31 Mayıs 2010 Pazartesi

ES BRE DELİ RÜZGÂR

Kamera; Güven   Agora -İzmir
Topraktan,tozdan, taştan, eskilikten ibaret
antik kentler; ruhumu neden etkiler, ruhumu
neden zorlar;bilemiyorum...

Kamera; Güven
Antik şehrin çeşmesi bir damlasına bile
minnet duyacağımız suyu; şırıldatarak
akıtıyordu. Keşke,insana akacak her bilgi,
her görgü;böyle aksa da tüm bedenlerimize
harika bir rehber olsa.

ES BRE DELİ RÜZGÂR ES


Güney rüzgârı olanca şiddetiyle esmeye devam ediyor. Daha çok genç olan iğde ağaçları tam da çiçek zamanı sınanıyorlar. Hepsi bir zamanda ekilmiş hep aynı boyda ve aynı itaatkârlık içinde boyun eğiyorlar güneyin hırçın rüzgârına.

Sadece iğde ağaçları mı itaat ediyor sanki! Biz insanlar tarafından yere atılmış ne kadar çer-çöp, poşet varsa, ağaç yaprakları ile birlikte oradan oraya savrulup duruyorlar. Kim sorarsa lodos, kendi temizliğini yapıyor. Küçük alaboralar bir yeri temizlerken bir başka yeri inanılmaz bir çöp yığını içinde bırakıyor.

Birbirine sokulmuş kayıklara ne demeli? Limanı iyice şişirmiş taşma noktasına zorlayan güney rüzgârına karşın sallanıyorlar. Tüm kayıklar ciddi bir ahenk içinde, bir sağa, bir sola gidiyorlar. Onları limana bağlayan çımaların özgürlüğü birkaç metreyi geçmese de kayıklar bu özgürlüğü olanca şımarıklıklarıyla kullanıyorlar. Kayıkların gövdelerine bağlanmış otomobil lastikleri de birbirlerine verecekleri zararı engelliyordu.

Lodos baharı uğurlama, yaz dönemini selamlama hoş geldiniz seslenişi içindeydi. Akşam güneşi belirli yerleri ısıtsa da gölgede kalan yanlar soğuğu, üşümeyi hatırlatıyor. Böyle zamanlarda tenha olur liman. Tam da iğdelerin çiçek açtığı, yeşilin akşam güneşi ile dans ettiği en güzel anlar. Her tarafı karıştıran lodos, limanın pek kıymetli misafirlerini de karıştırıp erken uğurlamıştı bugün!

Birkaç inatçı kadın ve erkek lodosun tüm hırçınlığına rağmen umarsız oturuyordu. Kadınların saçları dalga, dalga uçuşuyordu. Sanki bedenlerini de uçmaya zorluyor gibi! Siyah gömlekli kadın, siyah gözlükleriyle gizemin, çekiciliğin çağrısını yapıyor, onun karşısında oturan kadın ise denge adına beyazın kendi sunumunu yapıyordu. Beyaz hırkası oldukça uzun ve inceydi. Onu lodosun soğuğundan korumak amacından çok üzerine oldukça sıkı bir şekilde yapışmış kot pantolonu örtme gayretini gösteriyordu.

Akşam güneşi muhteşemdi! Lodosa boyun eğmiş itaatkâr iğde ağaçları de öyle… Kayıkların her birinde dalgalanan Türk Bayrakları coşmuş, onları tutan bir engelleri olmasa hepsi, bir anda lodosun çılgın davetine ayak uyduracak durumdaydılar. Kırmızı üzerine beyaz ay ve yıldız; dünya ile uzay arasındaki ilişkiyi ne güzel vurguluyordu.

Kıpkırmızı renk, bu topraklar için dökülmüş kanın sonlu insan nesli içinde ne kadar anlamlı bir sonsuz mücadelenin kanıtıydı! Ya, kırmızının üstüne işlenmiş beyaz ay ve yıldız! Dünyadaki savaşların, insanlar arası oluşturulan kırmızılıkların öfkelerine gülüp geçmiyor muydu? Dünya insanı sürekli yeni sınırlar, sınırlamalar ile meşgulken; ay ve yıldızın yaşadığı uzay, sürekli sınırların ötesine doğru genişlemiyor muydu? Sınırı ve sonu olmayan uzay; kendi savaşını kim bilir hangi insanüstü beceriler ile veriyordu…

Olacak iş değildi! Lodosun tüm şımarıklığına karşın, bir başka siyah gömlekli bir kadın etek giymişti. Diğer kadınların sığındığı pantolona sığınmamış, kadın coşkusu içinde lodosun korkusuz gösterisini yapar gibi korkmadan eteğini giymiş ve cesur adımlarla inmişti iğde ağaçlarının bile itaat ettiği güney rüzgârının hüküm serdiği yere. Kadın açık alanda hemen iğde ağaçlarının altında üşümüş olacak yer değiştirip daha kuytu bir yere geçmek için ayağa kalktı. Başına gelecek şirin kazayı engellemek adına elleri de eteğinin çok yakınında daha rüzgârsız bir yere ilerledi.

İki genç adam da kadının yer değiştirme telaşına kafa yoruyorlardı. Birisi; “ Bir kazaya kurban gitmesin kadın?” deyince diğeri; “ Her an bir şeyler olabilir” deyip erkekçe gülümsedi. Plajda binlerce kadının arasında bizi zorla bağlasalar, Yunan Adasındaki çıplaklar kampına getirseler; bir kadının şakacı bir rüzgâr tarafından uçmaya çalışan eteği kadar heyecan verici olamaz! Böyledir hemcinslerim olan erkeklerin içindeki esen şımarık güney rüzgârı. Devirler, ilgiler, alakalar, ihtiyaçlar değişir de, erkeğin bu zaafı değişmez. Bir kader gibi bedeni taşıyan beyne yapışmış gibidir.

Biz bize benzeriz. Daha çocukluk, daha gençlik zamanlarında giderilmeyen açlık; bir ömür sürer de, onu dizginleyemeyiz. Erotizmi yakalayamayan bizler; pornografik kültürün kulu-kölesi oluruz. Tıpkı hırçın lodosa boyun eğmiş iğde ağaçları gibi boyun eğiriz, doymamış bedenimizin aç olan tarafına…

Liman çaycısı yanında duran garsona; “ Bizim kediyi gördün mü yok artık. Kedi kafayı sıyırdı ve gitti.” dedi. Kedinin gidişini fazla merak etmeyen garson, öylesine; “ niye?” dedi. Çaycı çocuk; “ Kedinin yavruları kaybolunca o birkaç gün deli danalar gibi bağırdı buralarda. Ondan sonra da sıyırdı ve gitti.”

Kedinin gidişine aldırmayan garson, çaycının insan ile hayvan arasındaki ilişkiye merhamet ile bakan sesine de aldırmadı. Öylesine dinledi ve birkaç çay satma umuduyla yeni oturan müşterisinin yanına doğru ilerlerdi.

Lodos, hırçındı, ortalıyı doza-dumana katıyor, insanı sersemletiyordu. Ama lodos, insan eliyle sağa-sola atılmış tüm pislikleri de bizim gözümüze sokar gibi etrafta uçuşturuyordu. Lodos, tüm pislikleri, çeri-çöpü uçuştururken bir başka fikirlerde benim bedenimde uçuşuyordu!

Neden, biz lodosun da, poyrazın da, keşişlemenin de, karayelin de keyfini yaşayamıyoruz? Biraz yağmur yağınca sel olup can alıp can sıkıyor! Biraz rüzgâr esince, kuyruğumuzu kıstırıp sığınacak köşeler arıyoruz! Ne yağmurun tadını çıkarıp şiire, aşka, umuda, sanata aktarabiliyor, ne de binlerce insanı bir araya toplayan şehirleri; iç açan, baş döndüren mimariye teslim edebiliyoruz…

Lodos, kesintisiz esiyor. Akşam güneşi biraz daha batıya ilerliyor. Siyah gömlek giymiş kadın gözlüğünü başına kaldırdı. Beyaz hırkalı kadın, iki çay daha istedi. Kırmızı bayraklar, beyaz ay ve yıldız ile dünya ile uzay arası birlikteliği dalgalandırdılar. Besledikleri kedi kafayı sıyırıp gitmiş olmasına üzülen çaycı çocuk, bir sigara daha yaktı.

34 ve 59 plakalı iki araç daha geldi balık lokantasının olduğu yere. Dünya inanılmaz hızını kesintisiz devam ettirirken, her an kesintiye uğrayan insan ilişkileri, kim bilir hangi kavgalara, ayrılıklara gebe olan planların esintilerini yapıyordu?

Lodos hırçın ve şımarık! Lodos ele-avuca sığmaz bir sevgili! Lodos aşk kokuları tütsüleyen bir rahip! Lodos, uçurtma uçuran telaşlı ve heyecanlı bir sonbahar çocuğu… Lodos, ben ve yalnızlık…
Güven

29 Mayıs 2010 Cumartesi

BORÇ YİĞİDİN KAMÇISIDIR

Kamera ; Güven
EDİRNE
                                       ARKAOLOJİ ve ETNOGRAFYA MÜZESİ

                                          Ne oldu evladım başını niye tutuyorsun?
                                      Hocam,pek kıymetli saygı değer hocam!
                                          Evet evladım
                                     Başım ağrıyor. Çünkü evde annem ve
                                     babamın sürekli tartıştığına tanık
                                     oluyorum.
                                          Neden evladım?
                                      Neden olacak borç yüzenden Hocam?
                                      Hocam siz de borçlu musunuz bizim gibi?
                                          Ne borcu evladım? İnsanın bir Allaha
                                          borcu vardır. O da...
                                     Kulların kula, kulların devlete borcu olmaz mı
                                       hocam?
                                           Sus bre zındık. Yeter bre zındık evladım!
                                           Yeteeer. Gidenler gidecek.Adam olanlar
                                            kalacak...

Kamera; Güven  EDİRNE

Hocam, anlatılan bir hikaye
vardır eskilerden.
Ne hikayesi evladım?
Dıral dede varmış eskilerden. Hani ney üflermiş.
Evet evladım?
İşte Dıral dede o ney'i tüm hayatımız
boyunca çalarmış ama, nedense
insan öleceği zaman duyarmış.
Evet evladım?
Duyar ve hiç çekermiş. Kula kulluk
etmenin,kul hakkı yemenin, adeleti
çiğnemenin ve insan olamamanın
acısını çekermiş o an...
Evladım sen çok konuştun şimdi değneği
alacağım elime.
Ele destur hocam. Gözümüz yok hocam.
Açsınlar gözlerini hocam. Sağır Sultanın
duyduğunu duysunlar hocam. Çılgın bir
adaletsizlik ülkemin zeminini kaydırıyor
hocam.
Dıral dede ney üflüyor hocam.

BORÇ YİĞİDİN KAMÇISIDIR


Ne varsa eskilerin sözlerinde, anlatımlarında var. Elbette ; “Borç Yiğidin Kamçısıdır.” Bunu kim reddedebilir ki? İstersen kabul etme, ben borçlanmayacağım de! Günde seksen kez cep telefonumuza gelen mesajlarda bankaların nasıl ve hangi şartlarda kredi vereceğinin haberleri var. Televizyonlarda da öyle! Reklâmın ve reklâmcının adaleti yok gibidir. Tüten en son ocak dahi reklâm ile tanıştırılıp bir şekilde borçlu kılınmalıdır.

