30 Eylül 2010 Perşembe

İSPİRTO YAZARLAR

Kamera; Güven    Moda-İstanbul
Güzel insanların yaşadığı güzel diyara
selam olsun.

İSPİRTO YAZARLAR



Bu uslanmaz filozof sanki düşünmediği, düşlemediği ve irdelemediği hiçbir şey bırakmamış bu dünyada. İnsan, beyninin o güzel hücrelerini çalıştırmaya, koşturmaya görsün bir kere!

Frıedrıch Nietzsche bıkmadan söylediği ve biz soylu insanlara bıraktığı Gezgin’in Gölgesi kitabında, biz değerli ve çok onurlu yazarlar için şöyle bir değerlendirme yapıyor;

“Bazı yazarlar ne ışıktırlar, ne de şarap, tamamen ispirtodurlar; alev alırlar ve ancak o zaman ısı yayarlar.”

Zekânın her türlü sörfünü yapmış filozof aynı zamanda, alıntıların, düşüncelerin ancak kendi zamanında değer bulacağını da söylemiştir. Ama geçmişte yaptığı yazarlar için küçük bir cümle irdelemesi için bugün sayfalarca yazı yazabiliriz! Yarın da yazacağımız kesin bir gerçek içinde gülümsüyor bize…
Dünyanın güzellikleri içinde inanılmaz sayıda, renk, koku vardır. İnanılmaz çeşitlilikte madenler bulunur. Sayısız çiçek, ağaç, böcek de bu dünyanın bizden de eski sahipleridir. Ve bilirsiniz ki, her hayvanın ayrı bir karakteri, her çiçeğin ayrı bir rengi ve kokusu vardır. Madenlerin de ayrı katkıları insanlar için vazgeçilmez özellikleri vardır!

Her eline kalem alan, gazetesinin köşesine kurulan her yazarın da kaleminin onurlu olmasını beklemek de hayal olur. İşte asıl olan da bu hayalin, gerçeğe dönüşmemesi belki de ulusunun, ülkesinin acı bir kaderi olur…

İnsanın sevdası, insanın aşkı; rütbeye, paraya, şehvete takılmaya görsün! Ne ülkesinin soylu geçmişi ve geleceği, ne insanların korkunç incinmeleridir kalemi tutan bedenin vicdanı! Şimdi tam da bu zamanda, geçmişin ince hesaplamalarıyla sahnelenen bir oyunun en trajik zamanında, rütbeye, zengin olmaya, kendi benliğinden öte bir dünyaya koşar, İSPİTRTO yazarlar…

Şimdi bu soylu ve çokbilmiş, aynı zamanda besili yazarlarımıza selam etmek istiyorum! Mehmet’ime, Ahmet’ime, Nazlıma, Eser’ime, Taha’ma, Engin’ime, Yiğit’ime, Nihale, Fehmi’me, Hasan’ıma ismini unutup, cüsselerini hatırladığım, bıyık altından kıs kıs gülen, korkunç bir gücün sahiplenişi ile onlardan olmayanı adam yerine koymayan, tüm değerli kalemlere selamlarımı, şükranlarımı iletirim…

Özellikle Mehmet Metiner Ağabeyimize ve Yiğit kardeşimize da dik duruşlarından, gerektiği zaman Kaplan, gerektiği zaman kuzu oluşlarına ayrıca birer ödül verilmesini insanlık sevdam gibi istiyorum…

İspirto yazarlarımızın o harika alev ile buluşmaları inanın muhteşem bir şey! Evet, yaydıkları ısı sizi ısıtmıyor ama bu kadar yani… Daha ne isteyeceksiniz ki bu zengin memleketin insanı olarak. Önemli olan ispirto yazarımızın kaleminin alev ile buluşup o soylu ısıyı yayması değil midir?

Şimdi kimi bu dünyada, kimi başka boyutta bir başka hüznün sevdasını taşıyan şarap tadında, ışık görüntüsü içinde bulunan yazarlarımıza da moral olsun diye; “ Siz kalem tutan, tutmuş bedenlerin kahraman insanları-ruhları önünde eğiliyorum ben.”

Her gece televizyonda muhteşem ışıkların bakımlı stüdyolarında, güçlü patronlarının gölgesinde kahramanca ispirto yazarlığı yapan değerli yazarlarımız için bir anıt da yapılmalı!

Uğurlar, Oktaylar, Ümitler, İlhanlar, Şükranlar, İnciler, Işınlar, Orhanlar, Cüneytler, Mustafalar, Azizler, Kürşatlar, Alevler de kim oluyor? Şarap olmak… Işık olmak… Çok mu önemlidir ışığı, parası, düzenbazlığı, mertebesi bitmeyen dünyada…

Nasıl olsa ispirto yazarların da görkemli ümitleri vardır yarınlar adına! Bilirler ki onlar; güç, kendi tarihini yazar ve bir süre o yalan tarih ispirto yazarları onurlandırır, taçlandırır… Ama bir süre sonra, evrenin kara deliklerinin dev yıldızları yutması gibi o zavallı sönmüş volkanlar da sonsuza açılan kapıdan içeri; evrenin kara deliğine düşerler!

Nedense bu kısacık yazıda yorulup gamlandım ben! Ve bu gamlanma içinde 30–40 yıl önce fakir dendiğimiz zamanlarda ağır adamların meyhane kültürleri içinde kadeh kaldırdım; ruhumun seslendirdiği şarkı ile birlikte. Şarkıcı;

“Gamzedeyim deva bulamam, garibim bir yuva kuramam. Kaderim hep çektiren inlerim hiç reha bulamam. Elem beni terk etmiyor, hiç de fazıla vermiyor. Nihayetsiz bir takibe, doğrusu takat yetmiyor.”

Tatyos Efendi, ölümünden çok kısa bir süre önce yazdığı şarkının, ölümlü bedenden de sonra yaşayacağını biliyor muydu acaba? Acaba ispirto yazarlar, Tatyos Efendi’nin şarkısı gibi, yüzyıllara meydan okuyacak, bu kirli zamanın savunuculuğunu da ilerleyen ucu bucu olmayan evrenin görkemli temizliği karşısında da devam ettirecekler mi, diye düşünürüm!

Mütevazı bedenimin ancak kendine yeten garip ruhu ile seslenmek isterim; “ Bir insan, ne kadar isteyeceğini de, ne kadar verebileceğini de anlama iradesinin reşit olma durumunda ise, o kadar sosyalleşir, o kadar da çevresini aydınlatır, belki de eski bir şarap gibi tat, iz bırakır geride…”

Bu yüzdendir ki ben, ispirto yazarlarımızdan çok şey beklemiyor, hayal kırıklığı da yaşamıyorum. Asıl sorun, şarap tadında ve bol ışık verebilecek durumda olup da, kendini, kimliğini gizleyenlerin ortaya çıkmamasındadır diye düşünüyorum…
Güven

28 Eylül 2010 Salı

TALİHSİZ MEHMET EFENDİ

Kamera; Güven  Ganoslar-Hayata Tutunuş

Bazen,tabiatın zorluk ile savaşan canlılarını
görünce insan olarak; büzülürüm... Hiçbir
şikayet etmeden bir uçurumun kenarında taşlara
tutunup onlarca yıl yaşayan ağaçlar vardır!
İnsan denen akıllı ve şikayet-isyan kültürünü
benimsemiş zavallı canlıya bir şeyler anlatırlar...

Kamera; Güven Ganos Tepeleri
Milyonlarca yıl aynı türkü söylenir
bu diyarlarda. Deniz ile tepelerin türküsü...
Bu aşk, bu sevgi neden bitmez?
Çünkü tabiatın aşkı, sabırlıdır.Bir güne
adanmamıştır. Tutkuya şehvetine yenik
düşüp, sevdasını yok edici telaşın
çıkarların, koşulların içine atmaz
tabiatın soylu tepeleri, denizi...

Kamera; Yunus Ganoslar
Çadırları kurduğumuz yer, yaklaşık 200 metrelik
vahşi uçurumun kenarındaydı. O an, yüksekten
bakarken denize; kuş olmayı istiyorduk.Kuş
olup adalara, Asya kıtasına geçip, geri
dönmeyi...

Kamera; Güven
Kökleri Avrupa Kıtasında, dalları Asya Kıtasına
uzanıyor. Yaşlı bir ağaç çok az toprak
parçası ile yıllarca yemyeşil kalmış. O da
biliyor bu oyunun sonu olduğnu ama
bu oyun; heyecan verici, yaşam dolu ve
sanat dolu...

Kamera; Güven
Dağa dostlarım; Yunus ile Tamer Kaptan
Severem bu insanları ben; severem...
Doğaya inanmış insanlardan zarar gelmez
diğer canlılara. Ama bileseniz ki, doğanın
sabrı gibi sabır taşırlar doğanın güzel
insanları! Ama onların da doğa gibi
çılgınlıkları,kabul edemezlikleri vardır.
Doğan kirlenmesini,ulusun fakirleşip
cahilleştirilmesi,sahtekar din tüccarları
onların kabul edemeyeceklerindendir...

Kamera; Tamer Kaptan
Ganosların rüzgarlı tepesine oturmuş iki
doğa dostu. Sabah, geceden kalan
dinginliği tüm bonkörlüğü ile sunmuştu
bize.Ve ışık,deniz ile bir olup harika
bir dansın kadınsı gösterimini yapıyordu
sanata,dansa aç olan bu insanlara.

Kamera; Güven  Yaşlı Kaya ve Deniz
Tepenin uçurumu yarım metre ötemdeydi.
Tamer Kaptanın dediği gibi, vahşi bir tabiat
var burada. İnsanın uçası geliyor. Uçup da
bir kaç saniyeliğine "yaşam" çok güzel
deyesi geliyor. İnsan  ölüme atladığı uçuşlarda
böyle seslense "yaşam" dese, "yaşamak"
dese, "sevmek" dese; acaba kendi ile
büyük çelişkiye mi düşmüş olur? Ölüme
giderken, yaşamdan söz etmesi
doğru bir kabul ediş, sağlıklı bir
bedenin ruh alemeni anlatır mı bize?
Acaba biz düşünmekten irdelemekten
korkan soylu insanlar, ölümün de bir
yaşam olduğunu yeterli kabul
etmediğimiz için, ölüme uçan bir
insanın yaşamdan söz etmesini
mantıklı bulmayız, bu yüzden...
Kamera; Yunus
Sabah yürüyüşü bir tepeden diğer tepeye
akmamıza neden oldu. Toprak ve ona bağlanmış
zorla yaşamı seven bitkiler, baharatlar çılğın bir
güzellik içinde bacaklarımıza, bedenlerimize
ve ruhlarımıza dolanıyorlardı. Baharatların
kokusu, denizin tepelerin yamaçlarıyla sevişmesi
ve insan denen beden ile ruhun
daha ne kadar çok yol alması gerektiğinin
soylu düşü; bedenimi titretti, alışık
olduğum yaşamın kirlerinin birkaç
saatliğine de olsa bedenimden akması
harika bir törendi...

