlüğüne adanmış; bir bakıma Nikos Kazancakis’in Zorba karakteri kadar kendine özgü! Zorba’nın katı, istikrarlı, edebi karakterinin yanında; Dağlı’nın oldukça doğal, sinik ama bir o kadar sessiz dönen, ışığını dünyadan alan ay gibi; yansıyan, yansıtan bir yaşamsal gerçekleri-zenginlikleri var.

  Arşivime koymak için birkaç fotoğraf çekmek istedim. Dağlı çoktan hazırdı. Onun işi; sorun çıkarmak değil; her daim, doğadan aldığı emirleri; yaşamını korumak için tam tersine hoşgörülü olmak; kavga etmek istemeyen bütün hayvanlar gibi; kuyruğunu ve boynunu, başını aşağı indirmek…

  Bu bir teslimiyet değil; tam aksine, insan yüreğinde ki nasırları, kalbinde ki krampları temizleme becerisinden başka hiçbir şey değil…


Güven Serin 



19 Ocak 2018 Cuma

GÖNÜL YARASI





GÖNÜL YARASI

  Bir film projesi olarak gün yüzüne; seyirci karşısına çıktı. Aradan yıllar geçti. Nice bilgiyi, görgüyü, sanatsal olayı kaçırdığım gibi bu filmi de kaçırmışım! Fırsat şimdidir, neresinden dönersen kardır, misali filmi ilgiyle izledim.

Müziğini Tamer Çıray’ın, Yönetmenliğini Yavuz Turgul’un yaptığı filmin baş rollerini Şener Şen ve Meltem Cumbul'un paylaştığı ilk bir saati ah bıraktım, ah bırakacağım diye devam ettirdiğim filmin ikinci saati ise daha heyecanlanmama; acaba? Dememe neden oldu…

  Ülkemizin temel sorunlarından birisini işliyor. Dağılan aileler, belli mesleklere peşin hükmüyle bakan eril geleneklerin 21.yüzyıl da devam etmesi, ettiğini bilmek; kendi çirkinliğinle nasıl yüzleşemiyor san, öyle yüzleşme sorunu yaşadım.

  Öğretmenin öğretme yolculuğunda, idealizmin insanı yeyip bitiren, kendi yaşamını, ruhunu başka yaşamlara armağan veya kurban etmenin sinema gerçeği…

  Bu filmin, olayların akışının, nasıl sonlanacağının izdüşümlerini film bitmeden görmek mümkün! Sanatsal bir anlayışın yanında, ticaret yanı öne çıkması; senaryo üretmede ve bu senaryoları sanata aktarmada ki yoksulluğumuzu görmek de mümkün…

  Sanatın, sanatçının aktaracağı şeyler; tekrarlananın veya tekrarlanmamış olanı, yazgıya, coğrafyaya rağmen, işin içinde çıkabilme, kurtulma ümitlerini de yanında taşıma, sürükleme ve yaratıcı olma fikrini öne çıkarmasını bekliyorum…

  Bütüne bakamayıp, sadece aksayan tarafa odaklandığında, sorunların veya çözümlerin birbirine dolaşması büyük bir anlam kargaşası ve karamsarlık da yaratması mümkün…

 Bu film; öğretmene sunulan kutsallığın bir kez daha gözler önüne çıkartılması adına mühim. Bazı bölgelerimizde; hatta bölgelerimizin tamamında, pavyonda, gazinoda şarkı söyleyen kadınların namusuna takılı kalmış olduğumuzun peşinde koşarken; diğer yüzyıllardan 21.yüzyıla da geçtiğimiz; bu geçişle hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu düşünmemiz de önemli; acı bir gerçek…

  Bir mesleği gökyüzüne çıkartırken, diğer mesleklerin en rezili gibi gördüğümüz nice işleri, sanatları, zanaatları; kirli, günahkâr kabul etmek; insan aklının; aklımızın daha ne çok mucizevi şeylere ihtiyacı; hatta muhtaçlığı olduğu da ortadadır.

  Rezil bir tutkunluğu muz var; namus adına! En büyük namussuzlukları işlerken bile toplumsal yığınların bütün şiddetini en masum halimizi bile yerle bir edecek vahşi ve vahşet algısına, düşünce ve eylemine geçiren; aklın ve saf duyguların bile sahip çıkamayacağı bir sürü yarım-yamalak yaşam görüntüleri…

 Toprak; yani dünyanın atmosferi; bütün rezillikleri emmek, örtmek, saklamak ve dönüştürmek için yeteneklere sahip. Hepsini yok ettiği gibi, nicelerini unutturma kabiliyetine de sahip. Bir bakmışsın; mitolojik bir anlatıma dönüşmüş; bütün kirden, şiddetten uzak; çok uzak bir gerçek veya masala…

  Gönül Yarası filmi, izlenmese bir kayıp değil! İzlenirse de hiç değil… Bir iki küçük göz yaşından zarar gelmez. Ve aynı zamanda; filmin haykırışını yapan sanatçısının söylediğini de bir kez daha hissetmek pek de iyi gelir insana.