Borçlunun kamçısı borcu verenin elindedir. Canı istedikçe kamçı önce havaya kalkar ve çok özel bir şaklama sesi çıkarır. Daha sonra borçlunun borçtan dolayı pörsümüş bedenine iner. Sağlıklı bir kamçılama işi olmasa da kamçı bedene sımsıkı sarılır. Ve tekrar geri çekilip, ayni işlem beş, on kez tekrarlanır. Kamçı, şaklamamın ötesinde incecik bir iz de bırakır geride. Hatta bir iz değil birden fazla izler; borçlunun onur nişanı gibi pembe ve kırmızı karışımı gülümser semirmemiş sıska bedenin üzerinde.

Borcun kamçısı indikçe ve kamçı acı dolu onur nişanları bıraktıkça, bedenin sahibi olan YİĞİT adam daha bir yiğitleşir. Ama bilinen yiğitler gibi dik durmaz. Bilinen yiğitler gibi gönlü zengin, gözü açık ve yardım sever de değildir. Zaten bilinen yiğitler gibi olsaydı, borcun kamçısına teslim olur muydu hiç?

Yiğitlerle dolu olan bu memleket bu kadar kamçı şaklaması arasında bu kadar sessiz kalıyorsa, yiğitliğin tanımı da tekrar anlatılmalı derim! Eskiden kalan yiğitlik yitiktir artık…

Yiğitlik anlayışımız kaçma ve sinmeye endeksli hale gelmiştir. Kimse borcun kamçı olacağını, yiğitliği destekleyeceğini de sanmasın. Borç kişisel olmaktan çıkmış tüm devletin da sığındığı bir kamçı beslenmesi haline gelmiştir.

Devletimiz borçlanıyor. Devletimizi örnek alan belediyelerimiz de borçlanıyor. Koskoca devlet ve belediyeler borçlanırken insanlarımız borçlanmasın mı? Elbette el birliğiyle borçlanalım. Neden? Çünkü hâla ; “Borç yiğidin kamçısıdır” inanışını sürdürüyoruz.

Direnen kendi yağı ile kavrulup bütçe sanatını öğrenmiş çok az da olsa borçlanmamış insanlarımız vardır. Bu güzel ve akıllı insanları ellerim acıyana kadar alkışlıyorum. Bu insanlar kendileri ile ne kadar övünseler azdır.

Borçlanmamış, kamçının incecik acılı türküsünü bedeninde hissetmemiş dostlarımızın en önemli desturları da; “ Borç yiyen kesesinden yer. Ayağını yorganına göre uzak.” sözleridir. Ne güzel!

Bu hengâme arasında en büyük olan en fazla borçlanırken çok hızlı fakirleşmeler, iflaslar ve yitik yiğitler oluşuyor. Ülke yeniden kendi kahramanlarını yaratıyor. Uyanık, iş bilir veya çok iyi bütçe yapıp harika bir harcama disiplini yapan insanların oluşturduğu bir avuç kahraman…

Elbette borçlanmanın da bedeli bol acılı, bol yanık sesli kamçılardır. Kimler için? Tabi ki soylu halkımız için. Ya devletin borçları? İş bilir yüksek bürokratlar işini iyi bildiği için şimdilik gemi su almadan gidiyor görünüyor. Peki, anlı-şanlı ve çok çalışanlı belediyemizin borçları ne olacak? Borç mazeretlerinden dolayı yatırım yapamıyor, hizmet veremiyorlar.

Sanırım belediyelerimizi de kurtarmak, oluşturdukları bataklıkları sivrisineklerden temizlemek için Çevre Temizlik ve Katı Atık ücretlerine kurtarıcı diye sarılmışlar. Bu yıl ki katı atık ücretleri tam tamına % 100 zamlıdır. Hiç şaşırmayın sakın! Bu kamçı belediyelerimizin borç bataklığının kurtulması adına alınmış çok yüce bir karardır. Nasıl olsa kamçılanmaya alışmış halk; bir şekilde belediyeden de bir kamçı yesin; ne olur?

Semirmiş bedenin kaslı kolu elinde tuttuğu deri kamçıyı büyük bir iştah ile indiriyor. Kamçı her kalkışta bir ıslak çalarken, her iniş de ayrı bir inleme törenine tanık oluyor. Semirmiş beden mutlu. Çünkü elinde bir kamçı var. Ve kamçısın boş kalmayacağı harika bir halk sonsuza kadar bitmeyecek gibi sırada bekliyor.

Borçlu beden kamçının her değişinde onurlu bir inilti veriyor. Onurlu beden yiğitlikten borçlandığı için bağırmıyor. Naralar atmıyor. Ama anlamadığım bir tek şey var; kamçıyı yiyen YİĞİT beden; neden başını öne eğiyor? Neden? …
Güven

25 Mayıs 2010 Salı

ERKEK GİBİ KADIN

Kamera; Güven
Ürgüp-Kapadokya
Güzel Atların Diyarı...Doğa kendini isyana
zorladığında bağrını aralar ve ateş kusar.
Doğanın kusmukları bile bize harika bir
eğlence olarak geri döner.
İnsan,tabiatın evladıdır. İsyanı hissetitğinde
bağrını aralamalı ve bilgelik kusmalı...

 
ERKEK GİBİ KADIN



Bir övgü, bir kahramanlık seslenişi olarak yaparız bu seslenişi. Erkek gibi kadın deriz. Güçlü, dayanıklı, mücadeleci ve kahraman! Aslında erkeğe benzetilen kadın, düşsel bir kahramana dönüşür. Kadının kadınlığından öte, analık, erkeklik, kahramanlık yaptığını anlatmak isteriz. Az da olsa : “Erkek gibi kadın” seslenişini kadını küçümsemek için de yaptığımız olur hani!

Bu seslenişi: “ Erkek gibi kadın” deyişini birçok kadına söylesek; bir övgü gibi kabul eder bizi. Sanki erkeğin tamamıyla iyi ve dayanıklı, sanki hiç pes etmeyeceğinin bir deyimi olmuştur bu sesleniş. Belki de kadına övgü yapılırken erkeği de yüceltmeye çalışmıştır seslenmenin sahipleri… Tam tersi, çok nazik, çok kibar ve çok bakımlı bir erkeğe; “ Kadın gibi erkek” desek; birçok erkekten, lanetli bir sövgü duyarız. Sövgüyü bırakın, birçoğu da bizi anamızdan doğduğuna pişman eder.

Neden? Çünkü ona : “ Kadın gibi erkek” dedik. Kadın erkeğe benzetilir ve bundan gurur duyar, ama erkek kadına benzerse, bundan hicap duyar. İşte bu yüzden ana’yı kutsal kabul eden erkek, sevgili için dağları delen erkek; erkekçe seslenişi, övgüyü sever. Erkekçe ölüme gider, erkekçe öldürür, erkek duygular ile göç eder gavur dediği diyarlara. Kendi ülkesinde eğmediği başı eğer, kendi ülkesinde görmediği disiplini görür de erkekçe sessiz kalır…

Çocuk zamanlarımda Hapi lakaplı bir komşumuz vardı. Bir kadındı o! Erkek gibi, erkeğe benzemiş bir kadın. İsmi Hafize idi. Erkek kardeşi ile birlikte yaşarlardı. Anne ve babaları erken yaşta ölmüş, Hafize evin sorumluluğunu, yükünü üstüne almıştı. Doğa bu ailede her şeyi yanlış yapmış, düzenlemiş gibiydi. Hafize yani bizim Hapi’miz, tam bir erkek gösterişi içindeydi. Sesi, seslenişi, hareketleri… Kardeşi Mustafa ise ablasının tam tersi, kadın uysallığı içinde sessiz bir yaşam sürerdi. Ailenin tüm yükü abla Hafize tarafından sağlanıyordu. Yetki de ondaydı, söz hakkı da onda.

Bildiğim ve sonradan daha iyi değerlendirdiğim kadarıyla Hafize ablaya Hapi lakabını veren de mahallenin kadınlarıydı. Çünkü Hafize onlar gibi suskun, onlar gibi sineye çeken ve onlar gibi çoluk-çocuğa karışmamıştı. Üstelik de pantolon giyiyor, saçları da kısaydı. Onu adı Hapi olsun demişler ve özelikle kendi kızlarına ceza amaçlı seslendiklerinde; “ İyice Hapi’ye benzedin, Hapi gibi yapma” derlerdi.

Hapi’nin bir anlamı da yok. Yerel bir lakap, bir sesleniş olmuştu çocukluğumun diyarında. Sonra ne olduysa oldu, gizliden gizliye eleştirilen ve kısır döngünün küçük yerinin nazar dolu bakışları arasından sıyrılmıştı; Hafize ile Mustafa. Göç etmişlerdi, göç edilemeyecek bahçeli, tek katlı evlerinden. Birçok kişi kök salar, bulunduğu yeri sürekli bataklık haline getirirken, yıllarca evlenmemiş, kardeşi ile birlikte erkek gibi yaşama cesareti göstermiş Hafize, bir gün kardeşi Mustafa’yı da alıp gitmiş. Büyük şehre, erkek gibi kadınların bol olduğu diyarlara, daha rahat etmek için gitmişler…

Ne yazık ki bazı kadınlara “erkek gibi kadın” yakıştırması güzel bir övgü-cesaret olarak yapılıyorken, Hafize ablaya bu övgü ne bir kahramanlık, ne bir cesaret amaçlı yapılmıştı. Belki de küçük yerlerin kısır döngüsüne alışmış kadınlar, kendileri gibi giyinmeyen, yaşamayan bu kadına bir ceza olarak; Hapi lakabını vermişlerdi. Sonuçta, Hapi, kendi reformunu yaptı. Bir erkek gibi, kardeşini de yanına aldı ve büyük şehre, daha çok erkek gibi olan kadınların diyarına gitti. Bildiğim kadarıyla orada mutlu bir hayat sürüyorlarmış. Kimse de onlara; ne erkek gibi kadın, ne de kadın gibi erkek demiyormuş…

Artık bizim şehrimizde de erkek gibi kadınlar çoğaldı. Ne giyilen pantolon, ne de kısa saç; erkeliğe dönük bir övgü olarak kabul ediliyor. Erkeğin binlerce yıllık kahramanlık tahtı da sallanmaya başladı artık!

Başarılı ve sevgi dolu olmak için; ne erkek gibi kadın olmak, ne de kadın gibi erkek olmak gerekiyor! Doğanın bize bahşettiği, bizi onurlandırdığı bedenlerimizin hakkını vermek; bizim ruhumuzu da mutlu edecektir. Toplum içinde saygı değer olmak; ne erkeklikten, ne de kadınlıktan geçiyor. Sadece insan olmak ve de insana yakışır faydaları sağlamak, en güzel erkeklik, en güzel kadınlık değil midir?

Gecenin hâkim olduğu akşam saatlerinde limanın kıyısındaki bankta oturuyordum. Müzik çalarımın sesi kulaklarımda ve ben Marmara’yı izliyordum. Bir gemi yanaşıyordu limana. Işıkları gösterişli olan gemi, usulca yanaştı insan ve araçtan olan yükünü boşaltmak için. Ve tam önümden iki erkek geçiyordu. Birisi oldukça kaslı bir vücuda sahipti. Belli ki vücut kaslarını geliştirmek için çok uğraş vermiş! Neredeyse benim iki katım gibi kasları vardı. Erkek, kaslı vücudu ile yol alırken, inanılmaz bir mutluluk içindeydi. Kendinden emin ve oldukça korkusuz yürüyordu. Geliştirdiği kasların onu her şartta koruyacağı gibi bir hisse sahip olmuştu.