Kamera; Güven
Dönüş yolumuzda Muhammer Bey'in işletitği mekana
uğradık. Güzel bir dinlence yerinde sokullanmak,
doğa ile insanın yöresine nasıl bir hizmet
sunacağının keyfini yaşamak da ayrı bir mutluluk...

Kamera; Ebru Hanım (Muammer Bey'in Kızı)
Biliyorum, Mahşerin dört atlısı olarak
çıktığımız yolun yolcusu Hüsmen Amcayı
merak ediyorsunuz! O, fotoğraf sanatından
hoşlanıyormuş ama öyle her yerde boy
göstermeyi sevmiyormuş.Güya, önemli olan
fikirleriymiş,fotoğrafı değil... Tanrım...

TALİHSİZ MEHMET EFENDİ



 Çalışmamın başından da anlaşılacağı gibi bu yazının bir bölümü Mehmet Efendiyi anlatacak. Mehmet Efendinin trajik ve kara mizah ile süslü hikâyesine geçmeden önce; bahar ayının güzelliğini vurgulayacağım.

Dostlar, güz, tam bir gezi mevsimi. Hangi alandan hoşlanıyorsanız o alandaki gezilerinizi hava şartlarının en uygun olduğu bu zamanda yapın, ertelemeyin derim. Ele ele doğa ile buluşmak istiyorsanız, doğanın kış uykusuna yatma hazırlığını, yaz ayına hoşça kal deme gösterisini muhakkak izleyin derim. Yeşilin, kızıla dönüşünü, toprağın rüzgâr ile daha bir birliktelik oluşturup kekik ve diğer baharatların kokularını etrafa yayışını içinize çekme zamanı; bu zaman…

Güz, bizim de yerimizde duramadığımız, belki de yaşımız gereği güz mevsimini yaşadığımız bedenimizi bir an önce tabiatın harika yenilenme şölenleri ile buluşturup, belki sürekli yenilenen, ama gençlik yılları gibi kalamayan bedenimize ve ruhumuza bir tesellidir!

Gezi arkadaşım, sağlam adam, Yunus ile yeni bir gezi programında buluştuk. Karar verildi. Diğer dostlarda da haber verdik. Gelmek isteyenler gelebilir diye! Bu seferki yürüyüş vahşi doğanın daha yüksek yaşandığı, el değmemişliğinin özenle saklanan bir köşesi oldu.

Güz gezisine Yunus ile birlikte karar verip hazırlığı yaptık. Bir başka dostumuz tabiat aşığı Tamer Bey’de katılmak istedi. Onur duyarız, deyip buyur ettik. Tam tamına üç kişilik bir ekiple tüm hazırlıklar yapılmışken Hüsmen Amca’da geleceğim demez mi! Nereden duymuş, nasıl haberi olmuş, bilemedim. Aslında Hüsmen Amcam bedenini yoracak, kıçına çalılar batacak zorlu gezileri kesinlikle sevmez.

İllah ben de bu geziye geleceğim çocuk, diye tutturan Hüsmen Amcayı kıramadık. Peki, Hüsmen Amca gel bakalım, deyip gezinin, onurlu yollarına çıktık.

Yol üzerindeki Altınova’da bulunan marketten gerekli gıdalarımızı aldık. Konserve balık, barbunya, meyve, su, ekmek, peynir, domates, patlıcan, biber gibi… Tamer Kaptanın sevgili eşi de oldukça bonkör davranıp bir çanta yiyeceği Tamer Kaptanın eline tutuşturmuş. Hüsmen Amcam evden yiyecek getirmeyi sevmediği, eşi ile yine soğur rüzgârlar estirdiği için pek de bonkör gelmemişti doğrusu. Sanırım, misafir olma kültüründen yararlanacak, tüm masrafları benim üzerime yıkacak! Öyle de yaptı. Doğrusu, bu mizah ve saf kalpli Rumeli insanına kızamıyorum. Aklına ne gelirse, “pat” diye söyler…

Mahşerin Dört Atlısı gibi yolun yolcusu olmuştuk. Daha şehrin dışına çıkar çıkmaz, doğanın insancıl çağrıları, kokuları, gösterileri sarhoş olmamız için yeterliydi. Gerçi sarhoş olmayacak kadar şarabımız da vardı yanımızda ama asıl sarhoşluk, içten geçiş, doğanın koynunda olmalı!

Yunus radyoyu açınca sanki ilahi gücün yanımızda olduğunu hissettim. Sevdiğim doğa insanlarıyla doğanın koynuna gidiyordum. Ve radyonun kalbinden en sevdiğim müziğin nağmeleri dökülüyordu;

“ sor ele bir hâllarımı/kırıyor yar kollarımı/bölüyor uykularımı zalim ayrılık/uçuşur saçları yelden, zülüf’ü sırmadan telden/yârin oturduğu yerden haber getirin/tutuver yârim elimden, tutuşur elim elinden/çala gönül sazlarını/bal olup damlar dilinden sevda sözleri.”

Mahşerin Dört Atlısı gibi kıyamet sonrası gelmiyorduk ama biz şehirlerin kıyametinden kaçıp, doğanın enerjisi ile beslenmeye gidiyorduk. Ve keyfimiz insancaydı. Ne mağruru, ne mağduru oynuyordu, doğaya inanmış bedenlerimiz!

Bizi bilenler bilir; Hüsmen Amcaya takılmadan, nazikçe sataşmadan edemem. Elbette o da aynısını yapar bana. Bak Hüsmen Amca, yanık sesli sanatçı “sevda sözleri” diyor! Sen ne düşünüyorsun, senin de yanık bir sevdan, dillere destan bir aşkın oldu mu? Hüsmen Amcam, öyle bir iç çekti ki; “ çocuk, şimdi sırası mı, zaten bu şarkı beni de alıp götürdü bir yerlere”

Peki, Hüsmen Amca, nasıl istersen! Nasıl olsa günün gecesi uzun, ben sana kamp ateşinin başında Yunus’un el yapımı şarabını içirdikten sonra söyletmesini bilirim sevdalarını. Hüsmen Amcam, gülümseyerek; Çocuk, şimdi sevdayı bir kenara bırak da, siz Mehmet Efendinin başına gelenleri duydunuz mu? Yazık oldu Mehmet Efendiye! Ne talihsiz adammış bre!

Yunus, tüm dikkatini yola vermişken, kulağı da Hüsmen Amcanın Mehmet Efendisindeydi. Tamer Kaptan da tüm dikkatini Hüsmen Amcanın anlatacağı Mehmet Efendi hikâyesine vermişti. Allah’ım! Bu Hüsmen Amca deli edecek beni. Yine üstünlüğü ele geçirip tüm dikkati kendinde topladı. Artık, elinden, dilinden kurtulamayız. Ben de merak bu ya; dayanamayıp; Hüsmen Amca anlatacaksan anlat, ne oldu talihsiz Mehmet Efendiye?

Hüsmen Amca bir destan anlatıcısı gibi, mimik ve ses tonunu öyle bir ayarladı ki, Mehmet Efendi için yüreğimiz titredi. Bu kadar da olur mu diye sorduk, gerçek mi deyip, Hüsmen Amcayı sıkıştırdık. Maalesef ki gerçekmiş… Gerçekten de bu Mehmet Efendi talihsiz bir adammış yahu…

Biliyorum siz de Mehmet Efendinin hikâyesini merak ediyorsunuz. Merak! Ne güzel şey değil mi dostlarım. Yeni bir yolculuğa çıkar, işi ve kötünün bıraktığı iz, size dokunup dokunmadığına göre harika bir keyif içinde şükürler edersiniz…

Hadi bakalım, şimdi de Mehmet Efendinin hikâyesini dinleyelim! Bizim Mehmet Efendi işinde gücünde bir adamcağızmış. Haftanın birkaç günü Malkara ile Tekirdağ arasında yollarda geçirirmiş. Ticaretle uğraşırmış anlayacağınız. İşi ve evi arasında birbirine benzeyen renk ve tatların birbirine karışıp tek renk ve tada dönüştüğü bir zamanda Mehmet Efendi uçkurunu çözmek istemiş.

Mehmet Efendi her gün gittiği Tekirdağ Malkara arasında yol kenarında bekleşen Roman kızlarından birisi ile anlaşmış. Güzel Roman kızı ile Mehmet Efendi o gün, alışılmışın dışında birkaç saat geçireceklermiş. Roman kız, bu iş için alacağı parayı düşünürken, Mehmet Efendi de günahın soylu çağrısının nasıl bir şey olacağını merak edermiş!

Fakat bilirsiniz şeytan da sever böyle güzel eğlenceleri. Sever ve insanın soylu aklını sınamak ister, geçici ve sabırsız uçkur tutkusu adına! …

Mehmet Efendi, güzel Roman kızını arabasın almış. Biraz yol aldıktan sonra, yol kenarından biraz uzakta soğan lodalarını görmüş. Bunların arasına girip, günahın soylu şarabından içmek istemiş. Fakat Mehmet Efendi bir şeyi hesaplayamamış. Soğan lodalarının bulunduğu yere yağmur yağınca su almaması için hendek kazılmış. Bu hendeği görmeyen Mehmet Efendi aracını hendeğe kaçırmış. Çıkarma çabaları bir yandan, yanında bulunan güzel Roman kızına el süremeyişin heyecanı bir yandan, aracını zorladıkça zorlamış. Olan da olmuş o zaman! Aracın egzozundan fırlayan kıvılcım soğan lodasını tutuşturmuş. Soğan lodasının güçlü ateşi, Mehmet Efendinin aracını tutuşturmuş. Mehmet Efendi daha uçkuru çözemeden, güzel Roman kızının eline bile elleyemeden, kendi yangınına yanmış ki ne yanmak…

Hüsmen Amcanın allayarak-pullayarak hikâyesi bitince; Mahşerin Dört Atlısı gibi; hep bir ağızdan; Talihsiz Mehmet Efendi, talihsiz adam, deyip kendi küçük imkânlarımız ile doğanın talihsizliklerinin insan çığlıklarının bol olduğu şehrimizden uzaklaşıyorduk…

 Acaba bu gezide Shakespeare'de olsaydı bizim kulağımıza :

 " Yaşamımızın dokusu karmakarışık bir masal, iyiyle kötü yanyana, eğer yanlışlarımız onları kırbaçlamasaydı erdemlerimiz gurur duyardı ve eğer erdemlerimiz onları bağrına basmasaydı suçlarımız umutsuzluğa kapılırdı." fısıldarmıy dı Shakespeare yüzyıllar ötesinden sevgi dolu ruhu ile...