 Kendini yalnızlığa terk eden milyonlar var bu ülkede. Dünyada ise; milyarlar. En azından idealistler, niçin terk ettiklerini biliyorlar. Ya bilmeyen; safdiller?

 Elinize ne geçtiğini anlamak için; sizleri farklı düşüncelere davet ediyorum. Elinize koca bir hiç geçti diyenlere veya elinde onlarca madalyası olduğu halde; Kadıköy Belediye Otobüsünde gezen delirmek üzere olan yalnız bir adamın, şampiyonluklarını anlatma sıtmasına yakalandığını da bilmenizi isterim.

 Cemil Meriç, Cemal Süreya, Sait Faik, Haldun Taner, Orhan Veli Kanık, Abidin Dino, Orhan Kemal, Yaşar Kemal veya Sartre, Geothe, Schopenhauer, Nietzsche, Carvantes, James Joyce; hepsinin yöntemleri farklı ve tamamı; yazgıyla yüzleşmiş, yüzleşmeyi denemiş; aynı zamanda yazgının seçenek zenginliğinden faydalanmayı bilmiş olmaları bir yana; bilmek de zorlananların da berrak görüntüsünü hatırlamanızı, incelemenizi öneririm…

Güven Serin 


17 Ocak 2018 Çarşamba

GÜLMEYİ,GÜLÜMSEMEYİ UNUTTUK MU?




GÜLMEYİ, GÜLÜMSEMEYİ UNUTTUK MU?
----------------------------------------------------------

  Büyük çoğunluk, sırıtma ile gülmeyi birbirine karıştırır. Sırıtma, gülmenin yozlaşmış, sahte kılığa bürünmüş halidir. İçinde bir tek tebessüm kırıntısı dahi bulamazsınız…

  Sırıtma, siyaset, ticaret kokar. Sadece bunlar koksa iyi; sahtekârlık da kokar… Henrı Bergson gülünç etkinin tam olarak ortaya çıkması, etkisinin yayılması için kalbin bir anlığına hissizleşmesi gereklidir, der.

 Bir anlığına hissizleşen kalbin, gülünçlüğü saf haliyle algıladığını anlatır. Her daim aranan şey; saflıkta gizli değil mi? Yani doğallıkta! Bütün şamata, gürültü, gelinen nokta; aranan, özlenen şeyin o saf hali olduğu anlaşılıyor…

 Kendimizi ait hissetmediğimiz kültürlerin yaratacağı dalgalar algımızın, hissiyatımızın veya saf halimizin dışında kalır çoğu zaman. Hissiyatımız, saflığa mahkûm olmayı veya cansızlığı seçme görüntüsüne dönüşür.

  Bir rahip Pazar gürü herkesin ağladığı, gözyaşı döktüğü vaazını verir. Bir kişi ağlamıyordur. Bir adam! Ve ona, niçin ağlamadığını sorduklarında bu cemaatten değilim! Der. Onların hissettiğini hissetmez.

 Ortak masallar, hikâyeler, türküler, şiirler bu yüzden önemlidir. Her ne kadar evrensel düşünce bütün sınırlara meydan okuyor olsa da,21.yüzyıl kendi kültürünü, savunma ve cemaatini oluşturuyor görünse de; kuru bir hayranlık, değişim; imbikten geçmeyen hiçbir davranış, sahiplenme veya düşünce; ortak kültüre dönüşmüyor; dönüşemiyor…

 Güven Serin 

 


OLMAK YA DA OLMAMAK!





                                 OLMAK YA DA OLMAMAK!


  Günümüzden 41 yıl önce bir yazar; düşünce insanının ve aydın olmanın sorumluluğu gereği iradesini gazetesinin köşesinde dile getirir. Bu onun son karamsar makalesi kabul edilir. 22 Mart 1976 günü Cumhuriyet Gazetesinin köşesinden yayınlanır.