Kayserili bir dostumun anlattığı gerçek bir hikâye geldi aklıma. Kaslı bedeni oldukça gelişmiş adamın ilerleyişini seyrederken. 1950’li yıllarda Kayseri’yi Kayseri yapan Kambur Osman, ufak-tefek bir adammış. Bir gün bir yaşlı kadın, bir şikâyeti için başkanı görmek istemiş. Buyur demişler; başkan içeride. Kadın içeri girmiş ve çok çabuk dışarı çıkmış. Ne oldu teyze, dediklerinde; başkan içeride yok. Bir çocuğu oturtmuşlar içeri, benle dalga geçiyorsunuz siz, demiş.

Belediye görevlisi kadını elinden tutup, tekrar başkanın odasına getirmiş. Başkanın, bu kadının sizden bir isteği var, demiş. Başkan, o ufak-tefek kambur adam; hanımefendiye, emen bir çay söyleyin, demiş. Kadın o zaman o koltukta oturan, küçük adamın bir başkan olduğunu anlamış.

Başarılar, alınan yollar; insanın zekâsı ile oluyor. Ne kamburluğu, ne kısalığı-uzunluğu, ne de ufak-tefek oluşu başarının belirleyici sebebi oluyor. Başarı, ne kadının, ne erkeğin tekelindedir. Başarı, çalışmanın, araştırmanın, deney yapmanın, özgür ve kendine ait iradesi ile kendi sesinin yardımıyla ulusunun çıkarlarını da unutmadan yol almanın türküsüdür…

Erkeğin fazladan erkeleşmesine ihtiyaç yoktur! Doğanın kendine bahşettiği onurlu bedeni, ruhu doğal bir şekilde yaşatsın yeter! Kadının da fazladan erkekleşmesine, fazladan kadınlaşmasına ihtiyaç yoktur! Doğanın ona sunduğu, doğal kokuyu, gülüşü, inceliği sahiplensin; sahip çıksın, yeter…

Güven

19 Mayıs 2010 Çarşamba

BÜLBÜLÜN TÜRKÜSÜ

Kamera; Güven

POLONEZKÖY


BÜLBÜLÜN TÜRKÜSÜ



Türküler bestelenmez yakılır derler! Her kuş şakır, her canlı konuşur da, bülbüller bir başka öter. Bülbüllerin türküsü bestelenen değil de yakılan türkülerdir.

Ülkemin batı ucunda doğduğum topraklara çok yakın bir yerde dinliyorum bülbülün türküsünü. Kaderin en büyük mutluluklar ile en büyük acıları harmanlayıp bana sunduğu balkanların gölgesinde, Meriç nehrinin biraz berisindeyim. Tam karşımda bir gerdanlık gibi duran balkanlar! Bir ucu ülkemi, bir ucu Yunanistan’ı süslüyor.

Çocukluğumun Meriç Nehri kim bilir nasıldır şimdi? Acaba eskisi gibi akıyor mu balkanların ardındaki Rumeli topraklarından Ege’ye doğru? Yine akıyor mu yatağından taşarak, yanık sesli kızların ağıtlarını, türkülerini de taşıyarak geçiyor mu oynadığım toprakların hemen yakınından…

Bülbül öyle uzun bir türkü yakmış ki, hiç durmayacak gibi. Bülbül acaba türküsünde neyi anlatıyor? Bir ağıt mı, kahramanlığı mı yoksa bir aşkı mı haykırıyor? Neyi anlatıyor olursa olsun, bülbülün sesi de türkülerimiz gibi vazgeçilmez döngünün sonsuz ihtiyacı gibi büyülüyor havayı. Havanın büyülü atmosferi beni de alıyor getiriyor balkanlardan öte. Meriç ile bende akıyorum Ege’ye doğru.

Milyarlık döngünün milyonluk denizinde ben de, Ege oluyorum. Efsanelerin uçuştuğu, Tanrıların bir biri ile kavga ettiği zamanların barış türküsünü söylüyorum savaş naralarının tam ortasında.

Bülbül beni hoş geldin türküsü ile oyalaya dursun, ben de kendi oyamı işliyorum nazikçe. Gelibolu bülbülleri, Polonez Köy bülbüllerinin türküsü geliyor aklıma. Türkü aynı türkü! Bülbül aynı bülbül! Ama mekânlar farklılaştıkça insanlar da, insanların türkülere yaktıkları anlamlar da farklı oluyor.

Kimi kahramanlık, kimi ağıt, kimi ayrılık, kimi aşk, kimi sevgi, kim… işliyor türkülerde. Öyle anlamlandırıyor türküyü söyleyen bülbülün sesini, felsefesini.

Yıl 1915 bir ağustos günü Gelibolu dünya savaşlarının en kanlı siper savaşlarından birini yaşıyor. O gün bu kadar insanın ölmesi kâfidir diyen İngilizlerin, Avustralyalıların silahları susmuştur. Ve cephenin birkaç saatlik sessizliğini fırsat bilen Avustralyalı bir asker ailesini bir mektup yazıyor:

“ Sevgili ve bir zamanlar mutlu ailem. Gelibolu cehenneminden hepinize merhaba! Bu mektubu size yazmak niyetinde değildim. Aslında ben kimseye yazmak, kimsenin yüzüne de bakmak istemiyorum. Siz benim buraya cehennem dediğime bakmayın, hakikatten güzel bir yer. Üzerleri toz-toprakla örtülmeden önce zeytin ağaçlarının bolluğu, savaşa aldırmadan her yanda açan kırmızı gelinciklerin neşesi, akşamları yarımadayı kızıla boyayarak batan güneşin insanı acıtan güzelliği ve bir de Gelibolu bülbülleri.”

Dedim ya bülbül hep aynı bülbül! Ama yaşanan hep aynı hüzün-acı ve sevinç değil. Yaşam ve döngünün saati 1915’in Ağustos zamanını gösteriyorken, insanın üzerinde taşıyacağı tüm duyguları daha bir olgunlaşmış olarak görebiliriz. Özlem daha bir özlem… Acı, daha bir acı… Nefret daha bir nefret… Sevgi daha bir sevgi… Bülbüller, her zamankinden daha bir acının mutluluğa giden türküsünü yakıyor.

Avustralyalı asker mektubuna devam ediyor;



“ Gelibolu’da hâla un ufak olmadan kalan bir ruh parçam mevcutsa onu da bülbüller sağlamıştır.”

1915’in Ağustos sıcağından, ölüm kokularının bülbül sesli gamlı zamanlarından bu zamana; İpsala bülbüllerine geliyorum. Doğduğum topraklara çok yakın. Çocukluğumun kıskanılası diyarları! Balkanların hemen gölgesinde, Meriç nehrinin kıyısında geziniyorum. Çocukluğumun en görkemli nehriydi Meriç. Karşı kıyıda gâvurlar oturur derlerdi de inanmazdım. Onlar da insandı. Bizim gibi… Onlar da iyi ve hoşluğu bilirdi. Onlarında kötüsü vardı, bizim gibi! Ve ben gâvur kelimesini küçük beynimde çentik atılıp yer etmemesi için çok savaş verdim. Gâvurların nefretini değil de sevgilerini, aşklarını, neden daha mutlu olduklarını irdelerdim, anlamlandıramadığım sessiz kelimelerde…

O zaman da Meriç’in kıyısında söğüt ağaçlarında bülbüller yaşardı. Onlarda çocuk şarkıları, türküleri söylerdi bize. O zaman bizim savaşlarımız kan ve nefret üzerine değildi. Ilgın ağaçlarının, kumsal toprağında çocukça koşar, oyun oynar, ölür ve öldürürdük… Bülbüller o zaman da türküler yakardı. Meriç nehri bizim için yasak ile savaşın, nefret ile sevginin sınırıydı. Ama bülbüller için bir sınır yoktu. Bazen bizim tarafta, bazen Yunan topraklarında olurlardı. Aynı türküyü yakarlar, ama farklı manaları algılardı insanlar.

İpsala bülbülleri de susmuyor şimdi. Mayıs sıcağı da tıpkı 1915’in Ağustos sıcağı gibi! Karşımdaki küçük koruluk türküleri söyleyen, yakan bülbüllerin evi olmalı. Bülbül bitmeyecek türküsünü bitirmeyecek kararlılıkla yakar, söylerken, ben yine 1915’in Ağustos sıcağına, savaşın birkaç saatliğine ara verdiği Avustralyalı askerin ailesine yazdığı mektuba gidiyorum:

“ Sevgili ailem, ben artık bir sayıyım. Yaşayan bir sayı! Ölürsem de bir sayı olacağım. Vatan uğruna kahramanca ölmüş bir sayı. Kahramanca ve vatan uğruna! Kahramanlık mı? Hadi yaa. Kahramanlık zorla olmaz. Vatana gelince burası Türklerin vatanı… Ve bu savaş bizim savaşımız değil. Asıl kahraman olan Türkler.”

Mektubu 1915’in yaz sıcağında yazan Alistair John Taylor isimli Avustralyalı bir askerdir. Bizim bin bir övünmelerle anlatamayacağımız harika bir Türk destanının bir mektupta ve duygularının en insan olduğu bir zamanda anlatmıştır. Fakat anlatma cesaretini, ruhunda kalan bir parça hayat belirtisini de Gelibolu bülbüllerini borçlu olduğunu söylüyor.

Bülbül her yerde aynı öter! Ama insan her yerde farklı hislerle yaşar. İnsan, ölmeyi ve öldürmeyi anlamış ve onları kendi içinde anlamsızlaştırmışsa, bize öğretilen tüm sınırları, yasakları insanlık gıyabında kaldırmışsa ve özgürlüğe, hasrete, sevgiye, barışa, aşka susamışsa; o zaman, Gelibolu bülbülü de, İpsala bülbülü de, Tekirdağ bülbülü de farklı türküler yakar. Çünkü zamanın içindeki insan; farklı duyguları besler, farklı hislerin içinde yüzüyordur o an…


Güven

17 Mayıs 2010 Pazartesi

BİR TAS ÇORBA

Kamera; Güven
Marmara Denizi,Marmara Adası

 Marmara Adasının hemen önündeki küçük ada;
Hayırsız Ada imiş! Üzeri taş ilekaplı
çok küçük bir ada. Sanırım üzerinde toprak
olmadığı için "hayırsız"denmiş. Bir parça toprağı
yoktur. O toprağın olmayışı yeşili, bitkileri
ve ağaçları da yok saymamıza neden olur!
Ama biliniz ki, bu adanın hemen kıyıcığında
binlerce canlı keyifli bir yaşam sürüyordur...
Bir tas çorba, küçük bir ada ve taş
bir kulübe! Tilkiye tavuk severmisin
demişler! Gülmekten söyleyemiyorum
demiş. :))

BİR TAS ÇORBA


Simitçi çocuk güneşli günün bereketli anını yaşıyordu. Sabah getirdiği simitlerin büyük çoğunluğunu satmış. Simit arabasında dokuz adet simit kalmıştı.

Sabah, öğlene doğru ilerlerken simitçi çocuk da, yan tarafta bulunan erik satıcıya ilerlerdi. Simitçi çocuk; “ Benim yerime simitlere bakar mısın?” dedi. Erik satıcı çocuk; “ Tamam sen işine bak ben buradayım.”

İki satıcı çocuk da birbirine benziyorlardı. Karagözlü, kara tenli iki yağız delikanlı. Doğu diyarının Kürt çocukları! Batı iline daha fazla para kazanmak, daha fazla huzur adına gelmişlerdi. Biraz önceki şakalaşmalarından anladım ki ikisi de Galatasaray takımını tutuyor. Simitçi çocuk erik satıcı çocuğun da Galatasaray takımını tuttuğunu öğrenince heyecan içinde elini uzatıp, erik satıcı çocuğu aynı takımdan olduklarından dolayı tebrik etti. Belli ki tanışmaları daha çok yeniydi.

Simitçi çocuk simit arabasının yanından ayrılırken kendi açıkgözlüğünü de yaptı. Arabadaki simitleri göz ucuyla saydı ve öyle gitti. Birazdan çorba tepsisi ile geri döndü. Tepside küçük bir kâse çorba ve koca bir sepet ekmek vardı. Belli ki lokantanın aşçısı simitçi çocuğa bonkör davranmıştı.

Simit arabasının hemen yanında bulunan çayhanenin masasına koyduğu tepsinin başına kuruldu. O an, oranın patronu simitçi çocuktu. Acıkmış, işinin gereğini yapmış, neredeyse simitleri de bitirmişti. Zaten ikide bir de cebine elliyor, madeni paraların şıkırtısını duydukça o günkü kârı hesaplıyor olmalıydı.

Simitçi çocuğun çorba ile buluşmasına bakılırsa sabah kahvaltısını da yapmamış olmalıydı. Muhtemelen bu çorba kâsesi hem sabah kahvaltısı, hem de öğlen yemeği olacaktı. Bir küçük kâse çorba ve bir koca sepet ekmek, simitçi çocuğa büyük bir güven veriyordu. Oturuşunda, etrafı süzüşündeki görkem; sarayın balkonundan gösterişli bahçesine bakan imparator endamındaydı.

Tepside başka bir yemeğin olmayışı ve bir sepetin ağzına kadar ekmek ile dolu olması oldukça meraklandırdı beni. Öyle ya! Bir küçük kâse çorba ile bir koca sepet ekmek mi yenir? Ben de simitçi çocuk gibi kendi kurulumu onu çok rahat göreceğim bir yere yaptım. O çorbasını ağır ağır yudumlamaya başladı. Ben de onu ağırdan ağıra izlemeye!

Simit satıcı çocuk her kaşık çorbadan sonra koca bir dilim ekmeği alıyor, birkaç parçaya bölüp ağzına dolduruyordu. Ve ardından yine bir kaşık çorba, yine koca bir dilim ekmek yiyor, ekmeğinin kazanmış işini yenmiş bir ağa görüntüsü ile etrafı süzüyordu. Ağzına kadar dolu olan ekmek sepeti hızla boşalırken, o küçücük kâse çorba bir türlü boşalmak bilmiyordu. Neredeyse yudumlarını sayıyor, her an çorbanın bitmesinden korkup, kalan ekmeklerin ne olacağının merakına tutunuyordum!

Merakım fazla sürmedi. Küçük çorba kâsesi boşalmıştı. Ekmek sepetinde kalan ekmekler daha iki kişiyi doyururdu. Tam onlar ne olacak derken, simitçi çocuk bu sefer taktik değiştirdi. Artık, çorba kâsesine girecek kaşık yoktu ama kâsenin etrafına bulaşmış çorba kalıntılarını yudumla bandıracak ekmekler vardı. Ve simit satıcı çocuk da öyle yaptı. Kocaman dilim ekmekleri, kâsenin etrafına bandırıp, belki de en tatlı yemeği, en iştah ile yiyen bir yarışmacı unvanını kazanıyordu.

Karnım tok olmasaydı neredeyse simitçi çocuğun yanına gidip; “afiyet olsun arkadaş” diyeceğim geldi. O da almış olduğu geleneksel aile kültürümüz adına; “ buyur ağabey” diyecekti. Ve ben de onun gibi koca bir parça ekmeği alıp, kâsenin etrafında kalan çorbaya banacak, onun gibi iştah ile en tatlı besini yer gibi yiyecektim.

Samimi, muhabbetler, buluşmalar, gülüşler gördüm ama bu kadar samimi ve gösterişli bir çorba yiyeni ilk kez görüyordum.

Simitçi çocuk bir kâse çorba ile iki öğünü idare ederken, ülkemizi baştan beri yemek ile meşgul olanlar neden idare etmiyordu? Bunu anlamak, anlamlandırmam mümkün müdür? Simitçi çocuk bir tas çorbayı hak etmek için simitlerini satmış-hak etmiş insan açlığı, iştahı, samimiyeti yaşarken; hiçbir uğraş vermeden zenginliğin tadını çıkaramayanlara ne demeli?

Bazen düşünmüyor değilim hani! Fakirliği, tahlissizliği şanssızlık olarak değil, belki de beden ve beynimizi sınamak, yarışa hazırlamak adına şans olarak kabul etmeliyiz. Tam tersi de, zamansız, adaletsiz kazınılan zenginliğin de bir şans değil de harika bir şansızlığın cezası olarak anlamlandırıyorum.

Simitçi çocuk da daha önce gördüğüm, inşaatçı çocuk, mısır satıcı çocuk gibi az yiyerek, çok çalışıp birikim içindeydiler. Muhtemelen batının bereketli ve huzurlu illerinde kalıp para biriktiriyorlardı. Biriktirilen bu paralar başlık parası içindi. 5–6 bin TL parayı biriktiren zengindi. Artık sevdiceğim dediği kızın babasına gidip; buyur, başlık parasını getirdim. Sevdiğimi de almak hakkını kazandım, diyecektir.

Peki, “ Ye babam ye! “ kültürü içinde yoğrulanlar ne yapıyor? Birikimlerin neyin başlık parasıdır acaba? Şımarıklıkları en üst seviyeye çıkmış ve oldukça semirmiş birkaç dil bilen çocukları hangi genç kızı; alaşağı edeceğin usta planlarını mı yapıyorlardır? En son model arabalar bile onlara heyecan vermezken, daha çıkmamış arabaların kokusunu ve başka koku veren maddeleri mi tatmak ile meşgullerdir?

Bu diyarlarda bir tas çorba ile doyan ve bir sepet ekmeği dünyanın en tatlı besini kabul eden bir sürü insan var. Hep vardı da… Esas olan bu insanlar hep en altta ve en soylu ölümlerde öncü olup ödüllendirildiler.

Bir tas çorbaya koca bir ekmek sepetine minnet duyan milyon sayıdaki halk yığınları; ne darbelerde, ne reformlarda, ne de muhalefete düşüşlerde hatırlandılar. Onları unutmayanlarda vardı elbet! Onları;

“ Terörün patronları unutmadılar… , onları, ağalar da unutmadılar… Onları yok sayıp, çok ucuza sömürenler de unutmadılar. Onları seçim zamanının yalancı siyasetçileri de unutmadılar. Onları dost görünen soylu milletler de unutmadılar.”

Unutulmayan bu çocuklara verilen en büyük ödül; bir tas çorba ve koca bir ekmek sepetidir. Ve yarı aç biriktirdiği başlık paraları ile kavuştukları sevdiklerinden bir sürü çocuk!

Ülkemizin yarısını yok sayıp, yarısını var sayarsan; varlığımızı sadece gündüz ve silah ile korumaya çalışırsak; insanları birey olarak önemsemeyip, sürü gibi ağalara teslim edilir. Daha çok çocuk bir tas çorba ile bir koca sepet ekmeği; bize inat, bizden çok daha tat alarak yer ve kendi hayatta kalma mücadelesini hiç umulmadık bir şekilde verir!

Güven

15 Mayıs 2010 Cumartesi

BİR GECE, BİR GÜN


Kamera; Güven
Genç bir yaşta hayata yeni merhaba dediği
yıllarda lanetlenmemiş toprakların lanetli
kandırılmışlıkları adına ölüyordu. Belki de
ölüm bile o güzel bedeni korkutamamıştı!
Kim bilir...
Neşe öğrtemene uzattığım elin boşlukta
kalmayacağını biliyorum. Ve ben ona bir kaç
satır yazı not ediyorum uzatılan el yerine...


Kamera; Güven
Çocuklar, bizim çocuklarımız... Bazıları masumiyeti
yaşarken, bazıları iblislerin gölgesinde kabusları
yaşayan güzel çocuklarımız...


Kamera; Güven

Tam kıvamında çay-kahve olur da, gösteri olmaz mı?
Olur elbet! Bu çocuklar tam kıvamında bir gösteri
yaptılar. Onlar heyecanlı biz mutluyduk güya!
Mutlu olmasına mutluyum ama! Eksik olan
bir parça var yüreğimde. Bizim diğer çocuklarımız!


Kamera; Güven
Bu küçük hanıma mikrofon yakışmışa benziyor. .))


Kamera; Güven
Küçük Amerikalılar :))
Eh, yıllara varan Amerikan filmleri bize de hoş
gelmedi mi? Geldi elbet! Şimdi de o hoşlukları
gösteriye çeviriyoruz. :)) Küçük Amerikalı kızlar
ve kovboylar. Şimdi Amerikalı olmak moda!
Yarın?...


Kamera; Güven
Türk Folkloru
Renk ve koku; bu diyarların bin yıllık kokusu
ve rengi...


Kamera; Güven
Minik bakışlar. Bugün,onların günü! Yarın,
onlara bırakılacak mı,sahnedeki korkunun
efendileri bu nesle de kıyacak mı ? Bilemiyorum...


Kamera; Güven Orta Camii -Tekiradağ

Taş ve yaşlı ağaçlar! Değmen benim gamlı
keyfime. Değmen... :))

BİR GECE ve BİR GÜN


Yaklaşık 22 bin gün ve gece yaşam hakkına sahip insan için bir gece ve bir günün çok da önemi yok gibidir! Fark edilen, gönülden istenilen her gün güzel ve anlamlıdır. Bir gece ve bir güne neler sığabileceğinin yarışını yapmadan günün gecesine, gecenin de gününe teslim oldum.

Günün gecesinde şehrime gelen tiyatro etkinlik günlerinin son tiyatrosu olan Tuhaf İkili’ye gittik. Belediyemizin kültür etkinliği altında yapmış olduğu güzel bir uygulamanın son tiyatrosu Uygur Kardeşlerin oynadığı Tuhaf İkili oyunuydu.

Tuhaf ikili iki perdelik komedi sahnesinden oluşuyor. Nejat Uygur’un oğulları Süheyl ve Behzat ekip arkadaşlarıyla tam bir uyum içerisinde komedinin kahkahaya akan gösterimini yaptılar. Yılların sanatçısı Nejat Uygur’a doyamadan ve doymamışken, onun boşluğunu bu iki adam çoktan doldurmuşlar. Eğer gülme özürlüsü değilseniz, ciddiyetinizi asla ama asla koruyamayacağınız harika bir gösteriyi izlemiş olursunuz.

Neil Simon’un eseri, Nedim Doğan’ın yönetmenliğinde hazırlanmış Tuhaf İkili oyunu her derde deva ve her zaman kendi güncelliğini koruyacağa benziyor. İki farklı arkadaşın, iki farklı yaşam tarzının ne gibi kaybedişlere gebe olduğunu sanatın incecik sunumu ile alıyorsunuz. Çoğu insan için, derbeder veya oldukça titiz yaşam; Tuhaf İkili oyunu ve oyuncuları sayesinden mizah olarak sunuluyor bize.