Güven




























27 Eylül 2010 Pazartesi

NEYİM BEN

Kamera; Güven 
Ganos Tepesinden Marmara, Adalar ve
Işık Oyunlarını İzlemek...
Işığın hiçbir çeşidini farkedemeden göçüp giden
hayatlar için tabiat, hangi hüznü gösteriyordur
acaba? Tabiat, güzeli, estetiği, zarafeti
önemsemeyeni, önemser mi? Sanmam!


NEYİM BEN?



Almanyalıyım, Fransalıyım, Amerikalıyım demek onurluysa, Türkiyeliyim demek neden onursuz olsun. Savaşsa savaş verilmiş, fedakârlıksa fedakârlık yapılmış bu ülkenin yoktan var olması için! Peki, şimdi, bir bütün olan ülkemizin temelleri sarsılıyor; niye? Hangi amaçlar, hangi istekler için?

Hepimizin bildiği gibi devletimiz doğu bölgelerimizi, batı bölgelerimiz gibi ihmal etti. Batının gelişmesi sanılmasın ki devletimizin batıya olan harika düşkünlüğündendir! Batıda ki halkın daha az doğurgan oluşu, daha çabuk okur-yazar olmaya yönelmesi ve can güvenliğinin daha fazla oluşu, yatırımların, kendi yüksek çıkarları adına buralara yapılmıştır.

Ülkesini seven hangi kurumun başında olursa olsun, bu ülkeye hizmet etmek isteyen insanların biricik amacı; bölgelerin kalkınmışlığının eşit bir şekilde olmasına çalışmak olmalıydı. Bu eşitliği ne hükümetlerin değerli yöneticileri denklemeye çalıştı ne de o yörelerin vekâletini almış vekilleri. Ne hazin değil mi dostlarım? Bir yöreyi kalkındırmamak için ne gerekiyorsa yapılmış. Yıllardır göç yaşanırken, bu insanların neden göç ettiğinin yüksek sesli düşünüşünü kimler yapmış olabilir? Yapsa, yapsa birkaç sanatçı ve masum yöre insanları yapmıştır.

Askerlik zamanımda doğu illerinde büyümüş Kürt arkadaşım, yarı şaka, yarı ciddi, batı yörelerin kayrıldığını söyledi bana. Doğrusu içim acıdı. Kayrılan yöre değil, yöreyi rahat ve huzurlu yapan, kavgadan, aldatılmadan uzak duran yöre insanlarıydı. Doğurganlık, yani nüfus kontrolü, eğitim, batı illerinin kendi kendine yapmış olduğu reformlardır. Doğu illeri ise, kavganın içinde, burukluğun, ezilmenin içinde yaşamak zorunda bırakılığı için; tam tersini yaptı, o yörelerin güzel insanları. Anneler doğururken öldüler. Genç bir annenin, daha gençliğini yaşamadan sürü ile çocukları oldu. Doğaldır ki, ne beslenmeler doğru ve tam yapıtlı, ne de eğitimler yeterli oldu…

Peki, doğunun böyle yok sayılması, bu kadar ihmal edilmesi kimlerin işine geldi? Kolay yoldan topluca oy garantileyen vicdansız siyasetçilerin oldu. Aşiretini kurarak, kendi ekmeğini, yağını, balını, haremini refah ve huzur içinde geçirmek isteyen gafillerin işine geldi.

Sözüm tüm içtenliğiyle yazıya dönüşür ki bu ülkenin bütünlüğünün bozulması, kopan parça adına iyilik ve huzur getirmeyecektir. Zaten koparılmak istenen parçanın, iş bilir, zeki ve emekçi insanları çoktan batı da kök salmışlar…

Oynanan oyun çok büyüktür. Şartlar harika bir şekilde olgunlaşmıştır. Ne dağdaki, ne de bağdaki meselenin özünü tam manası ile anlamış değildir. Anlatılmamıştır da. Büyük denen devlet, soylu siyasetçiler sadece sopa göstermişler, sadece işlerine gelen AŞİRET LİDERLERİ ile oyalanmışlardır… Büyük bir kayıptır bu!

Bu ülkenin batısında doğup büyüyen bizler, kendi ruhum ve bedenim adına, ayrılığı-gayrlılığı düşünmedim hiç! Bildim ki bu ülke, kaçırdığı renk ve seslerine rağmen, kalan renk ve sesleriyle güzeldir. Bu seslerin, renklerin korunması, yaşatılması ve anlaşılması gerekir. Ama ne hazindir ki, bu güzel halkın geri kalmış yöre insanlarını korumaya çalışanların söylediği tek şey; ideolojik slogandan başka bir şey değil. Bir de arkalarına aldıkları kurnaz, hain batı devletlerinin kanlı para destekleridir, onları bu ülkeden kopma sevdasına getiren.

Yöre insanlarından, önemli zatlarından Ahmet Türk Hakkâri’de yapılan mayın saldırısı ve ölenler için “ Bunun PKK tarafından yapıldığı ispatlansın, kıyameti koparırım.” dedi. Yani, hâla somut gerçeğin farkına varmak yerine, sopa yemiş ve eğitilmemiş, geliştirilmemiş, önü açılmamış yöre insanının koruyucusu, kollayıcısı PKK’dır sevecenliği ile harika bir mesaj veriyor. Bu mesajlar, bu sloganlar yöre insanına en ufak bir yarar sağlamadı bu güne kadar. Ama yöre aşiretine, yöre soylu namussuzlarına büyük imkânlar sağladı, güya halkı korumak, kollamak adına…

Bu ülkede yeri geldiğinde masum olan, korumasız olan, sesini çıkaramayan hangi ırktan insan varsa o topluluklar acı çekti. Çekiyor da! Çünkü bilinen gerçek çözümler, aranmak yerine, çözümü zorlaştıran bir sürü şart konmaktadır ortaya…

Anlata anlata bitiremediğimiz Büyük Osmanlı yönetiminin son zamanlarında Ahmet Vefik Paşa, Bursa Valisiyken ilçeleri dolaşmaya çıkmış. Osmanlı içinde yaşayan bütün milletler, milliyetlerini açıkça beyan etmişler. Asıl unsuru teşkil eden Türkler bunu sanki suçmuş gibi saklamış. Bursa o tarihte göçmenler şehriydi.

Paşa uğradığı her ilçede halk ile sohbet ederken karşısındakilere milliyetlerini sorar, herkes göğsünü gere gere; Boşnak’ım, Arnavut, um, Gürcü’yüm der. Sıra, soluk yüzlü bir ihtiyara gelir. Adamcağız ezile büzüle; “Türküm efendim” der.

Bunun üzerine paşa; “Niçin sıkılıyorsun öyleyse, Türk olmak bir kabahat mi?” der. Yaşlı adamcağızın yüzü ve neşesi biraz yerine gelmiş; “ Sahi mi Paşa sende Türk müsün? Demek Türk’ten de Paşa olurmuş ha!” cevabını duyan Ahmet Paşa, gözleri dolarak uzaklaşır yaşlı adamın yanından…

Sevgili Türkiyeli dostlarım, bu ülkede, ne Türk olmak, ne Kürt, Laz, Arnavut, Boşnak, Gürcü, Arap, Rum, Yahudi olmak kabahattir. Asıl suç, asıl suçlular, bu güzel renklerin bu ülke için ne kadar önemli olduğunu fark etmeyen cahil, acemi ve aç yöneticilerindir. Bunlara kanan, oyuna gelen soylu halklardır.

Bu ülkede herkes kendi milliyetinle övünebilir, kendi destanlarını, şiirlerini, şarkılarını yazabilir! Ama bu ülkede, Türkiyeli olmakla övünmüyor, herkes kendi düdüğünü öttürüp, başkalarının silahı, fikri, vicdanı ile komşusunu avlıyorsa, bilinsin ki, hiç kimsenin huzuru, mutluluğu bir ömür bile süremeyecektir…

Bugün yaşlı bir atam çıkıp bana gelse; sen Yahudi’sin, Rum’sun, Kürtsün, Çingenesin, Boşnaksın dese; nereden geldiğimi, hangi milliyete sahip olduğumu bilmek adına sevinir ve araştırırdım. Ama ülke sevdamdan, Türkiyeli olmaktan yana asla ama asla bir kuşku duymak, kaçmak, ürkmek gibi bir davranışı göstermeyi düşünmek dahi istemem…

Ben Türkiyeliyim… Bağrı yanık anaların, vatan için genç yaşta masum bakışlarda ölen gençlerin, yanık sevdaları ile sevgililerini bekleyen genç kızların, toprak altında yatan onlarca uygarlığın bulunduğu bu yerde yaşamanın onuruyum…
Güven






25 Eylül 2010 Cumartesi

FİRAR

Kamera; Güven  Metin küçük ama sağlam
teknesini büyük bir özenle hazırlıyor.

Kamera; Güven Şimdi Firar Zamanı
Yolculuk başladı. Liman ve şehir gerilerde kalıyor.
Zamanı belli,dönüşü belli olan firarlar bile
insan denen canlının derinlerinde bir yerlerde
kuru tohumları yeşertmeye başlıyor...


Kamera; Güven Tekirdağ Liman Çıkışı
Merhaba liman feneri, kayalar. Merhaba, deniz
gök,günün süprizlerinin bedenleri saran ruhları;
merhaba.