  Söz ettiği nice şey-sorun, ülkesini seven herkes için aynı öneme sahiptir. Bir tanesi; halen olanca adaletsizliğiyle ortada! Toprak Reformu! Yapılamayan, doğuda, güneydoğuda yaşayan insanımızın, ağaların elinden kurtulamayışının hazin öyküsü…

  Diğer bir tespit; karışmış olan kavramlar üzerine. Bu karışıklık kendi yozlaşmasını da gün yüzüne taşıyor. O zaman da aydınların sessizliğinden söz ediyor. Peki, ama onca ses? Bastırılan düşünce, irade!

  Gelişmenin tek göstergesi; yollar, köprülermişçesine sürekli aynı haberlerin, yatırımların devasa reklâmları! Gak-guk dedikçe açılan krediler… Borçlanan insanların soylu seslerinin tıpkı ilerledikçe yakınlaşacağı sanılan ufuk çizgisi gibi uzaklaşan; denk bütçeler, fikir üreten insanlar…

  Nerede? Niçin; bu kadar büyüdüğü halde üniversitelerimiz dünya sahnesinde ki yerini almıyor; alamıyor? Cevabını verecek var mı? Kavramlar ve kafalar; karmakarışık…

  İmam Gazali yalnız gerçeğin beşindeydi. Derine ve daha derine dalmak adına; oradan oraya savruldu. Bir daha ve kocaman bir yalnızlık… Nizam-ül Mülk gibi önemli bir Selçuklu vezirini etkileyecek kadar bilgili olan İmam Gazali, fikirlerini ortaya koyduğunda; kendi yurdunda; İran’da bile can güvenliği sorgulanır oldu.

 O günden bugüne;900 yıl dönen dünyanın;900 yıl aldığı milyar, trilyon km yolculuğu sonucu ne değişti. Daha derine, daha yükseğe; tamam da; insanlık yine ölüyor ve ÖLDÜRÜYOR…

  Nika İsyanı; Sultanahmet Meydanı; yani meşhur At Meydanı; yeşiller adına 30 Bin ölüm; yani imparatorun ayakta kalma vahşeti…

  Sultanahmet niçin bu kadar önemli? Bizi oraya çeken, diğer insanların kanı, ruhu; ruhları veya yarım bıraktıkları hikâyeleri olabilir mi?

 Bir sürü tutarsız, köksüz konuşma ve yazma yalnızlığı içerisinde debelenip duruyorum. Tam olarak hangi felsefenin, fikrin peşinde koşmalıyım? İmam Gazali’nin sarıldığı, ezberlediği onca bilgi; bir gün, sadece bir haydut tarafından yok edilmedi mi?

  Tam da o an da; Gazali, kitaplarını almaması için haydutlara yalvarır. Haydutların merakı ve iştahları daha da kabarır. Gazali son bir yalvarış içerisinde, haydut başının zorla aldığı notlarını, kitaplarını kurtarmak adına; bütün öğrendiklerinin o kitap, defterlerde; kağıtlarda olduğunu söyler.

  Haydut başının söylemi de tarihsel bir öneme sahiptir; “ Öyleyse bildiklerinin tamamını yok ediyorum.” Der ve kağıtlarını, kitaplarını parçalar…

   Ezber, güvence bozulmuştur. Gazali; bu yok edişi sorgular. Haydutların Allah tarafından gönderildiğini düşünür. Çünkü esas olan şey; akıla, beyne kazınmasıdır öğretilerin. Süzülmeyen, benimsenmeyen hiçbir şeyin anlamı, anlatacağı bilgiler; görgüye, kültüre dönüşmez…Halbuki Sokrat,yüzyıllar öncesinden görmüş yazının,kitabın yok edileceğini;o yüzden insan beynine,aktarılacak olan kültürel süzülmelere kanaat getirmiş…

  Günümüzden 41 yıl önce yazarın yazdığı son karamsar makale de yayınlanır gazetenin köşesinde. Ne çok öngörüler; uzağı ve yakını irdelemeler; bugün de aynı sıcak, berrak ve telaş içerisinde bizi meşgul etmeye devam ediyor.

 Bu meşguliyetler; huzursuzluğu, tatminsizliği ve adil olmaktan öteye doğru uzaklaştığımızı da anlatıyor. Onca ADALET SARAYI ve bitmeyen, suçlar, suçlular… Bir şeyler eksik; adil olma ve adalet dağıtma adına!

 Bir de sonu gelmeyen; dayı, amca ve hemşehri arama! Niçin bunca kuruma güvenmek yerine bütün bunlara güvenme? Bir şey anlatmıyor mu bizlere?

