31 Mart 2010 Çarşamba

KIRKİKİNDİ MESİRİ

Kamera; Güven-KIZ KULESİ

Hikayesi hiç betmeyecek olan sanki onsuz
boğaz boş kalacakmış gibi duran; harika
kule; restore edilmiş halde,sizleri bekliyor.
Üskadar'dan küçük tekneler kişi başı 5 TL
ücret karşılığında getiriyorlar.
Gidilmeli,görülmeli ve bize ait olan
dokunulmamış bakir hayallerin içine,
düşlerin en güzeline girilmeli... :))
Kamera; Güven
Kulenin basamaklarına atacağınız
her adım sizi biraz daha yaklaştırcaktır!
Nereye mi? Elbette dokunmaktan
korktuğunuz sadece efsane olarak
kabul ettiğiniz düşlerinize.
Dokunun lütfen! Tozlu düşlerinize
korkmadan dokunun!
Hayalperestlikten korkun; hayal
kurmaktan değil :))
KIRKİKİNDİ MESİRİ


Mesir Macunu deyince akla gelen ilk yerlerden birisi de Manisa’dır. Osmanlı İmparatorluğunun Şehzadelerinin yetiştiği şehir! Geçmişteki önemi oldukça büyük! Tam tamına 460 yıldan bu yana kutlanan mesir şenlikleri bu yıl, Mart ayı içinde de kutlandı. Ağır konuklar vardı. Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve eşleri de oradaydılar.

Gelenekleri öğretici bir eğlence içinde şenliğe, turizme çevirmek; şehirleri oluşturan halk ve esnaf için oldukça önemlidir. Bu sayede şehirlerin tarihi, folklorik güzellikleri de tanıtılmış olur.

Kırkikindi Mesiri Şenliklerinin 460. Cumhur Başkanı Abdullah Gül, eşi Hayrunisa ve Bülent Arınç, Manisa Valisi ve Belediye Başkanını eşlik edildiği törenlerde tonlarca mesir macunu halka; ilk yıllarda olduğu gibi dağıtılmış. Ama bu sefer, ilk başlangıç yıllarında olduğu gibi; camiden atmak yerine otobüs üzerinden ve makam olarak ülkemizin en tepesinde bulunan Cumhurbaşkanı tarafından dağıtıldı.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de söylediği gibi; “ Böyle bir şeyi ilk kez yaşadım. Bir rüya gibiydi. Halkımız ile birlikte yürüdük. Ve çok uzun yıllardır uygulanan bir geleneği uygulamak, beni oldukça mutlu etti.” diye duygularını dile getiren Gül; yağmurun başlamasına aldırmayarak; “ Rahmet Yağıyor” diyerek mesir macunlarını ; “Şifa Niyetine” diye dağıtmış.

İçinde 41 çeşit baharatın bulunduğu mesir macunu; şifa niyetine, şifa bulmak adına yapılmış. Yıl 1540 Yavuz Sultan Selim’in annesi Hafsa Sultan Manisa’da hastalanır. Hastalığa çare bulunamayan sultanın adına Manisa’da yaptırılan Sultan Camii Medresesi başına Merkez Efendi getirilir. Merkez efendi, bitki ve baharat karışımı macun hazırlar. 41 çeşit baharatın karıştırılmasından hazırlanan macunu yiyen Hafsa Sultan iyileşir. O günden sonra hastalara mesir macunu verilmesini emreder. O gün, bugün Manisa’da düzenlenen Mesir Macunu törenleri halkın büyük ilgisi ile devam ediyor.

İçinde hak varsa, sevgi, heyecan, ümit ve eğlence varsa; bir oluşum, faaliyet; yüzlerce yıl yaşıyor. Yani neredeyse ölümsüzlüğü yakalamış oluyor. Şehirlerin gülen yüzleridir şenlikler. Gülümseyen, ümitleri tazeleyen, öfkeleri dindiren yüzleridir…

Manisa Kırkikindi Mesiri Şenliklerini ulusal gazetelerimizden birisi oldukça detaylı vermiş. Ve çok önemli iki şahsiyetin de mesir macunu dağıtırken fotoğraflarını yayınlamış. Haberi okurken, halkın heyecanını, Cumhurbaşkanının heyecanını oradaymış gibi yaşadım. Fakat aklım fotoğraflarda kaldı!

Üç ton mesir macununun dağıtıldığı şenliklerde açılışı töreninde Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın fotoğrafları oldukça çelişki oluşturmuştu. Siyah ile beyaz gibi! Hoşgörü ile Öfke gibi! Gülmek ile ağlamak gibi…

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, mizacı gereği gülümsemeyi, hoşgörüyü daha fazla uyumlu görünmeyi ve yaşamayı benimsemiş bir insan. Bülent Arınç ise tam tersi, ne kadar gülmeyi, hoşgörüyü benimsediyse; o kadar da öfkeyi, yüksek heyecanı ve keskin sözleri kullanan bir karaktere sahip.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’de, Bülent Arınç’da iki eski dost, arkadaşlar. Siyasetteki birliktelikleri eskiye gidiyor. Birlikte kim bilir ne yollar yürüdüler, ne kavgalar, yorgunluklar verdiler.

Her partide bulunması gereken iki ayrı karakter! Belki de her şirkette, her kurumda olması gereken iki değişik insan! Birisi hoşgörüye daha yakınken, diğeri tedbire, disipline ve tabanı korumaya, kollamaya daha yakın. Birisi daha Avrupa yüzümüz olurken, diğerimiz daha Asya yüzümüz oluyor.

Bu fotoğraflardaki ilginçlik neydi ki, 41 kere maşallah diyeceğimiz 41 çeşit baharattan yapılan mesir şenliğinin de önüne geçti? Elbette mesir macununun önüne geçemez. Ele ele “Şifa Niyeti”ne yeniyorsa; çıkmadık candan ümitler kesilmediyse; bolca mesir yemenin hiçbir zararı yoktur. Yiyene, afiyetler ola. Yemeyen de, en kısa zamanda mesir macunu siparişlerini tez elden versin!

Ben yine mesir macunlarının “Şifa Niyeti”ne dağıtılış törenlerinin fotoğraflarına geliyorum. İlk fotoğraf otobüs üstündeki Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün fotoğrafı. Basın ordusu onu fotoğraflamak ile meşgul, gökten rahmet yağarken Abdullah Gül, mesir macunlarını fırlatıyor. Aynı çiçek atar gibi. Sağ eliyle çok az bir kuvvet harcayarak; elini yukarı kaldırmadan, elini iterek atılan mesirler; renkli ambalajları içinde; “Şifa Dağıtmaya” yol alıyorlardı.

İkinci fotoğraf ise Bülent Arınç’ın fotoğrafıydı. Beden dili insanın gerçek aynası olmalı! Hüznü de, merhameti de ve rakiplerini acımasızca eleştiriyi de iyi bilen Arınç; Cumhurbaşkanımızın tam zıddı bir poz vermiş. İnanılmaz bir çelişki vardı iki fotoğraf arasında. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın halka dağıttığı mesir macunlarını tam da atarken çekilmiş olan fotoğraf; Bülent Arınç’ı anlatıyormuş gibi; sert bir ifade ve olanca şiddeti ile rakibe atılan bir taş gibi, sağ kol geriye kaldırılmış ve oldukça güç alınmış. Fırlatılacak olanlar mesir macunu değil de, bir top güllesi, bir taş sanki!

Öyle sanıyorum ki bu fotoğrafları gören Cumhurbaşkanı kendi fotoğrafına, duruşuna, gülüşüne bakıp; o anki yaşadığı rüya gibi olan şenlikleri yine hoş bir hatıra ile anacaktır. Ama aynı fotoğrafın kendi olanına bakan Bülent Arınç oldukça kızacak; “ Bir kısım medyanın kasıtlı işitir.” diye yine keskin sirke misali; hatıralarda kalacak laflar edecektir…

Ben Bülent Bey’in fotoğrafına bakarak; kızgınlığı, hoşgörüsüzlüğü anmak yerine; Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün fotoğrafına bakarak; hoşgörüyü, barışı, sevgiyi düşünmek istiyorum!

Manisa halkının 460. Mesir Macunu şenliklerini kutluyor, ŞİFA NİYETİNE; Afiyetler Ola diyorum.

Güven

29 Mart 2010 Pazartesi

BİR TİYATRO SEVDASI

Kamera; Güven-Çeşme
Tabiatın güzelliği,insanın güzeliği ile
buluşmaya görsün; aranası cennet
bile sorgulanmaya başlar o zaman!

BİR TİYATRO SEVDASI


Tiyatro sevdasına çok ucundan tutulmuş olan ben; bugünü, 27 Mart’ı sevgi ile heyecan ile kutlarken, bir güne sığmayacak bir sevda masalının, yaşam iksirinin vazgeçilmezi olarak görüyorum.

Tiyatro, yaşamımızın her anı gerekli olan bir gıdadır. Hiçbir mazeret tiyatronun dışlanmasını, tiyatrodan uzaklaşmamızı İZAH edemez! Bahanemiz ne olursa olsun, tiyatromuza, tiyatrolarımıza sahip çıkmamız gerektiğine şiddet ile destek veriyorum.

Baş ağrılarımız, mide bulantılarımız, zamansız öfkelerimiz, yaşamı sadece bir bakış açısı ile çok küçük bir alana sıkıştırmamız; TİYATRONUN soylu, onurlu eksiğinin oluşundandır…

Tiyatro yönetmeni olan Mehmet Ergen; “ Tiyatroların beşiği olan ülkemiz, ne yazık ki tiyatro konusunda oldukça hantal davranıyor.” diyor. Ne kadar haklı! Ne kadar güzel bir düşünce sörfünün dikkatini çekiyor! Ülkemizde, bizlerden önce yaşayan her gelişmiş uygarlığın onlarca tiyatrosu vardı.