Kamera; Güven  Kumbağ-Tekirdağ Açıkları
Yaşlı kayalar,denizin yeşiline,bin bir türlü
canlısına tanıklık yapmış.Biz şahitiz,dediler
doğanın insan eli değmeyen güzel yerlerinin
temizliğine,samimiyetine...

Kamera; Güven 
Küçük tekne önce kayalara yanaştı.Bir
keçi gibi hoplaya,zıplaya,düşe-kalka küçok koya
geldim. İnsanların bıraktıkları lanet ruhlarının
çöpleri burada da oldukça fazlaydı. Bir cevap
bulamadım; vicdanımı tatmin edecek...


Kamera; Metin
Firar deyip geçmeyin sakın! Firarda da
güncel olaylar,bizi etkileyen büyük adamların
büyük nasihatları,uyarıları lazımdır diye
düşündük.Yani firar etsek de gerçek
denen harika saçmalıklardan kurtulamadık:))
Okur-yazar olmalı; susmak için,bencil yaşamak
için!

Kamera; Güven 
Metin, günün anısına denizin okşayıp incelltitği
bir kayaya,firar ettiğimiz tarihi kazıdı.

Kamera; Güven
Tepeye tırmandıkça küçük koyun büyük manzarası
harika muhteşemliği de çıktı ortaya. Doğa,elbet
insanlaşmış insanlarla da güzel ama, adına insan
denen korkunç canavarlar, burayı da pislik
yuvasına çevirmiş. En çok da, niye
yanarım dostlar; bu adamlar, kadınlar
kendi bedenlerini güya önemserler,
temiz ve bol parfümlü tutarlar. Bre
gafilller; ruhunuz kirli,onu temizleseniz
o zaman doğa da, siz de gerçek
temizliğe erişeceksiniz...

Kamera; Güven
Kayarak,bedeni çalılarla çizikler içinde
bırakarak tepeye tırmandım. Tanrım,manzara
arınmışlığı davet ediyor.Manzara, çarpık
kentlerin özürlü insanları olduğumuzu bir kez
daha hatırlatıyor.
Marmaranın küçükücük bir köşesi,insandan biraz
daha arınmış olan kayalık yerleri,belki de ilk
günkü gibi,naturel...

Kamera; Güven
Çam ormanı,kayalıkların arasını yaprakları ile
döşemiş.Koku,gerçek bir orman kokusu...
Deniz ve adalar ile karşılıklı, harika bir
gösteri içinde, uyum içinde hiçbir
koşul koymadan yaşıyor ve binlerce
canlıya ev sahipliği yapan bu yer;
sanki dokunursam, büyülü bir
güzelliğin içinden seslenen Tanrıça
gibiydi...

Kamera; Güven Martılar
Martıların yavru büyüttüğü bakir kayalıklar.

FİRAR



Ne yazık ki dünyamız eskisi gibi ıssız değil artık. Her köşe, ova, dağ, vadi, orman, ada paylaşılmış durumda. Hani içinizden bir ses adam gibi firar et dese, firar edilecek bir yer bulmak da zorluk çekersiniz. Elbette aradığınız, gitmek istediğiniz yer ıssızlık değil, başka bir köşe, şehir, kasaba, köy ise, seçenekleriniz oldukça fazladır.

Bazı isimlerin, yerlerin biz insanlar üzerinde anlamı, anıları önemlidir. Benim de doğumumdan bu yana hayatımda önemli bir yer kaplayan ismi Metin olan dostlarım oldu. Tam 6 kişi, hayatımın ilk 25 yılında çok önemli anılara imza attılar. Onlarla tanışıklığımı kronolojik olarak adlandırmam gerektiğinde 1. sıradaki Metin ile görüşemiyoruz artık. 2. sıradaki sıcakkanlı dostum, heyecanlı ve hızlı bir hayat sürmenin erken yolculuğunu yapalı çok oldu. 3 ve 4. sıradaki dostum olan Metinler ile sıcak ilişkilerim hâla devam ediyor.

Altı Metin’den kronolojik sıraya göre olan 3. Metin ile dostluğumuz çok uzun zaman önce başladı. Görünen o ki, bir ömrün sonlu zamanına kadar gidecek. Çünkü saygı, samimiyet, ortak yanlar hep var oldu. İkimizde tabiatın çocukları olarak zaman zaman, tabiatın tenha yerlerine sığınır, yeterince sosyal olan hayatımızı dinlence yaparak, tekrar yeni kazanımların dönüşümüne hazırlarız.

Dostum Metin uzun zamandır yenilediği teklifi yine yaptı; “ Ne zaman firar ediyoruz” dedi. Gün ve saat kararlaştırıldı. Gerekli malzemeler alınıp ince planlar yapıldı. Bu sefer kesinlikle firar ediyorduk şehrimizden. Bu iş sessizce olacaktı. Malumunuz firar ederken çok sessiz ve dikkatli olmalısınız!

Dost Metin ile firarımızı karadan değil de denizden yapmaya karar verdik. Öyle ya karayolları, köşe başları tutulmuş olabilir. Bizi firarımızdan vazgeçirebilirler di! Dost Metin’in büyük yardımı ile firarın planları yapıldı. Çıkış yerimiz Yat Limanından olacak. Bir Pazar vakti, şehir uyurken, valizlerimiz ile geldik. Yedek benzinimiz, suyumuz, yiyeceklerimiz, can yeleklerimiz, fotoğraf makinelerimiz, Yol gösterici aletimiz, telsizimiz her şeyimiz Metin’in Firar isimli küçük teknesine yüklendi.

Marmara Denizinin suları firarımıza uygun durgunluktaydı. Metin, Firar isimli teknesine “tam yol ileri” dedi. Saate 6 mil yol alan küçük teknemiz ile birlikte şehrimizin büyük çoğunluğu miskinlik uykusundayken kaçıyorduk. Kara ile olan beden bağımızı keser kesmez, sanki karanın tüm yazılımları, yaptırımları, kararları, korkuları da yok olmuştu. Bu firar meğerse ne kadar güzel bir kurtuluşa giden yolmuş!

İnsan ister istemez ülkemin can pazarlarının yaşandığı zamanlardaki firarları düşünüyor. Firar edemeyip hapse düşüp de, canlarını genç yaşta kuru bir ipe teslim etmelerini hüzünle içe çektim. Bir şekilde firar edip de hâla yurtdışında yaşayan bir sürü aydınımız, emekçimiz var. Birçoğu da yurtdışında ülkesini göremeden öldüler. Ya firar edemeyenler! Pazarlıkların, ticaretleşmelerin adaleti ile zamansız ölüme gitmediler mi? Korkunun olduğu düzenbazlığın bol olduğu yerde adalet de olmuyor. Ele sancılı dönemler yaşanıp, darbeler yapılıyorsa, inanılmaz kıyımlar yaşanıyor. 1960–1970-1980’li yıllar, acıların başladığı, aklın, felsefenin, sanatın ve adaletin bir kenara atıldığı yıllardır…

Söz konusu can pazarıysa, adalet de işlemiyorsa, firar etmek; insanın boynunun borcu olmalı. Şimdi şu an henüz söz konusu olan can pazarı değildir! Ama şehirlerin darbecileri değişti artık. Adaletin bir ayağı hep aksak! Siyasetin sihirbazlık oyunları her geçen gün daha bir sihirbazlığa dönüşüyor. Küçük esnaf ile bağlantısı olan her türlü meslek büyük acılar, zorluklar çekiyor. Bütün bunların üstüne şehirlerimizin yeşillikleri hızla beton ormanlarına dönüştü. Modern dünyanın korkunç araçları da ses ile karbondioksit ile korkunç bir kirlilik yapıyorlar zaten. Bütün bunları bir araya topladığınızda, darbelerden daha büyük darbe çıkıyor ortaya. Bu darbeciler hemen de öldürmüyor insanı. Çektire çektire, o güzelim insan, ne hallere düşüyor.

İşte dostlarım biz Metin ile firar etmeye karar verdik. Sonunda Marmara Denizinin görkemli dingin kucağına attık kendimizi. Kim bilir bu sulara kimler kurtuluş için çıkmış ve dünyevi kurtuluşunu bu suların derinliklerinde saklı tutmuşlardır. Dünya denizlerinin altı hâla tam manası ile keşfedilmemiş oluşu, derinliklerin gizemlerine ulaşamamaları bir taraftan sevindiriyor beni. Çünkü bilirim; insanoğlunun eli, temizlikten çok, kirlilik üretir. İnsan beyninin doyumsuz özlemleri güya insanlık adına denizlerin altını üstüne getirir; yüce insanın imkânları yetse!

Yaklaşık 10–12 mil gittikten sonra küçük ve sakin koya geldik. Koyun en önemli bekçileri çınar ağaçlarıydı. İki büyük yaşlı çınar ağacı kara ile deniz çizgisinde bir yerde yıllarca yaşam savaşı vermişler. Kökleri karanın duru sularına uzanırken, gövdeleri inanılmaz bir şekilde denizin maviliğine doğru uzanmış, hatta yatmış durumda.

Küçük koy yakınındaki kayalıklar aynı zamanda martı sürülerinin de yavru büyütme yerleri olmuş. Büyük kayalar, belki de binlerce yıl, deniz ile çarpışa çarpışa gazi kayalara dönüşmüşlerdi. Ama bu oyuklardan, bu yıpranmalardan ne kayalar, ne deniz şikâyetçiydi. Firar isimli beyaz teknesini dost Metin kıyıya 40 metre kadar uzaklığa demirledi. Teknenin olduğu yerde derinlik iki metre kadardı. Demir atmadan önce eşyalar ile birlikte 10–15 dakika kadar uğraştıktan sonra yaşlı kayaların üzerine çıkabildim. Ve sonra o kayadan, bu kayaya kimi zıplayarak, kimi çok dikkat ederek, firarın son bulacağı küçük ve sakin koya ulaştım.

Metin arkadaş, bir süre teknesinde kalıp yüzmeyi, teknesinin bakımını yapmayı seçti. Ben denizi firarim için kullanmış yine kara ile olan aşkımı yaşamak için sakin koya gelir gelmez, fotoğraf çekmeye başladım. İki tepe arasında uzanan küçük vadi, yağmur ormanları gibi birbirine karışmış, hangi ağacın kökü, dalı, yeşili kime aittir diye anlayamıyorsunuz. Küçük ormanda yürümek, biraz ilerlere gidip fotoğraf çekmek istedimse de, orman, insansız oluşunun harika tadını çıkarmak için, öncelerden kalan patikaları bile dallar ile örmüş, kapatmıştı.

