23 Nisan 2012 Pazartesi

BU YOL ENEZ'E (AİNOS)'A GİDER

Kamera; Güven   Enez -Ainos

Çiçekte tomurcuk tarlada başak
hepemizden daha yakın yaşamaya.
Çocuklar, düşe-kalka bir gün gelip
büyüyecekler, der yanık sesli güzel
sanatçı.

Kamera; Güven Tekirdağ Rakoczi Müzesi

Doğa Irmak ve Zeynep
Köylerin yollarında, kentlerin yollarında
bir gün gelip büyüyecekler...
Onlarda on bin; yüz bin yıllık türküyü
söyleyecekler, ağıt yakanların bol
olduğu bu diyarda.


Kamera; Güven Tekirdağ Arkeoloji Müzesi

Tıpkı 23 Nisan Ulusal Egemenlik Çocuk
Bayramı gibi Arkeoloji müzeleri Mustafa Kemal'in
kalp ve iradesi ile kurulmuştur.


Kamera; Güven   Enez Kalesi

Tepeden seyreder Ege'yi, Meriç'i; ucu-bucağı
görünmeyen ovaları, döngüye ayak uydurmuş
kuşları; her zaman gizemini koruyan
Balkanları.


Kamera; Güven     Enez -Edirne

Taş taş üsütne koymak marifettir; taş taş üstünde
bırakmamak değil...


Kamera; Güven   Enez Diyarı

Gezi ekibimiz iş başında. Gezilere adım
atmak güçtür,adımlardan sonra süzülen
öğretileri taşımak daha güç...


Kamera; Güven   Enez

Burası suların krallığını kanıtladığı yer.
Sular burada birleşip buradan akarlar hayat
veren kanallara.
Su çiçekleri, sazlar, kamışlar, papatyalar derde
derman olacak tepeler, dağlar hepsi
buradadır.
Güzel yerler vardır; güzlliği ile mutlu olursunuz.
Bir de güzelden korkacak kadar duyumsadığınız
güzellikler vardır; boyutlar ötesi geçişlerin
rüzgarlarını hissettiğiniz yerler...


Kamera; Güven Enez

Kuğuların Beslenme Saati
Kuğular, Serçeler, Kara Bataklar, Ördekler,
Suçullukları, Martılar;
söylenecek tek şey sesler muhteşem
bir  armoniye dönüşmüş.


Kamera; Cem   Dayım Şerif Murat

Yılanbalıkları ondan sorulur. Yanık sesli
kavalda; ağların yapılması,onarılması da.
Bazı canlılar vardır; baştan sevilir. Ne
akraba, ne kandaş olmalarıdır asıl
olan sevginin adı.
Çocukken önemsemişlerdir sizi. Kusur
aramak yerine sevgi dağıtmışlardır
rütbelerden, gösterişlerden uzak.
Yanlış sevgi, gösterişli bir köşkün çürük
temellere oturması gibidir; en ufak
sallandılarda toz-duman olur...


Kamera; Güven   Enez

Meriç Nehri süzüle süzüle akıyor Ege Denizine.
Biraz ötede birleşiyorlar; BİR OLUYORLAR...
Meriç Nehrini sınır bellemişler; insanlık tarihinde
kim bilir kaç kez değişen sınırlardan...
biraz ötesi Yunan toprakları; kuşların hiç
kimseye aldırış bile etmeden sınırları yok
saydığı diyarlar; bu diyardır.


BU YOL ENEZ’E (AİNOS)A GİDER



 Çıkacağım gezi ister uzun, ister kısa mesafeler içinde olsun tarif edilemez bir heyecan içinde hissediyorum bedenimi. Biliyorum ki tabiatın saf hali, kendi sihirli dönüşümüyle meydana gelir. İnsan da en azından tüm yaşamına yayamasa da geziler hatırına saf hale tutunarak çıkmalı gezinin yoluna.

 Edirne’nin Enez ilçesi Türkiye’nin en batı ucu; yani son noktasıdır. Burası suların krallığının olduğu özel, masalımsı bir diyardır. Hâla keşfedilmeyi, dünyalar içindeki dünyaları bulacak kâşifleri bekliyor.

 Dağlardan doğan, bağrında tonlarca bereketli mili taşıyan Meriç Nehri burada kavuşur büyük aşk yaşadığı Ege Denizi ile. Tam kavuştukları yere gözcülük yapan tepeye kurulmuş kale, bütün viranlığıyla kendi ihtişamını hissettirir. Sular kuşları, kuşlar sesleri; müziği, notaları davet eder Enez’e.