Gelişmiş bir şehir düşünün ki tiyatrosu olmasın. Kütüphanesi olmasın. Müzeleri olmasın. Spor alanları olmasın… Gelişmişliği araç sayısı ile kıyaslıyorsanız, asker gücü ile kıyaslıyorsanız; bir gün kas gücünün hangi alanda kullanıldığının garip ve mağdur iç çekişlerini yapar da ağlayanınız olmaz!

Şehri Tekirdağ’ımıza çok yakın olan Çanakkale Truva Antik Şehrine uzandığımızda ilk karşınıza çıkacak olan oluşum; Açıkhava tiyatrosudur. Yaşlı taşların şahit olduğu yaşamın içinden yükselen seslerin, davranışların korkusuzca dile getirildiği yer.

Biraz daha aşağıya Ege’nin içlerine doğru uzanacak olursak; Kuşadası Efes’e gelirsek; oradaki antik şehrin muhteşem tiyatrosunu da görürsünüz. Tiyatronun yanında, kütüphaneyi, Pazar alanlarını, genelevi de görürsünüz. Bu demek ki, insanoğlu, ihtiyaçları saygın ve aşina yollardan karşılandığı zamanlar; eğriden çok doğruya ulaşıyor. İnsanoğlu tatminsiz bedenini törpülemeyi sanat ile ilim ile spor ile yapmaya başladığı zamanlar; kahvehane müşterileri azalıyor…

Yolumuza devam edip güneye doğru iner Antalya Aspendos’a uğrarsak; tiyatronun mimari ile mühendislik ile buluşmasının insanüstü güzelliğini de bu tiyatroda görürsünüz. Tiyatro; uygarlıkların vazgeçilmez tercihi! Uygarlıkların yaşam iksiri! Uygarlıkların sevgiye, aşka, alkışa, çoksesliliğe giden yolculuğu…

Şehri Tekirdağ’ımızda da bir tiyatro sevdalısı, aşığı vardı. Onun beyaz saçlı, post bıyıklı bakışlarında; tiyatro kokusu, tozu, sanatı bulaşmış; gençler fark edildi. Şimdi o gençler kendi ateşlerini üflemek, büyütmek ile meşguller. Yılmaz İçöz ağabeyimizi de rahmet ile anıyor, ona tiyatro içtenliğinde siyasi olmayan ALKIŞLAR yolluyorum.

Tiyatro, ona gelen insana asla siyasi davranmaz. Beklentisi yoktur samimi bir alkıştan öte. Ve siz rahat koltuklarınıza yaslandığınızda, nedenleri, perspektif bakışlarla irdeleyip alkışlar yaptığınızda; tiyatro sizin kulağınıza bir şeyler fısıldamaya başlar. Argonun bittiğini, mizahın başladığını! Sahteciliğin bittiğini, gerçeğin başladığını söyler size. Ve siz, içinizdeki yükselen enerji ile zenginliği de algılamaya başlar; banka hesaplarının, yalıların zenginlik kıyaslaması olmadığını anlar ve ölümlü bedenin o an ki yaşam hakkına şükür edersiniz…

Çok yakın zamanda şehrimize gelen tiyatro oyununda, yine güldük, yine düşündük, yine siyasi olmayan gönül alkışları yaptık. Ve bu tiyatroda, çoğalan tiyatro seyircisi yanında, bizle tiyatroya destek veren dostlarımı da görmek beni mutlu etti.

Dünya Tiyatrolar Günü’nü bir vesile olarak görüp, tiyatroya yeni katılımcı ve yeni heyecan duyan dostlarım; Fatma hanıma, küçük Doğa Irmağa, Hidayet hanıma, Tülay hanıma, Huriye hanıma teşekkürü borç bilirim.

Onlara bir de küçük bir hatırlatmayı tiyatronun harika hoşgörüsü içinde yapmak isterim! Tiyatro, gülmeyi de ağlamayı da anımsatmalı! Tiyatro, ölümü de yaşamı da hatırlatmalı. Korkularımız, hüzünlerimiz onlardan kaçmakla değil; tam tersine bilginin, görgünün, öğrenimin peşini bırakmayıp tiyatro ile onlara el sallayıp; BİZ BURADAYIZ demek ile olur diye düşünürüm…

Dünya Tiyatrolar Günü, 1961 den bu yana kutlanıyor. İyi ki bu gün, hatırlatma ile yaşama dönüşme fırsatı buluyor. Bu günün yükselen anısına ünlü tiyatro yazarı, yönetmeni evrensel bir bildiri hazırlamış. Brezilyalı sanatçı Augusto Boal diyor ki;

“ Bütün insan topluluklarının yaşantısı gösterilerden oluşur… Bunlar tıpkı izlemeye gittiğiniz gösterilerdendir… Farkına varılmasa da, insan ilişkileri tiyatroya uygun biçimde yapılanır… Bizi var eden TİYATRODUR! Hepimiz sanatçıyız; tiyatro yaparak aslında apaçık olanı görmeyi öğreniyoruz, çoğunlukla bakmadığımız için göremediklerimizi, kanıksadıklarımızı keşfediyoruz. Tiyatro yaparak gündelik yaşam sahnemizi aydınlatıyoruz.”

Şimdi ben; ayağı kalkıyor ve ellerim acıdan uyuşup, sanatın heyecanını hissedene kadar alkışlıyorum; hayata olumlu, faydalı; sanatçı gözüyle bakan ve en amatör ruhla sanat yapan insanları…
Güven

26 Mart 2010 Cuma

YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE

Kamera; Güven Agora Antik Kenti

Kimbilir bu çeşme başında ne
fısıltılar, ne söz verişler ve de
arınmalar yapılırken; bir avuç suya
da, ne minnet edişler duyuldu...

Kamera;Güven Agora-İzmir

Yunan, genç bir anne. Çocuğunu gezdiriyor.
Belki de o küçük bedene şöyle
sesleniyordur; " Bak oğlum bu antik
kenti senin ataların yapmıştı. Biz önemliyiz.
Biz değerliyiz.Onun için geçmişini tanı ve öğren!"
diye fısıldıyor olabilir mi acaba? Tarhie bir
taş parçası olarak bakmayan, tarihi bir fantazi
gibi görmeyen; milletler, felsefeyi de,
matematiği de, tiyatroyu da seviyor
olmalılar!

YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE


Çok eski devlet geleneği, tarihi, tecrübeleri, kültürü olan bu milletin; hâla doğum sancıları çekmesine anlam veremiyorum. Nasıl bir doğumdur ki; sürekli dışa bağımlı, sürekli ölüm ve öldürme üzerine yaşam tarzı geliştiririz!

Geçmişimizin en önemli zamanlarından birisi de Osmanlı İmparatorluğudur. Üç kıtaya yayılıp, binlerce askerden ordu barındırmak; o diyarların efendisi olmak; zor iştir! Zoru başarmak, başarıyı sürekli kılmak da, ayrı bir zorluktur. İşte, tarih bunun için önemlidir. Kaybedilmişliğin, kandırılmışlığın, sefahatin; nasıl bir son hazırlamış olduğunun da gerçeğini; tarihe bakarak öğrenebilirsiniz.

Osmanlı İmparatorluğunun en güçlü olduğu dönemlerden Kanuni Sultan Süleyman zamanı; aynı zamanda da çıkılan zirvenin de iniş yolculuğunun başlayacağı zamana da rastlar. 46 yıllık iktidar dönemi muhteşem Süleyman’ı oldukça yormuş, üzmüş, en sonunda oturacak bir tahtın; bir tüneme yeri olduğunun farkına varmışlığını yaşamıştır.

O muhteşemdi, adaletliydi, adildi! O devletini, kendinden, ailesinden de daha önemli görürdü. Ne oldu da o muhteşem adam; devleti için onca, paşa, vezir kellesi aldı? Ne oldu da, devleti adına; en sevdiği büyük oğlu, şehzade Mustafa’yı kendi fermanı ile boğdurdu? Küçük oğlu, Beyazıt, diğer oğlu Selim ile girdikleri taht mücadelesinde aynı son; öldürülme ile son buldu.

Büyük, muhteşem Süleyman; daha yaşarken belki de çoğumuzun asla ama asla yaşayamayacağı acıları yaşamış; beki de tarihe muhteşemliği, adaleti yanında; devlet için iki oğlunu da katledeceğinin acı gerçeğini miras olarak bıraktı. O muhteşem Süleyman, bir daha dünyaya gelse, o muhteşem hayat, güç ve taht yerine sıradan bir kulübe sıcaklığını tercih etmez miydi acaba? Elbette ederdi.

Bugün çoğumuzun hayallerini süsleyen ZENGİN olmak, muhteşem ve en tepede olmak; nasıl bir bedel ve bedeller ödettiği tarihin zengin sayfalarında bizi bekliyor.

Bu muhteşem imparatorluğun hazineleri de, haremi de, toprakları da muhteşemdi. Kavgaları da, kızgınlığı da; “tez kellesi getirile” fermanları da muhteşemdi. Lale bahçeleri de, has bahçeleri de, mehterin sesi de, ordunun savaş yürüyüşü de muhteşemdi!