Deniz yolculuğu, küçük ormanın içinde saklı dünyaları arayışım, oldukça acıkmama neden oldu. Metin’e seslendim o da aç olduğunu söyledi. Doğal olarak, küçük koyun böğürtlen gölgesi altında medeniyetin biraz uzağında ama oldukça sakin-dingin bir ortamda yavan ekmek bile tatlı geliyor insana. Peynir, ekmek, domates, biber, zeytin, kavun ve su; en lüks lokantanın menüsünden daha güzel geldi bize. Yemek biter bitmez; herkes kendi işine geri döndü. Metin küçük teknesine belki de bu dingin ortamda teknesinin temizliğini yaparken bulacağı ruhsal şifasına giderken ben de küçük ormanın yukarılarındaki tepelere bir keçi gibi tırmandım.

Tepe oldukça dik ve yerlere düşen kuru çam yaprakları yüzünden kaygandı. Ama istekli bir adam vardı, çam kokulu tepenin zirvesine ulaşmaya. Tepe yoğun bir çam orman kokusu ile şehvetli bir kadın gibi karşıladı beni. Arkama dönüp baktığımda, deniz, küçük koy ve yaşlı çınar ağaçları; doyumsuz bir manzarayı davetkâr bir kadın gibi sunuyordu. Sanki yaşlanma durmuş, tekrar geri dönüşüm başlamış gibi…

Firarımız 10 saat sürmüş, sorumlu bekçimiz borazanımızı öttürmüştü. Borazan; tepeleri, ormanı, küçük koyu, çınar, çam, zeytin ve ismini bilmediğim bir sürü ağacı bırakıp, şehrin gürültüsüne, adına uygar yaşam dediğimiz ve yaşanmaz hâle getirdiğimiz yere geri dönmemiz için çalıyordu.

Uzaklarda bir yerlerde, kilise çanları çalıyor, ezanlar okunuyor, dilini bilmediğimiz yüzlerce sesleniş ile dualar okunuyor; biliyorum. Bir şey daha biliyorum ki, insan, yapabileceği en küçük firarı bile yapmalı, güzel yaşamın sonlu bedenini son ana kadar; temiz, bakımlı ve taze tutmalı! Yoksa köhnemişliğin korkulu bedenini en çok sevdiklerimiz bile kendinden uzak tutmanın yegâne kültürü olarak görürler; bileseniz…

Güven





















ÜSTÜME GELME GECE

Kemera; Güven  Selçuk Müzesi-
Ressam Ziya Gürel

Kamera; Güven  Spil Dağı ,Ormanı -Manisa
Resim yazısı ekle
Kamera; Güven  Selçuk-İzmir
Gece bir yorgan gibi çöküyor kasabanın üstüne.
Kimi canlı gam,kimi neşe,kimi içlik üretecek
bu gece... Kimi için ayrılamayacak diğer gecelerden
farkı olmayacak... Kimi için, gece kendi anlamını
beden dili, kalemi ile kazıyacak,en sert olan
granit taşına,bir iz bırakacak; geceden
kalan...

ÜSTÜME GELME GECE


İnsanın doğumuyla günlerin de gecelerinde doğumu başlar. Bir insanın bir ömrü boyunca ortalama 22 bin gün ve gecesi vardır. Bu da 22 bin kez gece ve gündüzün üstünüze doğması demektir. Kısacık sanılan ömürlerin sihirli uzantıları yine insanla anlam kazanır! Yine insanla uzun yaşanmışlıklara dönüşür.

İnsan, gündüzü kabul ettiği gibi geceyi kabul edemedi bir türlü. Geceler, tüm renklerin siyaha dönüştüğü geceler; aynı zamanda insanın dönüşümün de hızlandıran, insanın geçişini, ölüm ile yaşamı eşitleyen geceler… Hangimizin gecelere ait hatıraları yoktur? Hangimiz gecemizi yaşlı bir ağacın hemen yakınında taş bir evin ahşap eşyaları arasında hatırlamayız?

Yasemin ve karanfil kokularıyla sarhoş olup, ipeksi tene dokunur, onu koklar gibi yaklaşmadık mı gecelere? Yaklaştık elbet. Gecenin içine girdik. Gündüzün ışıltılı görkemini bir kenara bırakıp, gece ile dans etmedik mi? Bizi saran, bizim bedenlerimizi örten gece hiç ayırt etmeden tüm insanlığı örtmedi mi? Örtmeyecek mi? Örtecek elbet, örtecek…

Geceye dair söylenecek çok şey vardır. Bilirim, insanoğlu zengindir iç dünyasında. Dışta en renksiz, en donuk görünen insan bile iç zenginliği deryalar gibi olabilir! Kırk yılda bir olsa, benim de geceye dair söyleyeceğim vardır:

Gece ne olur üstüme gelme bu gece! Spil Dağ devasa bir gölgeye dönüştü gece ile birlikte. Çamların yakınlarında yaşayan baharat kokuları yayıldı alabildiğince karanlığın içine. İç içe geçmiş binlerce baharatın, çiçeğin baş döndürücü kokuları; gece ile birlikte karıştı serinliğe… Gelme gece, ne olursan gelme üstüme. Örtme üstümü, çökertme sessizliğini, karartma sonsuza uzanan yüzünü; ne olursun gelme üstüme bu gece!

Ben ne dersem diyeyim, gece yine gelecek üstüme. Yine karanlığı ile örtecek beni. Hazırlayacak günün ışıltısına. Hazırlayacak günün bir başka gecesine. Gece çok ağır, çok karanlık, çok sessiz bu gece! Ne olur gelme, gelme üstüme gece… Kendimi Spil Dağına verdim. Osmanlı şehzadeleri gibi dayadım sırtımı Spil’in güvenli yüksekliğine. Spil, içinde kim bilir ne hikâyeler gizlidir. Kim bilir kaç gece düştü üstüne. Kaç âşık saklandı, gölgelerine? Zeybekler, koştu, aktı senin ormanına, mağaralarına, yaşlı ağaçlarının koyu gölgelerine. Ve sen Spil, gece ile gündüzü kim bilir kaç zamandır yaşıyorsun?

Şairin dediği gibi; “ Bense bir türlü akıl erdiremiyorum. Gündüz mü kovalıyoruz geceyi mi? Uzanıyor mu ömrümüz, kısalıyor mu?”

Gelme dedikçe geliyor gece üstüme. Çoktan sönmüş yıldızların parlayan ışıklarıyla geliyor, gelme dedikçe üstüme. Ağlayan kaya çoktan dindirmiş gözyaşlarını. İda Dağları çoktan uğurlamış Tanrılarını. Şimdi en yüksek tepeden Zeus bakmıyor Truva Savaşına. Athena, Afrodit, Hera görünürlerde yoklar.

Paris’in oku Akhilleus’u sol topuğundan vuruyor ve ölümsüz yaşam ölüme doğru büyük bir sancı duyuyor. Gece, Akhillius’un acısını hatırlamışçasına acı veriyor bana. Sol topuğumu yokluyorum, bir ok yarası yok. Kanamıyor. Sol kolumu yokluyorum onda da bir yara, bir kan izi yok. Öyleyse! Sol tarafıma göğsüme, karın hücrelerime dokunamıyorum. Olanca acı, gecenin baskısı bedenimin sol tarafına, omuz ile bel izahına yüklenmiş. Gelme gece, ne olursun gelme üstüme.

Geceyi kandırmak için, gecenin marifetlerinden söz ediyorum. Kuzey Yıldızı, Büyük Ayı, Küçük Ayı, Andromeda takımyıldızı ile oynaşıyorum. Gece kanar gibi oluyor yine kanmıyor bana. Çoban yıldızına sesleniyorum, geceyi durdursun diye! Çoban Yıldızı büyük bir aydınlık ile selamlıyor beni. Geceyi, dert etmemek gerektiğini, asıl sorunun insanın kendinde olduğunu söylüyor. Evet, gecelerin ve gündüzlerin ağırlığı, insanın, insani duygularıyla beslenir. İnsan, duygularına gem vurmak istemezse gece de, gün de ağır bir şekilde çöker insanın üstüne.

Gecenin ağırlığı, Çoban Yıldızının ışıltısıyla hafifliyor. Sonra, gece takımyıldızları, gezegenler, göktaşları ile birlikte güne doğru akıyor. İç dengeler yine insanın kan ve hücre akışları ile birlikte dengeleniyor. İçselleştiriyorsun geceden kalan ağırlığı kendince. Taşıyabileceğin yükünü belirliyor ve o yükün birilerine derman olabileceğini düşünüyorsun.

Gece, güne yaklaşırken bir kez daha “merhaba” diyor Çoban Yıldızı; “Aferin, yükünü almışsın. Taşıyabileceğin yükü, şimdi diğer insanlarla, şifa bekleyenlerle, yönünü kaybedenlerle paylaşmalısın.” diyor ve kayboluyor gecenin kayboluşu gibi…

Geceden kalan ağırlık biniyor üstüme. Ama bu sefer acı vermiyor. Sol yanım, gece gibi sızlamıyor. İnsan denen canlının, geceye, gecenin karanlığının içindeki yıldızlara, gezegenlere, göktaşlarına ne kadar çok şey borçlu olduğunu düşünüyorum.

Kozmosun içindeki bana ait olan gece ile borç alacak meselemiz sessizce, hafif acılı bir keyifle çözülürken, dünyevi borçlarımızın bitmeyen çileleri gün ile başlıyor. Yara almış adalet, yara almış insanlık; gün ile inanılmaz şekilde boğuşmaya başlıyorlar, insani gelişme diye, birinin feryadı diğerinin sevinci oluyor; ne büyük bir acı ve gafletin öyküsü yazılıyor yine…
Güven






















22 Eylül 2010 Çarşamba

ETKİLENME

Kamera; Güven   Alaçatı
Küçük Taş bir mekan. Çiçekler ve ağaçlar
ile süslenmiş bahçesi, güleryüzlü karşılayanı
var.
Yaşadığı yerlere önem verip önemseyenler
her zaman etkiler beni...
içsel ırmaklarımı kurumuş da olsa
akmaya zorlar benim...