  Günümüzden 41 yıl önce, son karamsar yazısında yazar; Adına politika denilen sefaletten, politikacılardan söz eder. İtibarsızlaşan ilişkilerden söz ederken; bugün neyin değiştiğini anlamaya çalışıyorum; boşu boşuna…

  Yazar, durmadan; baştan beri hastalığı arar; sorgular; hastalık nerede? Dönüp dolaşıp aydınların tarafına; onların soğuk, kuru yüzlerine bakar… O zaman da; günümüzden 41 yıl önce de köylerin boşalmasından söz eder.

  Oysa bugün nice yerin köy bile denemeyecek kadar boş, boşaltılmış olduğunu görmek mümkün… Sanki büyük bir hastalık geçmiş; kireç ve kerpiç kokan köylerin tümünün üzerinden. En çok okulları, camileri ve sağlık ocakları suskun ve kırgın…

  Yazar; günümüzden 41 yıl önce son karamsar yazısında; Yani, Şevket Süreyya Aydemir; yine millete; milletin sağduyusuna güvenir. Bizi bir arada tutan o büyük mucize bile tam olarak; edebi, sosyoloji, psikolojik ve felsefi yönleriyle tam olarak değerlendirilemedi…

  Bu kadar çile, eziyet, göç ve yer değiştirme ve her daim geçerli olan bir sesleniş;


“ Men-Çi-güyem,tamburem-çi-güyet” Ben ne derim,tamburam ne söyler? 

Güven Serin 

15 Ocak 2018 Pazartesi

DANZEL WASHİNGTON'U DUYDUM





DANZEL WASHİNGTON’U DUYDUM
----------------------------------------------

  Ünlü bir insan; sinema oyuncusu! Barbaros Tapan’ın köşesinde, röpertajında insanlık çağrısı yapan peygamberler kadar gerçek, manedar bir sesleniş yapıyor.

  Annesinin ısrarla “ Basit yaşa! “ demesiyle şekillenen bir insan! Gösterisini; kazandıklarının büyük çoğunluğunu yardım kuruluşlarına vererek, yönlendirerek yapıyor.

  Bütün bu anlayış, gelişmeler bize neyi gösteriyor? İnsanın huzuru, mutluluğu için saraylara, ordulara ihtiyacı olmadığını, muhtaçlığı olan asıl şeyin saf sevgi ve yeterli olacağına inandığımız kadar; mal-mülk…

  Bir arkadaşım; neredeyse tüm yaşamını titizlik üzerine inşa etti. Kılı kırk yaran anlayışını büyük bir insan algısı sanıp, yaşı ilerledikçe çevresinde ki insanlar daha da azaldı. Kırdığı kalplerin kırılan tarafına yönelmek yerine, kendi haklılığıyla kupkuru bir krallık yarattı.

 En son ziyaretimde, hasta haliyle dahi bu anlayıştan kurtulamayış oluşunun gerçek sebeplerini anlamak için kâhin olmak gerekmiyor. Çocukken şekillenen karakterler ve insanın kendi yazgısıyla birlikte diğer insanlara, canlılara dahi etki edeceği birliktelik, içinde ki saklı hazineleri; eğitim, öğretim ve araştırmalar sayesinde daha da netleşiyor.

  Oscar ödülünü kazanmış sanatçı, en iyiyi ararken, en iyinin hiçbir zaman bulunamayacağı üzerine karar veriyor. Ayrıca başkalarının da iyi olması için onlara yardım etmesi üzerine bir yaşam süreci başlatıyor.

  Kazanıyor ve paylaşıyor… Dünyanın yaşı-başı; birçok insanın aklını kaçırtacak kadar eski! Yaklaşık olarak 4,5 milyar… Hangi süreçlerden geçti, hangi uygarlıklara ev sahipliği yaptı? Uygarlıkların çöküş sebepleri sadece doğal mıydı? Sosyolojik etkenler bu çöküşlerin kaçta kaçını ilgilendiriyordu?

 Ortalama insan ömrü; 70–80 yaş… Yani yıl… Evrenin yaşını, dünyanınkini düşününce, insanın yaşından söz etmek; anlama açısından önemli! Yani, bütün telaşların, korkuların, soylu güç gösterilerinin en hakiki sınırı; 70–80 yıl…

 Son nefesin son çığlıkları atılıyorken birçok şey anlaşılıyor. Anlaşılmasa dahi sonlanıyor. Bizim büyüttüğümüz, süslediğimiz bütün anlamlar değerini yitiriyor…

  Öyleyse; bu dünyanın verimliliği, insanın yarattığı iyi olma çabaları, kavramları; insan ruhuna da iyi geldiğine göre; korkunç bir bataklık, karanlık, dövüş yaratmak; ne akılcı! Ne de ahlaki ve vicdani bir şey…

  Burada ki asıl sorun; inancımız? Tam olarak neye inanıyoruz? Allaha olan yönelişlerin hemen hepsinde büyük tapınaklar, camiler inşa edilmiş. Buralarda; gülsuyu, tütsü kokuları yayılmış mekândan öte, evrenin her yerine.