Muhteşem olmayan neydi de, bu kadar büyük bir imparatorluk yıkıldı? Hem de gelebileceği en güçlü zamanlarda, en zengin dönemlerde; en korkulu kardeş kavgaları yaşandı.

Günümüzden 450 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde, yarının sultanı olacak şehzadeler arasında şöyle bir söz geçerliydi; “YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE” söylemi, şehzadelerin ve yakınlarının içini titretiyordu. Korku büyüktü.

O zamanın anlayışında, ayakta kalma kültüründe; Ya ölür, ya da öldürürsün geçerliydi. Sultan olmak demek; güç demekti. Soyun güvence altında demekti. Ya kaybedersen; Devlet için her şey mubahtı. İşte, Osmanlı İmparatorluğunun güç dengesi, en zengin, en mutlu olabilecek zamanda; o muhteşem Süleyman’dan sonra böyle bozulmaya başlamış.

Bu felsefeyi, hayatta kalma oyununu en iyi anlayanlardan birisi de o muhteşem kadın; Hürrem Sultandı! Tarihe biraz inanıp tarafsızca kulaklarımızı yönelttirsek; Hürrem sultanın; “ Ya öldür, ya da ölürsün” deyişini duyabileceğimizi düşünürüm.

Hürrem’in sultanlığının, çocuklarının sağ kalmasının devamı; ölmeden önce, öldürmek gelenekleri ile sağlamlaşmıştı. Devlet, millet ne kadar önemliyse; kendi canımız ve kendi çocuklarımız da bu kadar önemlidir! Devir 450 yıl öncede olsa aynı bugünün anlayışı o günde vardı. Elbette, her şey devlet ve Milet adına düşünülüyor, o devlet için ÖZ ÇOCUKLARIN bile kendi ellerin ile ölüm fermanı imzalanıyordu.

O zamanın şehzade Mustafa’sına, Beyazıt’ına, II. Selim’ine kulak kabartsak; “ Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” anlayışının kurbanı olmadılar mı? Öz kardeşlerin katledilmesi, küçük bebeklerin güya devlet ve millet adına cami havlularını doldurması; devletin ve meletin bu şekilde var edilemeyeceğinin de trajedi sahneleri değil midir?

450 yıl öncesini ve o günün pişmanlıklarını, özür dileyişlerini, vicdan sızılarını geri getirmek mümkün değildir! Ama yarınlara aynı trajedileri taşımamak mümkündür! Peki nasıl? Ya devlet başa, ya kuzgun leşe geleneğini tersine çevirip, uygarlık dediğimiz, demokrasi dediğimiz yaşam şekillerini SAYİCİ hale getirerek…

Bugün, millet adına görev aldım, millet adına AND içtim diyen her kim varsa, hangi konumda olursa olsun, o insanların şehrinde bir kişi dahi acı çekiyor, ah’lar bırakarak lanetler yağdırıyorsa; eksik olan bir şeyler var demektir! Bugün hâla ülkesini yönetenler, zırhlı araç filoları ile çoğalıyor, koruma kalkanı içinde her geçen gün halkından uzaklaşıyorsa; eksik olan çok şey var demektir!

450- 500 yıl öncelerinin geleneği olan DEVLET BAŞA, KUZGUN LEŞE inancı, felsefesi daha çok kelle alacak, çok milleti; güya devletin varlığı için yok edilecek gibi görünüyor.

Milletini anlayamayan, milletine sırtını dönen, her şey olduktan, bittikten sonra yara sardım diyerek; yaralı ve ölümlere sıkça şifa ve başsağlığı dileyen; yönetimler, hâla gerçeğin samimi kavrayışını yapmamıştır diye düşünüyorum…

Güven

23 Mart 2010 Salı

GANOSLARDA BAHAR

Kamera; Güven  Ganoslar
Denize paralel oluşmuş dağların,
denize dikey uzanmış burunlarında inanılmaz
güzellikler gizli. Yorucu da olsa biraz
emek harcamayı göze alır, bir kaç
çalının size batmasını(değmesini)
göze aloyorsanız; buyurun derim.:))


Kamera; Güven
Dost Yunus ve yeni tanıştığımız bize
İstanbul kokuları getiren arkadaş Turgay.
Turgay için oldukça sürpriz olan gezi;
yine de onun için harika bir anıya
dönüştü diye düşünüyorum:))


Kamera; Güven
Denize dikine uzanan burunların her iki tarafı da
derin vadiler ile kesilmiş. İnsanın durmakta
zorlanacağı ve hatta hiç duramayacağı
bir çok yere; bitkiler yuva kurmuş.
Ele, küçük ağaçlar da yok mu; o bakir
o ulaşılmaz yerlerde öyle gururlu
durmuyorlar mı; onları aç bir
insan bedeniyle KISKANIYORUM
Kamera; İlyaz Bey

Tepelerin,vadilerin sevdasına tutulmuş iki
insanın, yine bu tepelerden varoluş
üzümlerin şarabını; TABİATIN şerefine
yudumladık.

Varlığına yüz,bin,milyon kere teşekkür
etteğimiz, milyar sırrı içinde barındıran
güzel,sabırlı, aşık,sevdalı,merhametli
tabiata kadeh kaldırdık. :))

Diyeceklerdir ki tabiat da
can alır, acımasız davranır bazen!
Diyeceğim ki, tabiat; ÇİLLİ HOROZUM
diye sevdiği hayvanı yemedi hiç! Tabiat;
KINALI KUZUM diye sevdiği
hayvanı da kesmedi...


GANOSLARDA BAHAR 


Uygarlığa bu kadar yakın olup da, bu kadar bakir kalabilmiş kaç yer vardır acaba? Ganos Dağlarının kıskanası tepeleri; hâla tenha, temiz ve dingin. Tepelerde yetişen onlarca çeşit baharat denize, denizin yosun kokuları da tepelere karışıyor. Tam bir renk, koku gösterisi yapılıyor.

Ganos tepelerinin yaşlı kayaları toprak olmaya can atıyorlar. Birçok yerde, kaya toprağa dönüşmek üzere. Doğa yüzyıllardır sınıyor bu tepelerin yaşlı kayalarını. Kim bilir kaç milyon yıldan bu yana rüzgârlar esiyor, yağmurlar yağıyor bu baş döndürücü yerlerde.

Ganos tepelerinin yaz ay’ı da başka olur, kış ay’ı da başka! Ele bir de baharda yani şimdi görmeli uyanan doğanın Ganoslara verdiği güzellikleri. Yüce yaratıcı buraları özene-bezene yaratmış. Belli olan bir şey var; buraya gelen, bu güzel diyarların tepelerinde piknik yapan, kamp kuran her canlıyı kıskanıyorsunuz. Çünkü hayat buldukları, nefes aldıkları bu yerleri; kirleterek gidiyorlar. Yeterince kirlettikleri şehirlerin hastalıklarını bu bakir tepelere de taşıyorlar…

Öyle görünüyor ki, Ganos yolculuğumuz, Ganos Dağlarının tepelerindeki keşiflerimizi hiç bitmeyecek gibi! Onlarca tepe ve vadi; inanılmaz bir davetiye sunuyorlar. Her defasında bir başka tepeye, burna yöneliyoruz. Acaba bu tepe, diğerini aratacak mı, burada nasıl bir güzellik vardır merakı ile gittiğimiz her tepe; bir başka sevdanın doğmasına yol açıyor. Bir sevda ki, bırakması zor oluyor. Her ayrılış tekrar buluşmanın aldatışı ile zoraki tamamlanıyor.

Baharın kelebekleri, böcekleri, sinekleri güne çoktan merhaba demişler bile. Hayat hiçbir küskünlük yaşamadan, kaldığı yerden tüm hızı ile başlamış. Devam ediyor. Doğa, hiçbir sorunu isyankâr bir bakış ile yaşamıyor. Bağrında beslediği milyonlarca canlıya; yaşam hakkı sunarken ADİL davranılıyor. Bu yüzden hiçbir canlı; insanlar gibi; alacak-borç peşinde değil. Ganos tepelerinin hiçbir canlısı, avukat ve adliye kapılarında beklemiyor. En acımasız görünen beslenme saatleri bile belli bir ahlak-adalet anlayışına göre; yağmalama-talan üzerine kurulmuyor.

İşte, Ganos tepeleri böyle gizemli, bereketli, anlam, öğreti yüklü yerler.

Ganos tepelerinin çağrısını yine duyduk. Ben, bana yapılan çağrıyı İlyas Bey’e ilettim. Dost Yunus’ta arkadaşı Turgay’a söylemiş. Sürpriz bir bahar günü, dört kişi Ganoslara giden yollarda, dört çocuk gibiydik. Arınma töreni daha şehrin karbon monoksit gazlarından uzaklaşırken başlamıştı. Şehrin kendine has kavgasını, adaletini, ahlak anlayışını birkaç saatliğine terk etmek; çok harika bir yaşam kültürü haline geliyor. O zaman, şehrine tüm adaletsizliklere, kirliliklere, mimariden yoksun görüntülere küsmeden yine geliyorsunuz. Çünkü sevdikleriniz, anılarınız, hatıralarınız bu şehirde. Bu şehirden doğup, bu şehirden ölüyor; tekrar yaşama merhaba diyoruz.

Güneş kim bilir kaç milyon döngü içinde, doğayı kutsadı. Mavi ve grilik, Marmara denizinin vazgeçilmez örtüsü olmuş. Tepeler bahar gününün neşesine, eğlencesine, dinginliğine koşan insanları koşulsuz ağırlıyor. Birçok tepede, çeşme başında aileler bahar sevincini yaktıkları küçük mangal ateşlerinde kutluyorlardı. Bisiklet sürücüleri hızla tepelere doğru ilerliyor, yeniden ve alışılmış heyecanları bedenlerinde yükseltiyorlardı.