ETKİLENME



İnsan olup da bir şeylerden etkilenmeyen var mıdır acaba? Ağaçtan veya ormandan… Tepe veya dağlardan… Kadın veya kadınlardan… Hayat akışımızı değiştiren belki de yavaşlatan veya hızlandıran etkileyici olayların etki alanında yaşarız. Ne kadar kültür yüklü, ne kadar kurnazlık içinde olursak olalım, etkilenmelerimiz, bizim etki altında kalan canlılar olduğumuzun kanıtıdır.

Olağan bir günün yoğun gecesi içindeydim. İlkönce yaşlı atamın hastalandığını öğrendim. Koca çınar, anneannem hastaymış. Annem, ana gibi yâr olmaz deyip hemen yanına koşmuş. Annemi aradığımda telefonun ucundaki sesin normal bir ses olduğunu duyunca biraz rahatladım. Doksan yaşı bulmuş anasının yanındaydı. Bizim anamızın anası, neredeyse bir yüzyıllık yaşama adım atmak üzere!

Annem ile telefonda hal-hatır sorduktan sonra, Ayşe anneanneyi ver de onla da konuşayım, dedim. Telefondaki Ayşe anneannenin sesi, yine aynı dinç, kararlı, aydınlık ve mizah dolu sesti… Anneanne: “iyiyim, yine beni almadılar” dedi. Kim almadı seni, deyince; “Allah Dede” dedi. Yaşamının en ileri, yaşam ile ölümün her an kapısını çalacağı zamanda bile vicdani temizliğin rahatlığı ile mizah yapıyordu. Gitmek ile kalma arasındaki son anlarda, yorgun bedeninin artık gitmeye daha yakın olduğunun kara mizahını yapıyordu.

Benim haylaz yaşamımda kimlerin hakkı yoktur ki? Yaşlı atalarımın, bu dünyayı göç eylemiş onurlu güzel insanların tamamının hakları vardır üzerimde. Bu hak, sonsuza açılan köleliğin hakkı değildir elbet. Hayata olan inancımı, coşkumu, adımlarımı atmakta yardımcı olmalarının minnet dolu duygular içinde onlara olan bağlılığımın gösterisinin armağanıdır…

Yaşlı atam ve annem ile biten telefon konuşmasından sonraki rahatlamış olmamın getirisi bir başka telefonun çalması ile bütünleşti. Arayan uzak diyarların dostu Ercan Bey’di. Diyar, uzak olmasına uzaktı ama teknolojinin beyin dalgaları ile birleşmesi, bilginin felsefe ile kavuşması, zaman zaman taşmışlığın bereketini sunmayı gerektiriyordu. Ercan Bey’de öyle yaptı. Kitaptan, şiirden, felsefeden ve daha kim bilir nelerden konuştuk, bize yetmeyen yarım saat içinde…

Dostlukların ideolojik yanı olmayınca, kendiliğinden küçük bir dere gibi öylesine akıyor kavuşacağı büyük ırmaklara doğru. Ercan Bey’le bir yıllık geçmişe bakarsan, geçmişin tazeliği, geleceğin önünde bir engel olmayacağının sevincini de yaşatıyor bana. Bu dost adam, insanı, sanatı, doğayı seviyor. Öyleyse, sevinci de, hüznü de, felsefeyi de, ulusal kaygıları da paylaşa bilirsiniz böylesine kıt bulunan insanlarla.

Ercan Bey ile ortak yanlarımızdan birisi de kitaplar. Kitapların etki alanında, onların dönencesinde dönüyoruz biz de, dünyamızın evren içindeki sonsuza açılan döngüsü gibi. Demek ki Ercan Bey ile aynı şeyleri aynı zamanlarda düşünmüşüz. O da, hayatında şiirin olması gerektiğini söyledi. O anda masamda bulunan kitaplara baktım. Ve gülümsedim. Aynı şeyi yaş 44’e geldiğinde ben de anlamış, şu an hayatıma üç şiir kitabı girmişti. Cemal Süreyya’nın Üstü Kalsın, Halil Cibran’ın Ermiş ve Can Yücel’den bir şiir kitabı.

Ercan Bey ile kitaplar arasındaki geçişe devam ediyoruz. Soruyor bana; “ o malum kitabı okudun mu hocam?” telefonun ucunda gülümsüyorum. Okumadım, diyorum. Çünkü bendeki bu beden, herkes bir yerlere koşarken, benim beklememi söylüyor. Nasıl olsa, okuyanların anlatıları kaplıyor tüm medyayı. Ve bu ülkede, adalet varsa, kitabın söyledikleri de, gerçeğin ta kedisiyse, bir şeyler yapar, iyilerin, adaletin dengesi adına… Bu sefer Ercan Bey gülümsüyor… Durmayan ve bize göre hızla akan zamanda bir başka konuya geçiyoruz. Masamda duran diğer kitap, Alev Alatlı’dan söz ediyorum. Hangi kitap, deye soran Ercan Bey’e “Aydınlanma Değil, Merhamet” kitabı olduğunu söylüyorum. Yine gülümsüyor Ercan Bey. Kısa bir zaman önce okudum, çok etkilendiğim bir kitap, diyor.

Ercan Bey ile vedalaştıktan sonra, masamdaki kitaplara bakıyorum. Üşenmeden sayıyorum. Tam tamına sekiz adet kitap. Muhtemelen üç-dört tanesi ile daha yakın olacağım akşamda, daha günlük gazetenin bitmemiş yaprakları da öylesine açılmış, beni bekliyor. Bu akşam, televizyona da zaman ayıracağım. Geç vakitte, Peter Chelsomlum’un romantik komedisi Aşka Davet filmini izleyeceğimi bilmek de ayrı bir beklenti keyfi oldu benim için.

Kütüphaneden yeni aldığım dört kitaba bakıyorum. Dördü de Oktay Akbal’ın kitapları. Belki de ustaya bir özrün kitaplarıdır bu kitaplar. Kütüphaneye gidince çılgınlar gibi Oktay Akbal’ı aradım bugün! Belki de bu arayış, Türk Edebiyatını yaşarken ihmal edişimizin bir vicdan ödeşmesidir diye düşündüm. Kütüphane müdürü Cafer Bey’den yardım istedim. Ve Cafer Bey’in yardımı ile Oktay Akbal’ın kitaplarını görünce birbirini hiç tanımamış ama daha tanır tanımaz birbirine ısınmış iki dost gibi etkilendim. Ne olursa olsun, bedenim yorgun düşse de, okumaktan gözlerim kanlanıp bana acı da verse, bu kitaplar okunacak. O zaman, bu ustanın kalemi için, felsefesi için daha anlamlı teşekkürler yapılacak…

Masamın üzerinde duran diğer kitaplara baktım. Çok ilginç bir sıra dizilimi içinde birbiri üstüne yaslanmış üç kitap sol yanımda duruyordu. Sırasıyla, en altta bulunan Sohopenhauer’in onun üstünde Nıetzche’nin kitabı ve onların üstünde de Halil Cibran’ın kitabı duruyordu. Beyin hücrelerim tam da etkileşim ve etkilenme düşüncesi içinde düş kurarken, bu üç değerli insanın da birbirinden etkilendiğini hatırlattı bana. Ve bu etkileşim, kronolojik sırayı da doğru bir şekilde masamda adaletli bir diziliş içinde yapmışlardı…

Sonuçta zekânın sahibi insan, doğuştan bazı beceriler içinde olsa da, hayatını etkilenmeler üzerine inşa ediyor. Bu insan, ne kadar usta mimar, mühendis, yazar, dahi olursa olsun, etrafında bulunan etkileyicilere muhtaçtır…

Yalnız ben ve benim öğretilerim, zekâm, kurnazlığım, malım-mülküm yeterli diyenlerin dünyası, sürekli ikilemler içinde boğuşurken, aynı zamanda zaman içinde vicdani boğuşmayı da ödenmemiş borçlar arasında bırakacaktır…

Etkilenme ve etkileme, doğal bir şekilde, zorlamadan uzak ve insanın tabiatını hasarlı bir değişime yöneltmiyor; insanı, bilime, sanata, müziğe, felsefeye, tarihe yönlendiriyorsa; o zaman eğri-büğrü evler, apartmanlar, siteler yerine bakımlı bahçelerin ve bol bulunan yaşlı ağaçların modern dünyasında da yalnızlığı bir kâbus gibi kabul etmemişliğin etkilenmişliğini yaşarız diye düşünüyorum.
Güven

20 Eylül 2010 Pazartesi

SESLER

Kamera; Güven  - Tekirdağ
İnsanın dostlarından birisi de küçük
bir çocuğun olması ne büyük bir
ayrıcalık! Küçük bir çocuk, tabiatın kokusu
ve heyecanı ile eşlik eder size.


Kamera; Güven  Tekirdağ
Tekirdağ Şehitler Abidesi ağaç topluluğu
belki bir koru bile değil ama, bize bir orman
çokluğunda, orman kadar güzel kokular,
görsellikler veriyor.


Kamera; Güven   Doğa Irmak e Abide
Ben şımarık kuşların sesini ve bedenlerini
ararken Doğa'da kendi oyunları içinde
yarının zorlu dünyasına hazırlanıyor...
SESLER



Gün yaşlanma derdi olmadan geceye yaklaşıyordu. Doğa Irmak ile akşamüstü gezintisine çıkmıştık. Bize en yakın ve sık gittiğimiz yere gitmeye karar verdik. Tekirdağ Şehitler Abidesi bizim için önemli bir dinlince mekânıydı.

Şehitler Abidesinin bulunduğu yerde bir dinginlik bulurduk her zaman. Yüzün üzerindeki çam ağacı, diğer seferlerden daha yoğun orman kokusu taşıyordu. Bu akşam hazan mevsiminin en yoğun kokularını duyuyorduk. Toprak, ağaç, yaprak ve orman kokusu…

Bu yüzdendin hazan mevsiminin çok özel oluşu. Döngünün yer değiştirdiği ölüm ile yaşamın birbirini eşitlediği güzel bir mevsimdir hazan mevsimi. Yeşil, kızıla, sarıya, yaşama dönüşecek, ölüme; yolculuğa çıkar. Kuşlar göçün son dalgalarını bu mevsimde tamamlar. İnsanlar bu mevsimde kış hazırlıklarını yaparlar.

