27 Ağustos 2021 Cuma

YORGUN,BİTKİN SÖZCÜKLER

 


İnternet

                                      YORGUN, BİTKİN, VİRAN SÖZCÜKLER

                                  

                   ( Dolayısıyla Düşünmeyi Reddediyorum!)

    İnsanlar insandan kaçmaya başladı. Bir parça kendi niteliğini arttırıp da yaşamını kaliteli bir yere oturtmaya çalışanların kaçışı daha da hızlanmışa benziyor. Çünkü neredeyse yoklar…

   İki tanıdığın veya daha fazla insanın birbirini görür görmez; “ Nasılsın? (Bildik ve beklenen cevap)-İyiyim! Ya sen?” Hemencecik ayaküstü sohbette bile, sağlığı, maddiyatı, konu-komşuyu yoklayıp kendimize bir parça “ Teselli malzemesi” toplama telaşı…

  Bu tür hal-hatır sormaları, kendi saflığı içerisinde, muazzam bir samimiyet hissiyatı içinde yapanlara sözüm yoktur… Onların sorularına “Can kurban” dersek, pek yerinde olur. Görünen köy nasıl kılavuz istemiyorsa; bitkinlik, baygınlık, çirkinlik, yozluk veren soru sözcükleri, merakları da öyle; daha başlamadan bitiriyor sürecek olan değerli buluşmanın samimiyetini.

  Dikkat ederseniz çevremizde bu tür konuşmalar sürüsüyle var. Hemencecik merak edilen sağlık! Sosyal ve psikolojik durumumuz! Soran kişinin sanki o an size yardıma hazırmış gibi görünen sahte ciddiyeti; korkunç bir trajedinin başlama anı gibi; ne konuşulsa para etmeyecek; çünkü sorular ve cevaplar; ruhsal, zihinsel, maneviyattan, vicdandan, olgunlaşmadan çok uzak…

   Bu tür seslenişleri, diyalogları her gün hemen hemen her yerde dinliyorum. Sözcükler fazlasıyla yorgun, bitkin ve viran… Sanki ömürlerini çoktan doldurmuşlar. Aslında hiç de öyle değiller; yenilenmeye, beklemeye, demlenmeye, mayalanmaya ihtiyaçları var; o kadar…

  Sanırsınız ki sadece diplomalar onaracak sözcükleri.Onlar kaldıracak ayağa,binlerce yıllık seslenişlerin mucizevi anlamlarını.Hiç de öyle olmuyor maalesef...Bu problemi,yaşadığımız bu muazzam kaybı; ne diplomalılar ne de diplomasızlar çözeceğe benziyor…

  Telaş kaçma ve saklanma üzerine olunca, durumu idare edip; suya sabuna dokunmayıp, ne şişin ne de kebabın yanmasını istemiyorsak, ortaya beklenen o mucize; sözcüklerin kraliçesi; samimiyet, kültürel birliktelik doğmuyor…

  Sadece sözcükler viran, sadece sözler yorgun ve bitkin olsa çok iyi. Sinsilik de kol geziyor, viran, çaresiz sözcüklerin yanı başında.

  Geçtiğimiz yüz yıl içerisinde bir yazar-düşünür belki de o yüzden haykırıyordur;

“ Zincirlerim çirkinlik, üzüntü, sefillik, yaşlılık ve ölümdür. Hangi devrim beni bundan kurtarabilir?”

  Yenilenmiş bu sözcüklerin menziline bir bakar mısınız? Uçsuz bucaksıza giderken dünyaya da öylesine uğramış, biz dünyalıları kendine getirmek için öylesine olmayan bir SESLENİŞ; yüce bir çağrı sanki…

  Oysa büyük burukluk, kısırlık, küskünlük, viranlık taşıyan sözcükler ve onların geldikleri yerler; köyler, kasabalar, şehirler de buruk, bitkin ve viran şimdi… Kütüphaneleri doldurmak lüks ama kızdığımız, öfkelendiğimiz insanlara bedel ödetmek, pusuya yatmak, şantaj; sanki bu viranlığın içine hapsolmuş…

   Bir silkine bilsek, kırgınlıkları, kızgınlıkları ve öfkeleri; sosyoloji, psikoloji ve fizyoloji biliminin kenarcığından geçerek değerlendirsek; ne çok şey değişirdi sözcüklerin diri ve heyecanlı olmaları üzerine…

  Tiyatro yazarı Eugene Ionesco ile yapılan bir söyleyişi sanatçının felsefesini tüp çıplaklığı içinde not düşüyor insanlık mirası denen kütüphaneye;

  “ Konuşuyoruz, giyiniyoruz, makineler üretiyoruz. Bunun nasıl mümkün olduğunu anlamıyorum. Yani, tahammül edemediğim şey; cehalet… Hiç tahammül edemediğim şey ise; âlimlerin daha da karmaşık cehaletleri… Cehalete mahkûmum…”

Güven SERİN  

 

 

 

 

  


Hiç yorum yok: