30 Ocak 2012 Pazartesi

KES BE KARDEŞİM

Kamera; Güven Salt Galata-İstanbul

Sanatçı; Maryam Sahinyan
Eli öpülesi sanatçı; şimdi nerede bilinmez,
yerde mi gökte mi; başka yerlerde mi?...

Kamera; Güven Salt Galata

Sanatçı; MARYAM SAHİNYAN


KES BE KARDEŞİM


 Kes komutu, kesme fiili ile söylenmiş ve söylenecek sözlerin haddi-hesabı yoktur. Nasıl ki baharatların keskin kokulu nanesi baskın bir duruş sergiliyorsa, kesme sözcüğü öyle bir duruş sergiler.

 Kes be kardeşim; yeter artık Allah aşkına! Bu seslenişlerimizde uyarı, tehdit, rica, dua birbirine karışmıştır. Ama asıl belirleyici olan sesimizdeki tondur! Naziktir, alçakgönüllüdür veya hoyrat ve şiddet içerir.

 Ses tonu, bedenin dili olan hareketler, en azılı, en baskın sözcükleri bile dile getirir. Genelde yetkili ve belli mertebeye ulaşmış insanların ses tonları ve beden dilleri korkuyu hatırlatan kalın ve şüpheli çıkar. Nazik ve ricaya yakın sözcükler çıksa da ağızlarından, siz yayılan sisin, eser rüzgârın görüntüsü ve iliklerinize işleyen soğukluğunu duyar; ona göre oturduğunuz minderin en ucuna gelir; her an kalkıp, bir an önce sıvışmayı istersiniz.

 Daha doğar doğmaz ebe, göbek bağımızı saygı ve sevinç ile keser. Ama doğan bebek, bu saygıyı anlayamaz. Besini kesildiği, ışığa çıktığı ona dokunan ellerin iyiliğini bilmediği için, avazı çıktığı kadar ağlamaya başlar. Bu ağlamadır anne ile bebeği yakınlaştıran. Korunan ve kollanan insan; koruyucusunu aramak için göbek bağı kesildikten sonra ağlar; belki de bütün ömür ağlayacak; için için eriyecek oluşunu düşünmeden…

 Göbek bağı ile başlayan kesinti; ebenin kesme fiili ile başlar ve bir ömür boyu sürecek kesme, kesilme yolculuğumuz da başlamış olur. Erkeklerin kesme ve kesilme işi biraz sorunludur. Göbek bağının kesilmesini duymayan bebekler, erkek bebekler için başka bir kesinti tam tersine oldukça gürültülü yapılır. Adam olacak erkek çocuğunun pipisi kesilir. Elbette azcık; yani ucundan biraz! En önemli kesintilerden ve kesme işlerinden birisi de bu pipi kesme işidir. Kesintiye ağlanmasın, üzülme olmasın diye çocuğa epeyce rüşvet verilir. Neler alınmaz ki; bisikletler, bilgisayarlar, gitarlar, kemanlar, altınlar, gümüşler…

 Aslında azcık, yani ucundan pipisi kesilen erkek çocuk boş yere ağlar. Bu kesme işi daha yeni başlıyordur. Onun bedeninden bir parça kesilirken, daha sonra o da kesecektir. Deve, dana, koyun ve keçi… Hatta yetişmenin en görkemlisini yapan neredeyse bir kahraman gibi şiddet ve sevginin karışımı ile büyütülen erkek çocuklar; kadınlarını, sevgililerini de kesmeye cesaret edeceklerdir.

 Ebenin kesintisini annemizin sütü kesmesi izler. Sonra sünnetçinin kasaba benzeyen yüzü ve hiç acımayacak kandırması ile pipiler kesilir. Sonra, başlık parası, nişan kurdelesi kesilir. Hepsinde de garip ve sahte alkışlar vardır. Hepsi de aile olmayı, insan olmayı öğütler ve bunun taklidini yaparlar ama bir türlü insanlık birkaç adım ileri gitmez benim güzel memleketimde.

 Eğer alkışlar ve insan olma öğütleri biraz gerçekçi ve biraz sevgiden nasiplenseydi, aile olmuşları bu kadar büyük yıkımlar ile karşı karşıya bırakmaz, adliyelerin dolup taşmasını önleyici çok net ve özel kanunlar ile donatılmış güzel ve adaletli bir ülke olurduk.

 Doğar doğmaz başlayan kesme ve kesinti işlemleri devam ediyordur. Adam olup, yani evinize ekmek getirmeye başladığınız zaman eve gelen faturalardaki kesintilere bakar; buna be kardeşim; bu kadar da olur mu? Diye harika bir kesinti ağıtı düzersiniz. Çünkü kesintiler kullandığınız telefondan, elektrik, su sarfiyatından daha fazladır. Derdinizi kime anlatacaksınız? Mahkeme kapıları dolu ve oldukça soğuk! Hâkimler ve savcılar bitkin ve yorgun… Aslanım adalet, bir gün kendi ormanında kükreyecek ama hangi gün; hangi yüzyıl; bunu kimse bilemez…

 Yaşamın doğal kesintileri de bir yandan devam eder. Ama soylu insanlığın kesintileri de inanılmaz bir şekilde devam eder. Eğer esnafsanız, bir işyeri kiraladıysanız ödeyeceğiniz kira bedeli üzerinden yüzde yirmi kesinti ile sorumlu tutulursunuz. Bunun adı stopaj kesintisidir. Kimse ne olduğunu bilmez. Ama anlamı, yer kiraladınız bunun için yüzde yirmi; yani yirmicik kadar kesinti yapılacaktır, denir. Göbeğinizden, pipinizden, kestiğiniz deve ve kadınlardan sonra; bunun ne kadar masum olduğunu görüyor musunuz; sadece yüzde yirmicik…

 Elbette esnafa sadece stopaj kesintisi yaparak önem vermiyormuşuz gibi davranmak doğru değildir. KDV kesintisi; yani aldığı, sattığı mala göre değişen oranlarda; yüzde birden tutun da yüzde on sekize kadar kesintiler yapılır. Niye? Esnafa verilen önem yüzünden. Yeter mi bu kesintiler? Yetmez elbet. Geçici vergi kesintisi, yıllık gelir vergisi kesintisi uzayıp gider…

 Şu bir gerçektir ki kesintiler; yani adaletli vergiler ve bunu verecek inanmış gerçek vatanperverler olmadıkça ne ülke kalkınır, ne de ülkenin soylu vatandaşları. İstediğiniz kadar yatak-yastık altı yapın; istediğiniz kadar mal-mülk edinin; eğer ülkeniz sorunluysa; üç kuşak öteye gidecek bir zenginlik yaratmazsınız. Çünkü evlerimize resim girmiyordur daha. Haklarımızı aramak için diğer haklara uymayı uygarlaştırmamışızdır. Gürültü ve patırtının ardından sisli havanın içinde kaybolmayı seviyoruzdur da ondan…

 Sizin anlayacağız, kemsi ve kestirme işi sürüp giderken, bazen kesilen ağlar, bazen kestiren… Fakat kesen; hep soylu bir duruş içinde olur. Kesenlerin yorulmadığını, emek harcamadığını sanmayın sakın! Onların alın terleri kuramadan maaşlarını verecek, her üç ayda bir zam yapacaksınız ki gözleri doysun.

 Devenizi, dananızı kestirmek için kasabı mı çağırdınız! En güzel yerini ona vereceksiniz ki; yani ciğerlerini, kellesini ve postunu; o da kesme işini daha onurlu yapsın. Vekil mi seçtiniz; yani seçtiğinizi sandınız; en yüksek maaşı, emeklilik hakkını vereceksiniz ki adaletin yolundan ayrılmasın. Hangi adalet, lider itaatkârlığı mı, diyecek olursanız ben bilmem orasını, derim.

 Ben bir göbek bağımın, pipimin bir de faturalarımdaki kesintileri bilirim; hepsi de heyecanlandırır beni; çünkü adam olmuşum artık ki kesintilerim artmış; ne çok kesintim olursa bende o kadar kesme hakka kazanırım…

 Güven Serin

28 Ocak 2012 Cumartesi

FUTBOL DİYE BİR ŞEY...

Kamera; Güven  İnönü Stadı-İstanbul

Ya Ya Ya, Şa Şa Şa; bizim takım çok yaşa :))
Tanrım; ben bütün sporcuları alkışlıyorum,alkışlamak
isityorum. Sanırım ıslah olmaz bir taraftarım ben. :))

Kamera; Güven İnönü Stadı

Saha güzel, seyirci mükemmel,
hava şartları soğuk önemli değil; futbol
için her şey müsait :))


Kamera; Güven İnönü Stadı

Her şey burada başlar ve burada biter; krallar ve
halk geçici olarak yer değiştirir 90 dakikalığına ve
gecenin içinde kaybolur bütün geçici
yer değişimler...


Kamera; Güven  Dolmabahçe Saat Kulesi

Burada her şey yolunda görünüyor; sıfırın altında bile...

FUTBOL DİYE BİR ŞEY



 Futbol, büyülü uğraş… 22 kişinin ter döktüğü, binlerce insanın coşku ile seslenip desteklediği büyük oyun…

 Yeğenim Cem aradığında böyle bir büyük oyun seyri için ricada bulundu; “ amca Beşiktaş’ın İnönü stadında Gaziantep ile oynayacağı maça gidebilir miyiz?” deyince Kırk altı yılık Beşiktaşlı ben; hiçbir zaman Beşiktaş’ın maçlarına gitmediğimi de düşündüm.

 46 yıllık Beşiktaş taraftarı ben; kırk altı kez İnönü Stadının yanından geçtiğim halde; bir kez olsun içeriye; o büyülü dünyaya süzülmemiştim. Yeğen Cem bu geleneği ricası ile bozduğunda karar verilmişti. İnönü Stadına büyük oyunun oynandığı, binlerce gözün izleyip, binlerce elin alkış tuttuğu, binlerce ağzın türküler söyleyip, küfürler de savurduğu dünya…

 Futbol denen şeyi, hiçbir zaman tam anlamı ile benimsemediğim de bir gerçektir. Sporu sadece futbolla eş tutmak ve sadece spor deyince futbolu anmak bana göre bir şey değil. Futbol, biz ne dersek diyelim, tüm dünyada ardında milyonlarca insanı, milyarlarca doları sürüklüyor.

 Bir takım doğduğunda, binlerce seyirce de doğuyor. Sonra, başarıya aç, ödüle doymayan, gol ile dünyaların erişilmezliğine yola çıkmış gibi coşku bulan seyirci ile birlikte inanılmaz kazanç kapıları da doğuyor. Köftecisinden, sucusu, taksicisi, çekirdekçisi, çaycısı, tost satıcısı; hediyelik eşya satıcıları bu kazancın coşkulu bedenleri sayesinde dünyevi geçimlerini sağlayıp mutlu oluyorlar.

 Maça gitmeden önce, maç kararını vermiş ben; havanın yağışlı oluşu, hava sıcaklığının düşük oluşu nedeniyle çekincelerim vardı. Bu konuyu bir arkadaşıma açtığımda aldığım en güzel cevap; “ maça gitmen değişiklik olur.” Dedi. Çok haklıydı, dünyanın güzel ve özel kalması; hâla büyülü yaşamı barındırması hareketi sayesinde oluyor. O zaman insana da hareket halinde olmak, değişime kulaç atmak iyi gelecektir heyecanı ile İstanbul’a; büyük oyunların çok büyük olarak oynandığı ve sahnelendiği diyara gittik.

 İnönü Stadı İstanbul’un en güzel semtlerinden Beşiktaş’ta bulunuyor. Beşiktaş deyince bu stat olmazsa bir şeyler eksik kalır. Hemen ardında uzanan boğaz ve yanında boğaza bakan muhteşem Dolmabahçe Sarayı; işçiliğin, emeğin en güzellerinden birini sergiliyor.

 Dolmabahçe’nin mimari bütünlüğü muhteşem bir panorama oluşturmuştu. Hemen girişteki saat kulesi tarihi esere yakışır bir aydınlatma ile Valide Sultan (Dolmabahçe) Camii ile karşılıklı bakışıyorlardı. Orada bulunan yapılar, taş ve mermerin batı akımı etkisi altında kalan ustaların hüneri ile buluşmasının sanatsal töreni gibiydiler.

 Yeğen Cem ile deniz kenarı görsel beslenmemizi bitirdikten sonra yavaş yavaş büyük bir ibadethaneye girer gibi; kutsanmış taşların, mekânın insan üzerinde uyandırdığı manevi bir ürperti duyar ve hissedercesine stada girdik. Neredeyse ilk girenlerdendik. Yeşil çim ve otuz bin kişilik stat birazdan farklı bir coşkuyu, uğultuyu defalarca gördüğü gibi tekrar görecek…

 Stadın gün gibi aydınlık devasa ışık direklerinin tanıklığında yağmur yağıyordu. Böyle bir yağmur sanki hiç görülmemiş gibiydi. Adı, bildiğimiz o meşhur sağanak yağmur. Sağanak ama sanki daha havada buharlaşıyordu incecik dilimler halinde yere düşmeye çalışan ıslaklıklar. Işığın sihirli gücü, incecik yağmur damlalarını şölene katkı sağlayacak, insanlara zarar vermeyecekmiş gibi gösteriyordu.

 Sağanak yağmur için; “ahmakıslatan” derler, bizim diyarımızdaki eski insanlar. Gerçekten de ıslandığını sanmadığın halde hissetmeden ıslanır, incecik yağmurun oyununa gelirsiniz. Zaten oturacağımız yerlerde ıslaktı. Silmeye kalksak da ıslaklık çözülmeyecek gibiydi.

 Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş. Sırt çantamızda bulunan bir poşeti ikiye böldük. Oturacağımız yere; ıslaklığın üstüne serdik. Ama oturunca ıslaklığın soğuğunu hissediyordunuz. Sırt çantamıza bir daha baktık; otelde kalırız diye yanımızda getirdiğimiz iki eşofman vardı. İkisini de ayrı ayrı altımıza serdik. Böyle bir uygulamaya İnönü Stadı ilk kez tanıklık ediyor olabilir. Tüm seyirce ayakta; bir hafta boyunca biriktirdiği naraları atmak, şarj olmuş bedenlerini deşarj etmek için hazır bulunuyordu. Biz ise Cem ile birlikte altımıza serdiğimiz sıcak ve yumuşak minderlerimize oturduk.

 Büyük oyunun başlangıç düdüğü çalındığında, nereden geldiğini görmediğimiz insanlar gelmiş; stadın büyük bölümü dolmuştu. Sanki görünmez diyarlardan gelmişler; bir anda binlerce insan olmuştu. Daha yarım saat önce kimseler yok gibi görünüyordu.

 Deniz tarafındaki kalenin tam karşısındaki kalenin arkasındaki seyirci ve yerleri antik çağlardaki büyük stadyumlar gibiydi. Krallar, tanrılar ve gözünü coşkulu bir kan bürümüş büyük halk oradaydı. Savaşçılar ise sahanın ortasında; gün gibi aydınlanmış yeşilliğin hemen üstündeydiler.

 Büyük oyun başladığında oyuncuların çalımları ve gollerinden çok insan topluluklarının bir arada ne kadar büyük güç olacağının sihirli gösterisini izledim. Ne goller, ne yapılan hatalar, nede o korkunç uğultulu küfürler benim stadımın duyulanları ve görülenleriydi.

 Ben, büyük oyunun, büyük sahnesinde insan denen canlının, sanata, sanatsallığa ve büyük toplulukların iyi bir güce dönüşebileceğinin hayali peşinde; belki de o ruhu gördüğümü sandığım gecedeydim; her atılan gülde coşan ve coşmayan seyircinin tek bir vücuda dönüştüğü ıslak ve taş zeminde…

 Güven Serin








26 Ocak 2012 Perşembe

DOSTLUKLAR DA RESTORE EDİLMEYİ BEKLER

Kamera; Yunus  Ganos Dağları(Işıklar)

Geceyi susturmuş karanlık birazdan
gündüze dönüşecek. Ve hayat; hep devam eden
hayat tekrar hızlı bir nafaka telaşı yaşayanlara
tanıklık edecek...

Kamera; Tamer Kaptan  Ganoslar

Tabiat yeşil ve yeşermiş. Ölüm ile yaşam tam bir
uyum içinde; hiçbir şikayet yok gibi...
Ve çay,sabahın ilk ışıkları ile sizi ısıtacak
devasa ışık demetlerini beklerken,
bir kaç bardak çay; değmen benim
gamlı keyfime, demenize neden olur.


Kamera; Tamer Kaptan  Ganoslar

Dağlar ve tepeler nice ağıtlara,öykülere
tanıklık etmişlerdir. En güzel
öyküleri, türküleri dağların çobanları
söyler ve yakar. Bir çobanın kendi
öyküsünü taşlar ile anlatmasıda böyledir
işte...


Kamera; Yunus   Ganoslar

Biraz fedakarlık ve güveneceğiniz bir iki
iyi dost ile karanlığı yaran, aydınlığa doğru
yürüyüşler yapabilir; sabahın ilk tazeliğine
tanıklık etmenin nazik onurunu hissede bilirsiniz.
Denemeli...


DOSTLUKLAR DA RESTORE EDİLMEYİ BEKLER



 Olur, mu demeyin sakın; bazen dostluklar da yenileme sanatının ince dokunuşlarını ister. Marifetli elerin iyi bir iş çıkarmasını; bozulan, yorulan dostlukların eski haline gelmesini beklerler.

 Az bulunan dostluklar, doğa koşularından tutun da çevre koşullarına kadar birçok şeyden etkilenirler. Yere o kadar sağlam basan dostluğun adımları, bazen yorulur. Bitkin düşer. Yenilenmeye muhtaçlık içinde bozulan dostluğun gözyaşlarını döker.

 Sürekli bir arada olmanın, dostluk çok kolay bulunuyormuş gibi kolay ulaşılmanın anlamsızlığı çöker insanın içine. Yakınındadır dostun; ama sen tanımlayamadığın bıkkınlığın kötü büyüsüne kapılmış, tersliğin sualleri ile cevaplarına kapıyı aralamışsındır bir kere. Dostluk, kötü bakışları, hoyrat seslenişleri, sıtmaya tutulmuş gibi değişim gösteren bedenleri kabul etmez. Şaşkına döner de dostluğun ipini bırakamaz.