Salçalar, turşular, pekmezler, tarhanalar, kuskuslar, makarnalar bu mevsimde beden türküleriyle birlikte üretilir. Doğa Irmak ile biz de bu mevsimde gittik Abidenin bulunduğu orman kokulu yere. Toprak, dal, yaprak ve orman kokusu; büyülü bir davetiyeydi sanki bizi oraya çeken.

Abidenin bulunduğu bu dingin yerde, 1915’li yıllarda gömülmüş genç askerler koyun koyuna yatıyordu. Çam ağaçlarının kökleri onların bedenlerine kadar uzanıyor, belki de onların ruhlarını çamların göğe açılan tepelerine taşıyordu. Abidenin manevi huzuru, bu sefer farklı bir coşkunun kuş seslerinin amansız buluşmasını yapıyordu.

Bu sessiz yere o kadar gelmiş ama bu coşkuyu, bu kuş çığlıklarını hiç duymamıştık. Abidenin yerli konukları kumrulardır. Burada yaşarlar, burada sevişirler, burada yavru büyütürler. Kumruların birbiriyle olan flörtleri, birbirlerine seslenişleri ve dansları, bu dingin yerin alışıldık gösterileriydi. Ama şimdi; şimdi başka bir coşku, başka sesler vardı dinginliğin bol olduğu, orman kokulu bu yerde.

Sesler, o kadar güçlü bir sevincin şımarıklığını yaşıyordu ki, bunu ancak mutluluğu toplu olarak yaşayan, çocukluğunu bu seslerle bütünleştiren birisi anlar. Tıpkı yabancı bir müziğin melodilerini dinleyerek anlattığı duygusal öyküyü anlamak gibi!

Daha günün ışıkları gecenin koynuna girmemişti. Ve biz Abidenin bulunduğu yerde harika bir şölenin içindeydik. Bende seslerin bu şımarık coşkusu içinde ayağa kalkmış, seslerin bedenlerini görmeye çalışıyordum. Yüksek çam ağaçları ve yoğun yaprakları kuşları görmemi engelliyordu. Ama bu sesler, beni çılgına çevirmeye yetmiş, çocukluğumun en haylaz zamanlarına gitmiştim.

Yaşlı dut ağacının altında, sürüler halinde dut yemeye gelen sığırcık kuşlarını bekleyen haylaz bir çocuktum. Dut ağacı benimdi. Elimde bir sapan ve avcı ruhuna bürünmüş küçük bir çocuk…

Abidenin coşkusunu veren sesler de sığırcık kuşlarının sesleri gibiydi. Yukarılara, seslerin geldiği yerlere bakmaktan başım dönüyor ama gönlüm yere bakmayı istemiyordu. Görmeliydim o şımarık kuşları. Görmeli bu sefer elimde bir sapan olmadığını göstermeliydim. El sallamalı, onların haylaz oyunlarına katılma isteğimi bildirmeliydim…

Benim şaşkın halim ilkönce Doğa Irmağı şaşırttı. Sürekli yukarılara bakmam, sürekli yer değiştirip o ağaçtan bu ağaç altına gitmem; Doğa Irmağın alıştığı bir durum değildi. O kendine has çocuk gürültülerini yaptıkça sadece sus işareti yapıyordum. Biliyordum ki bu şımarık kuşlar buranın misafirleriydiler. Muhtemelen göç yolunda küçük bir mola halindeydiler.

Bu kuşlar kuzeyden gelip güneyin yolcularıydılar. Kim bilir kaç bin kilo metre uçacak her molada böyle şımarıkça, neşe içinde eğleneceklerdi.

Sesler, o kadar güzel, o kadar neşe doluydu ki, bir saniye bile kaçırmak istemedim. En sonunda seslerin sahibi olan kuşlardan birkaç tanesini gördüm. Bu kuşlar, buranın bildik kuşları değildi. Serçeden büyük, kumrudan küçük uzun kuyruklu göçmen kır kuşlarıydılar.

Tahmin ettiğim gibi neşe içindeki şımarmaları kısa sürdü. Gelmiş oldukları gibi birkaç saniye içinde havalanıp güneyin uzun yolculuğuna çıktılar. Onca kuşun havalanmasından geriye kalan; havada uçuşan iki tüy oldu. Biri gri, diğeri beyaz küçük birer tüy… Tüylerden birisi güney yönüne ağır ağır inerken, diğeri kuzey yönüne, bana doğru harika bir süzülüşle yöneldi.

Şairinin dediği gibi; “ağırlığı yoktu diyemem, tüyün de ağırlığı vardır.” Tüy de, yerçekimine başkaldıramayarak yere iner. Ağırlıksızlığın olduğu yer uzaydır. Sonsuzun olduğu yer, hemen üstümde, Abidenin yan yatmış çamlarının üstünde uzanıyordu. Bu uzanışın ne ağırlığı, ne de yönü hesaplana bilinirdi. Birbiri içine geçmiş galaksiler aklın sınırlarını zorlayan hızda dönüyor ve döngünün içinde bir başka galaksinin yanı başında büyülü bir erişilmezlik içinde yol alıyor…

Atalarımız; “gezen kurt aç kalmaz.” derler. Bir akşam gezintisi küçük bir hareket; coşkuyu, haylazlığı, sonsuzun sonlu bedeninde bir başka yaşamları çıkardı ortaya. Yaşamak, fark etmek ve bu farklılığın içinde kendine ait bedenin beden ile ruhunun onurlu saygınlığını kazanmak da ayrı bir güzellik, yaşamın coşku dolu haylaz sesleri arasında…

Güven





YALNIZLIĞIN KÖPRÜSÜ

Kamera; Güven -Kumbağ-Tekirdağ
Issız küçük bir koyda rastladım onurlu yorgun
bedenlerini taşıyan çanar ağaçlarına. Erdemli
geçmişleri saygıdeğer bedenlerine yansımıştı.


YALNIZLIĞIN KÖPRÜSÜ



Ulusunu, ülkesini, insanını, insanlığı, doğayı ve diğer canlıları sevmiş insanlar; hep yalnızdırlar… En güzel yemek sofralarında, en efkârlı rakı kadehlerinde, en şehvetli sevişmelerde yalnızdırlar…

Mustafa Kemal, mücadelesinde dostlarıyla, halkıyla birlikte başladı, birlikte geçti yalnızlığın Cumhuriyete açılan köprüsünden. Ama Atatürk olarak yalnız yaşadı, seçeneklerin en zor olan devrim kararlarını verirken… Yalnızlık, dehaların bilerek seçtikleri onurlu bir yürüyüşün geleceğe olan adımlarıdır…

Bilgiye ulaştıkça öğretilerin heyecanına kapıldıkça kalabalığın dışına çıkmaya başlarsınız. Ne kalabalığın devasa varlığı mutlu eder sizi, ne de onlarsız bir yaşamın gerekliliği. Yalnızlığa kaçtıkça doğum sancıları çeken kadın gibi doğurganlığı yaşar ve tekrar kaçtığınız o kalabalığa dönüp onlara hediyeler sunarsınız. İşte, yalnızlık, bilgiye açlık, öğretilere duyulan heyecan böyle bir şeydir! Her doğuşta, doğuruşta, yalnızlığın tepelerinden aşağılara inmeye başlarsınız.

Dehalar bu yüzden yalnızdırlar ama mutsuz değiller. Dehalar, bu yüzden sıradan insanın telaşlı mal-mülk edinmesine, sınırsız açgözlülüğüne kapılmazlar. Sadece hayatta kalmak için besleriler ve sürekli kozalarını örmekle meşguldürler. Büyük kalabalıkları sevmiş ama onların dışında yalnızlığı seçmiş bir şairde öyledir, yazar da, ressamda, tiyatrocuda öyledir. Yalnızlığın en koyu zamanında yazılan şiir, kalabalıkların kucağına bırakılır. O şiir, o şairin olmaktan çıkar, milyonların sevgilisi olur. O şiir, o şairinin şiiri, aşkı, sevdası, yalnızlığı değildir artık!

Ressam hayatını anlatan, içine tüm yaşamı, evreni gizlediği bir resim yapar. Yalnızlığın besinleri ile yaptığı resim, milyonlara ışık tutar. Ressam çizginin, boyanın, rengin, felsefenin, mimarinin tüm marifetlerini resme aktarır. Yalnız kaldığı dönemin, gelecek taze kuşaklarına anlatacak çok şeyi vardır o sanatın, o resmin… Bir deha, bir ressam, bir şair, yazar, mesleğini zaman ötesine inammışsa; aç kalmayı, karanlığı, yalnızlığı yadırgamaz! Bilir ki, çekilen bu çile, görülen zülüm, gelecek kuşaklara taşınan ve onları yaşama tutunduracak eserden öte bir şey değildir.

Bu yüzdendir dev teleskopların dağların tepesinde kurulmuş olması. Yalnızlığın, karanlığın içinden bakarlar sonsuz âleme. Bir tek gürültü, ışık istemezler göğün sesinden, ışıklarından başka…

Yemek sofrasında her akşam dostları ile birlikte olmak isteyen Atatürk’ün rakı kadehinde bir efkârın, bir şehvetin izleri yoktur. Kadeh ve efkâr, yalnızlığı dağıtmak için de değildir. Tam aksine o kalabalığın içinden çıkacak fikirlerin bir kozaya dönüşüm, halkına pahalı bir ipek kumaş hediye etmekten başka bir düşünce değildir ana isteği.

Her gün bir gazete okumaya başlamışsanız, ay içinde 5–10 kitap okuyor, birkaç sinema, tiyatro seyrediyorsanız ve fikirlerin sentezini korkmadan heyecan duyarak yapıyorsanız, yalnızlığınızdan, yalnız bırakılmanızdan korkmayınız! Bu sizin bir deha olduğunuzu göstermez ama dehaların patikalarından geçmeye başladığınızı, etrafınızla oyalanmak yerine dağların tepesine çıkıp, o yalnızlığın içinde yıldızlara bakıp ulaşabilme çokluğunu düşünmeye başlarsınız… Düşüncenin yalnızlığından korkmayınız. Bırakın yalnızlığa itilen bedeniniz kendi kozasını örsün. Bırakın en pahalı kumaşı üretsin. O kumaş, belki de onu bilecek bir tek terziye rast gelmeden öylece atılır bir köşeye. Bir köşede sararıp solan bir şiir, bir kitaptır, resimdir… Ama kumaş bedenin derinlerinden imbikten çıkar gibi çıkmışsa, yalnızlığın öğretilerinden bunalmamışsa; korkmayın, o kumaş, gelecek kuşağın elbisesi olacaktır.