Bu tepelerde hangi canlı ile karşılaşsanız; yüzünde bir tebessüm bulursunuz. Doğanın doğurganlığını, bonkörlüğünü izah edecek fazla kelime bulamazsalar da, konuşmayan suskun gülüşlerinde çok şey anlatıyorlar.

Bu tepelerin yamaçlarına, vadilerine sığınmış, buralardan çocuk yetiştirmiş, buraları vatan bellemiş insanlar ise oldukça buruk. Kırgınlar… Köy yaşamları, artık yalnız yaşlıların yaşadığı, tarımın en az var edildiği aşamaya gelmiş. Neredeyse hayvancılık bitmiş. Şehirli yapacağız diye insanları zorlar ve kandırırsanız; şehirli olmanın bol makyajlı tarafını, baş döndürücü parfümlerini sıkarsanız; o gönlü zengin insanlar da size koşar. Şimdi şehrin gösterişli çağrısına koşmuş bir sürü insan; şehirli olamamış tenha köşelerinde; artık köylü de olamayacaklarının garip üzüntüsünü yaşıyorlar.

Daha öncede keşif yaptığımız ama bir türlü buluşma yapamadığımız tepemin denize bakan burnuna oldukça zorlu bir yolculuk yaptık. Eskiden keçi patikası olan tepelerde, artık azalan hayvanların, tükenen çobanlık mesleğinin isyanını; ilkönce çalılar, küçük bitkiler göstermiş. Keçi ve çoban patikaları bir bir çalılar, küçük bitkiler ile kaplanmış. Zorlanarak da olsa doğru yolumuzu bulduk. Uçurum kenarlarından geçerken, aynı anda ölüm ile yaşamın içliğini de anlamanız mümkün. Yaşam tam yanınızda dururken, yanlış bir adım atışınız her an uçurumun sonunda ölüme kavuşacağı da belli!

Gerçek hayatta da böyle değil mi? Yaşam, tüm nimetleri, sanatı, sanatçısı ile bize bağırırken; kaba-saba duygularımızı bir türlü törpülemediğimiz için; bize seslenen çağrıya KULAK tıkamayız mı? Tıkarız elbet; hem de bulabileceğimiz tüm tıkaçlar ile tıkarız!

Alışık olduğumuz ve hiçimizdeki taşmış keşif heyecanı yüzünden Yunus ile en önde yürüdük. Biz yürüdükçe İlyas Bey ile Turgay arkalarda, çalılıkların, küçük ağaçların ardında kayboldular. Düşme tehlikesi yaşasam da Yunus arkadaşın yaptığı dayanak olarak kullandığımız asa sayesinde kurtuldum. Ama İlyas Bey, benim kadar şanslı değildi. Onu gördüğümde kaymak, yuvarlanmak ile meşguldü. Sopası bir yana, bedeni bir yana savruldu.

Anlaşılan o ki, yalnız ve tenha tepe; biz insanların adaletini, sabrını, hoşgörüsünü sınıyordu. Beni sallayıp yıkmasa da, İlyas Bey’i epey hırpaladı. Çok kısa sürede ateşimiz yandı. İşbirliği sayesinde salatamız yapıldı. Sucuklarımız pişirildi. Yunus arkadaşın el emeği, göz nuru şarabı; TABİAT için kalkan kadehlerde bir güzel içildi. Fakat bizi sarhoş eden içtiğimiz iki kadeh şarap değil; tabiatın medeniyete bu kadar yakın olup da, kendini bu kadar güzel gizleyip, bozulmamasıydı.

Dostlar; ya, tabiat da insanlar gibi sıkça para hesapları yapsa, kendi ceplerini doldurmaya çalışırken, akraba ve hemşeri soyluluğu gösterse; halimiz nice olurdu?

Karnımız doyup, güneşin tepeler ile oynadığı saklambacı seyrederken; Ganos tepelerinin boşalan köylerini, artık ekilmeyen bağlarını, sıra sıra dizilmeyen tütünlerini hatırladım. Çan ve zil sesleriyle çoban kavallarının melodileriyle şenlenmeyen bu tepelerde buruk bir mutluluk yaşadım.

Edebiyatımızı oldukça zengin ve derin kılan, tepelerin, ovaların, dağların köylerinde yeşermiş, büyümüş sonra da öğretmen, şair, yazar olmuş insanları hatırladım. Orhan Kemal’i, Fakir Baykurt’u, Yaşar Kemal’i, Necati Cumalı’yı, Aziz Nesin’i hatırladım da, şehirleşme yalanı altında yok olan tokgözlü köylerimizi, yanık sesli köylü kızlarımızın tükenişini bir türlü anlamlandıramadım nedense…

Güven

18 Mart 2010 Perşembe

ÇANAKKALE İÇİNDE AYNALI ÇARŞI

Kamera; Güven -ÇANAKKALE
Hep hüzünle andığmız memleketin
güzel diyarlarını şimdi; spor ile
sanat ile anmayı isterim...
Kamera; Güven-Çanakkale
Taş kule, yıllar öncesinin
hikayelerine tanıklık etmiş.
Tarihi saat kulesi, boğaza
ve kaleye çok yakın. 95
yıl önceki telaşı, can derdini
en iyi bilenlerden...

Kamera; Güven Çanakkale Çimenlik Kalesi
Asya yakasında duran bu güzel kale; yüzyılar
ötesine uzanıyor. İç içe geçmiş tenha kaleleri
seviyorum. Sanki alacak ile verecek,
hüzün ile sevinçler; dengeleniyor insan
eliyle yapılmış yaşlı taş mekanlarda.
Sanki ben; zamanın öncesine,ilk anına
gidiyorum! Ne garip düşünce bu :))

Kamera; Güven Nusrat Mayın Gemisi
Orjinal ölçülere dikkat edilerek yeniden
yapılan gemide, o özel anın mayınlarını
yeniden suya atar gibi hislere
giriyorsunuz.

Kamera; Güven Gelibolu Yarımadası
Asya'dan Avrupa'yı doyumsuz sevgiler ile
izlemenin keyfini hangi para ile ölçebiliriz acaba?
Bir bardak çay,bir nefes sigara bile lüks geldi
bana. İzlediğim toprakların; bağrına saplanmış
milyonlarca merminin durduğu bu diyarda
gizli bir aşkın esiri, hastası olmuşum ben...

Kamera; Güven Aynalı Çarşı

ÇANAKKALE İÇİNDE AYNALI ÇARŞI


Yer Çanakkale. O zamanın düşmanları, bu zamanların dostları olan insanlık sürüsüne “ DUR” dendiği yerin kalbinde oturuyorum. Boğazın dalgaları; coşmuş bir delikanlı gibi, sevgiliye koşuyor. Büyük gemiler gelip geçiyor doğudan batıya, batıdan doğuya doğru…

Tam karşımda Gelibolu tepelerine insan eli ile kazınmış büyükçe bir asker resmi ve dalgalanan Türk bayrağı. Hemen yanında Necmettin Halil Onan’ın “ Dur Yolcu” şiiri, asker ve bayrak ile bütünleşmiş. Hangimiz bu mısraları okurken; bayrağa, vatana, askere burun kıvırabilir ki? Bu vatanı sevmiş, bu vatan için elinden gelen hiçbir şeyi esirgememiş insanların torunlarıyız bizler.

En zor olan, Allahın verdiği bir tek canı vade gelmeden vermektir. İşte Çanakkale Savaşı, böyle canların hiçbir karşılık beklemeden, korkmadan, ürkmeden, çelişkiye düşülmeden verildiği önemli yerlerden birisidir.

Şair;

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın bu toprak
Bir devrin battığı yerdir
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın,
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

Derken, iliklerine katar titretir insanı; bugün dahi! Ben de şairin yaptığı gibi “Bir devrin battığı” ve vatan kalbimin attığı bu yere geldim. Şimdi şairin tepeye kazılmış sözleri ile karşı karşıyayım. Kuzey rüzgârı bıçak gibi yalarken boğazın delikanlı dalgalarını, sımsıcak bir çay bardağının her nefesinde duyumsuyorum varlığımı.

İsimsiz nice kahraman! Nice insan, topa, mermiye, süngüye göğüs gerdi bu diyarda. Önce deniz savaşı, sonra kara savaşı yaşandı buralarda. Boşu boşuna kanlı sırt, kanlı dere denmedi, bülbüllerin acı acı öttüğü bu tepelere, derelere.

Atalarımız tadamadığı keyfi, süremediği sefayı şimdi ben, bu zamanda tadıyor ve sürüyorum. Lüks gördüğüm sıcak çay, bir nefeslik sigaram ve adeta benle bir olmuş fotoğraf makinem. Tam karşımda Kilit Bahir Kalesi! Çimenlik Kalesi ile aralarına giren boğaza aldırmadan yüzyılların dost bakışlarını yapıyorlar. Çimenlik Kalesi Asya kıtasını beklerken, Kilit Bahir Kalesi Avrupa Kıtasını bekliyor.

İki kale de, şahit oldu buradaki savaşa. İlkönce gösterişli İngiliz, Fransız donanmalarını izlediler. Topların gülleleri, barut kokuları, insan çığlıkları gördüler. Taştan sandığımız kalpleri nice gözyaşı, acı iniltisi çıkardı da, boğazın dalgalarına, topların acı acı patlayışlarına karıştı, kimseler duymadı onları

Neredeyse 100 yıl olacak topların kulakları sağır edici patlamalarının susuşu. Tepelerin, derelerin kanı çoktan kurudu da, kan, kemik, et parçalarının beslediği çiçekler; yüz kere öldü, yüz kere doğdu; şimdi sükûnet dolu bu yerlerde.