 Bu yüzdendir ki en sağlam yapılar, araçlar, en ulu ağaçlar bile zamanla çevrenin, doğanın koşulları sayesinde zarar görürler. İlgiye, bakıma, yenilenmeye muhtaçtırlar. Yorgun düşmüş dost bedenler o an, yenilenmenin harcını bulamaz, yenilenmenin büyülü seslenişini yapamaz; çünkü unutulmuştur bütün bunlar…

 Hâlbuki dostlukları besleyen bir sürü uğraş; spor, doğa yürüyüşleri, kamp, sinema, tiyatro, felsefe ve kültür gezileri vardır. Bütün bu uğraşlar insanı; insanlığa yürüyen dostları bütün ömür beslemeye yeter görünse de, bazen yetmez olur. Yetinmez elindekilerle dostluğun her iki tarafı. Belki de doğanın o güzel testini-sınamasını yaşamak isterler…

 Ayrılık vakti, yaz ayının bitiminde, sonbaharın başlangıcında çalar kapıyı. Yaprakların yeşilden kızıla ve sonra sarıya dönüşecekleri zamanlarda dostluğun bedenleri de bir sonraki bahara; ilkbahara doğru hazırlanmak için döngünün ilerleyişi gibi kendi mağaralarına doğru ilerlerler.

 Tamer Kaptan ile dostluğumuz böyle bir sınanmanın haykırışını yaptı bize. Haftada iki kez buluşup saatlerce satrancın, felsefenin, sanatın içinde barış çubukları tüttürdüğümüz günlerimiz geride kaldı. Kamp hazırlıklarında bir çocuk gibi sevinişlerimiz, kamp ateşi etrafında şiirler, sohbetler okuyup anlatışımız geçen yüzyılda kalmış gibi. Artık kültür gezilerini yalnız yapıyorum.

 Kaptan ile ayrı yolculuklara çıkışımızdan bu yana tam tamına beş ay geçmiş. Beş koca ay; bir insan ömrü için çok önemli olmasa da dostlukların sıcak buluşmaları için önemli bir kayıptır.

 Beş ay boyunca dostluğun yorgunluğunu, yenilenme ihtiyacını iyice gözden geçirdim. İnsanın içindeki arayış, yenilenme ve öğrenim; hoyrat bir gurura teslimse asla ama asla bir adım dahi yol alamaz. Sadece aldığını sanır. O yüzden insan, insanlığa, dostlarına hoşgörü içinde baktığı gibi yenilenmenin sancılarını çabuk bitirip “merhaba” diyeceği zamana koşmalı. Sürekli ertelenecek “merhaba” deyişler, asla ama asla gelmeyecektir.

 İyi ve güçlü dostluklar küçük yelleri, normal rüzgârları ve fırtınaları da bilmek ister. Tanımak isterler dayanıklılıklarını. Tamer Kapan ile dostluğumuzu sınayan büyük bir fırtına hiç değildi. Küçük bir rüzgâr ve yorgun bedenlerin dinlenme ihtiyacıdır diye düşündüm.

 Aradan geçen koca beş aydan sonra kaptanın telefonunu çaldırdım. Yakında çıkacağımız doğa yürüyüşünü haber verdim. Sesi, geçmişin dost sesiydi. Sonra, satranç oynamayı özledim, dediğimde; zevk ile gelirim, dedi. İşte budur; dostluk, beklenen zamanı, bekleyeceği anı iyi bilir ve hoyrat gurura teslim olmadan onurlu bir el uzatır; onurlu bir el…

 Kaptan ile Öğretmen Evinde buluştuk. Satranç oynadığımız, çaylarımızı yudumlayıp oyunların içinde oyunlar öğrendiğimiz, beyin hücrelerimizin labirentlerine girip saatlerce, günlerce dolaştığımız yerde.

 Satranç tahtası beş ay önce bıraktığımız yerdeydi; öylesine duruyor; üzerlerini kaplayan incecik tozun hüzünlü anlatımı yanında sevinç çığlığı atıyorlardı. Biliyorlardı ki onlara uzanacak eller, onları temizleyecek. Satranç tahtasını ve taşları tek tek sildik, parlattık.

 Önce piyonları dizdik ön sıraya. Sonra kale, at, fil, şah ve veziri yerleştirdik; dostluğun masasına. Ne şah, ne vezir, ne de diğer oyuncular korkunç gurura teslim olmuştu! Hepsi mutlu bir gülümseme içinde esas olan oyuna, hayatın oyununa başlamak için sabırsızlanıyorlardı.

 Bir ara, vezir mi, şah mı seslendi; yoksa öylesine bir düşünce mi belirdi bilemiyorum. Bir küçük yel, bir ihtiyarın sesi gibi bir ses;

 “gurur ile onur arasındaki ince çizgi, insanı tarif eder.” , “savurganlık ile cimrilik arasındaki ince çizgi de insanı anlatır.” , “ yaşam, yaşamın farkına varanların elinde en büyük nimet, zenginliktir de bilinemez.” , “ ön yargılarınızı, sürekli başkalarının savurduğu hoyrat rüzgârları beklemeyi bırakın artık. İnsan almak, aynı zamanda tabiat gibi üretmek, hareket etmek demektir.” , “ bu yüzden, kendi haline bırakılan tabiat, kir tutmaz, kin gütmez. Çünkü kendi doğallığı buna uygun değildir.”

 Güven Serin

23 Ocak 2012 Pazartesi

KLARNETİN AŞKI

Kamera; Güven   Medusa Mozaiği-
Akropol-Bergama
Bulunduğu Yer; Pergamon(aşağı şehir)
Şimdi Bergama Arkeoloji Müzesi sergi salonunda
Bu Müzeye katkı sağlayan Osman Feyzi Beye
minnet duygularımı gönderiyorum.

KLARNETİN AŞKI



 Dünya nasıl şekillenirse şekillensin, insan denen canlı nerede yaşarsa yaşasın içinde var olan ve var oluşunu o hislerle daha anlamlı ve daha hüzünlü kılan duygular da hep olacaktır. Bazen yemyeşil, bazen tozpembe ve bazen simsiyah…

 Nasıl ki insanın unutulmaz aşkları masalları, hikâyeleri ve romanları besliyorsa klarnetin de aşkı öyle bir şey. Klarnette insan gibi aşk acısı çeker. Bunu az sayıda insan anlar. Aşkı yeryüzü sahnesinde tanımış ve o sahnede aşkın oyununu oynamış oyuncular anlar ve görürler...

 O akşam, klarnet hiçbir zaman çalmadığı kadar duygulu çaldı. Onun dilini anlayan insan klarnetin seslenişini şöyle dile getirdi;

“Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun, etme.
Başka bir yar, başka bir dost meylediyorsun, etme.
Sen yâd eller dünyasında ne arıyorsun yabancı?
Hangi hasta gönüllüyü kastediyorsun etme.”

 Klarnet aynı insanların yaptığı gibi yapmıştı o gece. Aslında o gece diğer gecelerin tekrarı gibiydi. Yanında dostları; Keman, Tambur ve gitar bulunuyordu. Klarnetin Keman ile Tambur arasındaki dostlukları çok eskiye dayanıyordu. Gitar ile yeniydi dostlukları ama eskileri aratmayacak kadar da sıkı bir sevgi geliştirmişlerdi aralarında.

 Klarnet, hiçbir zaman duygulanmadığı kadar duyguluydu. Ve aynı insanlardaki gibi sancılar çekiyordu. Göbeğinden başlayan sancılar, yukarılara, milyarlık hücrelerin kayıt odalarına kadar çıkıyordu. Bu odalarda neler yoktu ki;

Sonbahardı
İki damla gözyaşında.
Bir kiraz çiçeği gibi açtı resmin.
Ilık bir bahar rüzgârıydı sesin.

Yanağımda nefesin
Ellerimde resmini sevdim.


Bir hayat,
Bir gerçek,
Bir aşk, bir âşık boyadığında


Klarnet hiç susmayacak belli. Bu gece eğlendirmekten çok düşündürecek, hüzünlendirecek o da belli.

 Klarneti çok iyi anlayan ve belki klarnet kadar sıkı aşkları, geçmişleri ve kayıt odaları dolu olan tambur ve keman, genç gitarın da taze kuvveti ile yine çalmaya başladılar. Dostlarının muhteşem vefası, ölünceye kadar sürecek beraberliği klarneti yine dile getirdi;

Çalma bizi, bizden bizi, gitme o ellere doğru.
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun, etme.
Ey ay, felek harap olmuş, altüst olmuş senin için…
Bizi öyle harap, öyle altüst ediyorsun, etme.

 Keman dostu klarnetin hislerini biliyordu. Tanıdıktı bu hisler çok tanıdık. Ve o yüzden bu akşam daha bir hüzünlü çalıyordu. Hüzün, insanı sevince gark edecek, yarın şafak vakti tekrar güne hazırlayacak en güzel duygu. İşte, o en güzel duyguyu keman biliyor ve en güzel, en içten bir sahneyi dostu klarnet için tekrarlıyordu.