 Bu geziye çıkarken içimdeki nehir neleri taşımadı ki hatıra diye. Mesela Bremen Mızıkacıları geldi aklıma; Eşek, köpek, kedi ve horoz… Kul-köle olmayı reddeden kötülüğe savaş açan bu dört kafadarın bir araya gelip yaşadıkları maceraları her gezinin kendi macerası ile birleştirdim.

 Tabiat evrene fışkıracakmış gibi yeşildi. Buğdaylar yeşil, ağaçlar yeşil ile beyaz, mor, pembe, eflatun… Enez’in suları meşhurdur meşhur olmasına ama balığı; balıkları da; balıkçısı Şerif Murat’ı da meşhurdur. Hele bir de kaval çalsın size; balıklarla birlikte sizde oynarsınız sarhoş bir canlı niyetine.

 Şerif Murat dayım olur. Dayıların vazgeçilmezi; her daim beyefendiliği, dünya malının muhteşem ezikliği içine düşmemiş çalışmayı en büyük ibadet edinmiş saygın insan… Çevresi ne kadar sayar, ne kadar sever; hiçbir zaman derecelendirmedim; ben onu baştan beri sevdim; sevmenin en doğal güzel hatırına.

 Keşan’dan Enez’e (Ainos)a yol almak aynı zamanda güzel köylerin bol ağaçlık tarlaların, tepelerin yanından da geçmeyi ödül olarak sunar insana. Ödüllerin en güzelleri Bremen Mızıkacıları gibi dizilmiştir sırasıyla. Neredeyse nesli kaybolmuş eşekleri, köpekleri, horozları hatta en güzel bahçeleri, seslerin evrensel bir koroya dönüştüğü kuşları burada görebilirsiniz. Dünyanın en gizemli balıklarından birisi olan yılan balığının serüveninin mola verdiği diyardır Ainos diyarı.

 Arkadaşlarım eşek, kedi, köpek ve horoz değildi; rica üzerine yarı istekli, yarı isteksiz gezi ekibinin güzel insanlarıydılar. Doğa Irmak, Cem, Ata ve Halil; günün güneşine, yolun yolculuğuna, yeşilin bin bir yeşermişliğine; kuşların kolonileriyle büyük koro oluşturdukları bu yere benle birlikte geldiler.

 Balkanların alçaldığı, aynı zamanda yükseldiği; Meriç Nehri’nin daraldığı neredeyse Yunanistan ile Türkiye’nin bir olduğu sınır çizgilerinin yok olup kendi evrensel birleşiminin uçsuz bucaksızlığı içinde seyrettim panoramaya dâhil olan suları, tepeleri, dağları ve ovaları.

 Gezi arkadaşım Ata gezinin ilk saatlerinde yüzü gülmez bürokrat bakışlarındaydı. Cem uykusunu alamamış amca hatırına yollara düşmüşlüğün bakışlarında her fırsatı uykuya çevirme derdindeydi. Şoför Halil karışık olan kafasını dağıtacak bir mucize bekliyordu bu geziden. Doğa Irmak ben gibi, ne çıkarsa karşıma; “kabulüm” der gibi heyecanını gözlerine, gözler de diğer yüzlere yansıtıyordu.

 İnsan, tabiatın içine büyük bir aşkla akmaya görsün; baktığı her şey delicesine başkalaşım geçirir ve seslenir o bakışların sahibine. Yol bile mırıldanır türküsünü şiir niyetine;

“ Ben hiç böylesini görmemiştim vurdun… Kanıma girdin… Kabulümsün” böyle sesleniyordu şair Atilla İlhan iç çekerek; büyük şeyleri yaşamış, gözlerden öte yüreği yaşlanmış biri; dönüşüme yaklaşmış biri olarak…

 Ainos’a 32 yıl öncesi gibi geldim. Saf halde… İlk çadır kuruşumuz olacaktı o günün yaz akşamı. Beş kişiydik büyük çadırı kurmaya çalışan beş erkek. Çadır kare olacaktı olmasına ama çokgen oldu sabaha uyandığımızda. Herkes bizim çadıra, kare olarak kurulan çokgen çadıra bakıyordu. Dedik ya ilk adımlardı güneşin Ege’yi ısıttığı, ay’ın sallayarak incecik kumlar elediği bu yere.