Sanat tabağında neler yok ki? Tabak ağzına kadar derbederlik, titizlik dolu! Ama siz sanat ve sanatçının nazik-zeki sunumları ve derbederliği, aşırı titizliği de gülerek karşılıyorsunuz… Hâlbuki sanatçıların oynadıkları oyun; gerçek hayatta çoğumuz için yaşamın sonu demek!

Günün gecesi saatler 20.30’u gösterirken o gün hangi aşamalardan geçti belli değil. Birçoğumuz için gün çok iyi sürmüş, birçoğumuz içinse, gün çok zor geçmiş olabilir! Ama saatler 20.30 gösterirken perde açıldı. Tuhaf İkilinin oyuncuları, yaşamın tuhaflıklarını sanat ile ustalıkla anlattılar. Kendimi koyuverdim gitti… Yabancı olduğumuz sesime yabancı olmadan güldüm, kahkahalar attım. Nasıl olsa, bu güzel memlekette yarın, üzülecek çok şeyler çıkacak karşımıza.

Usta sanatçının oğulları Armut dibine düşer seslenişini yaparken, ağzına kadar dolmuş salon, sanatın gülümsemesini yapıyordu. Tuhaf İkili oyunu oynanırken bir başka tuhaf ikiliyi de anımsamama neden oldu. Oyun izlenirken onları irdelemesem de, oyundan sonra düşünmeden edemedim!

Diğer Tuhaf İkililer kimdir acaba? Hepimizin konuştuğu ve gündemden hiç inmeyen iki tuhaf ikilimiz; Recep Tayip Erdoğan ile Deniz Baykal’dır. Yıllarca birbirlerine rakip görünseler de, harika bir kavganın mücadelesini verseler de onlar aynı Neil Simon’un oyunundaki tuhaf ikili gibi birbirini seviyorlar. Bakmayın siz kavga ettiklerine. Onların kavgası, birbirini besliyor. Şimdi her kez Deniz Bey için ve milletvekili hanımefendi için üzülürken, ben de hüznüme Başbakanımız Recep Tayip Erdoğan’ı da ekliyorum. Neden? Diyecek olursak, şimdi sayın başbakanımız yalnız kaldı. Kiminle kavga edecek. Kiminle taşları yerine oturtup gündem değiştirecek diye üzülüyorum…

Bir tek tesellim var; oyundaki tuhaf ikili gibi bizleri güldürmeseler, sıkça düşündürüp, telaşa da soksalar; sayın başbakanımız da, Baykal’da zeki insanlardır. Düştükleri bu durumdan yüksek zekâları ile kurtulacaklardır elbet…

Gece, Tuhaf İkili oyunu ve onun bedenime kattığı gülme ile güne dönüştü. Gün, kendi içinde çok çabuk akşama dönüştü. Gün, hızla balkanlar üzerinden batıya göç ederken biz de sevgili Doğa Irmağın gösterisi adına Şehit Öğretmen Neşe Alten Ana Okuluna gittik.

Buğday tarlaları, kiraz ağaçları, bağlar, kır çiçekleri okulun hemen yakınında diğer tarlalara doğru uzanıyorlardı. Okulun çevresi tabiat kokuyordu. Tabiat da, buğday, toprak, papatya kokuyordu… Neşe Alten Anaokulunda çok güzel bir telaş vardı. Herkes işini biliyordu. Koşuşturmaca yerinde ve zamanında bitti. Yerlerimize geçtik. Bu yıl yerlerimiz de isimlendirilerek ayrılmış. Hiçbir karışıklık yok. 6 yaş çocuk gurubu heyecan içinde perdenin açılmasını bekliyor.

Ve perde açılıyor… Küçük hanımlar ve küçük beyler sahnede. Elbette o beylerin, o hanımların anne, babaları ve diğer akrabaları da sahnenin karşısındaki sandalyelerde. Çocuklar heyecanlı. Ve biz; onlardan daha heyecanlı! Rengârenk giysiler, emeğe dayalı hazırlanmış şarkılı-türkülü gösterimler tam bir uyum içinde yapıldı. Sıkça kostüm değiştirilip, harika bir görsellik yaşatıldı. Fotoğraf makinelerimiz hiç durmadı. Çünkü karelere yansıyacak güzellik o kadar çoktu ki hiçbirini kıyamıyor insan…

Okul içinde Şehit Öğretmen Neşe Alten’in bir fotoğrafı var. Sanki tüm öğrencilere, tüm çocuklar gülümsüyor gibi! Ve biz rengârenk giysiler içinde çeşitli gösterimler yapan çocuklarımızı alkışlar onlarla övünürken sanki Neşe Öğretmenin de ruhu orada, diğer çocukları da bizim çocuklarımız ile kucaklıyor gibiydi. Ve ben gösteri yapan çocuklarımızı mutluluk içinde alkışlarken, onları ve öğretmenleri; Müdür, Nuray Hanımı, Sema Hanımı bir kahraman olarak kabul ettim. Yardımcı ablaları Firdevs Hanımı da unutmayarak…

Bu günün güneşli akşamında, tabiat kokularının çok yakınında aklımda kalanlar; küçük hanımların ve beylerin folklor gösterileri, kovboy gösterileri, ponpon kızlar ve şiirler okumaları… Ayakta ve ellerim uyuşana kadar alkışlıyorum onları…

Sanırsınız ki gün çocukların gösterimi ile sona erdi. Gün ilerlerken, ben miskinliğe mi teslim olacağım. Hızlı bir yemek merasimi ve gecenin içine doğru koşuşturmaca başladı. Şehrimize bizim ayağımıza kadar gelmiş Masum Türker’i dinlemeye gittim. DSP’nin Genel Başkanı Masum Türker ben salona geldiğimde çoktan konuşmasına başlamıştı. Salon yarıdan bile az ama Masum Türker meraklılarını ağırlıyordu. Ben de kendime bir köşe bulup, 24 saate tamamlanacak günün ve gecenin son yazısının konuşmasını dinledim.

Yaklaşık üç saat süren konuşma oldukça faydalı geçti benim adıma. Konuşmacı yetenekli bir hatip! Bu ülkede birçok görevde bulunmuş ve hâla bulunuyor. DSP adına geç gelen bir şans olsa da, DSP’yi belki de tekrar kıraç topraklara tutunduracak bir şans olarak görüyorum. Nasıl ki Saadet Partisi için Numan Kurtulmuş bir şans ve gerekliyse, DSP adına da Masum Türker, bilgisinden, görgüsünden faydalanılacak bir insan.

Sayın Türker, haklı olarak çok önemli bir konunun üzerinde durdu. Ben İnançlı birisiyim, derken artık sol inançsız ve dine karşı olarak görülmemeli, bunu anlatmalı ve ispatlamalıyız, dedi. Doğrudur. Dinlerle uğraşmak, onlarla boğuşmak yerine, onları daha iyi anlamaya çalışıp onların insandan insana uzanacak ellerini önemsemeliyiz. Bazen olur ki, bilimin, sanatın, sporun yapamadığını çok iyi anlatılmış ve insanın ruhunu rahatlatmış bir maneviyat sözü yapabilir. Bunu da din bilgisi, din kültürü sağlar bazen…

Masum Türker, sanırım daha çok bu kaleme konuk olacak gibi. Yakından takip ettiğim bir lider. Sayın Türker dinin üzerine dururken, gür ve içten bir sesle Atatürk Milliyetçiliğini de unutmadı. Ecevit’e bağlılığına da samimi bir ses tonuyla birçok kez hatırlattı.

Masum Türker’in konuşmaları esnasında gün sonu ve gece devamı yorgunluğu içinde sık sık küçük uyuklamalara da dalsam; bilgi, ne kadar küçük bile olsan; ne hoş ve harika bir gıda olarak geliyor insana…

Güven








12 Mayıs 2010 Çarşamba

KORKU

Kamera; Güven  Adolphus Bell
Korkunun en iyi ilaçlarından birisi; Blues dinlemek. :))

Eski anılardan... Yaşlı kurt hem çaldı, hem söyledi, hem
de korkulardan arındırdı beni...

KORKU


İnsanlığın var oluşundan beri kim bilir kaç uygarlık geldi geçti de bir türlü “korku imparatorluğu” gelip, geçip gidemedi. Sanki bu toprakların değişmez bir kaderi gibi! Hâlbuki korkusuzluk üzerine ne masalları, ne destanlar, ne hikâyeler üretmişiz! … Gelin görün ki KORKU her yanı sarmış.

Tanıdığım bir sürü insan var. Çalıştıkları ciddi emek harcadıkları için kendince mutlu olmaya çalışırlar. Gel gelelim mutlu oldukları ve öyle sandıkları yaşamları; tamamıyla sessizliğe, suya-sabuna dokunmama kültürleriyle gerçekleşir! Hiçbir olaya yüksek sesle tepki göstermeyip, hiçbir sivil örgütün davetine de sıcak gözle bakmazlar. Hep bir sebepleri vardır erteledikleri oluşumlara katılmama mazeretlerinin.

Özgüven sahibi ve yüksek sesle konuşmayı asi gibi gördüğümüz için, ayaklanma kültürlerini bastırma içgüdülerimiz neredeyse kültür haline dönüştüğünden dolayı; en ufak bir seslenişi; derhal asiliğin ayak sesleri olarak kabul ediyoruz.

Başbakan Erdoğan dünyada en etkili 17. lider olarak kabul edilmiş. Uluslar arası Time dergisinin hazırladığı en etkili liderler arasında 17. olan başbakan Erdoğan için; “ zorluklara rağmen ayakta kalan kişi.” anlamına gelen; “survivor” ifadesi kullanılmış.

Gerçekten de etkili ve yetkin liderler çıkarıyoruz. Tarihimize baktığımızda sert, kararlı bir sürü liderimiz gelmiş geçmiş. Başbakan Erdoğan’a da baktığımız da gurubuna tam manasıyla hâkim olan ve en ufak bir çatlak ses istemeyen lider karizmasını görüyoruz.

Kendi guruplarını inanılmaz bir kontrol altında tutan liderlerimiz beni sevgiden çok korkuya itiyor. Açıkçası yazacağım her yazıyı kâğıda dökerken korkuyorum! Korku memleketin her köşesini sardığı gibi beni de sarmış durumda. Artık; “korkmuyorum” deme kahramanlığı önemsenmiyor… Hapis yatmanın, ceza almanın katkısı yoktur; yazar ve şairliğe eskisi gibi. Ve ben bu yüzden çocukluğumuzdan bu yana ekilmeye başlayan korku tarlalarının tohumlarını yeşertiyorum.

Hangi devlet dairesine girersek girelim; en sessiz adımlar ve en ürkek bakışlarla yaklaşıyoruz bizden ve bizim için hizmet vermeye çalışan insanlara! Neden? Çünkü KORKUYORUZ…

Söz korkudan açılmışken daha çok taze dinlediğim şarkının sözlerini de burada anmadan geçemeyeceğim. Sanatçı korkusunu seslendirirken korku; sizin korkunuz ile birleşiyor sanki.

“Korkuyorum anne al beni içine. Alışamadım anne al beni yine. Büyüdüm anne evler büyüdü. Büyüdü pabuçlar yollar büyüdü. Orduya istiyorlar savaş çıkar diyorlar. Silah veriyorlar öldür diyorlar.” Korkusunu böyle seslendiriyor.

Ya seslendiremeyenler?

Korkuyu içine atıp, sağlıklı görünüp de sağlıksız olan ve sürekli kişilik kayması yaşayan bedenleri kim kurtaracak?