 Tambur, sanki kadim zamanların elçisi gibi büyük aşk yaşayan dostu klarnete geçmiş zamanların güzel anılarını, çocukluk ninnilerini anlatır gibi söylüyordu. Klarnet küçük bir nefes alıp-verme anında kadim dostu tambura baktı ve yalnız onların görebileceği bir şekilde gülümseyerek göz kırptı. Varlıkları varlıklarına adanmış dört çalgı aleti, insanlaşmış, insanlarla aşır-neşir olduklarından insan gibi konuşuyorlardı.

Tambur çok uzun zamanların hikâyesini anlatıyordu;

Bir ilik rüzgâr misali esti hayat.


Nefesinde ataerkil vuruş.
Sandal ağacı kokusunda beslenin bir dokunuş
Bir duruş ve son vuruş,
Ve yeni banyo etmiş genç kızın,
Terli sol göğüs kafesinde
Okumuş.

Ve ağaçta kan kokusu!
Acının notalarındaydı sesi

 Klarnet belli ki anılarda üstü tam kapanmamış yaraların sızılarındaydı. Dostu tamburu nazikçe susturdu. Haydi, biz yine Mevlana’ya, yine Şemse gidelim, onların sözleri ile kendimizi bir kez daha teselli edelim;

Ey, makamı var ve yokun üzerinde olan kişi,
Sen, varlık sahasını öyle terk ediyorsun, etme.
Sen, yüz çevirecek olsan, ay kapkara olur gamdan.
Ayın da evini yıkmayı kast ediyorsun, etme…

 Güven Serin

20 Ocak 2012 Cuma

ZÜLFÜ LİVANELİ GERÇEĞİ

Kamera; Güven -İstanbul
Yeni Cami ve Süleymaniye
Birinde Hatice Turhan Sultanı,
diğerinde Sinan'ı hatırlamalı.
Ama her ikisinde zekayı da unutmamalı;
insan zekasını...
Ben onu Nadya, olarak hatırlayacağım;
bozkırlarda koşan,ince belli Nadya...

Kapansın el kapıları
Bir daha açılmasın
Yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim
 N.Hikmet.

ZÜLFÜ LİVANELİ GERÇEĞİ



 Zülfü Livaneli için kim ne derse desin o, tam bir dünya insanı. Çok yönlü bir sanatçı… Bu ülkede milyonlarca insan var; ama bu ülkeyi tam manası ilen tanıtan, dışarıya karşı ön yargıları biraz olsun yıkan kişi sayısı inanın bana 100 kişi çıkmaz. İşte bu yüzden, sanatçılar, bilim insanları, filozoflar önemlidir.

 Livaneli UNESCO-Paris tarafından büyükelçilik ile onurlandırılmıştır. Aldığı ödüller otuzu çoktan geçmiştir. Noble ’Büyük Yazar’, San Remo ’Yılın Bestecisi’, Antalya Film Festivali’ndeki üç ’Altın Portakal’ bu ödüller arasındadır.

 Kitapları 22 dile çevrilmiştir. Yazarın dördüncü edebiyat yapıtı olan Mutluluk, Türkiye’de büyük çoğunluğa ulaştı. Eleştirmenlere göre, ‘Kült Roman’ özelliği kazanmasının yanı sıra Fransa’da Gallimard Yayınevi tarafından yayınlandı. 2006 Nisan Fransa’daki 2000 kütüphanece “Ayın Kitabı” seçildi.

 Zirve ve büyük alkışlar baş döndürür; insanı sarhoş eder. Fakat özünde sanat taşıyanlar, bu sarhoşluğu hiçbir zaman insan bencilliğine çevirmezler. Daha ileri, daha büyük değişimlere imza atarak; onları sonsuza taşıyacak eserleri çıkarırlar ortaya.

 Zülfü Livaneli sanatçı ruhunu taşıyan hassas ve duygusal bir insandır. Çocukluğunda babaannesi ile olan güzel ilişkilerinde unutamadığı bir anıyı anlatıyor:

“Babaannem bir gün bana her kes içinde ‘keçi’ dedi!” Babaannesi ona ‘keçi’ demişti demesine ama açıklamasını da yapmıştı;

“ Benim keçim, diğer koyunlar gibi pisliğini örtemez. Onun her şeyi dışarıdadır. İstese de gizleyemez benim keçim.” Daha çocukluğunda koyun ile keçi yol ayrımında babaannesi tarafından keçi benzetmesi ile onurlandırılmıştır. Keçi, zor bir hayvandır. Özgürlüğü sever. Tabiatın en zor yerlerinde; uçurumların kenarlarında, tehlikeli yamaçlarda otlar. İnanılmaz bir yaşam sürer insanın bile giremeyeceği, geçemeyeceği tepelerde, kayalıklarda.

 Zülfü Livaneli’de özgürlüğüne, evrensel inanca daha baştan sevdalıdır. Zaten anılarını da “Sevdalım Hayat” kitabında toplamıştır.

 Bu ülke, nice masum evladını harcadığı gibi Zülfü Livaneli’yi de harcama girişiminde bulunmuş; defalarca. Biraz şans, biraz zekâ, biraz inanmışlığın yardımlarıyla kıyısında dolaşmıştır uçurumların. Bizden önce batı insanı; düşünen, müzik yapan, tartışan insanlar anlamış ve bağrına basmıştır Livaneli’yi.

 Sonra, ülkesindeki gençler, yaşlılar… Bazen “Güneş Topla Benim İçin, Leylim Ley, Sus Söyleme” diyerek seslendi milyonlarca insana. Bazen de “Karlı Kayın Ormanı” diyerek onun gibi sevdalı olan Nazımı davet etti ülkemize. Kimler yoktu ki onun güzel dünyasında; müzikli seslenişlerinde; Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Sabahattin Ali… Böyledir Bizim Sevdamız ile haykırdı milyonlara… Yüce dağlar başındadır/Zemherinin kışındadır/Şu gönlümün bir umudu gülüm/Gözlerimin yaşındadır…

 Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz, derken binlerce; on binlerce el, göz ve gönül çıktı ortaya; yükseldi gökyüzüne en güzel ruhların müzik çığlıklarıyla…

 Yaşaması mucize oldu 1 kilo 300 gram doğan küçük Zülfü bebeğin. Kordon boynuna dolanmış, solunum durmuş; mor bir çocuk dünyaya gelmişti. Hünerli ebe sayesinde yaşama merhaba demiş ve sonra yıllar süren ameliyatlarla tanışmıştır.

 Herakleibs “ her şey akar!” demiş yüz yıllar öncesinden. Her şeyin aktığı gibi Zülfü Livaneli de yılar içinde akmış; nice besteye, kitaba, filme; film müziğine imza atmıştır. O, defalarca keşfedilmeyi bekleyen muhteşem bir sanat eseri gibi, her devrin müzik severleri, insan severleri; dünya sevdalısı filozofları onu bilmek, tanımak isteyecektir…

 Livaneli’nin dostu olan Elia Kazan Zülfü Livaneli’ye şöyle seslendi; “ Hiç şaşırmadım, tanıdığım bütün sanatçıların normal olmayan bir tarafı var. Bütün sanatçılar Dünya Nevrotikler Kulübü üyesidir.”

 Zülfü Livaneli her yönüyle farlı bir çocuktu. Daha küçükken sokak oyunları oynarken; sokak savaşında bir sapan taşının sol gözüne gelmesi ile kör olmuştu. Düşündüğü ilk şey; “ artık evlenemem” oldu.

 Klasik eğitim ona göre değildi. Daha gençlik yıllarında gördü ki kaba ve saldırgan bir insan olamazdı. Zaten bu yüzden de kaba, saldırgan kesimlerin hep tepkisini çekti. O, insan ilişkilerinde incelik, sadelik arıyordu.

 Onunda söylediği; “ müzik, şiir, roman, resim vazgeçilmez öğelerimdir benim.” Hiçbir zaman da vazgeçmedi. Hep; ama hep, müziğin, filmin, romanın, şiirin, resmin içinde oldu. Abidin Dino, Yaşar Kemal, Mikis Theodarakis, Elie Kazan en iyi arkadaşları oldu.

 Zülfü Livaneli dostu Abidin Dino’yu şöyle tarif ediyor; “ Biraz Mimar Sinan koyalım harcına, biraz Mevlana, biraz Yunus… Sonra buna bir parça Eisentein ve Mayerhold ekleyelim. Picasso’yu, Chagelli’i ihmal etmeyelim. Daha sonra bu karışımı alıp Giacometti ya da El Greco gibi ince uzun, gökyüzüne doğru çekilen zarif bir figüre dönüştürelim. Buna bir de derin derin bakan dost canlısı iri gözler ve bedenden bağımsız, ayrı varlıklar gibi görünen uzun parmaklı iki el ekledik mi, Abidin Dino çıkar ortaya.

Ama bunlarda yetmez!”

 Bir Nazi Generali; “ Kültür sözünü duyunca elim tabancama gidiyor.” Demiş. Kendilerini insan denen canlının dünya içinde bulabileceği en güzel şeylere adayan bu insanlar; elleri tabancasına gidecek ve sürekli sisler-puslar ardında gizlenecek insanlar tarafından hep şiddet görecek; sanki büyük yazgı gibi…

 Zülfü Livaneli, daha doğarken uğradığı haksızlıklara, sonra karşısına çıkan barbarlara hep sanatı ile karşılık verdi. Yine onun da söylediği gibi;

“Dünyanın geleneğinde sanat diye bir sığınma limanı olmasaydı, intihar edebileceğimi hissettim.”

