21 Nisan 2012 Cumartesi

TENCERE DİBİN KARA

Kamera; Güven   Doğa Irmak; küçük arkadaşım.

Masumdur çocuklar; çünkü tencere ve
karalıklarla meşgul olacak kadar büyüklük
hastalığına ve ahlakına tutunmamışlardır daha.
Önemsenmeyi isterler, önemsenmek insanı
yüceltir ve vicdanını olgunlaştırma yolunda
besler.
Beslenen vicdanlar, kötülüğü bir bir
ayıklamakla zevkli bir ömür tüketirler;
bitmese de kötülükler yaratılan küçük
iyiliklerdir asıl olan yaşamın
gerçekleri.

TENCERE DİBİN KARA



 Tencereye seslensek; “tencere dibin kara” desek, tencere de bize ses verse ; “ seninki benden kara” dese ne deriz acaba? Muhtemelen bütün karalığımıza rağmen küseriz. Beyazlığı anımsar, belki de hiç olmadığımız beyazlığın düşleri içinde en erdemli, en saygın insan gibi tencereye hatta yedi sülalesine küfür ederiz.

 Günü konuşmak yerine izlemek, dinlemek ile geçirme kararıma uygun insanlarla, hatta insancıklarla karşılaştım bugünde. Buna da şükür! İnsanın olmadığı yerde insansızlık çeker insan. Büyük bir özlem duyar insanı bulmak adına.

 Güne hatta tencereye de selam verdikten sonra nazikçe günün içine girdim. Bildik, alışıldık Nisan günü. Biraz güneş, bol bulut, hafiften çiseleyen yağmur ve oradan oraya koşan insanlar… Az kelime ve bol argo ile büyük muhabbetlerin büyük lakırdıları bugünün içine de yığılacak. Tepeler dolusu, depolar dolusu laf edilecek; günün soylu hatırına. Neredeyse bütün tencerelerin karalığından, namussuzluğundan, hatta orospuluğundan söz edilecek de kendi yüzümüze, ellerimize ve en önemlisi yüreğimize bakma zamanımız olmayacak.

 Yeni başlattığım uygulama adına işyerinde şeker bulunduruyorum. Belki biraz olsun şekerli, sakin muhabbetleri aşılarız diye. Gelene şeker, gidene şeker vererek şeker gibi insanlara açlığımızı da anlatmak istiyorum aynı zamanda. Fazla şekerli olmak da iyi değildir. Ayıp olmasın diye “deli” demezler ama birazcık “şekerli” derler. Siz anlarısınız karşıdaki anlatanın hafif gülümsemesinden şekerli ne demek olduğunu…

 İşyeri elektrik tahsilât bürosu ile yan yana olduğu için her fatura ödemeye gelen tanıdık küçük bir selam vermeden geçmez sağ olsunlar. Böyle bir tanıdık, faturasını ödedikten sonra başını uzatıp; “merhaba” dedi. Bende başımı çevirip, sakin günün erdemli bir dinleyici hatırına içten bir “merhaba” yaptım.

 Hatır soran bayan arkadaşım 3-4 yıl önce emekli oldu. Sıkı bir muhabbetçi aynı zamanda muhteşem bir anlatıcı olduğunu bildiğim için içten bir merhabanın nereye gideceğini biliyordum. Ama dedik ya güne sakın ve dinleyici olarak başlayacağız!

 Emekli bayan arkadaşım içeri oturmadan ayaküstü bir merhabanın ardından en az 20 dakikalık menü sundu bana. İçinde neler yok ki; soğuk mezeler, ara sıcaklar; ana ve baba yemekler, yıllanmış içkiler… Kafamı salladıkça yükleniyor, yüklendikçe savaşı kazanmış mağrur bir kahraman gibi kılıcını sallıyor.

 Emekli bayan arkadaşım şeker tadında kalsın, şeker gibi konuşsun diye ikram ettiğim şekeri de almadı. Belki de şeker gibi olmak istemiyordur. Yanımdan ayrılırken söyleyeceğini tam manası ile söyleyemeden büyük bir yorgunluk içinde ayrılıp gitti.

 Günü sakinlik içinde biraz iş biraz dinleme, biraz öğrenme ile geceye devrettim. Liman sakin, süzülen ışıklar içinde bildik geceleri tekrarlıyor. Bahar serinliği üzerinizdeki giysiye saygı duymanızı sağlıyor. Fermuarı sıkıca kapattıktan sonra dışarıda oturmak üşütmüyor insanı. Limanın; Balıkçı Barınağı kahvesinin aşina yüzleri orada! Serinlik yüzünden sıcağı seven şehir halkım evlerinde olmalı. Az da olsa beş on kişi masalarını gece ve sevgililer ile paylaşmışlar.