Kilit Bahir kalesi gecenin karanlığını delen ışıklar ile aydınlanıyor. Dur Yolcu yazısı ve Mehmetçiği simgeleyen asker resmi de! Eceabat sağ tarafıma kalıyor. Eceabat’tan yayılan ışıklar boğazın dalgaları ile sallanıyor, binlerce ışık demeti olarak boğazın karanlık sularına dalıyorlar. Ve ben sımsıcak çayımı yudumluyorum, sigaramdan çektiğim her nefesten sonra.

Ülkemde iki şehrin imrenesi bir üstünlüğü var. İstanbul ile Çanakkale. Ne efsanesi, ne hikâyeleri biter. Ne de onların âşıkları tükenir. Kim bilir ne sevdalılar göz koydu, uğruna kara sevdalara tutuldu. Bu şehirler kıskanası güzelliği de birlikte yaşarlar. Her ikisi de iki kıtanın, harika bir boğaz ile ayrıldığı yere kurulmuş. Her ikisi de en kanlı savaşları, talanları görmüş. Yaşanan aşkları, çoktan bu diyarları aşmış.

Dünyada kaç şehir, kaç ülke vardır böyle. Oturduğu yerden diğer kıtaya seslenebileceğin, diğer kıtanın hikâyelerini dinleyip, kokularını içine çekeceğin kaç şehir vardır ülkesi bol olan dünyanın!

Asya kıtasında Çanakkale yalı caddesindeyim. Rüzgârın, soğuğun bol olduğu kış zamanındayım. Doğduğum, yaşadığım Avrupa kıtasına tarihin battığı, yeniden başladığı ve belki yeniden batacağı yerlere kıskanası bir mutluluk ile bakıyorum. İçtiğim bir bardak çay, bir nefes sigara lüks geliyor bana.

Daha 70–80 yıl önce yaşamış burada doğmuş, burayı vatan bellemiş diğer milletleri düşlüyorum. Musevi’si, Rum’u, Ermeni’si yaşamışlar bu diyarlarda. Sanatkâr insanlarmış. Burada benim oturduğum bu yerden aynı benim hissettiğim imrenesi mutluluk ile bakıyorlarmış. Onlar da buranın parçası olmuş. Bizim gibi üzülmüş, bizim gibi sevinmiş, bizim gibi sevmişler…

Onlardan kalan son hatıraları kimsesiz taş evleri, dükkânları aradım bir çeşit özlem giderme adına. Kent Müzesinde yaşlı Türklerin anlattığı hikâyeleri videodan izledim ve dinledim. Anladım ki, buranın efendisi Türkler de arıyor, giden dostlarını, sanatkâr komşularını iç çekerek. Anlatıyorlar onların çalışkanlıklarını, cumartesi eğlencelerini, yalı caddesi keyif içinde gülüşmelerini.

Şimdi Çimenlik Kalesi topları suskun ve paslı! Kilit Bahir Kalesi nöbetçileri çoktan terhis olmuş. Çanakkale Aynalı çarşısı, savaşa gidenleri değil, dost olarak gelenleri ağırlıyor artık. Truva atları birken, iki olmuş. Birisi Çanakkale sahilini beklerken, diğeri Çanakkale Müzesini bekliyor.

Yeni gelen, hediye edilen Truva filminin atına yaklaşırken, yine de efsanenin Truva atını hatırlayarak temkinli yaklaştım. Birazdan uyuyacak şehrin kalbini deşecek düşman askerlerinin kokusunu aradım boş şüphelerle…

Boğazın delikanlı dalgalarını, kuzey rüzgârına karşı izlerken; gezdiğim şehitliklerdeki isimler geldi aklıma! Diyarbakırlı Mehmet, Urfalı Ahmet, Samsunlu Hasan, Konyalı Hüseyin, Edirneli Mustafa, İzmirli Ali… Ve bu ülkede doğup da, yarım da olsa herkesin bildiği şarkıyı mırıldanarak; karanlığın bittiği, ışığın başladığı bu yerden Çanakkale Türküsüne kulak verdim.

Çanakkale içinde aynalı çarşı
Ana ben gidiyorum düşmana karşı
Of gençliğim, eyvah!

Neredeyse bir yüzyıl geçti. Toprak yüz kere meyve, sebze, çiçek verdi. Yüz tur attı güneşin etrafından dünya, üzerindeki canlılar ile birlikte. Bu topraklarda bin kere kahır oldu da, üç kere mutluluğun kalıcı kültürü yeşeremedi nedense…

Çanakkale içinde aynalı çarşı, of gençliğim, EYVAH!

Güven



















15 Mart 2010 Pazartesi

AHLAK ÜZERİNE OYNANAN OYUNLAR

Kamera; Güven-Bozcaada

İnsanlık gelişmesinin ayarını bir türlü
tutturamadığı için; bir taraf, zeka ve emek
ile yarattığı güzellikleri dünyada bulurken,
bir taraf da, yüksek ahlak adına; hep
arayacaktır güzellikleri başka dünyalarda!

AHLAK ÜZERİNE OYNANAN OYUNLAR


Kendimizi yeterince ahlaklı görüp ahlakın sorgulamasını yapmaya kalksak; hangi somut değerleri ölçülendiririz? Ahlak toplumdan topluma, yöreden yöreye değişen oldukça soyut kavramların iç içe geçmiş; belki de insanın en ilkel zamanlardan bu yana kendi yetenekleri, anlayışları ile birlikte kazandığı yasalar, davranışlar bütünü haline gelmiş.

Peki, çok sıkça ağzımıza aldığımız, neredeyse dilimizden hiç düşürmediğimiz; “ahlak” tam doğruluk, mutlak iyilik içinde nasıl ölçülendirilecek? Mucitlerin bu işi düşünüp bizler için bir ahlak ölçü aleti icat etseler ve biz bu ölçü aletini en çok “ ahlaklıyım” diyenlerin bedeninde denesek; acaba ahlak ibresi yukarı mı aşağıya mı iner bun çok merak ediyorum!
İnanın dostlarım AHLAK ÖLÇÜ ALETİ piyasaya sürülmeden yok edilmek istenilecektir. Hem de piyasanın, bizlerin yaşamını kontrol eden kendini sorumlu gören kişilerin tümünün onayı ile. Fakat bizler daha iyimser düşünüp oldukça adil, merhametli, adaletli, gözü yaşlı hükümetimizin bu işi kabul edip; ahlak ölçü aletini tüm ülkedeki vatandaşlar için mecbur tuttuğunu varsayalım!

Acaba domuz gribi aşısı olmakta oldukça korkak davranan AİDİS ile yaşamayı bile kültür haline getiren, radyasyon yüklü çayları HİÇBİR ŞEY olmaz diye halkına tanıtırken bizzat içen bakanın, köhnemiş maden ocaklarımızda ölen madencilerimizin bir yazgı gibi ölüme gönderen bizlerin; ahlak ölçüm aletine gelmemizi mecbur etseler; kaç kişi giderdi?

Ahlak ölçüm aletine giren ve gerekli testten çıkan vatandaşlarımızın, mesleklerini, bölgelerini, dünya görüşlerini bir kenara yazıp, ahlak cihazından aldıkları not ile karşılaştırsak; kim bilir ne GARİP insanların ahlaksızlığı ile karşılaşırız!

Bu işin ne sakal, ne örtü, ne de “aslan kükremesi” ile olmayacağının harika cevabını; ahlak ölçüm aleti sayesinde almış olurduk! Ne vatanperverler, ne hak yemezler, cumhuriyetçiler, milliyetçiler çıkardı ortaya da, alet bozuk mu diye bir-kaç kere bakmak zorunda kalırdık!

Belki de ahlaksız olarak kabul edilmiş bir erkek, kadın; ahlak ölçü aletinin bonkör davranması yüzünden en yüksek ahlaksal notu alacaktır. Biz, o ahlaksız görünen ahlaklı insanlara; ahlaklı bilinen ahlaksız bedenler olarak baka bilecek miydik? Hiç sanmam! Kim bilir; ne okkalı küfürler edecektik; o ahlak aletini icat eden mucide!

Sanırım, ahlak ölçü aleti, ahlaka bakış açımızı toptan sorgulamamıza, şekil ve ezberciliğimizi değiştirmeye başlamamıza neden olurdu. Bir kere bu ahlak ölçüm aleti acayip bir şekilde de suçlu bulunmaya çalışılırdı…

Bir taraf, bunun ; “ARAP” icadı olduğunu söyler, bu işin ZINDIK işidir diye haykırır. Diğer taraf; bu işte ABD, İsrail parmağı vardır deyip, bu olaya iyi bir parmak, yani el atıp harika senaryolar yazmaya başlardı. Ama asıl olan, ahlak ölçü aleti; ölçümleri yapmaya başlar ve ahlak anlayışımızı kökünden sarsmaya başlardı…

En üstün ahlaklı olanımız da, en alt ahlaklı olanımız da memleketin kalkınmayışını, talanın, dolanların oluşunu; nedense ahlaksız yabancılara ve onlara kanan yöneticilere bağlıyorlar. Ahlak adına bugünü kurtarmak isteyen yöneticiler; geçmişin ahlaksızlarına bin bir türlü lanetler yağdırıyorlar. Yarınları düşünen diğer soylu vatanperverler de gelecek adına, bugünün yöneticilerinin ahlak anlayışını sarsarak durumu kurtarmak istiyorlar.