 Gün olur alır başımı giderim/Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda/Şu ada senin, bu ada benim/Yelkovan kuşlarının peşi sıra…

 Güven Serin

16 Ocak 2012 Pazartesi

SANAT İÇİNDE SANAT

Kamera; Güven
Tophane-i Amire
Lütfen ama lütfen,sanat ve mimari için şöyle bir
uğrayın:))
Bana baktı Beatrice,gözleri öyle kutsal
kıvılcımlar saçıyordu ki,yenik düştüm,
gücüm tükendi,gözlerimi indirdim,
kendimden geçtim sanki.
 S.Dali

Kamera; Güven   Tophane-İstanbul-S.Dali

RUHLARIN KAYIĞI


Kamera; Güven S.Dali
Tophane
Çiçekli Vadinin Prensesi


Kamera; Güven S.Dali
Tophane-KERBEROS

Gözleri kırımızı,sakalı yağlı,karaydı,
karnı kocaman, elleri tırnaklıydı;
ruhları tırmalıyor, derileri yüzüyor,
parçalıyordu.


Kamera; Güven-S.Dali-Tophane

BEATRİCE'NİN GÖZ ALICI GÜZELLİĞİ


Kamera; Güven  Tophane-i Amire

Zamanı süzüp içinde dengeleyen güzel
sanat,güzel mimari...


Kamera; Güven  Salt Galata

Kenarda bırakılmayacak kadar
değerli. Ve bu yüzden hak ettiği
değere kavuşmuş. Tek eksiği,
kendini arayan,aç ve susamış
insanları görmek...


Kamera; Güven Salt Galata-İç Mekan


Kamera; Güven Salt Galata
Foto Galatasaray
Bir ömre sığmış çalışmaların ürünleri.
22 Ocak görmek için son gün.
Bu eserleri; siyah-beyaz fotoğraları
gördüğünüzde Maryam Şahinyana
minnet duygularınızı yollayacaksınız.


Kamera; Güven Salt Galata

Maryam Şahinyan;
bir ömür...


Kamera; Güven Salt Galata Kütüphanesi

Soğuk ve ıslak bir günde sımsıcak bir
mekan. Tam tamına bir gününüzü burada
geçirebilirsiniz; biraz kitap, biraz sergi,
biraz yiyecek ve içecek. Ve biraz da
düş kurmak iyi gelir insana. :))


Kamera; Güven S. Joseph Lisesi
Her daim güzel...
İnsan,insana ders veriyor almak istiyor,
göçebeliği terketmek istiyorsa.


Kamera; Güven Saint Joseph'liler Derneği-
Moda-İstanbul
Selçuk Kızılışık Atölyesi


Kamera; Güven S.Joseph Lisesi
Selçuk Kızılışık
Sanata ruhunu veren sanatçı


Saint Joseph'liler Derneği

Her yan sanat kokuyordu, biraz hüzünlü de
olsa yinede kokuyordu...


Kamera;Güven  İstanbul

Bu şehri seveceksen gece seveceksin;
Kız Kulesi penceresinden gecenin
bir vakti sevgilinin feneri yanıp söndüğünde
buz gibi sulara atılacak kadar seveceksin...

SANAT İÇİNDE SANAT


 Bir kış gününe; oldukça kısa süren ışıklı zamana, bir değil, üç sanat olayını sığdırmak ayrı bir onurdur sanatı seven insan için. Ele bir de gün yağmurluysa, şehirlerimizin altyapıları arızalıysa, zorluklarla daha bir mücadele vermeniz gerekir.

 Öyleyse arkanıza yaslanın. Soğuk günü ve neredeyse hiç durmadan yağan yağmuru da düşleyip, düşün içinden sıyrılın; gerçek günü birlikte gezelim. Bir İstanbul günü her türlü koşullamalardan uzak başladı. Soğuk ve yağmur; erişilecek yere vardığınızda en küçük sıcaklığı bile minnet ile kucaklamanızı sağlar. Bende öyle yaptım…

 İlk varış yerim Tophane-i Amire binası. Adından da anlaşılacağı gibi yer Tophanede. Tramvay durağından elli metre ötede! Binanın geçmişi Fatih Sultan Mehmet zamanına kadar gidiyor. O günün savaş koşullarında çok önemli bir işlevi olan binada top dökülmüş. Askeri kışlalar kurulmuş. III. Selim zamanında da binalar eklenerek aynı işlevi devam ettirmiş.

 Tophane-i Amire binası taş bir mekân! Bugüne kadar gelmesini de taş ve iyi bir işçiliğe borçlu olmalı. Mimar Sinan Üniversitesine devredilmiş mekân, şimdi, Kültür ve Turizm görevini yerine getirmeye başladı. Ağırladığı konuk, Salvador Dali. Bu sıra dışı sanatçıyı daha önce Sabancı Müzesi de konuk etmişti. Şimdi, farklı eserleri ile Tophane-i Amire Sanat ve Kültür Merkezi ağırlıyor.

 Taş bina ile Dali’nin buluşması oldukça güzel olmuş. Birbirlerine iyi yakışmışlar. İyi de anlaşmışlar. Dali’nin Sürrealizm İzleri, adı altındaki çalışmaları ve Gala ile Akşam Yemeği eserleri taş binanın muhteşem uyumu ve sessizliğinde görülebilinir. Sıra dışılığın kendini arayışını, belki de evren gibi sonsuza uzaman bir sanatçı arayışı olduğu için hiçbir zaman bulunamayacağının da renkliliğini, çeşitliliğini görebilirsiniz.

 Dali’nin Dante’nin 700. doğum günü anısına yaptığı ve sanat çevrelerine başyapıtı olarak kabul edilen İlahi Komedya meydana getirdiği eserini de görebilirsiniz. Şeytanı, melekleri, tefecileri, sandalda dolaşan ruhları, cadıları, cehennemi ve cenneti sanatçının ruhundan bedenine ve o bedenden tuvale, taşa, kâğıda yansıyan eserleri görüp, kendi dünyanıza bir sürü mum, fener ışığı yakabilirsiniz.

 Daha ilk adımlarla Tophane-i Amire ve Dali buluşması ile sarhoş olmuş bedenim, yine aynı hız ile Salt Galata binasının olduğu yere geldim. Bina, Osmanlı Bankası olarak hizmet vermek amaçlı kurulmuştur. 19.yüzyılda Fransız Alexandre Vallaury’nin tasarladığı güzel bir eserdir. Dış özelliği eskisi gibi korumuş. İçi, eskiye bağlı kalarak tekrar yenilenmiş.

 Salt Galata İstanbul’a, kültür ve sanata aç olan insanlar için iyi bir buluşma yeri olacağı apaçık ortada. Kütüphane, lokanta, atölye, sergi, konferans alanları ve Osmanlı Bankası Müzesine ev sahipliği yapıyor.

 Salt Galata Osmanlı Bankası Müzesi’nin yanında belli süreye yayılmış, insan eliyle, estetik, sanatsal değer kazanmış eserlere de ev sahipliği yapıyor. Şu an görebileceğimiz iki önemli çalışma var.

 Birincisi, Geçmişe Ucum Sergisi. 1753–1914 arkeolojinin Yakın Doğudaki karmaşık ve zengin hikâyesini; kısacası, Osmanlı İmparatorluğunda Arkeolojinin öyküsünü sımsıcak bir ortamda izleyebilir, düşüncelerinize yeni fikirler katabilirsiniz.

 İkincisi ise, Foto Galatasaray Projesi! 1935’ten 1985’e kadar kesintisiz olarak kendi stüdyosunda fotoğrafçılık yapan Maryam Şahinyan’ın siyah-beyaz çalışmalar olarak doğmuş çok özel eserlere tanıklık edebilirsiniz. Eleştirmenlerin sözü ile sanatçı, zamanı askıya almışçasına insan için bir ömre bedel olan çalışmalarının en güzellerini ortaya çıkarmış.

 Tayfun Sertaş’ın imzası ile Galata Salt’ Kültür Merkezine güzel bir renk katmış bu eserleri kaçırmayın! Gireceğiniz karanlık oda, sadece fotoğrafların ışığı ve nesnelerin kendi öyküleri ile aydınlanacak. Her nesnenin bir öyküsü çıkacak ortaya. Ve bizim öykümüz de yeniden başlayacak belki…

 Üçüncü varış yerim; Saint Joseph Lisesi Moda oldu. Barış Manço’nun da Müzesinin bulunduğu bu semt her gelişimde heyecanlandırır beni. Saint Joseph’e bir abide gibi duran taş mekânlar topluluğuna ikinci gelişim. Joseph Lisesinin büyük bahçesinde girerken yağmur vardı, çıkarken ise büyük beyaz benekli kar yağıyordu. Bu güzel eserin bahçesi ve taş mekânları, yağmuru da, karı da muhteşem gösteriyor.

 Bu mekâna; Saint Joseph Lisesine iki gelişim de Selçuk Öğretmen sayesinde oldu. Her davet alışımda Moda’ya, taş binaların insan eliyle oluşturdukları uyumlu gösteriye tanıklık edeceğim diye ciddi bir mutluluk duyuyorum.