  Mimari, mühendislik; ibadethaneleri aydınlatan gün ışığı, her şey insan eliyle, aradığımız şeye ulaşmak, onu anladığımızı daha anlaşılır hale getirmek ve onun gücü karşısında bizim sınırımızı çizmek olduğuna göre; bu çizgilerin, insana, doğaya; tüm yaşama olan inancımız, sevgimiz; niçin eksik?

  Bu kadar söz, ibadet? Bu kadar kurban? Korku? Günah ve sevap? İnsan, geldiği süreçte ve bu sürecin yolculuğunda her daim kendi yanılgılarının, zaaflarının, egolarının kurbanı olduğu da bir gerçek! Daha fazla kazanç! Daha fazla güç! Daha fazla; İNTİKAM!

 Ve sürekli artan sınırlar! Soru işaretleri hiç bitmeyecek; belli; ta ki insanın büyük göçüne, nadide ve kıt hale gelişine kadar…

 Güven Serin 

10 Ocak 2018 Çarşamba

MEÇHUL AŞKIN KARŞISINDA DURAN KÜÇÜK KIZ






                      MEÇHUL AŞKIN KARŞISINDA DURAN KÜÇÜK KIZ



  Şairliğe özenen bir ansan! Kuytu köşeleri sevdiği kadar, canlı, neşeli, sesli yerleri de muhtaçlık içerisinde selamlayan bir büyük çocuk…

  Aylardan Ekim; doğduğu zamanlar; bir yolculuğun başlangıcıyla Haydarpaşa’nın hareketli, gürültülü ve sığınılan vagonun sıcaklığında, trenin lokantasında, masanın üzerinde duran bir mendile yazdıklarında arıyor meçhulü;

“Günlerden hangisiydi bilmiyor hatta bilmek istemiyorum.
Meçhule gider gibi gidiyorum, ayaklarımın basmadığı,
Yabancı illere…”

  Zamanlar birbirine karışıyor. Geçmişe süzülüyor bir küçük kızın silueti. Gölgeler, çizgiler ve şair bir kızın seslenişi;

  “ Bakıyorum mutlusunuz beyefendi/Yüzünüzde inanılmaz bir tebessüm var/Huzurlu görünüyorsunuz/Ve mutlu…”

  Oysa yakalayamazdı onca insan, şairliğe özenen adamın içsel mutluluğunu; bu küçük şair kızdan başkası. Devinimi, içindeki bütün hüzünlerin değerli oluşunu, bir o biliyor sanıyordu! Oysa denizin kıyısında, bir çizgi, gölge tenhalığında, taze bir sesle dile getiriyor; benliğini okurmuşçasına küçük şair kız;

“ Sanki mutluluğun formülünü bulmuşsunuz gibi/Her gün kahkahalar atarak gülüyorsunuz/Bir çocuğun gülümsemesinin sebebi/Yolunu kaybetmiş bir gence umut oluyorsunuz.”

  İçtenliğin formülleri böyle başlar. Bir öncünün mum ışığını, güneşe uzanacak bir patika sanıp, edebi dünyanın yüksek duygularına, sürekli kaynayan kazanından bonkörce aldığınız birkaç kepçe övgünün zararsızlığına, bir aşçı titizliğinde uzanıyor küçük şair kız…

  Şairliğe özenen adam, rayların gürültüsünden mi, yoksa iç seslerinin karışan zamanlara aldırmayışından mı; bilinmez bir şekilde, trenin lokantasında hemen elinin altında ki beyaz mendile yazmaya devam ediyor;

“ Belki bir süreliğine yosun kokusunu, martı çığlığını duymayacağım/Kim bilir, belki bir süre, ümitlere ve hayallere de dönmeyeceğim/Umut taşıyan rayların üzerinden geceyi yırtan bir sesle geçeceğim.”

  Büyük İstanbul’un sonsuza uzanan semtleri arasından geçiyordu tren. Karanlık anlardan çok semtlerin ışıkları, şaraplen parçaları gibi çarpıyordu vagon camlarına ve şairliğe özenen adama!