 Ainos’un sıcak akşamında şarap kokusu vardı. Şarap içmeyi bilmiyorduk oysa daha. Henüz delicesine, delirmişçesine, göbeğini titretecek aşka vakit vardı daha. Her şey varlığın erkek duyguları hatırınaydı; sevgili, sevme içgüdüsü, egonun soylu güzel hatırları…

 Meriç ağzına kadar dolu Rumeli Balkanlarının damlaya dönüşmüş suları aşkına. Yılan balıkları yine gelmişlerdi yüzlerce kilo metre ötelerden doğdukları bu yere. Şerif Murat yine ağların onarma inceliği hünerli içinde yaşı yaşın üstüne koyup yaşlanmaya meydan okuyordu; tek tutunduğu çalışmanın sevdasına…

 El sallıyorum size antik diyarın, Homeros’un tanıdık yerleri. Nice kralları ağırladınız, avuttunuz; tepeleriniz, sularınız, gizemli yeraltı geçitleriniz hatırına; selam veriyorum size, zamansızlığın selamı; sonsuzluğun selamını; hiçbir inanca, ülkeye, ırka ezici bir aitlik sarılışı yapmadan selam veriyorum…

 Güven Serin















8 yorum:

hasret senfonileri dedi ki...

Ben de sana selâm veriyorum sevgili Güven.. Tanıttığın güzellikleri, anlatımındaki güzellik ile bezediğin ve yüreklere yerleştirdiğin için.. Okunanları unutulmaz kıldığın için selâmlıyorum seni..

VE... Ve,

"Yanlış sevgi,
gösterişli bir köşkün
çürük temellere oturması gibidir;
en ufak sallantıda toz-duman olur..." sözünün altına imzamı atıyorum.

Guven dedi ki...

Selamınızı alıyorum öğretmenim; yüreklerden çıkan yolcuların yoluna ışık bıraktığın için...

Yollar, öğretiler ışıklarla daha güzel ve daha anlamlı; teşekkür ederim.

FADİŞ dedi ki...

Merhaba Güven, bu gezi yazısı ne güzel olmuş böyle, imreniyorum size, tam bir gezginsiniz bu diyarda bize görmediğimiz yerleri anlatıyorsunuz güzel bir dille. Tekrar teşekkürler:)

Guven dedi ki...

Merhaba Fadiş; güzel yerleri paylaşmanın insana verdiği "haz" yani bana yaptığı katkı için ben teşekkür ederim Fadiş.

Hep şunu düşünmüşümdür baştan beri; aç gözlülere, bencillere, insandan çok yaratık olmuşlara tahminlerin çok ötesinde büyük mallar, mülkler, altınlar, saraylar verilse ve tek bir şart konsa; orada diğer insanların uzağındaki gezegende yalnız yaşayacaksınız dense; onlara ölümsüzlük de verilse; içlik hastalığına tutulurlar, normal ömrü doldurmadan çıldırırlar ama böyle işte; dünyanın büyük güzelliklerini büyük bir öfke, kin, saldırı ve lanetli bir kurnazlıkla sadece kendilerine düşünürler. Halbuki bu nice büyük uygarlığı sırf bu yüzden yerle bir etmiştir; sizin sarayınız altından da olsa, sarayın tepesinin yamaçlarında yaşayan insanlar yoksul, kalpleri kırıksa eninde sonunda büyük işgali gerçekleştirirler.

Bende sarayımın işlga edilmemesi için paylaşmaya and içmiş bir gezginim. :))

Arzu Sarıyer dedi ki...

Hep merak etmişimdir tarihi ve çoğrafi konumunu Enez'i. bu adı taşıyan öğrencilerime sormuşumdur nereden geliyor bu ad?...Seninde sık sık dile getirdiğin şu göç meselesi var ya işte yanıtı orada saklı...Harika fotoğraflarla görmüş olmak sevindirdi beni,çok teşekkürler.Selam olsun Enez'e ve siz gezginlere...

Guven dedi ki...

Günaydın öğretmenim; selamınızı alıp gezginlere iletiyorum. Çok teşekkür ederim.

ruhgezgini dedi ki...

çocuk mu kalsa insan çocuk gözüyle mi görse hep dünyayı.bu karışık dünyadan kaçıp keyfini sürdüğün doğayı bizimle paylaştığın için teşekkürler Güven.

Guven dedi ki...

Merhaba Ruhgezgini bir tarafı; çocuk tarafı hep sulamalı, hep beslemeli :))

Büyüdükçe uzaklaşıyoruz yaşamdan; sanırım beden büyüdükçe aynı oranda yaşam anlayışımız, hoşgörülüğümüz büyümüyor; büyümüyor ki şikayetlerin ardı arkası kesilmiyor...