 Saint Joseph Lisesinin bakımlı bahçesinden geçip Derneğin bulunduğu küçük binaya girdim. İnsanlar; Selçuk Kızılışık Resim Atölyesi açılışı için gelmeye başlamışlar. Telaş, ıslak zeminlerde düşmekten son anda kurtulup, donmuş ellerimle girdiğim sımsıcak ve kendine has Fransız kokusu; tüm bedenimi karşılıksız kucakladı. Sıcak bir çay ve bir çikolata; yağmuru, koşturmayı, yorgunluğu unutturdu.

 Ahşap merdivenlerden Selçuk Öğretmenin bulunduğu küçük atölyeye indim. Selçuk Öğretmen bir saat sonra açılacak atölyenin son hazırlıklarını yapıyordu. Kendi çalışmalarını astığı duvarlar ve mekânı oluşturan hava; sanattan başka bir şey kokmuyordu. Sanatın olduğu her yer güzel; ister zemin, ister beşinci kat; ister bodrum katı olsun…

 Selçuk Öğretmen birazdan kendi adına düzenlenmiş ve onun ismi verilmiş atölyesinin açılacak oluşuna heyecanlıydı heyecanlı oluşana ama hüzünle kaplanmış bir heyecan… Daha iki gün önce Erzurum kayak pistinde hayatını kaybeden 11. sınıf öğrencisi Aslı Nemutlu onun öğrencisiydi. Tüm okul gibi Selçuk Öğretmende hüzünle doluydu; belki de yakın zaman sanatına yansıyacak sanatla teselli bulacak bir hüzün demeti okulun her yanını sarmıştı.

 Hayatımız; yaşam içinde yaşama ince bir çizgi ile bağlı insanların hayatı her an sürprizlere açık. Aklımız ve tecrübelerimiz ile bize yollanan, hediye edilen sürprizlere karşılık verecek enerjimiz, dayanıklılığımız olmalı. O yüzden, sanat ve felsefe insan için en güzel dostlukları da beraberinde taşıyor.

 Selçuk Öğretmen ve Saint Joseph Okulu aynı zamanda Moda ile ayrılığım, tekrar buluşacağım gününe kadar özlemle, özlemekle şekilleneceği kesin. Büyük benekli karlar çabucak eriyordu. Zorlukla bulduğum bir taksi, taksiye binmeden önce çingene kızdan aldığım bir demet Nergis çiçeği ile Üsküdar’a geldim. Günün son anını, gündüzden geceye dönüşmüş İstanbul gezintimi Üsküdar’da sonlandırdım. Eminönü İskelesi’in yanında boğazı, karşı yakayı; Avrupa’yı, tarihi yarımadayı seyrettim. Işık demetleri, karanlığı esrarlı bir aydınlığa çeviriyordu.

 Ellerim soğuktan iyice uyuşana kadar yürüdüm. Nergisler gökten inan yağmur ile ıslanıyorlar, her ıslanışları aynı zamanda buğulu bir kokuyu da yayıyordu etrafa. Elimde bulunan Nergis demetini, uyuşmuş parmaklarımla tek tek boğaza; ışık demetleri ile büyülü bir görüntüye kavuşmuş boğaza attım. Her çiçek genç ölümleri ve bu ölümlere duyulan hüzünleri de anlamaya çalışarak düştüler soğuk suyun görünmeyen karanlığına.

 Işık demetleri içinde kaybolup gittiler tüm kaybolup giden bedenler gibi. Sadece onların var olduklarına inandığımız ruhları ve kokuları kaldı geriye…

 Güven Serin








11 Ocak 2012 Çarşamba

KENDİME BİRAZ DAHA KENDİME

Kamera; Güven  Sığacık-Seferihisar

Biraz teleskof, biraz mikroskop
ve biraz da sonar...
Düşünüdüm işte; görme, duyma ve
felsefeden uzak;bitermi bunca şikayet
ve kavgalar?


KENDİME, BİRAZ DAHA KENDİME


 İnsan kendine biraz daha kendine nasıl gidebilir? Ruhumuzu taşıyan bedenimizi daha çok acıtarak mı? Biraz çimdikleyerek, iğneler, çuvaldızlar batırarak mı? İnsan onurunu korumayan adaletin eksik ve yarım kalmış kanunlarına karşı buz gibi dondurucu bir havada çırılçıplak soyunup; işte buradayım ey yaratıcı; onlardan önce sen al beni, diyerek mi?

 Bu yazdıklarımın bu hali ile hiçbirini yapamazdım; yapamam… Kirli bilgilerin kol gezdiği barbarlığın hüküm sürdüğü güzel ülkemde başka bir çıkış ararım!

 Yakınımda çok yakınımda bulunan temiz ruhlu insanların eserlerine dokunurum. Masamın üstü böyle eserlerle dolu. Hepsi ayrı bir ruh, ayrı bir beden ve hatıraların olaylarını taşıyor. Onat Kutlar’a merhaba, dedim. Oda bana; “merhaba İshak” dedi. Ama ben İshak değilim, dedim.

Biliyorum. İçimden geldi, eski bir hikâyeyi hatırlatmak için söyledim. Aslında bu hikâyeyi Çiftçi uydurdu. Ama böyle söylendi, böyle bilindi;

“ Karın üstünde ay doğdu. Geniş bir ova gibi uzanan vadide, küçük tepelerin ince karını tozatan rüzgâr ve uzaklarda yalnızca hafif hışırtıları işitilen kuru ağaçlar dondu. Karları gıcırtıyla ezerek yürüdük.

Daha çok mu uzak?


Hayır, dedi Çiftçi, geldik, şu iki ağacın altında. Dinle, dedi Çiftçi.


Neyi?


Gecenin ve tümseğin altında durmadan kendini hatırlatarak geleni; çok eski bir şey bu.

Çiftçi, gözlerini astığı ağaç dalını ve dala tünemiş İshak. İşte!”

 Kendime, biraz kendime daha kendime yüklenmeye devam etmek istedim. Afrika, Asya; güzel ülkemin muhteşem örtülü var olan ama yokmuş kabul edilen devasa sorunları, benden çok öte ve korkutucu görünüyor. Çünkü kendine inanmamış, nasıl olsa bizden “fayda” gelmez inanmışlığın büyülenmiş topluluğu ile iç içe yaşıyoruz… Ne iğne, ne çuvaldız batıran var; ölenlere rahmet ve birazcık toprak ile birlikte acıma atıyoruz; bu kadar; insan olmak ve insanlığı korumak bir avuç toprağa ve bir fiske acımaya kaldı…

 Bir başka esere dokunuyorum. Dizeler ile ruhların da aktığı eserlerden birisi; Edip ustanın iyi bir mimari ve mühendislik ile inşa ettiği esere adım atıyorum;

Benmişim-neymiş?-Su sesiymiş.
Oymuş.-Cam kırıkları gibi gövdemi yakan.
Yanağında sardunya kokusuyla yazdım.
Kimmiş o gelen ya giden kimmiş?
Bir yabancı mı, yoksa bir ermiş.
Değilmiş, bir çağrı bile yokmuş uzaklardan.

Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşamsefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.

 Hazır kendime daha kendime iniyorum; durmak yok, diyerek Doğan Kuban’a kulak verdim. Durup dururken karanlığı aydınlatma işi ile uğraşıyordu. Ömrünü, ilime, bilime, sanata ve akla adamış Doğan Kuban, “son nefese kadar” yazmaya, fikirlerimi söylemeye devam edeceğim diyor. Ve başlıyor, karanlığı delen aydınlanmanın aydınını anlatmaya. Aydın deyince bütün ışıksızlar, bütün korkaklar da el ve kalp çırpıyor biliyorum. Kolay yaşamın, kolay kazanmışlığın garip aydınları da bu işi üstüne alacak, biliyorum.

Doğan Kuban, nazikçe sus işareti yapıp anlatmaya başlıyor;

“ Kanımca aydın, ne tek bir öğretinin ne de bir liderin izleyicisi olmayandır. Aklının kabul ettiği düşünceleri izler. Fakat düşüncenin çeşitliliğine inanır. Dolayısıyla başka türlü düşüncelere ve sonuçta dünyaya karşı hoşgörülüdür. Cahile karşı da hoşgörülüdür.

Hoşgörülü olmak, teknoloji dünyasının ve kapitalizmin robotlaşmasına karşı direnmek demektir.

 Aydının bence bir özelliği de mal mülk endişesini aşmış olmasıdır. Aydın bağımsız bir düşünürdür. Düşüncenin çeşitliliğine inanır. Alçakgönüllüdür.”

 Kendime biraz daha kendime dediğim akşamın masa başında hiçbir yolun son olmayacağını, hiçbir acının biz istemediğimiz zaman bizi üzemeyeceğini bilerek Doğan Kuban’ın son sözünü duydum;

“Aydın hep yalnız mıdır? Burada da yanıt EVETTİR.”