  İç içe karışmış zamanlar; gelecek zamanın içerisinden süzülen genç şair kız, özenti karışık sevgiyle tutunuyordu şairliğe özenen adamın yazgısına;

  “ Geceleri sahil kenarında kitabınızı açıp/Denizin dalgaların huzurunu buluyorsunuz/Peki beyefendi, niçin? Niçin insanlara yardım ediyorsunuz? Beyefendi, niçin siyah beyaz hayatınızı renklendiriyorsunuz? “

 Zamanlar birbirine karışmıştı. Coşmuştu raylara tutunmuş, şehirleri birbirine ekleyen çelik, demir vagonların lokomotifi. Tam da oradan, şairliğe özenen adamın, hayalinde ki karanfili uzatacağı yerden geçiyordu;

“ Açık olacak vagonumun penceresi/Ve elimde olması gereken bir demet karanfil olmayacak/İçimden yanacağım/Karanfil vereceğim; sevgilinin durduğu yeri boş görünce.”

Birbiriyle ekli vagonların en sonuncusuydu durduğu, yazdığı, içkisini yudumladığı yer. Yataklı trenin vagonu, eklenmiş zamanlar misali, geçmişin, şimdiye ve geçmişe uzanan yaşam alanları…

  Biranın, kahvenin, Arnavut ciğerinin, zamanların birbiriyle olan kavuşumlarına dem vermiş edebi düşüncenin sınırsızlığında, tazeliğinde şafağın; başkente ulaşmıştı şairliğe özenen adam…


 Güven Serin  

MÜNİR SATKIN'IN KALEMİYLE;SAKLI HATIRALAR



                         MÜNİR SATKIN’IN KALEMİYLE; SAKLI HATIRALAR


  Münir Saktın, Tekirdağ’a hizmet eden, Tekirdağ için kadersel bir yazgı içerisinde olan araştırmacı yazarlardan birisi.

  Dokuzuncu kitabı; Tekirdağ’ın Mustafa Kemal’de Saklı Hatırası, isimli çalışmasını yeni bitirdim. Kendisini, kendisine katkı veren herkesi gönülden kutluyorum.

  Bir yeri sevmek için orada doğmuş olmak gerekmediğini, gerekmeyeceğini gösteren yazarlardan birisidir Münir Saktın. Kitabın ismi kadar içeriği, geçmişi olan bu kadim şehrin aynı zamanda terk edilmiş, yok edilmiş anı, hatıra ve fotoğraflarının da bir şekilde tekrar ortaya çıkartılması adına çok mutlu oldum.

  Öksel Demir’in çalışmalarından nasıl etkilendiysem, Münir Satkın’ın son çalışması da öyle etkilenmeme neden oldu. Bir yerin tarihini, hikâyesini, efsanesini bilmek; güne, ayrıcalık kazandırdığı gibi, o yere olan bağlılığımızı, bakışımıza da zenginleştiriyor.

  Münir Satkın’ın Tekirdağ’ın Mustafa Kemal’de Saklı Hatırası isimli çalışmasını okuduktan sonra; elimde kitap, gezmeye başlayacağım, fotoğrafı, hikâyesi anlatılan o ahşap eserleri, hiç olmazsa orada olduklarını bilmenin zengin görgüsü ve yüzleşmesi içinde olacağımı biliyorum.

  Her gün geçtiğim Kolordu Caddesi, hemen köşesinde bulunan Belediye İş Merkezi; eski halini bilmeme rağmen, daha eskiyi; Orta Hamamın bulunduğu zamanı da bilerek geçmek, üç boyutlu film izlemekten çok öte, yaşama, şehrine dokunmak, göksel bir izlenim edinmek gibi bir şey…

  Kolordu Caddesi; Yahya Soyuer isimli apartmanı; eski ismiyle; Fitnat Hanım Konağı; her gün binlerce insanın, kapı önünden geçtiği yerlerden birisi. Benim de günde birkaç kez, önünden geçtiğim bu yerin; sağında orta hamam, sağında Fitnat Hanım Konağını bilmek, bu konakta; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal’in saklı hatıralarını öğrenmek; destansı bir şey…

 Bu şehir, unutturulmuş tarihini, hafızasını tekrar kazanmak zorunda. Mehmet Serez,Öksel Demir,Münir Saktın ve daha birçok yazar,şair bu kentin kaybolan hafızasını geriye kazandırmak için uğraş veriyor.