 Gece ve limanın sakinliğine demir atmış, çay ile huzuru yoğururken sağıma bir tanıdık, soluma bir tanıdık oturdu. Bilinen selamlar alınıp verildikten sonra; sağıma oturan tanıdık esnaf arkadaş birkaç ay önce yaptığımız Ganoslar Gezisini anlatan gazete yazısını hatırlattı bana.

 Yazının insandan insana akan güzelliğini bir kez daha anlamanın duygusu inanılmaz bir şey. Sabah karşı başlayan gezimizi anlatan köşe yazısını aylar sonra bile hatırlatan arkadaşın aklı, hâla o yazıdaki çalışmada anlatılan sabah karşı öten kuşların sesindeydi.

 Sağımdaki arkadaş bir masal diyarı olan Ganoslara, kuş seslerine, büyülü vadilere “bende gideceğim” diyerek, ümitlerini yarınlara gece ile birlikte devretti.

 Solumdaki esnaf arkadaş benim gibi gece çalışmış yorgunluğunu gidermek için liman çay bahçesine geç inmişti. Yorgunda ama çalışan ışıltısı ve gururu vardı yüzünde.

 İnsan ne kadar sessizliğe bürünse, ne kadar geceye girmeye çalışsa da insanlara açık olan bir yerde muhakkak bir tanıdıkla karşılaşma olasılığınız vardır. Soluma oturan esnaf arkadaş da sağımdaki arkadaşın susmasını fırsat bilip konuşmaya başladı. Anlattığı konu kızının üniversite konusuydu. Üç kızından en büyüğü olan kızı Üniversitede okuyordu.

“Kızımı burayı bitirdikten sonra İngiltere’ye yollayacağım. Ne gerekirse yapacağım. Para sorun değil! “

İyi kazanan esnaf arkadaş gururla böyle söylüyordu. Sonra ara vermeden konuşmaya aynı gururla ve kararlılıkla devam etti;

“ Geçen gün kızımı karşıma aldım, para sorun değil, sen oku. Yeter ki şu orospu düzen gibi giyinme. Gelirken de bir piç getirme”

 Parası ve gururu bol olan arkadaşımın da biricik derdi kızının okuması, tonla para harcaması ama şu orospu düzen gibi; yani açık-seçik giyinmeyip, üstelik de anası babası olmayan bir erkek çocuğa da gönül vermemeliydi…

 En acımasız saldırılarımız, en büyük beklentilerimiz hep tutuculuk, hep renksizlik adına; orospuluğun bile insana, topluma faydalı bir meslek-iş olduğunun inancı ne hazindir ki bizde hiç olmadı olmayacak. Toplumların fertlerini eğlenceden, giyinmeden, düşünmeden, kendini ifade etmekten yoksun bıraktıkça göç batıya olacaktır.

 Ne hazindir ki bütün icatlar eğlencenin, orospu düzen gibi eleştirdiğimiz insan neşesini, eğlencesinin, özgürlüğünün olduğu ülkelerden çıkıyor; düşündürücü bir durum…

Tencere dibin kara, seninki benden kara arkadaş! …

 Güven Serin












2 yorum:

ruhgezgini dedi ki...

Of iyi dayanmışsın.Böyle her ahlaksızlığı orospuluğa, piçliğe dayandırırlar. Halbuki o koşullarda yaşamaya mecbur kalmış insanların çoğu hayata karşı onlara bu sıfatı takanlardan daha namusludurlar. O orospularla düşüp kalkanlar bu para babaları değilmiş gibi.Onlar parayı bu kadınlara bastırırken namusludur da o zavallı kadınlar namussuzdur. Piçliğe gelince kimse anasız babasız sahipsiz doğmak istemez dünyaya.Sıfatları yapıştırırken ne oldum değil ne olacağım demeli.Para gücüyle çocuğu dışarı yollamak kolay kendi zekasıyla dışarıya gidecek çocuğu yetiştirmek zor.Selamlarımla.

Guven dedi ki...

Günaydın Ruhgezgini. Ne zaman ki uydurma ahlakları insanlık adına satmaktan kurtulacağız, ne zaman ki üretmeyi baş köşeye taşıyacağız ve ne zaman ki erkek sürülerinin içine güzel, alımlı ve öğretiler ile donatılmış kokular yayan kadınları taşıyacağız; işte o zaman her şeyi hakkını vererek eleştirme hakkını da bulacağız kendimizde. Ve o zaman ahlak, altlardan yukarılara taşınacak, insan denen canlının diğer canlılara verdiği zarar ziyan ile dillendirimeyi hak kazanacaktır...

Gösteriş bir tufana dönüştü güzel ülkemin soylu insanlarının insanlık arayışında. Gösteriş, sanata, bilime dayalı olsaydı büyük yol alırdık; büyük işgalleri durdurarak, büyük talanları da önemserdik o zaman. Ve ülkemin her türlü değerine, kültürüne, geçmişine onurla ve hüzünle sahip çıkardık...