 Gözlerime çöken yorgunluk, ruhuma binen tonlarca ıstırap omuriliğimi bükemese de, hâla yaşam için atan kalbimi durdurmasa da, yorgunluğa yenik düşmeden önce son esere; Oktay Rıfat’ın eserine dokundum;

 Bezdik yüzlerini görmekten, gözlerine bakmaktan gece gündüz. Bizi de götür, keloğlan, padişah sarayının olduğu o kente. Ayağımızda demir çarık, elimizde demir asa, kırk gün kırk gece, kimi yollarda yayan yapıldak, kimi Anka’nın sırtında, gag deyince su, guk deyince et…

 Güven Serin







9 Ocak 2012 Pazartesi

KÜÇÜK ESMER KIZ

Kamera; Güven  Doğa Irmak-Tekirdağ

Her çocuğun oynamaya, şımarmaya, sevilmeye
hakkı vardır. Bu hak; biz insanoğlunun vereceği
vermek istediği ve verdiğ için öğündüğü haktan
çok öte bir haktır...
Zalimlerin ellerine teslim ettiğimiz,görmemezlikten
geldiğimiz her çocuk; tanrısal bir gerçeği
doğuracaktır aynı zamanda; kötülüğü, duyarsızlığı
hoyratlığı...

KÜÇÜK ESMER KIZ




 Akşam saati derler karanlığın biraz önce çökenine. Çocuklar, şimdi bu saatte oyun oynamıyorlar artık. Çocuksuz kaldı meydanlar, sokaklar, parklar…

 Çocukları sihirli bir cin gibi şişenin içine hapsetmedir tüm telaşımız. Sonra, bin bir yeteneğe sahip olacak çocuklar; her dilediğimizde şişenin içinden çıkarıp, büyüklerin dileklerini yerine getirecekler. Tek bir şartla; gülmeyerek, gülmeyi, oynamayı, merhamet etmeyi unutmuş olarak…

 Küçük esmer kız, 4–5 yaşlarında olmalı. Kendisi gibi küçük dükkânın içinde pahalı bir biblo gibi duruyordu. Küçük esmer kıza eğilen kadın başı onu öpmek isteyince küçük esmer kızda alımı bir gösteri yapar gibi çok hafif bir şekilde yanağını uzattı. Yanağına dokunan sevginin dudakları uzaklaşır uzaklaşmaz küçük esmer kızın dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi.

 Bazı insanlar, eğitim, öğrenim ve görgüden çok önce tanrısal bir zarafet içinde doğarlar. Küçük esmer kızda öyle bir zarafet içinde heykel ustalarını imrendirecek alımlılıkta duruyordu. Gözlükleri vardı esmer yüzünün siyah gözleri üzerinde. Pembe bir kaban pembe pabuçlar ile uyum içindeyi.

 Küçük kızlar pembeyi severler. Biz büyükler ise koyu renkleri severiz. Küçük kızlar pembe renk gibi hoşgörüyü, küsüp çok çabuk barışmayı da bilirler. Pembeyi seven çocukların hile-hurdası da yoktur. Hem öldürüp hem ağlamazlar. Küsmeleri birkaç saniyeden ibarettir. Siyahı sadece koyuyu sevmişlerin hayatı, çocukların çok ötesindedir. Öfkelerinin, kinlerinin, hilebazlıklarının hep bir soylu mazeretleri vardır. Muhteşem açıklamalar yaparlar, kırdıkları, yıktıkları adına… Bilirler ki, yapılan haksızlığı ne tanrı, ne tabiat affeder…

 Küçük esmer kızın bedenide, ruhu da tabiata hayat sunan çağlayanlar kadar temiz kendi gibi küçük dükkânın içinde bir biblo güzelliğinde duruyor. Pembe kaban, pembe pabuçlar içinde küçük bir esmer kız, onu öpene zarifçe yanağını sunuyor.

 Muhtemelen şairde böyle bir zaman gitmişti tabiatın içine. Küçük bir kızın temiz ruhu içinde toprağın mucizelerini izlemiş, pembe renkleri seven küçük kızların kokusunu duyumsamış ve seslenmişti o günden bugünlere;

Güz sabahı üzüm bağlarında
Sıra sıra, büklüm büklüm kütüklerin tekrarı,
Kütüklerde salkımların,
Salkımlarda tanelerin
Tanelerde aydınlığın…

 Nazım, koca adam; küçük bir kız zarifliğini, alımını iyi bilen, vatan sevgisini, insan sevgisini iyi hisseden şair; toprağı da, kütükleri de, yaprağı da, taneleri de iyi görmüştü.

 Küçük esmer kız da, tabiatın içindeki salkımların, tanelerin aydınlığının devamı gibi gün saçıyordu geceye. Pembe kaban, pembe pabuçlar ile toprağa tutunmuş sımsıkı. Küçük bedenin pembe ruhu kötülük nedir bilmiyor. İnsan mucizesinin taze kokuları hala üzerinde duruyor.

 Büyük çok büyük insanlar koyuya adanmışlar. Makam ve insan icatlarına tapacak kadar tapınaklar oluşturmuşlar. Ne pembe hayaller, ne pabuçlar kalmış geriye. Her şey büyük, kara ve kurnaz bir yalanın içine hapsolmuş… Rüyalarda hapsolmuş ruhlar gibi kıpırdayamıyorlar, seslerini duyuramıyorlar. Sanki bütün hoyrat büyükler, renksizliğin kurbanı olmuşlarcasına renksizliği, merhametsizliği alkışlıyorlar.

 Her kâbusun korktuğu bir aydınlık vardır. Karanlık da, karaya bel bağlamış büyüklerde pembe düşlerden, pembe pabuç giymiş küçük esmer kızlardan böyle korkarlar. Çünkü bilirler; bilirler ki bir gün pembe pabuçlu esmer kızlar büyüyecek, renklere, ırklara, inançlara lanetle bakmayan çocuklar dünyaya getirecekler…

Cahit Sıtkı’da böyle düşlerin çocuğu gibi seslenmiş;

Camların arkasında görünen çocuk,
Eliyle güneşi gösterir durur.
Camların arkasında düşünen çocuk,
Hırsından camlara yumruk savurur.


 Güven Serin






7 Ocak 2012 Cumartesi

İÇİMİZDEKİ ÖDÜL TÖRENİ

Kamera; Güven    TEKİRDAĞ

 İçimizdeki ödül törenleri olmasaydı,
hiç bitmeyen sıkıntı törenleri, belki de
insanlığı kendi yok oluşuna getirecekti.

İÇİMİZDEKİ ÖDÜL TÖRENİ


 Çölde yaşayan kaktüs sabahın çiğ damlacıklarının ona hayat vereceğini bilir. Eli kalem tutan yazar da kâğıda düşen okuyucu ışığını bilir. Yazar ile okuyucu arasındaki denge, bilinen ticari anlaşmalardan ötedir.

 Çöllerde yaşayan palmiyelerde yağmur bulutlarının ne zaman geleceğini bilir ve ona göre bekler; ölümden çok yaşamı ve yaşamayı… Adanmışlık ve inanmışlık böyledir işte; küçük dereler ırmağa, ırmağın denize hayat verdiği gibi…

 Dünyada var olan tüm canlıların yaradılışlarından ötürü büyük yetenekleri vardır. Bu yeteneklerin birçoğu ortaya çıkmadan, fark edilmeden biter güzel hayatlar. İç içe geçmiş özel yeteneklerin birçoğu zorunlu olmadan kendini göstermez. Gülümsemezler dünyanın her sabah gülümsediği gibi.

 Çingene kadının arkasına takılmış küçük çocuk yaratıcının ona verdiği yetenekleri daha 5 yaşında fark etmişe benziyor. Ağır ağır ilerleyen çingene kadının arkasında bir başka çocuk ve onun peşine takılmış diğer çocuk; onlardan 5–10 metre geriden geliyor. Diğer kadın ve çocuğa yaklaşınca kadın geri dönüp; “ gelme dedim sana, gelme, gelme! Geri dön, geri dön dedim sana!” seslenişi ile onlara yaklaşmış beş yaşlarındaki çocuğu bir süreliğine geri püskürtüyordu.

 Çingene kadının her bağırışında çocuk biraz geriliyor, her gerileyişinde yüzü daha bir çocuk sevimliliği ile bebek yüzü masumluğuna bürünüyordu. Belli ki kadın ile çocuğun arkasına kendiliğinden takılmıştı. Ve onların yanında istenmiyordu. Varsın istemesinler; onun gülücüğü, geri kalışı, ağaçların arkasına saklanışı ve park etmiş araçlar ile sarmaş-dolaş olması var.

 Kadın, peşlerine düşmüş kendi çocuğu olmayan çocuğa “geri dön” diye bağırdığı küçük çocuğu iyi algılasa, onla göz göze gelseydi asla onu dışlayamazdı. Fakat kadın, mutsuz bir günün sabahında ilerliyordu. Belli ki Valiliğe gidiyordu bitmeyen çileler, dertler adına biraz yardım alsın diye.

 Kadının kendi çocuğu da peşlerine takılan diğer çocuk gibi beş yaşlarındaydı. Ama diğer çocuk gibi gülmüyor, oynamıyor, zıplamıyordu. Büyük bir ciddiyet ve zoraki bir istekle annesinin; sesi bile soğuk ve sıtmalı çıkan annesinin peşinde bir asker gibi ilerliyordu. Yaratıcının gizli yetenekleri bu çocukta yoktu. Çünkü yaşaması için, rahatının bozulmaması için yakınında annesi vardı. Fazla emek harcamadan ulaştığı yeme-içme sorunu gideriliyordu.