Hâlbuki ahlak, insanın yetenekleri, görgüsü, öğrenimi ve yasaların adil uygulanması sonucunda geneli mutlu eden hale dönüşecektir. Yani gerçek hayatta her kesimin istediği “ahlak” evrensel bir fayda sağlayacaktır. Kısacası kötülüğün ne içeride, ne dışarıda, ne apış arasında, ne kasıklarda, ne de kalpte olduğunun korkusunu yaşayacağız o zaman!

Ahlakı gökten düşen bir göktaşı gibi de görmeyecek, korkularımızı, ahlaksızlıklarımızı; başka memleketlere, girdaplara, darbelere, entrikalara da aramayacağız!

Bir düşünün; akıl ile beslenmeyip duyguların inanılmaz keyfini sürmeye kalkan ve ahlak anlayışı altında halkını acıların en katmerlileri ile cezalandıran, konuşan ağızları susturan, duyan kulakları sağır eden uygarlıkların yok oluşunu bir düşünün! Onların da üstün yöneticileri, halklarına seslenirken İYİ AHALAKLI olmakla övünüyorlardı. Ama kime göre iyi ahlak? Hangi ölçüm cihazının kabul görmüş ibresine göre!

İdeal eşitliğin, mutlak iyiliğin olmadığını en zeki canlı insan; bilge, filozof, âlim, akıl ile beslenen her insan bilir. Ama ahlak altında büyük ahlaksızlıkların yayıldığını, bir hastalık gibi tüm ülkeyi sardığını görüp de bir önlem alamıyorsanız; toplumun tüm alışkanlıkları, tüm beklentileri yerle bir olur! Ve hiçbir kitap da yazmayan, hiçbir sinemada gösterilmeyen, hiçbir tiyatroda oynanmayan gösterimlere şahit olursunuz!

Neden?

Ahlakı hiçbir ölçü atletine koymadığımız, korktuğumuz ve sahte ahlaklar ürettiğimiz için! Bana göre, sana göre, bize göre, onlara göre ahlak olmaz! Toplumun tüm kesimlerini kucaklayan, anlayan ve kendi işini iyi yapıp başkalarının işini, emeğini çalmayan ahlaklı insanların ahlakı da ödüllendirilmeli.

Devletin malı deniz, düşüncesinin ahlaki bakışı cezalandırılmalı! İnsan hayatını önemsemeyen, insanların huzurunu, mutluluğunu bozan, ümitlerini kurutanların kurnazlıkları cezalandırılmalı.

İyi ahlak, eli-kolu bağlı kadına taş atmak da değildir, kadının soyup bedenine kösnül duygular ile saldırmak da! İyi ahlak; sakalda, bıyık da, saç-baş da değildir! İyi ahlak; kravat da değil, şapka da, bere de!

İyi ahlak; kas gücüde, somurtkan bakışlar da, kin gütmek ve yüksek sesle bağırmak da değildir!

İyi ahlak, tavlayı severken, satrancı da yücelmektir. İyi ahlak; istiklal marşının neden kasetlerden söylendiğini de sorgulamaktır. İyi ahlak oyun içindeki oyunları da fark edip, iyinin, kötünün bilgi-beceri ile yer değiştirebileceğini de keşfedendir. Korkuların, bilgisizlikten, ümitsizlikten geldiğini de bilmektir.

İster ölçüm aletine girelim, ister girmeyelim; madenlerimizi kendimiz işleyip koruyamıyor ve onları çıkarmak adına ahlak kavramına sığınıp pişkince bakıyorsak, yetişmiş beyinleri ülke dışına kaçırıyor, hâla dış-iç tehditlerin gölgesine sığınıp kalıcı huzurları bulamıyorsak, evlerimizi temiz, sokaklarımızı pis olarak kabul ediyorsak; hangi ahlakın savunuculuğunu yapa biliriz?

 Güven

















12 Mart 2010 Cuma

GÜLE GÜLE ABDÜLCANBAZ

Kamera; Güven Bozcaada

 Usta ellerden doğmuş taş evler. Sanki
açık pencerelerinden yanık sesli
kızların söylediği türküler duyuluyor.
Şarkıya biraz kulak verdiğiniz de, hangi
dilde söylendiğini anlamasanız da, hangi
dinin boşrol oynadığını
  bilmeseniz de; buralarda
güzel,faydalı insanların yaşadığının
kokusunu duyuyorsunuz.
Ve içe çekerken, gökyüzünün
harika genişliğini duyumsarken;
insan olan siz; diğer insanların
kavgasından uzak kalışınızın
sevincini yaşıyorsunuz...

                                   GÜLE GÜLE ABDÜLCANBAZ


Dur gitme desek; “ Bizleri bırakma Abdülcanbaz “ desek; Abdülcanbaz bizi dinlemez! O her zaman kendi bildiğini, kendi inanmışlığını yaşar. Şimdi de orta yaş bedenini biraz dinlendirme adına; bu diyarları terk ediyor. Sanırım, onu özledikçe, onu yaşatacak, binlerce sanat eserini tekrardan okuyacağız. Bir-kaç çizgide nelerin de hayat bulacağını, hangi mücadelelerin de verileceğini; sil baştan öğrenip, içimizdeki korkak Abdülcanbaz’ı uyandırmaya çalışacağız…

Turhan Selçuk 88 yaşında, daha binlerce hikâyeye, karikatüre can ve ruh vereceği zamanlara veda etti. Abdülcanbaz’ın isim babası Aziz Nesin ecelinden önce öldürülmek istendiği halde; o da eceliyle çoktan veda etti bu memlekete. Aynı Abdülcanmaz gibi, ruh ve çizgilerin, kelimelerin; usta sanatçı eliyle ruh ve bedene büründürülmüş bir sürü hikâye bıraktı bizlere.

Hiç unutulmaması, sürekli hatırlanması gereken bir şey vardır ki; adı sanat olan, adı emek olan hiçbir şey; BOŞA GİTMİYOR. İster karikatür, ister hikâye, ister makale, ister tiyatro yaratın; emek, mizah, akıl ve gerçekler ile beslendiği zaman; o kendi zamanının çok ötesine geçiyor. ABDÜLCANBAZLAR doğar ve ölümsüz bir ruhla yaşamaya devam ederler.

Turhan Selçuk, 88 yıllık hayatın içine ülkemizin gerçeklerini; sanat eliyle tespitlerini sığdırdı. Ardından gözyaşları dökülecek, binlerce övgü yapılacak. Bir sanatçının ölümü olduğu için; yaşarken sanatının sesine ses, eline el veremediğimiz için; şimdi daha fazla sarılacağız Turhan Selçuk’un Abdülcanmaz tiplemesine. Çizgi, ruh ve bedene bürünmüş, haksızlıkların, adaletsizliklerin, hainlerin karşısında olmuş. Bizim sessiz kaldığımız zaman, bizim aldatıldığımız, acı çektiğimiz zamanlarda; Abdülcanbaz güçlü elinin Osmanlı tokadı ile bizi savunmuştur.

Bu güzel ülkenin mizah, sanat ve sevgi dolu insanları her devirde kendi manevi kurtarıcısını çıkarmıştır ortaya. Kimi, Veysel ismi ile Yunus ismi ile… Kimi Mevlana sabrı, hoşgörüsüyle, kimi Pir Sultan Abdal derinliğiyle… Bazen Hoca Nasrettin kurnazlığında yol bulmuş, bazen Salako, İnek Şaban görüntülerinde yardım etmişler can çekişen bedenlerimize.

Abdülcanbaz’da 1957 senelerinde doğmuş ve o gün bugün; ülkemizde, bizim için yaşamış. Bizim için kurnaz, iş bilen, güçlü bedene sahip, bizim için; umut, ümit, kurtarıcı olmuştur. Abdülcanmaz, hainleri, şaklabanları, hoyratları, ahlaksızları, utanmazları, arlanmazları sevmez! O gözü- gönlü yaşlı, acıları katmerli olanların bedenleri ile birlikte olmuş, onların masum bakışlarında, saf aldanışlarındaki çıkmaz sokakları aydınlatmıştır.

Turhan Selçuk, Abdülcanmaz ile çıkmış olduğu yolculuğu 2010’da noktaladı. Sanatçının sanatı ile boşa geçirmedi ömrü; nesilden nesle aktarılacak eserlerle onurlandırdı. Şimdi acıktığımızda, susadığımızda, canımız sıkıldığımızda, evimize gelen icra kâğıtlarının korkmuşluğunda; Abdülcanmaz’a sığınacağız. Ve belki de güle güle git dediğimiz Abdülcanmaz bize sürprizler yapıp; başka kimlikler, kılıklar altında ; “Ben geldim, ben buradayım.” diyecektir.

Bizler, bizlerin anaları, babaları ışığın bol pırıltıları ile tanışmadığı yıllarda; mum, fener, lambalar vardı. Yamalı giysilerin, bayramdan bayrama alınan ayakkabıların mis gibi deri koktuğu ve bizim bedenimizden daha değerli olduğu o yıllarda; bolca okunan ve insanları ağlatan DESTANLAR vardı. Acı dolu, boynu bükük destanlar… Ve o yıllar, karanlığın mum ışığı, fener ile buluştuğu zamanlar; çok bol olan, cin, hayalet, peri muhabbetleri de eksik olmazdı.