Alman filozof Schopenhauer Seçkinlik ve Sıradanlık üzerine yazmış olduğu kitabında deha için;

“ Dehayı hiçbir ödül, onama, takdir veya anlaşılma beklentisi içinde olmaksızın eserini tamamlamaya ve yalnızlık içinde, kendi şahsi refah ve mutluluğuyla ilgili her türlü mülahazayı bir tarafa bırakarak takat getirebildiğince en büyük çabayı ve üretkenliği eserine adamaya sevk eden bu içgüdü böyle ortaya çıkar. Böylece o çağdaş dünyadan çok gelecek kuşakları düşünmeye zorlanır, çünkü kulak verse çağdaş dünya onu sadece takip ettiği yoldan çıkaracak ya da o yolu yürüme azmini köreltecektir. Hâlbuki türün çoğunluğunu oluşturan gelecek kuşaklardır ve zaman önünde sonunda onun kadrini bilecek yargı gücüne sahip azınlığı ortaya çıkaracaktır.

Hayatının kutsal bir tortusu ve gerçek meyvesi olarak eserini insanlığın mülkü kılmak ve onu daha iyi değerlendirecek gelecek kuşaklara iletmek, bu tüm diğerlerinden daha önemli olan amacıdır onun. Ve bir gün tomurcuklanıp defne çelengine dönüşecek dikenli tacı bunun için başına geçirir o. Bütün güç ve yeteneğini eserini tamamlama ve muhafaza etme çabasında yoğunlaşmıştır!”

Sıradanlığı, basit ve kolay yaşamı seçmiş tüm dostlara da selamı borç bilirim. Seçilen bu yaşam, en kolay olanıdır. Okumaz, öğrenmeye çaba göstermezlik içinde bize anlatılanları dinler, sadece bize anlatılanların kör kavgasını veririz. Sonuçta bu da inanmışlıktır! Ama kör ve başkalarının inanmışlığın harika bir siyasi oyunudur aslında…

Bu çalışmamı yine bir Alman filozofun harika sözü ile bitirmek isterim. Kant der ki;

“ İki şey var ki, ruhumu hep yeni, hep arıtan bir hayranlık ve müthiş bir saygıyla dolduruyor: Üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve vicdanımdaki ahlak yasası.”

İşte böyle dostlarım; bilgi ve aklın yalnızlığından korkmayın sakın! O yalnızlığa geçici olarak, eserlerini örmek için sığınır. Asıl korkunuz; cehaletin, bencilliğin yalnızlığı olsun…
Güven






















18 Eylül 2010 Cumartesi

YABANCILAŞIYORUZ

Kamera; Güven  -  Tekirdağ

Kendine, kendi kültürüne yabancılaşmamış ve
o kültüre adanmış bir ömrün harika santçısı;
Edip Akbayram
Ey,değerli, onurlu, erdemli güzel adam;
bu beden ve ruh, önünde eğilir senin...

YABANCILAŞIYORUZ



Yabancılaşmak kötü bir şey mi, iyi bir şey midir? Her akıl sahibi erişkin ilmi çalışmaları, felsefi öğretiler ile birleştirdiğinde insanlığın bir tek çıkışı olduğunu görür ve anlar. İsterseniz insanlığı Âdem ile Havva’da birleştirin! İsteseniz insanlığı denizlerden türemiş varsayın! İnsanlık gerilere gidildikçe herkesin birbirine akraba olduğu ilk zamana yani “zamanın başlangıç”ına ulaşırsınız…

Asıl sorun insanlık uygarlığı, gelişmeleri kovaladıkça kendi kendine yabancılaşıyor. Mahallemizin yaşayanlarının isimlerinden, sokağımızdan geçtik, apartmanımızın yaşayanlarını tanımıyoruz artık! Çok yakın gelecekte aile içindeki isimlerimizi bile bilmeyecek duruma geliyoruz. Artık herkesin ayrı telefonları, odaları, televizyonları, bilgisayarları, arabaları vardır. Ve her insanın kendi iradesi olduğuna göre, kendi yürüyüşünü yapacaktır. Nereye kadar? Elbette özgürlüğün sınırsızlığının sadece yabancılaşma ile yakalanamayacağının anlaşılmasına kadar!

Şimdi ben, daha tam manası ile birbirine yabancılaşmamış birçok insanın birbirini tanıdığı şehrimde kendi yaşamımın yabancılaşmamış keyfini çıkarıyorum. Sokağa, caddeye çıkınca hâla birkaç insana selam verip alabiliyorum. Bu da bu yabancılaşma çılgınlığı içinde kötünün iyisidir diye düşünürüm!

Güzel ülkemin göçmen ruhlu insanlarının vatan bellediği diyarlarda yabancı hayranlığı, düşkünlüğü çok eskilere gider. Yemeklerimiz, şarkılarımız, türkülerimiz, gelenek ve göreneklerimiz ayırt edilemez yoğunlukta birbirine karışmış, artık yabancı mı, bize mi ait diye sorgulamayı bıraktığımız bir sürü alışkanlık, söylem, isimlendirme vardır…

Büyük şehirlerimizdeki yabancı dükkân isimleri, gençlerimizin ağzındaki yabancı kelimeler en azından kendi kendilerine oldukları kadar yabancıdır bize. Bir milleti millet yapan en önemli nedenlerden birisi de dilidir! Dil, kaybolmaya, aşınmaya başladıkça daha yabancılaşma, konuşulanı anlamama, anlatamama ve değerlerimizi nesilden nesle taşıyamama başlar.

Bu yabancı hayranlığı, yabancı istilası yanında sevgili Hüsmen Amcamın da yangına körükle gitmesi iyice canımı sıktı. Hüsmen Amcam, her ne kadar midesine düşkün birisi olsa da bazen okuduğu bir kitaptan mı, yoksa izlediği bir programdan mı etkileniyor; birden kültür elçisine dönüşüyor! Yok, artık benliğimizi kaybediyormuşuz, yok bu milletin değerleri bir bir yok oluyormuş da, Milli Eğitim Bakanlığımızın umurunda bile değilmiş…

Yine özlemiş olduğum için Hüsmen Amcayı dolaşmaya gittim. Nereden de gittim? Başımın etini yedi yahu? Durum çok ciddiymiş! Şimdi önlem almaya başlasak, yeni doğmuş tüm çocuklarımıza kendi kültürümüzü, eğitimimizi vermeye başlasak bunun semeresini 25–30 yıl sonra alacakmışız. Ama ne hazindir ki sabreden ve geleceğe planlı yatırımı bir türlü sevemeyen bizler, günlük çıkarlar, politikalar, bencillikler peşindeymişiz! …

Olacak şey mi bunlar? Hüsmen Amca, dediğimde “oluyor bal gibi oluyor.” dedi.
Daha geçenlerde bir gazetemizin soylu yazarının bugünkü durumumuzun çok iyi olduğundan dem vurmasını okumuştum. Hatta hızını alamamış yazarımız Koskoca 1923–1950 dönemi ile 1950–1960 dönemini karşılaştırmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki okul sayısını, yol mesafelerini, baraj sayılarını bir bir karşılaştırmış. Yani, 1950–1960 dönemini açık ara önde “şampiyon” ilan etmiştir.

Büyük partimizin büyük başbakanı da sık sık tekrarlamıyor mu “bizler Cumhuriyet tarihinden bugüne kadar yapılan yatırımlardan daha büyük yatırımlar yaptık.” Sonuçta bizi yönetenler iyi işler yapıyorlar. Yatırımlar büyümüş, kişi başına milli gelir artmış! Bütün bunları Hüsmen Amcama söylediğimde; “ sen bunları benim külahıma anlat” demez mi?

O midesine düşkün, o pisboğaz Hüsmen Amca beni karşısına oturtup bir uzman edası ile konuşmaya başladı. Bak, bu banka, Fransızların, diğeri Yunanlıların, diğeri İtalyanların… Bak, bu kuruluş Arapların, diğeri Amerikalıların, diğeri İsraillerin…

Bu adam, sürekli midesini düşünen Hüsmen Amcam bütün bu bilgileri nereden öğrenmiş? Peki, Hüsmen Amca, bütün bunların yabancıların eline geçmesi, ülkemize yabancı sermaye gelmesi çok kötü mü? Dedim? Hüsmen Amcam, o midesini düşünen dev adam, bir çocuk gibi gülümsedi. Gülümseyişi acı bir çığlığın dünyayı terk eden bedeni gibiydi…

Beni şaşırtan Hüsmen Amcayı dinlerken bir taraftan da yıllar önce Mersin’e giden Atatürk’ün yaşadığı bir olayı düşünmeden edemedim!

Atatürk Mersin’e yaptığı seyahatlerinin birinde, şehirde gördüğü görkemli binaları işaret ederek sormuş;

—Bu köşk kimin?
—Kirikor’un…
—Ya şu koca bina?
—Yorgo’nun…
—Ya şu?
—Salamon’un

Atatürk biraz sinirlenerek sormuş; Onlar binalarını yaparken ya siz nerede idiniz? Toplanan kalabalıktan aksakallı bir köylünün sesi duyulur; Biz mi nerde idik?

— Biz Yemen’de, Tuna boylarında, Balkanlar’da, Arnavutluk dağlarında, Kafkaslarda, Çanakkale’de, Sakarya’da, bunların akrabalarıyla savaşıyorduk paşam! …

Atatürk, bu hatırasını anlatırken, hayatımda cevap veremediğim yegâne insan bu aksakallı ihtiyar olmuştur, der!

Peki, şimdi yabancılaşır, allı-pullu sermayeler gelirken, bizim sanayicimiz, işletmecimiz, insanımız nerede? Şimdi moda; kendi vatanında Türk olmak değil, yabancı olmaktan geçiyor… Ne hazin bir tarihi tanıklığın içindedir bedenim…
Güven