Hazır sözümüz korkudan açılmışken ve bizim korkusuz liderlerimizi anmışken yüzyılın başlarında yaşamış şair Eşref ve Kamil Paşa arasında yaşanan olayı da yazmadan geçemeyeceğim.

Kamil Paşa vali olarak bulunduğu İzmir’e trenle gelirken, o tarihte Kırkağaç kaymakamı olarak bulunan Eşref, hemen istasyona koşup;

— İzmirliler kâfi derecede lütfünüze nail oldu Paşam! Biraz da bizim semtimize misafirliğe geliniz, demiş.

Kalabalık önünde söylenen bu sözler Kamil Paşa’yı daveti kabule mecbur etmiş.

Bayraklar, davullar, zurnalarla kaza merkezine gelen vali, kaymakamlık binasında bir müddet oturup kaza’nın eksiği gediği ile meşgul olduktan sonra kaymakamın mütevazı evine misafir olmuş.

Güler yüzlü ve nüktedan Eşref kendisini öteden beri seven Kamil Paşa’ya hoşça vakit geçirtmek için elinden geleni esirgememiş. Yemek, içmek, saz, söz, eğlenceli bir akşam…

Kamil Paşa bir ara ayakyoluna gidince bir de ne görsün! Helâ kapısının iç tarafında kendi fotoğrafı asılı değil mi! Hiçbir mana veremediği bu hareketin şaşkınlığı biraz sonra öfkeye dönüşmüş. Fırlayarak:

— Ben ki senin amirinim, resmimi hiç utanmadan memişhaneye nasıl asarsın, diye çıkışınca, paşaya kendisine has bir latife yapmaya hazırlanan Eşref, hürmetle el bağlamış:

—Bu bir utanma meselesi değildir efendim, müthiş bir korku neticesi resminizi resminiz helâya asılmıştır!

— Ne demek istiyorsun?

— Arz edeyim Paşam! Malum, bendeniz sizden pek ziyade korkarım. Son zamanlarda kölenize arız olan inatçı bir kabızdan şikâyetçiyim!

Paşa büsbütün kızmış:

— Resmimin kabzınızla ne alakası var?

— Müsaade buyurun efendim. Baktım ki kabızdan şişip çatlayacağım. Bunun üzerine resminizi derhal ayakyoluna astım! İçeri girip heybetli fotoğrafınızı görünce korkudan bir anda…

Eşref sözünü tamamlamadan Kamil Paşa ve solonda bulunanların cümlesi kahkahayı basmışlar.

Acaba, bundan yüz yıl önce yaşanan ve bugünkü zamandan daha heybetli görünen korkuların yaşandığı yıllarda bile böyle şakalar mizaha, gülmeye dönüşürken; bu zamanda böyle bir latifeyi bizim korkusuz ama bizi oldukça korkudan liderlerimizden herhangi birisine yapsak; başımıza ne haller gelir?

Yinede siz, siz olun; inatçı bir kabız rahatsızlığına yakalandığınız zaman ayakyoluna çok sevdiğiniz heybetli liderlerinizin bir resmini asmayı düşünmeyiniz. Artık teknoloji çok ileri! Gücün en kıymetlisini ellerinde tutan liderlerimizin koruyucuları ve kollayıcıları ayakyoluna astığınız fotoğrafı görünce ne kabzınızın önemi kalır, ne de heybetli liderden korkunuzun…

Güven

10 Mayıs 2010 Pazartesi

ARANASI SEVDALAR

Kamera; Güven  Ganos Tepeleri

ARANASI SEVDALAR



Bilirim geçmiş hep özlenir ve aranır. Geçmiş ne kadar acılar ile dolu da olsa; döngü insan zekâsını öyle bir kandırır ki; yaşlanan beden ile birlikte geçmişin acıları da ölür. Geriye kalan hatırlanası sevdalar, hikâyeler, masallar; ulaşılmaz bir güzellikteki mesafede kalır.

Geçmiş ile aramızdaki en önemli köprü; türküler, hikâyeler, romanlar, şiirler, efsanelerdir… Sanat bir kez daha vefalı bir dost kimliği ile boşluk içinde ölüme yaklaşan, ölümlü bedenlere ve onların çocuklarına yardıma koşar.

Bazen bir dörtlük şiirde bulunur geçmişin güzellikleri. Acıların mizah ile inanç ile oluşturduğu mısralar geçmişin tozundan, kokusundan sıyrılır da taptaze bugüne, bize gelir. Bir roman, bir hikâye dondurmuş olduğu geçmişi, bizim istekli olduğumuz, geçmiş için yandığımız bir anda verir bize. Yangın içi sarmış, bedeni alev alev yakmaya başlamıştır. Geçmişin hortumu, hikâyelerden, romanlardan öyle soğuk sular sıkar ki; iç yangını da, dış yangın da hafifler, tekrar alev alma zamanına kadar soğur…

Ya bir türküde, ya da bir şarkıda gidilir bazen geçmişin soylu dokunuşlarına. Kavuşamamalar, bir ömre sığmayan sevdalar dökülür nağmelerden.

Ya o eski sevdalar! Hani dağları deldirten… Çöllerde yürüten… Dağlarda, yaylalarda, ormanlarda aratılan sevdalar. Bazen bir köşkte oturur sevgili. Bazen de bir saray da. Bazen bir kulübede kınalı eller içinde bir prensi bekler. Velhasıl dostlar; şimdi olmayan ve belki de bir daha olamayacak sevdalar yaşandı bu diyarlarda…

Bu sevdaları ölçecek bir uzunluk birimi, tartacak bir araç, değer biçecek bir tüccar var mıdır bu dünyada? Aranası sevdaların sevdalıları; hiçbir zaman ücrete, koşula gebe kalmadılar. Siyasetin soylu iğrençlikleri de bulaşmadı aranası sevdaların efsaneye karışan gerçek anlatılarına.

Ya şimdi! Ellerin dokunması sırdan, dudakların değmesi emrivaki… Beni seviyor musun; sınamaları ise “SENİ SEVİYORUM” açıklamaları ile kargaları bile inandıramayacak tonda söylenir.

Bizim şehrimizde doğmuş ve en zor anlarda bile sevdalara, hürriyete, vatan ve kadın sevgisine kucak açmış Namık Kemal; geçmişin içinden seslendi bana. Ve ben de uygarlığın harika tüketim kargaşasında, taşıtların efsanelerdeki canavarca ürkütücü görüntülerinde Namık Kemal’e gel buyur otur ele dedim.

Yıllar önce okuduğum kitabı tekrar uzattı bana. “ Oku” dedi. “Vatan Yahut Silis tre’yi bir daha oku. Zekiye’yi, İslam Bey’i, Abdullah Çavuş’u bir daha dinle. Dilruba’yı, Akif’i, Esat Beyi’ de hatırla.”

Edebiyatımızın büyük ustasını kırmak bana yakışmaz elbet. Vatan Yahut Silistre’yi bir daha okudum. Ve tam da eski sevdaları sayıklar, eskilerin girdabını özlemlerle anar, hatırlarken ben de kitabın içine Zekiye ile İslam Bey’in sevdasına kulak verdim.

İslam Bey, Osmanlı’nın parçalandığı, lime lime edildiği zamanda vatanı için her şeyi yapmak isteyen bir asker(komutan) Zekiye, vatan gibi sevdiği İslam Bey için yapmayacağı şey yok. İslam Bey, vatana her köşeden saldıran zalim düşmanlara koşmak, göğsünü siper etmek için; “ Gideceğim derhal gideceğim.”

Bakalım eski sevdaların korkusuz bedeni Zekiye ne diyor?

İSLAM BEY (Direnen ağırbaşlılıkla) Gideceğim… Gideceğim. Göğsüme Azrail’in pençesi dayansa yine gideceğim.

ZEKİYE (Öfkeyle gezinerek, sesi işitilecek derecede kendi kendine) – Ah, inanmıyor! Kendi için öleceğime inanmıyor… Belki öldüğüm vakit de inanmaz… Gideceksin… Gideceksin Ama niçin? …

İSLAM BEY- Kandil akşamları kabristan ziyaretine gidersin ya…

ZEKİYE (öfkeyle) Giderim… Sonra?

İSLAM BEY- Hiç benim ailemden oralarda yatan birini gördün mü? Atalarımdan kırk iki şehit adı bilirim. Rahat yatağında ölmüş bir adam duymadım. Anladın mı? Devlet harf açmış, düşman sınır boylarında şehitlerimizin mezarlarını, kemiklerini çiğnemeye çalışıyor… Vatan tehlike de bulunsun da ben rahat uyuyayım. Ne mümkün? Nasıl olsun da vatan sevgisi her şeyden kutsal olsun da ben senin sevgin ile uğraşayım?

ZEKİYE – Eğer… Vatan… Vatan olunca… Ben… Ne derim? Ben… Ben ne diyebilirim ki? Git! ... Git beyim! Dünyanın bu hali de varmış! Ben vatanı bilirdim, ben vatan sözünü duymuştum. Ancak iki kalbi birbirinden koparacağını hiç düşünmemiştim. Benim gönlümü kopardı, hâla içimde kanlar akıyor.

İSLAM BEY- Eğer vatanım için şehit olacak kadar bahtım varsa, o zaman sen de istediğin erkekle evlenebilirsin.

ZEKİYE- Allah yüz bin kere canımı alsın. Bana gözünün önünde ellerimle gönlümü paralatacaksın! … Sen şehit olursan… Beni yolunda ölmez mi sanıyorsun? Bir kere yüzüme bak! Ölüden ne farkım kalmış… Gel beyim… Benden yemin istemiyor muydun? Âlemleri sevgi üzerine yaratan Rabbimin bin bir ismine ant olsun ki, dünyada da, öteki dünyada da Zekiye senindir.

İSLAM BEY- Ben de Allahım…

ZEKİYE- Sus! Yemin edeceksen istemem. Ağzından bir yalan çıkabileceğini bir dakika düşünsem, o dakika çıldırırım. Ah! Bir bilsen seni gözüm nasıl görüyor?

İSLAM BEY- Allah aşkına, biraz gayret bırak ki veda edeyim. Benim gönlüm demirden mi zannediyorsun?

Şimdi nerede o eski sevdalar, eski insanlar, dostluklar demeyin sakın! Çünkü eskiye dair ne varsa yeni ile yer değiştirmeyi biz; UYGARLIĞIN bekçilerinin en büyük EMRİ olarak görüyoruz…
Güven




6 Mayıs 2010 Perşembe

ŞAİRİN GENÇLERE SESLENİŞİ

Kamera; Güven  Rumeli Hisarı
İstanbul'da gün sona eriyor. Birazdan gecenin
hükmü geçecek.
Tıpkı sona eren hayatların bir başka yaşama
başlamaları gibi!
Abidin Dino da hasta yatağında, ölümünden çok
kısa bir süre önce şu yazıları kaleme alıyor:

"Taş bir heykelsin sırtüstü doğrul da
doğrula bilirsen.Yere ayak basmanın
başdöndürücü zorluğu.
Bir yudum su kadar önemli bir şey
var mı?
Zil,gelen giden yok!
Nefes,gittikçe daralıyor.
Bakış,gördüğüm ne ki?
Damla damla serum.Bunca acı suyun içimde
ne işi var ki?
...
Ölüm mü?
Ne buluş!"

Kamera, Güven  Rumeli Hisarı
Muhteşem Yapı
İnsanın bu yapının eriyen yaşlı taşlarını öpesi
geliyor.
Güç, kuvvet zoru bozar. Ama güç-kuvvet, sanat, ilim,
adalet ile beslenirse; çok şeyleri bozar.