 İstenmeyen çocuk birkaç kez geri kovalansa da gülüşünden, bebek saflığındaki çekiciliğinden hiçbir şey kaybetmeden onların peşini bırakmadı. Bu yaşta hiçbir anne ve baba bir çocuğu takipsiz bırakmaz. Ama bu çocuk takipsiz ve korumasız bir şekilde yaratıcının özel kanunlarının; bir çocukta ortaya çıkmış hali ile yeryüzünde sergileniyordu.

 Halinden hiç memnun olmayan kadın Valiliğin önüne geldi. Peşinde de bir asker ciddiyetinde küçük çocuğu… Kısa sürecek kış güneşini fırsat bulmuş tanıdık bir kadın taşa oturmuş sigarasını içiyordu. Belli ki oda Valiliğe gelmiş ve işini bitirmişti. Halinden memnun olmayan kadın ona selam verip yanına çöktü. Beş yaşındaki çocuğu da aynı oturuşu yaptı. Peşlerindeki çocuk, vilayetin önündeki açıklığı inanılmaz bir usta asker manevralarıyla gösteriye çevirdi. Onu istemeyen kadın onu görmesin diye, önce çam ağaçlarının arkasına saklandı, sonra da dut ağacının arkasına saklanarak ağır ağır onların yanına yaklaştı. İlk yaptığı iş, onu görmemeleri, görüp de tepki göstermemeleriydi. Sonra, iki kadının rahat ve sakin oluşunu fırsat bilip yanlarına yaklaştı. Çocuk, canlılara verilen gizli yeteneklerinin her birini kullanmıştı. Gülümseme, sevimli bakışlar, geri durmalar, vaziyeti idare etmek için bulduğu her türlü nesne ile oynayarak; büyük bir mesafe gelmiş ve sonunda kadınların yanına sokulmuştu.

 Bir baba olarak ve çevremde yaşayan diğer baba ve anneleri düşünerek hiçbirimizin beş yaşında çocuğumuzu böyle sahipsiz bırakmayacağımızı biliyorum. Korkularımız var; trafik, kaçırılma ve başka yanlış ve kötü olaylar adına.

 Kadın ile diğer çocuğun peşinde koşan beş yaşındaki sahipsiz çocuğun hiçbir korkusu yoktu; kadın ile çocuğun yanına sığınmaktan başka. Ve daha büyümeden tüm hünerlerini ortaya çıkararak yol aldı. Her türlü oyunu, eğlenceyi yaptı. Belki annesi, belki babası yoktu. Tek teselli kaynağım; onun geldiği mahallede çocukların birçoğu böyle büyüyor oluşuydu. Düşe kalka ve çarçabuk… Daha beş yaşında keman, klarnet, darbuka ile tanışıyorlar. Daha beş yaşında yalınayak ve üstleri açık; koşmaya, düşmeye ve yetişmeye; aynı zamanda yaratıcının gizli yeteneklerini keşfetmeye başlıyorlar.

 Koruyuculuk, yetişkinlik; anne ve babalık yapmak güzel bir iş! Ne kadar sağlıklı, eğitimli, neşeli çocuklar yetiştirirsek o kadar sağlıklı ve huzurlu toplumlar meydana getireceğimiz de doğru! Ama bir doğru daha var ki; çocukların hayat denen uçsuz bucaksız harika dünyada, her türlü olaya karşı önlem alacak, düştüklerinde kendilerinin da kalkacağını bilecekleri savunma sistemleri birazda çocukça yaşamaları sayesinde ortaya çıkıyor.

 Biraz çocukça, düşmeliler, üşümeliler, kaybetmeliler: soğuk-sıcağı, açlığı, zalimliği anlamalılar. O zaman, tokluğun, sevginin, kazanmanın, yeşilin, temizliğin de anlamını bilmeleri daha anlamlı ve kalıcı olur.

 Güven Serin




3 Ocak 2012 Salı

GAMZEDEYİM DEVA BULMAM

Kamera; Güven-Antalya

Buraları güneş kokuyor; kum ve tarih kokuyor.
Buraları sevda kokuyor...

GAMZEDEYİM DEVA BULMAM


 Beyaz tenli kumral saçlı kadın; “kadehimi deva bulamayanlara kaldırıyorum” diyerek, yudumladı içkisini. Yüzündeki anlamlar sık sık değişiyordu. Gülümsediği zaman gamzesi de ortaya çıkıyor çok daha güzel görünüyordu. Bazen, masum küçük bir kız, bazen ellerine demir eldivenler giymiş kızgın bir leydi oluyordu.

 Beyaz tenli kumral saçlı kadının iki kadın arkadaşı da yanındaydılar. Sanki locada oturan iki dinleyici gibi arkadaşlarını önemseyerek dinliyorlardı.

 Birkaç kadeh içkiyi artarda yudumlayan beyaz tenli kadın iyice efkârlanmıştı. Garsonu çağırdı ve çok kısık bir sesle bir şeyler söyledi. Ne söylediği sonradan anlaşıldı; meğer masalarına kocaman bir demet karanfil istemiş. Karanfiller tazeydi ve bildik buğulu kokuları saçıyorlardı etrafa.

 Kadının neşesi iyice demlenmeye başlamış; “satmışım dünyanın anasını be! Satmışım…” Bu sözcükleri birkaç kez tekrarladı. Arkadaşları sevgi ve imrenme ile gülümsüyorlardı ona. O da farkındaydı bu dostluğun…

 Beyaz tenli kadın seyyar dolaşan müzisyenleri yanına çağırdı. Müzisyenler üç kişiydiler; bir klarnetçi, bir keman çalan, diğeri de darbuka çalan müzisyendi. Saygı ve sevinmiş olarak kadının çağrısına koştular.

Kadının ilk istediği şarkı; “Gamzedeyim Deva Bulmam” şarkısıydı. Müzisyenler hem çalıyor hem de söylüyorlardı. Sanki üçü de profesyonel şarkıcı gibiydiler. Üçü de söylemeye başladılar;

“Gamzedeyim devam bulmam/Garibim bir yuva kurmam/Kaderimdir hep çektiğim/İnlerim hiç reha bulmam.”

 Sırası ile istenen ve söylenen şarkılar; Gamzedeyim Deva Bulmam, Agora Meyhanesi, Bu Akşam Bütün Meyhanelerini Dolaştım İstanbul’un ve son olarak da Haydi Abbas Vakit Tamam, şarkıları inanılmaz bir koro eşliğinde söylendi. Üç müzisyene beyaz tenli kumral saçlı kadın ve arkadaşları katılınca, orada bulunanların tamamı mutlu bir sessizliğe gömüldü ilk önce. Sonrası, koro daha da büyüdü; sanki tüm dünyayı içine çekti; evrenin yeni bir dünyası doğmuş gibi mavilik fışkırdı uzaya.

 Beyaz tenli kadın o kadar mutluydu ki yüzündeki gamzesi bile gülüyordu. Müzisyenlere teşekkür edip yüklü bir bahşiş verip gönderdi. Sonra, arkadaşlarına uzun bir nutuk çekmek üzere ilk önce yutkundu, gırtlağını temizledi dalgalanan ve birazda sarhoş olan sesi ele konuşmaya başladı;

Evet, bazen acıyorum kendime! Yaslanıp yürüdüğüm doğrularımla, yanlış omuzlara baş koymuşum meğer! Ben verdikçe isteyen ve hep; 'fedakârlık gerek' diye sineye çektiğim insanlarla kesişti yollarım. Hani yüreğimde taşıdıklarım ağır gelmedi de bana, yorulduğumda, umutlarımı tazeleyecek bir yüreği karşımda bulamadığımda tükendim. Evet, bazen acıyorum kendime. Ruhumda kanayan bu yaraları dindiremiyorum ve aynaya bakınca yüzümdeki; ‘DEĞDİ Mİ?’ diye bakan o acı tebessümü bir türlü içime sindiremiyorum.”

 Bütün bunları izlerken kendi bedenimdeki değişimi gözlüyordum; ılık ılık bir şeyler akıyordu damarlarımdan. Canlı olmanın merakı, tanıklığı, öğrenimi ve hissetmesiyle korkulu bir mutluluk taşıyan ürperti hissettim. Ürpermenin de güzel ve yaşanması gerektiğini; mutlu olmak için birkaç arkadaş ve müziğin, şarkıların ne kadar önem taşıdığını gördüm.

 Eğlenmenin, müziğin, huzurun, hâla ne kadar uzak, ne kadar yasaklı olduğunu hissedince daha bir başka ürpertiye de yaşadım. Bizi biz yapacak özümüzden filizlenmesi gereken sevginin, aşkımızın, hayat felsefemizin ortaya çıkmaması veya yarım-eksik; özürlü bir ağaç gibi büyümesi de düşündürücüdür…

 Eğlence, huzur, düşüncenin oluşturacağı her türlü gelişme daha ortaya çıkmadan gizli eller çıkıyor ortaya. Ve büyük bir gülümseme, bir dünya nefret kokan bir yüz ifadesi ile eğlenen, huzur bulan insanlar boğuluyor; daha onları boğacak eller bedenlerine dokunmadan…

 Güven Serin