  Bu tür çalışmaların en küçüğünün bile önemi büyük. Bu fakirliği, yoksulluğu, unutkanlığı başka hiçbir ilaç yerine getiremez. Eskilere, viran, geçmiş gözüyle bakmak; kendi kendimizi zehirlemekten başka bir şey değil…

  Homeros Destanını ezbere bilen insanların, kendi yaşadığı yerin destansı güzelliklerini, acı ve hoşluklarını bilmemesi; bilmiyor oluşumuz; ciddi bir hastalık göstergesinden başka bir şey olamaz!

 Yunus Bey Caddesi ile kesişen Çınarlı Çeşme; Mehmet Ertetik’in ahşap evi de Mustafa Kemal’in kaldığı, hasret giderip, geceyi güne; esareti kurtuluşa düş kurup,planladığı yerlerden birisi.

  Hükümet Caddesi; Şifa Eczanesinin yakınları ve sokağı; şimdi yerinde olmayan, bu aziz hatıraya sadece bir çınarın şahitlik yaptığı bu yerde ki kahvehaneler de, bu saklı hatıralara can veren mekânlardan; her gün önünden geçtiğimiz, hiçbir mimarisi, görselliği olmayan beton ruhsuz yerlerden birisidir.

 Bu değerli bilgiler ışığında; Mustafa Kemal’in, Gelibolu Savaşı gibi dönüm noktası, çıkış ve dönüşüm yaşandığı, önemli bir zamanın tanıklığına ev sahibi olmuş Tekirdağ, şehrimizin mekânlarından birkaçını, belki de beş on tanesini tekrar kazandırmak, henüz anı ve hatıraların, bazı eşyaların izi kaybolmamışken, şehir kültürüne geri çağırmak; belki de kentimizin de kültür dönüşümü olacak…

 Mustafa Kemal’le ilgili bir çalışma; belgesel, film, tiyatro yapılacak, kitap yazılacaksa; Tekirdağ da uğranacak en önemli yerlerden birisi haline gelmesi gerekir. Çünkü çok kısacık bir zaman aralıklarında, farklı zamanlarda bu şehre gelen Mustafa Kemal; bu şehre, aynı zamanda bir aydınlanma ışığı da barakmış öyle gitmiştir.

 Tekirdağ onun için hiçbir zaman unutamadığı bir yer, belki de coğrafyası bu kadar güzel olduğu halde, kalkınmada bu kadar geri kalmasının sancısını hep yaşadı. Sırf onun için tanıdığı, güvendiği Mehmet Ertetik’e sende bu şehrin sanatıyla ilgilen deyip onu gelişme, değişme önderliğinde uyanık olmaya davet etti.

 Münir Satkın’ın çalışmasını ciddi, yerinde ve değerli bir eser kabul ediyorum. Bu kitabı okuyan herkimse; 19. Tümen binalarını merak edip aramaya koyulacak. Şimdi Devlet Hastanesinin 3. Kısım binalarıyla iç içe olan bu mekânların, acilen, tarihin sayfalarında ki dönemde olduğu gibi; şehir kültürüne, borçlu olduğumuz tarihine, sosyal ve turizmine kazandırılması adına daha hevesleneceğiz.

 Hükümet Caddesinden geçerken, Şadırvanın yanında, onun suyundan beslenip büyüyen ve hatıraların bekçisiymiş gibi nöbet tutan çınara, sıradan bir ağaca bakar gibi değil; bir anıta, soylu bir duruşa bakarak ibretsel bir saygı duruşunu ürpererek hissedeceğiz. Sırf bu yüzden, onu besleyen, geçmişte nice insanın susuzluğunu gideren şadırvanı da geri kazandırmak için düşler kuracağız!

 Çınarla birlikte başka mekânı, isimleri de saygıyla anacağız! Kahveci Fevzi Efendiyi, Mustafa Kemal’in Fevzi Efendinin yaptığı kahveyi içişini, her daim temiz ve parlak duran çizmelerini, yanından ayırmadığı Alp isimli köpeği; hepsi bu şehrin geçmişinde, bugüne gelişimizin yazgısal hamurunda payı olan, mekân ve insanlar…

 Bu kitabı ortaya çıkartan Münir Satkın’a ve bu şehrin geçmişinde emeği olan, tarihsel, edebi, sosyal, siyasal alanlarda katkısı olan; onurlu insanlara ve onların ruhlarına minnet ile selam ediyorum. 