Kamera; Güven  Aşiyan
Aşiyan yokuşundan aşağı inerken, Rumeli Hisarı ve
Aşiyian mezarlığını seyrederken,artık buranın
başka şairlere de ev sahipliği yaptığını hatırlamalı!
O şairlerin mısralarının içine bir an olsun
girilmeli. Girilsin ki bu dünyanın yükü, biraz
olsun hafiflesin...

Kamera; Güven

 İstanbul'da gün sona eriyor. Tıpkı bazı haytların
sona erip bir başka hayata doğru yol alması
gibi; gün de geceye doğru yol alıyor... 

ŞAİRİN GEÇLERE SESLENİŞİ



Bugün gençleri ciddiye alan var mı, onları gerçek anlamda düşünen kaldı mı diye düşünürüm! Diyeceksiniz ki olmaz olur mu? Onları, dershaneler, ayaküstü mekânlar, pusuya yatmışlar, uçkurunu bağlayamayanlar hep düşünür.

Yüzyıldan bu yana aynı türküyü söylüyoruz da, türkünün gençleri neredeyse efsane haline geldi bunu bilemiyoruz. Gelecek diye, diye gençlerin bugünlerini çalıp, onları kıymık, kıymık edip ondan sonra bir de yarınları yükleyelim. Elbette, nasıl olsa gençlere semer vurulmuş bir kere. Nasıl olsa, kurtarıcı rolüne sokmuş görünüyoruz.

Saçı-başı ile değerlendirdiğimiz, küpeleri, giyinişleri ile ödüllendirdiğimiz gençlerin fikirlerini soran yok gibi. Tartışmadan, fikir yolculukları, uçuşları yaşamadan geçen gençlik zamanları; tam da orta yaş zamanında hayattan kopuşlarla buluşuyor. Belki de hayatın en güzel yaşları olan 30 ve 40’lı yaşlarda, tam manası ile çocuk olamamış, daha çocukken büyük adam rolü yüklenmiş gençler pes ediyor!

Göstermelik olarak istediğimiz kadar gençlere yönelik laf üretelim. En güzel bayramların bile kutlanması gençlere sorularak yapılmıyor! Onlarda özgürlük altında sıra dışı yaşamlara, ilişkilere, arkadaşlıklara yelken açıyorlar.

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramında sadece fotoğraf karelerine yansımak adına gençlere koltuklar hediye ediliyor. Bol, bol fotoğraflar, filmler çekiliyor. Güya, bir günlüğüne Başbakan, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı koltuğuna oturuyorlar. Ve güya önemsenip fikirleri alınıyor. Böyle bir gösterinin ciddiyetine, gençlere verilen öneme; kim inanıyor Allah Aşkına!

Ne Başbakan, ne de Cumhurbaşkanı koltuğunun yanından bir an olsun ayrılıp bir başkasına bırakabilir. Koltuk önemli ve değerlidir. Tarihin içine girip, tarihi önemsediğimiz vakit; kaç imparatorun, padişahın, kralın koltuğunu kendi isteğiyle bırakıp gittiğine tanık olursunuz? Bir elin parmak sayısını geçmeyecek sayı, ya çıkar, ya çıkmaz.

Binlerce kral, imparator, padişah koltuk-iktidar için ömür tükettiler. Sembolik de olsa, gençleri önemseyen ve bize Büyük Atatürk’ün hediyesi olan bayramları yaşatmak çok önemli. Onları önemsemeliyiz. Ama ait oldukları çocuk ve gençleri de bayramlar kadar önemsemeli ki; topluluk halinde çıldıracak genç adamlar-kızlar; tozu dumana katmaya başlamadan önlem alalım.

Şairlerin, yazarların, sanatçıların toplum ve gençlik için ne kadar önemli olduğunu ifade etmek isterim. Belki bir şiirde, belki bir hikâyede-romanda, tiyatroda gösterilecek, hatırlatılacak olaylar; ülke gençliğini uçurumlardan, fırtınalardan koruyacaktır. Yaşadığı zamanın gençliğini önemseyen ve onlara hiç çekinmeden açık bir şekilde fikrini söyleyen Behçet Kemal Çağlar, Robert Koleji’nde edebiyat öğretmeni iken, ders dönemi sonunda mektebi bitiren öğrencilerine şu uyarılarda bulunmuş;

“ Çocuklar artık hayata atılacaksınız. Başarılı olmanız için kendinize iyi örnekler seçmeye mecbursunuz. Sizlere önerim, yokuştan inerken göreceğiniz aşı boyalı bir evin önünde durup düşünmenizdir. Vaktiyle orada sadece kalemiyle zulme cesaretle kafa tutan Tevfik Fikret adlı biri yaşamıştı. Ona benzemeye çalışın. Eğer kendinizde o kudreti bulamıyorsanız yokuştan biraz daha aşağıya inin solunuzda Rumelihisarı’nın burçlarını göreceksiniz. O kaleyi aşağı yukarı sizin yaşınızda genç bir Fatih Sultan Mehmet yaptırttı ve ülkesine İstanbul’u kazandırdı. Ona benzemeye çalışın. Şayet bunu da göze alamıyorsanız daha aşağılara inin, aşağıda bir mezarlığa rastlayacaksınız. İçinde dünyanın bütün güzelliklerini, şahne bir şekilde dile getirmiş şair Yahya Kemal yatıyor. Onun gibi olmaya bakın. Yooo bunu da yapamam derseniz yolunuza devam edin, karşınıza deniz gelecek kendinizi hemen oraya atın…”

Şairler sadece kafiyeli aşk şiirleri yazmaz. Şairler sadece romantizmin büyülü dünyasında gezinmez. Şairler, bazen bir baba-dede ve ana duyguları ile acımasız bir realizmin hatırlatmasını yaparlar…

Neden?

Gençliğe sembolik önem verip, gençliğe hak etmedikleri yükleri bırakıp, koskoca ve alabildiğince sorunlu bir ülkeyi bırakmadan tüm güzellikleri anlattıkları gibi, acı gerçekleri de anlatırlar…

Bir hatırlatma da benden gençler! Hayat her an sürprizlere gebedir. Ama sadece talih oyunlarının sürprizleri değil; akıl ve duyguların öğrenme içinde kültür denen değerli yükün desteğinde kaderin sonsuz sayıda güzellikleri vardır. Bunlara;

aşk, sevgi, keşif, eser, iş, ödül, ümit, bilgi, gök, uzay, sonsuz” diye bilirsiniz
Güven

4 Mayıs 2010 Salı

BAHAR ve KELEBEKLER

Kamera; Güven
Keşan Tepelikleri
Uzanıyorlar İpsala'ya doğru. Çocukluğuma ne kadar
yakınım dondurulmuş bu fotoğraflarda...
Donmuş çocukluğum, usul usul destekler
bugünün yangın yerine dönmüş diyarın adamını.

BAHAR ve KELEBEKLER


Malum zaman bahar zamanı! Çok yakında renkten renge dönüşen tabiatın sevgili güzel böcekleri olan kelebeklerin de en göz alıcı olanlarını görürüz. Bahar ay’ı neşenin, yeşilin, beyazın ve yeniden var olmanın harika bir ispatıdır. Öldü sanılan tabiat kış ayları içinde güzel bir dinlenceye, dönüşüme yaslanmıştır. Baharın sıcaklığı hissedilir hissedilmez tomurcuklar, çiçekler ve kelebekler; bir bütün görselliği adına sanki yoktan var olurlar…

Ben de bahar günlerinin gecelerinde yüksek acının yüksek ateşlerinde güya bir kitap yazmıştım. Üç aylık serüvene bir sürü karakter yerleştirmiştim. Kitap yazma fikri bile sallanan bedenime destek olmuş, kendi hücrelerim ile yarattığım karakterlerin içinde inanılmaz bir macera yaşamıştım. Tam tamına üç ay süren maceramın başlangıç noktası Tekirdağ şehri olmuştu. Sonra, heyecan dolu öyküm Marmara Adasına taşınmış ve kendi harika yolculuğunu yapmıştı.

Dünyada her gün kıyametler kopar. Her gün tufanlar yaşanır ama insan kendi tufanını yaşarken; kendi Nuh’u olur. Kendi canlıları ile kendi gemisini yapabiliyorsa; azgın dalgalara karşın yol alır.

Ben de kendi tufanımı yaşarken yakın akrabaların ve güya dostların “Allah Kurtarsın” sözlerini incinerek işittim. Başımı dik, adımlarımı güçlü atma rolü; biliyordum ki zoraki olmayacak, sadece sözlerin büyüsüne kapılmış insanlardan da bir bok olmayacaktı! Ve ben de acemi marangoz bilgilerimle kendi gemimi yapıp, kendi seçtiğim dostlarım ile doksan günlük yolculuğa çıktım.

Sanki sihirli bir el bana değmiş benim bu hengâme içinde yok olmama gönlü razı olmamıştı. Hâlbuki ben bir hikâye-roman yazarı değildim. Hiçbir eğitimini de almamıştım. Yayınlatacağım bile meçhuldü… Bana dokunan el; “Yaz, sadece yaz. Kendi karakterlerinle dost ol. Sevgiyi, vefayı, macerayı, aşkı, ihaneti.” işle dedi. Ve ben de öyle yaptım.

Neşemi, telaşımı gören tanıdıklar, komşular o günlerde bana; “ Hayrola Güven, bunca kederin içinde sen hâla gülüyorsun, dik duruyorsun.” dediler. Öyle ya! Birçok şeyini kaybeden bu adam; yerlerde sürünmeli, eşe-dosta yalvarmalıydı. Bütün göstergeler bunu anlatmıyor muydu?

Ben de “kitap yazıyorum, meşem ondandır. Çok yakında da yayınlatmayı düşünüyorum.” diyerek meraklı güzel-soylu insanlara bir yudum ümit verdim. Elbette verdiğim ümitler meraklı arkadaşları, komşuları daha bir meraklandırdı. Ya bu adam bir gün ünlü olurda bizi bırakırsa telaşına bile kapıldılar. Onun için beni her gördükleri yerde ; “ Kitap nasıl gidiyor. Ne zaman okuyacağız. Artık bize de imzalı bir kitap verirsin” sözcükleri ile beni sürekli sınadılar. Benden de hep aynı cevabı aldılar; “ Çok yakında bitiyor, merak etmeyin, ünlü olursam sizi de unutmam. İlk siz okuyacaksınız elbet.” gibi sözler ile durumu idare ettim.

Aylar, yılları, yıllar bedeni daha bir olgunlaştırır, saçları, siyahtan beyaza dönüştürürken; Orhan Seyfi Orhon’un Ömer Seyfettin’i anlattığı bir yazısı ilgimi çekti. Okudum, güldüm ve kendi durumumu aynı zamanda da sonumu gördüm… Ne büyük Hikmet; Ey Allah’ım…

Orhan Seyfi Orhon anlatıyor;

Ömer Seyfettin’e bir gün Babıâli’de rast gelmiştim. Bana o neşeli tavrıyla;

—Cancağızım, dedi. Hikâyelerimi topladım; ismi Bahar ve Kelebekler. Yakında çıkıyor.

O zaman bu isim bana ne kadar yeni ve ne kadar güzel görünmüştü. Bilmem ne sebepten dolayı Bahar ve Kelebekler bir türlü intişar etmedi. Ömer’i her görüşümde soruyordum;

— Bahar ve Kelebekler ne oldu?
—Çıkıyor cancağızım!