Ninelerimizin masalları, hep iyinin yanında kötünün karşısındaydı. Ekmeğin tek bir kırıntısı bile günah ile cezalandırılır, yanlış yere çiş yapan; cinler tarafından çarpılırdı. Tövbe ettirilir, tövbenin inancı içinde karanlıklar delinmeye, iyiye ulaşılmaya çalışılırdı.

Küçük yerleşim birimlerinde bizler fener, mum, lamba ile aydınlanmaya çalışır, masal ve destanlarla kurtarıcımızı yaratırken; Abdülcanmaz çoktan büyük şehirlerin kurtarıcılığına soyunmuştu.

O korkusuz, ölümsüz ve oldukça akıllı, güçlü bir bedenin ruhuydu. İyiyi kollar, masumu mutlu eder, uyuyan halkın, uyanması gerektiğinin haykırışını yapardı. Abdülcanmaz, ahlaksızlar, utanmazlar, yolsuzluğu kültür haline getirmiş olanlarla her ne kadar dövüşse de, üstü başı yırtılsa, kirlense de; bizler, her zaman olduğu gibi; uyurgezer kalmayı tercih ettik. Öylesine baktık, Abdülcanbaz’ın anlattığı hikâyelere, çizgisinde gizlediği şifreli kurtuluş ışıklarına.

Şimdi ağlıyor, övgüler düzüyor haklı olarak; buruk bir “ Güle Güle” el sallaması yapıyoruz. Çünkü ölen Abdülcanmaz, Turhan Selçuk değil; ölen bizim, umutlarımız, hayallerimiz, bugünlerimiz…

Dedelerimiz, ninelerimiz göç ve kıtlığın buruk, sessiz anını yaşadılar. Babalarımız, amcalarımız, teyzelerimiz; aydın olmanın bedeli olan DİNSİZLİĞİN, KOMİNİSTLİĞİN damgalanmaları ile acı çektiler.

Bizler, bizim soyumuz; Abdülcanmaz gibi korkusuz kurtarıcıları göremeyecek kadar kör, anlayamayacak kadar meşguliyetimizin SOYLU BEDELİNİ ödeyeceğiz…

Bir ton kömüre şükür edip, dualarımızı ve hayırlarımızı Abdülcanmaz gibi onurlu, ahlaklı ve halkını seven insanlar için değil; bir ton kömür ve bir çuval un muhtaçlığının kurtarıcıları için; NEDEN diye sormadan şükürler edeceğiz!

Neden bu hale düştük ve DÜŞÜRÜLDÜK; NEDEN? Diyemeyeceğiz! Çünkü artık Abdülcanbaz da yok!

GÜVEN

9 Mart 2010 Salı

TRUVA ATI

Kamera; Güven - Çanakkale
Troy filminde kullanılmış efsanevi at;
bugünün usta,bilgili ve işlerini önemseyen
insanlar tarafından meydana getirilmiş.
Sanki efsane canlanmış, gerçek at ve savaşçı
Akhalar,birizdan içinde çıkacak gibi! :))

Kamera; Güven - Çanakkale

 Truva antik şehrini gezenleri duyar gibiyim!
"Asıl Truva antik şehrini anlamlı kılan
at budur.Bu at derhal diğerinle
yer değiştirilmelidir." Der
gibiler... :))

Kamera; Güven Çanakkale Öğretmenevi

Tarihi taş bina. Çalışanlarına, hizmetlerine
teşekkürü borç bilirem.

Kamera; Güven  -Çanakkale
Bu at da Truva antik şehrini temsil eden,
bol makyajlı, bol çalımlı güzel bir at!
Fakat,antik şehri temsil etmeyecek
kadar; GENÇ değil mi dostlar?
TRUVA ATI


Medeniyetler diyarı olan ülkemizin; üst üste kurulmuş yüzlerce antik şehrin üzerinde, yakınında yaşıyoruz. Bu ülkenin madenleri kadar, coğrafyası kadar; antik uygarlıklarının da kıskanası bir güzelliği var. Dünyada böyle güzel bir konumu, onlarca medeniyete ev sahipliği yapmış başka bir ülke var mı diye sorgulasak; bir başka benzer Türkiye bulmamız mümkün değildir!

Bu ülkenin boğazlarını, yeraltı şehirlerini, Kapadokya’sını, sahillerini, folklarını anlatmayacağım. Çünkü bu kadar önemli konularda bir hata yapmak, bu güzel ülkenin tanıtımını doğru yapamamaktan korkarım!

Ben bugün, ülkemin Truva Antik Şehrinin efsanelere konu olmuş Truva Atını anlatmak isterim. Gördüklerimi, hissettiklerimi, bildiklerimi bu köşede paylaşmanın, onuru, samimiyeti de bir başka oluyor. İnsan yazmayıp içine atsa, doğru yerlerde, doğru kişilerle paylaşım yapmasa; işte o zaman, hayatı anlamsız bulur, kendi kaybolmuşluğunu, asıl fakirliğini yaşar.

Sığdaki Derinlikler köşemde yazdığım ve yazacağım tüm konular; hiçbir ticari, siyasi kaygı duymadan; bu ülkeyi seven, bu ülkenin vatandaşlık şuuru ile birleşen duygu ve bilgilerimin sentezi olan yazılardır…

Ne oldu da Truva Atı, beni rahatsız etti? Binlerce yılı öncesinin Atı, Tanrıları, Tanrıçaları, Paris’i, Helen’i, Odysseus’u tarihin içinde efsane olmuşken; bu zamanda onlarlar niye uğraşır, onların ruhunu buralara davet ederim?

Çanakkale ilimizde bulunan antik şehrimiz Truva’yı bilmeyenimiz, duymayanımız yoktur. Üst üste kurulmuş on şehrin bize bıraktığı medeniyet izleri; 140 yıldan bu yana kazılıyor. Elbette yine bizden olmayan destek kazı yardımları sayesinde. Belki de şehrin ve şehirlerin çok az miktarı dışa çıkarılmış durumda. Dünya tarihi açısından, ülkemizin turizm gelirleri açısından inanılmaz önemli bir yer!

Truva antik kentinin 5 bin yıllık öyküsü kazılar devam ettikçe daha doğru bir yere oturacaktır. Fakat Truva antik kendinin savaşı, Paris ile Helen’in aşkı, Truva savaşının 10 yıllık mücadele sonucu düşmeyip, tahta bir at hilesi ile kazanıldığı, yağmalandığının efsanesi; insanlık durduğu sürece duracaktır. Kim bilir daha ne anlatımlar, ne filmler çekilecek Truva Savaşının anısı, hatırası, efsanesi diye!

2004 yılında çekilen Troy filmi de Truva savaşını anlatan harika bir filmdi. Müthiş bir görsel şova dönüşen film; siz, isteseniz de istemeseniz de içine çekiyor sizi! O an, siz de Paris, Helen, Odysseus, Hera, Athena, Zeus, Afrodit oluyorsunuz…

Kısacası Truva antik kenti Akhalar tarafında kuşatılıyor. İnanılmaz savaşlar, saldırılar düzenlense de bir türlü ele geçirilemiyor. Bu savaş tam 10 yıl sürüyor. Sonuçta Akhalar pes etmek üzereyken, Odyssus’un verdiği fikir üzerine tahta bir at yapılır. At hilesi ile şehri girilir ve gece şehir alınır. En kanlı gecedir o gece! Truva şehri yakıp, yıkılır ve talan edilir… O yıkımdan sonra, şehir için 200 yıllık karanlık bir dönem başlar.

Dostlar, tarihi, efsaneler; insan çığlıkları ile dolu. İnsanlar kendi elleri ile kurduğu, yoktan var ettiği medeniyetleri, yine kendi elleri ile yok ediyorlar. Tarih, böyle katledişler ile dolu. Hem de ağzına kadar.

Savaşların ara verdiği, çok az olan zamanlarda da insan; bir başka güzellikleri var etmiş. Mimarinin, heykelciliğin, tiyatronun, felsefenin, tıbbın gelişmesi için insanüstü çabalar göstermiş.

Ülkemiz için madenlerimiz, fabrikalarımız, denizlerimiz ne kadar önemliyse; bu diyarda uyuyan, bize emanet olmuş antik uygarlıklar da o kadar önemlidir. Bir defa, taş, tuğla, kerpiç dediğimiz, virane gözle baktığımız yapılar; iyi anlatılıp, iyi sergilenip, bu zamanının nazik, usta insanının katkıları ile çok önemli bir turizm girdisi sağlayacaktır bu acı çeken ülkeye…

Truva antik kenti için 1975 yılında o günün en önemli efsanesini temsil etmek adına bir tahta at yapılmış. Truva antik şehrine giden insanların ilk önce bu at ile karşı karşıya gelmesi, onun yanında fotoğraf çektirmesi, onun içine girip o günün savaş hilesini hissetmeye çalışması çok doğal bir buluşmadır. Çünkü bu efsaneler, bu at hikâyeleri ile büyüdük. 12 metrelik tahta Truva atını da karşımızda görünce; küçük bedenler ile düşünürdük; acaba o zamandan, o antik dönemden mi kalma diye!

Büyüdükçe, zaman içinde Truva antik şehrinin gidişatını merak edip özlemler ile antik şehre geldikçe, bu tahta atın buraya yakışmadığını, eksik bir şeylerin olduğunu fark etmeye başladım. Eksik olan bir şey var ama ne? Kafamdaki eksiğin, eksik parçanın aranması 2010 yılının Mart ayına kadar devam etti. Ta ki 2004 yılında çevrilmiş Truva filminde kullanılmış at heykelinin Çanakkale Şehrine hediye edilmiş heykelini görene kadar!