Güven Serin

6 Ocak 2018 Cumartesi

HER YAŞAM GÜNLERLE DOLUDUR





HER YAŞAM GÜNLERLE DOLUDUR
-----------------------------------------------------

  Gecelerle de dolu olduğu gibi; yaşamların içerisinde sayısız günler vardır. Bu sayısız lığa rağmen; “ Ben bu hayattan hiçbir şey anlamadım!” haykırışları da bir türlü dinmez, bitmez…

  Niçin? Dünyaya kıstırılmış, bilinen tek yaşamın olduğu gezegenin bunca yetmezliği? İnsanın reddedilişi, yani ölüm yoluyla dünyasını terk edişi, bir türlü kabul edilmez bir küskünlük, karşı duruş, kırgınlık mı yaratıyor?

 Yoksa insan denen canlının, her gün tekrarladığı şeyden bıkıp usanasını; koca bir yaşamı, bir gün ve bir gece gibi algılayışının kâbusu mu ürkütüyor bizi; bizleri?

  İrlanda edebiyatının ustası seslenmiştir seslenmesine; yaşamın günlerle dolu olduğunu anlatmak istemesi; aynı zamanda gecelerinin de varlığını getirir ardında. Uyarılmayı, kendine gelme duyurusunu da yapar, edebiyatın o derin, uçsuz bucaksız zamana yayılan, yankı yapan borazanıyla…

  İyi ama gün ve geceleri birbirinden ayırma konusunda sen uzman mısın? Diye bir soruyla gelebilirsiniz bana! Alacağınız cevaba, satranç bilen bir insanın, insana olan düşkünlüğünün karşılığı olan diplomasi sanatıyla cevap vereceğim; siz soylu kişilere.

  Kendi şahsımda, bu şehir; içinin de, dışının da kanıma karıştığı Tekirdağ’da yaklaşık 12 Bin Beş yüz gün yaşadım. 12 Bin Beş yüz günümün yanında 12 Bin Beş yüz gece; geceler-günler geçirdim. Sahilde ki kavak ağacı da öyle… Ilgınlar da…

 Zaman zaman günlerin, gecelerin birbirine karıştığı, ipin ucunu kaçırdığım olmadı mı? Pek de fazla… Hani, küçükken anneniz size şu ip çilesini tut da, yumak yapayım der! Ve tutma ile tutmama arasında çocuk çelişkileri içerisinde karışı verirsiniz ip çilesinin içine…

 Gün ve geceleri; birbirinin içerisinden koparmak; düğüm atmaya benzer. Gemici düğümü, çiftçi düğümü; yemin düğümleri ve bir de kör düğüm… Kör düğümün düğümcükleri iyice pataklar sizi. Eninde sonunda keser, zarar verisiniz ipin bir kısmına.

 Gün ve geceler de; yani yaşam; bize ait olan bu değerli bilmece de kör düğüm olduğu an; ya kesilecek, bir kısmına kıyılacak, ya da düğümcükleri içerisinde sonuna kadar; hatta sonsuza kadar DEBELENECEK duracaksınız.

 Bu bir kehanet midir? Kat'iyen! Öyle bir sersemliğin içerisine girip, bütün insanlığın veya koca bir çoğunluğun yükünü sırtlayacak, gaipten gelecek bir sürü sesle uğraşacak VAKTİM yok.

 O yücelikten bir ses çıksa; seni vekil tayin ediyorum dese; şiddetle kabul etmem. 22 yaşında istifa ettiğim yöneticilikten kaçarcasına kendi mağarama, saflığıma, çelişkiler, yetmezliklerle dolu İNSAN halime tutunurum.

 Böyledir kör düğümün çilesi; düğümcükleri birbirine olan tutunmalarının hıncı büyüktür. Koca bir yaşamın nasıl geçtiğini hissettirmezler bile. Tutunmuşunuzdur bir sürü KOCAMAN ahmak unvanlara-sıfatlara…

 Eziliyorsunuz, inim inim inliyorsunuz dur da ağlayanınız, anla tanınız yok. Çünkü üzümlerin bir birileriyle birleşik bir yaşamları vardır; birbirlerine baka baka karartmaları gibi…

 Ya kör düğümü kesip bir parça ipliğin kaybolmasına, ziyan lığa, inisiyatife; ya düğümcükleri soylu debelenmesine aitsiniz.

  Bunun başka yolu yok mu? Edebi, felsefi, Beşiri dünyanın sonsuzluğu içerisinde başka yollar bulmak; bir parça Yunus çileleriyle yol almak da lazım gelir. Gazali gibi eninde sonunda bütün kitaplardan kurtulup, özümsenen bilginin en değerli olduğunu, saf kendimizi anladığımız zaman; seçenekler dünyası; tam da ayaklarımızın önünde, eğilmemiş başımızın karşısında “hadi” diye sesleniyordur; kim bilir…

 Güven Serin