Bunu o kadar katiyetle söylüyordu ki, tekrar kitabın intişarını beklemeye başlıyordum. Fakat aradan haftalar, aylar geçiyor, o, bir türlü çıkmıyordu. Ömer’e tesadüf edince sualimi tekrar soruyordum:

—Ömer, hani Bahar ve Kelebekler?
—Merak etme cancağızım; yakında çıkıyor, ama pek yakında…

Heyhat! … O zamandan beri aradan uzun yıllar geçti. Bahar ve Kelebekler yayınlanacak derken Ömer Seyfettin’i kaybettik…

İşte dostlarım; gerçeğin mizah ile yine başka bir gerçeğe; yani benim o an, kendi ruhumun bedenimi kurtarma romanı; Ömer Seyfettin’in Bahar ve Kelebekler kitabı gibi mi olacaktı? Zaten bu işin olmayacağına inanmış dostlar da başka sorular ile başka meraklarını giderme vazifelerine çoktan sahip çıkmışlar.

Ne onlar bana; “ Güven’ciğim ne oldu senin roman?” diye sual soruyorlar! Ne de ben onlara; “ Her olayı kendinize vazife çıkaran güzel-soylu insanlar; cancağızlarım, ben artık o romanı düşünmüyorum. Artık her gün bir başka romanın yolculuğunu yapıyorum.” diyemiyorum…

Aradan geçen aylar, yıllar; Ömer Seyfettin’in Bahar ve Kelebekleri gibi, Yüreğimdeki Sesler isimli romanı da yüreğime gömdüm. Belki bir gün, kitabın içinde gizlenmiş karakterler; Birer, birer; ses, nefes, duygu, karanfil, gül, bahar olur da bir neslin birkaç kişisine güzel bir hikâye olarak sunulur…

Güven

2 Mayıs 2010 Pazar

İPİN UCUNDAKİ YAŞAMLAR

Kamera; Güven  Tekirdağ Eski Liman

Limanın kıyısında ben!
Rüzgâr eser dalga olur. Küçük
kayık kendini kıyıya yaklaştırır.
Kayık kıyıya, onu tutan ip; suya!
Su,ipe yaklaşır. İpe de yosuna...
Yosuna da yaşama yaklaşır. Ve
ipin ucunda yeni yaşamlar doğarken,
bir başka ipin ucunda yaşamlar gidir...

Kamera; Güven 
 İpin Ucundaki Yaşmalar


Kamera; Güven
Balıkçılar adına ipin ucunda bir başka
yaşamlar vardır. Çıma ile kıyıya bağlanmış
küçük kayıklar, balıkçıların yaşam döngüsünde
önemli bir yer tutar.

Kamera; Güven

Yaşam döngüsünün 77.yılında bir adam! Adnan Ağabey.
77 yıllık yaşama yetmiş yedi bin dert sığıdırmış da,
7 kez şikayet etmemiş... Tanrım! Yetmiş yedi bin
derdi, dert edinmeyenler bir yana, yetmiş yedi bin
mutluluğu olduğu halde 7 kez: "oh be" demezler!

İPİN UCUNDAKİ YAŞAMLAR


Dünya ile insanoğlu tam olarak ne zaman tanıştı bilemiyorum ama insan; vahşetler, savaşlar ile belki de ilk dünya adımı ile birlikte tanıştı. Neredeyse tüm canlıların gerçek geçim kaynağı; diğer canlılar oluyor. Bazen büyük küçüğü, bazen de küçük büyüğü yutuyor. Denge, bin bir türlü dengesizlik ile bir şekilde ahengini buluyor. Çok kısa süreliğine yaşanan ve çok kısmi barışlar; yine büyük zamanlara ve çoğulu ilgilendiren savaşlara dönüşüyor.

Sanki bu âlemin tek sahibi onlar gibi. Onlar kimdir? Hangi dünyevi öğretilerin tek tip enerjisi ve talimatını aldılar bilinmez ama böl-bölüştür mantığı ile sürekli galip gelme sevdası içinde olanlardır onlar!

İpin ucunda kimler dans etmedi ki bu diyarda. Ne korkular, ne ağıtlar, ne de görkemli vahşetler kalıcı oluyor; sürekli ölen ve yenilenen hücrelerinin sahibi olan insana. Bu kadar unutkan, bu kadar değişken ve pişkin olmasaydık; belki de büyük topluluklar halinde çıldırmanın tam da göbeğine düşerdik.

İpin ucunda çok insanları oyaladık çok! Neden? Adalet için… Daha huzurlu bir hayat için… Kalanlara yüksek korkular bırakıp; “uslu” durmazsanız sizinde başınıza gelecek ipin ucundaki yaşamdır etkisini bırakabilmek için…

Ne oldu? 1700’lü yıllardaki ipin ucundaki yaşamları ecelsiz yolladık; Lale Devri, 1800’lü yıllara sarka bildi mi? Ne oldu? 1800’lü yıllarda bilime-ilime yatırımlar yapmak yerine gösterişli mimariyi borç paralar, ödünç mimarlar ile yapmanın sonucu 1900’lü yılları ve koskoca bir imparatorluğu kurtara bildik mi? Hayır… Koca bir Hayır… Daha tam manası ile sebep-sonuç ilişkilerini bile aklın yolu ile tartışamıyoruz.

Eğer tartışmaları ülke sevgisi, insan sevgisi içinde devam ettirseydik, 1960 yılının sonunda yine ipin ucunu gösterip, alışık olduğumuz korku sevdalarını tekrar sahneye koyar mıydık? Ne oldu? Kendimizi ne kadar hakladık? İpin ucundaki yaşamlar, isteksiz veya istekli veda edişlerinden sonra “ip kültürü” diye bir korku kültürü oluştu mu? Eğer oluştuysa 1970’li yıllardaki gençlerin ip ile tanışmaları hangi yüksek vatanperverliğin işidir?

Ya ellerini, kollarını bağlayıp, ip yerine kurşun yağdırdıklarımız! Ülke sevgisini, din sevgisi ile yoğurup şeytan ile baş-göz olmanın sorumluluğunu şeytanın efendisi Gothe’ye mi bırakacağız? Yoksa büyük yaradan kendi elerliye dünya yaşamını bize armağan etti diye; yaratıcının en büyük eserleri ile zavallı ve şahsiyetsiz bedenleri karşı karşıya getirmek; Tabiat ile Yaradan’ın savaşından mı ibarettir?

Fakat sonsuzun sonsuzluğa uzanan sahibi yüce yaradan; tabiat ile hiçbir alıp veremediği yoktur. Çünkü aynı bizim yaradılışımız gibi tabiatta bin bir ölçüm-biçim ve tartıdan sonra harika bir ahenk içinde var olmuş. Bu ahenkli tabiat; hiçbir kusuru, özürlü ve hasta bir bedene sahip; öldürme ve kin tutmaya ant içmiş insanoğlu gibi devam ettirmez.

Esas sorun; insan yaratıcı ile yer değiştirmeye çalışmasından kaynaklanır. İnsan en vahşi devirlerde de ipin ucunda dans ettirmeyi, korku buğuları tüttürmeyi sevmiş. Uygarlığın uzay ile iç içe olup, uzay yarışının en üst seviyelere çıktığı bu zamanda da ipin ucunu yağlayıp, güya; insanlık adına insanların canını vermeden almış…

Güya Her Şey İnsanlık İçin!

Hâla savaşların devam etmesi:” o “ bölgenin refahı için? Saddam Hüseyin’de yağlı ve bazen de kuru iplerin ucunda görmek istediği insanları; Soylu Irak Halkı için ipin ucunda sallandırıyordu. ABD’de o bölgeye gelmesi; dünya insanı içindi. Yani bizler için. Ne büyük bir hayal kırıklığı…

Saddam Hüseyin ipin ucundaki son anlarındaki korku-pişmanlık ve bir şans daha bulabilme ihtimalini düşünüp; ARTİK İPSİZ BİR YAŞAM diyebilir miydi acaba? Ya ulaşılmaz ve en büyük korku gücü olarak algılanan ABD, yüzlerce uygarlığın yükselme noktası en yüksek noktadan sonra hızla geriye gittiğini, ipin ucundaki insanın sallaması gibi sallanmaya başladığının ince hesaplarını hangi matematik denklemleri ile denkleyip kendi ulu vicdanlarını arınmış hale getiriyorlar…

İçimdeki ses; ipin ucundaki insanları; ip ile cezalandırıp en telafisiz, en vahşi hatırayı bırakmak yerine, ipin ucunu göğüsleyecek sporcuları, müzisyenleri, sanatçıları, felsefecileri, tarihçileri, mimar ve mühendisleri, hukukçuları yüceltip destekleseydik belki de yaşadığımız ülke; tüm insanlığın ipucunda sallanan-sallanmış bedenleri için bir özrün en yüksek sesle yapıldığı ülkesi olacaktı.

Acaba, Atatürk için yüzyılda bir gelen dahi diyen Avrupa insanı; ilerlemenin dâhilikten öte, çalışmak-araştırmak ve öğrenmekten ibaret olduğunu, neden göstermediler bize? Sanki bize, hep, övünmenin, boşa koşturmanın, etek altının heyecanlı, baş döndürücü haremlerini gösterdiler ve anlattılar!

Bizler her on yılda bir iplerimizi yağlar, cellâtlarımızı ödüllendirirken; bizi övenler de her on yılda bir eser-buluş yaparak kendi geleceklerini ödüllendirdiler.

Zaman-devir ve siyasi anlayışlar ne kadar değişirse değişsin; darağaçları ve yağlı ipler, nazik elli cellâtlar tarafından bir kenara konulsa bile; ipin gölgesini taşıyan, onun kokusunu hissettiren bir sürü ceza; hâla, ülke, namus, onur, kan davası ve soysuz zenginlikler için devam ettiriliyor.

İyi iş çıkarmış bir sürü insanı ipin ucunda sallandırmış cellâtların mezarları bilinmiyor. Keşke bilinse ve de kaç kişiyi o nazik eller ile ve kimlerin soylu emirleriyle ipin ucundaki yaşamdan diğer yaşama uğurladığı anlaşılsaydı. Belki o zaman; ipin ucunda yaşayanlar ile yaşamayanların aileleri bir yağmur sonrası buluşur; toprağa bereket yağmışken; onlar da büyük ağlamalardan sonra kendi ülke huzurumuzu-bereketimizi kalıcı bir kültüre çevirirdiler…

Şimdi, kendi şehrimde oturmuş liman kayıklarına bakarken bir başka ipin ucundaki yemyeşil yaşama bakıyorum. Küçük kayıkları kıyıdaki limana bağlayan 3–4 metrelik çımalar (ipler) batı rüzgârının etkisi ile bazen geriliyor, bazen de gevşiyor. Kayıklar rüzgârın etkisi ile biraz kıyıya sürüklendiğinde onları bağlayan ip de gövdesinin orta kısmını limanın suyuna bırakıyor.

İşte ne oluyorsa o zaman oluyor! Küçük kayıkları limana bağlayan çımalar(ipler) suya girdiklerinde ve birkaç saat kaldıklarında onlara tutunan yosunlar capcanlı yaşamın yemyeşil müjdesini veriyor.

Küçük kayık tekrar az geri gidip çıma(ip) biraz gerildiğinde ipin ucundaki yaşamlar(yosunlar) güneşin de etkisiyle pırıltılar saçarak; MERHABA diyor yaşama…

Güven