Truva filminde kullanılan at heykel, şimdi Çanakkale şehrinin hemen sahilinde duruyor. Ne soğuğa, ne rüzgâra, ne de yağmura aldırdım. Bu heykeli iki kez görmeye gittim. Kafamdaki yılların eksik parçası sanki tamamlanmış oldu.

Filmde kullanılan heykeli dağ başında yaşayan bir çobana göster! Der ki; “ bu antik çağdan kalma bir heykeldir.” Ama antik şehri temsil eden 1975 yılında yapılan tahta atı, bir başka dağın çobanına göster! Der ki: “ bu heykel antik dönemin değil, bugünün sanatının ustalık eseridir! “

Nasıl oluyor da, 5 bin yıllık bir tarihi temsil edecek bir heykeli bile önemsemiyoruz? Nasıl oluyor da, eloğlu, bir film için dahi; bir at heykeli yapıyor da, Odysseus’un hilesi gibi bizi kandırıyor?

Dostlarım, Truva filminin ABD’de ki gişe hâsılatı bile 140 milyon dolar. Bir filmi milyonlarca insana satıp, milyonlarca dolar kazanabiliyorlarsa, bu insanların hayatı, sanatı, tarihi ve para kazanacak işlerini ne kadar önemsediklerini göstermez mi? Gösterir elbet!

Efsanelere konu olmuş tahta bir at; belki bugünün gerçeği için önemsiz gibi görünür! İşte asıl sorun; bizim için hiçbir şeyin önemi yok gibi! Eğer öyle olsaydı, ne yılda 5 bin insanı trafikte kurban verir, ne de ölümle sonuçlanmayacak deprem, sellerde insan hayatlarını kaybederdik!

Bu ülkede, imam da, öğretmen de, polis de, doktor da, savcı da, avukat da önemlidir. Ama bu ülkede HALK da önemlidir. Birbirini tamamlayan, birbirini var eden milletin tamamı; bu bütünlerden oluşur… O yüzden tarih de, tahta at da, taş yapı da, ahşap bina da tarih içinden bize bir şeyler fısıldıyorsa, bu ülkeye inanılmaz ve sürekli turizm gelirleri getirecekse; ÖNEMLİDİR… ÖNEMSENMELİDİR…
Güven

5 Mart 2010 Cuma

MANASTIRIN ORTASINDA VAR BİR HAVUZ

Kamera; Güven İmparatorluk Kapısı
400 yıllık yönetim kendi içinde her mekanın
ayrı bir tarihi ve anlatımı var bu sarayda.
Sindire sindire gezmeli,tarihin derinlerine
inip bin bir entrikanın döndüğü bu mekanlarda
korkulu güzelliklerin de olduğunu düşlemeli.

Kamera; Güven Topkapı Sarayı
1.Havlu
Tarihin küsmemiş kucağına, şehrin keşmekeş
gürültülerinden kaçarak gele bilirsiniz.
Her ne kadar Saray Kültürü donatımı, gösterimi
yoksa bile; kötünün en iyisi; tam bir sükut
bulacaksınız burada. Sessizlik sizi öyle
saracak ki; kendi kalp atışı ile vicdanınızı
da duyacak belki de yabancı bir ses
sanıp ürkeceksiniz...

Kamera; Güven Topkapı Sarayı
3. Havlu
Çiçekler, ağaçlar ve bu güzelilğe uyum
sağlamış mütevazı yapılar. Dünyayı
kasıp kavuran ve üç kıta da patron
olan imparatorluk anlayışı; mütevazı bir
mekan gösterimi ile bütünleşmiş.
Gösterişin son yüzyılı; Beylerbeyi,
Dolmabahçe,Yıldız, Çırağın Sarayları
ile yapılmış ama imparatorluğu
kurtarmaya yetmemiş borç ile
çalım satmalar!


MANASTIRIN ORTASINDA VAR BİR HAVUZ



Çok yakın bir zamanda gösterime giren “Veda” filmine bende gittim. İtiraf etmeliyim ki, en fazla ağladığım, yaş bıraktığım bir film oldu. Çok fazla gözyaşı dökmek, inanılmaz duyguların peşine takılmak demek; o filmin çok güzel, harika olduğunu da göstermez diye düşünüyorum.

Veda filmi bir Zülfü Livaneli yapımı! Biliyoruz ki, Zülfü Livaneli, müziğiyle, yazarlıyla, yönetmenliğiyle kendini kanıtlamış bir insan. Onun duruşu, iyi niyeti, ülke sevgisine söyleyeceğim çok şey olamaz! Ama Veda filmine söyleyeceğim eleştirilerim var. Eleştirileri yaparken de, emeğe saygıyı yok edip, keşke yapılmasaydı diye düşünmüyorum.

Sevgili Zülfü Livaneli’nin yüksek halk sevgisine sığınarak filmin içine dalıyorum. Gerçekten de seyreden büyük çoğunluk bu filmin içine dalıp hiçbir duygusunu frenlemeden yokuş aşağıya koşacaktır. Çünkü içinde yakın tarihimiz var. İçinde Rumeli’miz var! Atatürk’ümüz var! Sevdalarımız, sevgililerimiz, şarkılarımız var! Bu filmin içinde küçük bir çocuğun inanılmaz bir yol alışının küçük sahneleri var.

Filmin en etkili sahnesi, Atatürk’ün Dolmabahçe Sarayı’nda ölüm döşeğindeyken, Yaver Salih Bozok’un yaptığı konuşma sahneleriydi. Atatürk o kadar güzel sergilenmiş ve o ölüm ile yaşam arasındaki uykusunda o kadar güzel gösterilmiş ki, film içindeki tüm eksikleri unutturacak güçteydi.

Bir milletin kaderi ile oynayan, o toplumu MİLLET haline getirmek için tüm hayatını ilahi bir adanmışlık içinde ortaya koyan büyük atanın heybetli bir uyku sahnesiydi. Atatürk ölüm döşeğinde olmasına rağmen; bir veda sahnesinin en güzel el sallayışını yapar gibiydi. Atatürk’ün son saatleri film içinde sevenlerine harika bir armağan gibiydi. Ben çok etkilendim.

Belgesel niteliğinde, Salih Bozok’un ağzından konuşularak çekilen sahneler birbirinden çok kopuktu. İnanılmaz bir yönetmenlik hatası diyebilirsiniz! Atatürk’ün doğduğu Selanik ve öğrenim gördüğü Manastır’dan bolca sahneler koyarak filmi görsel bir şölene çevirmek varken; çok kısa sahneler ile kısırlaştırılmayı tercih etmişler.

Atatürk’ü seven iki kadın arasında kalması, Fikriye intihar etme sahnesi ise tam bir yönetmenlik dramı diyebilirim. Fikriye köşke gelmiş, Atatürk’ü görmek istiyor. Ağlıyor, bağırıyor, kıyametleri koparıyor ve Latife Hanım tarafından eve alınmıyor; ama bütün bu olanları uyuyan Atatürk duymuyor! Olacak iş değil elbet! Ve Fikriye Atatürk’e ulaşamadığı için köşkün önünde intihar ediyor. Atatürk o zaman uyanıyor ve balkona geçiyor. Derin bir acı duyma sahnesi sessizce yaşanıyor. Hemen izleyen sahne; Atatürk, Latife Hanım ile keyif içinde yemek yiyor güya!

Fikriye ölmüş, Atatürk hiçbir tepki göstermemiş, sanki duyarsız bir adam gibi; hemen Latife Hanım ile keyif sürüyor. Olacak iş değil elbet. Tarihi bir film yapıyorsanız, belgesel niteliğinde çalışıyorsanız ve isminiz de Zülfü Livaneli ise; KILI KIRK YARIP tarihçiler ile sıkı bir çalışma içine girmeniz gerekmez miydi?

Veda filminin müziğine söylenecek bir şey yok. Gelibolu Savaş sahnelerine, Kurtuluş Savaş sahnelerine söylenecek çok şey var! Sinema tam bir endüstri haline gelmiş ve her türlü teknolojik imkân varken; neden kullanılmaz, daha iyi bilenlerden yardım alınmaz; ben buna şaşarım.

Bir Truva filmi yapılıyor; efsaneleri bile teknolojinin nimetleri sayesinde canlandırıp, yüz bin kişilik orduları, atları, eski görsel çevrelerini bize gösterirlerken, yakın tarihimizin en önemli savaşlarını, heyecandan yoksun, gerçekçilikten uzak birkaç küçük sahne ile anlatmalarına ANLAM veremiyorum! Bu nasıl bir iştir? Nasıl bir filmi ve belgesel hazırlığıdır?

Otuz yıl önce çekilmiş, Türklerin tarihini anlatan TARKAN filmlerini izlerken de aynı hüznü yaşardım. Büyük Türk ordularını, 20–30 at ve savaşçı ile anlatmaları, o günün savaşçılarının yaşadıkları yerleri, birkaç çadır ile görselleşmeleri inanılmaz bir üzüntü yaşamama neden olmuştur…

Önemli bir tarihi kişiliği, milleti anlatacaksan; o millet ve kişiler senin içinden çıkmışsa; çok daha bir önem vermek gerekmez mi? Gerekir elbet! Abartmadan, hakkını vererek, nezaket sınırlarını zorlayıp özeleştirileri de sanatın güzel ve alımlı desteğini alarak: yapılmalı derim…

Veda filmi, takdirden çok eleştiri alacağını sanıyorum! Ama bir söz var ki; kötünün iyisi; iyi eserlerin, eksik eserler ile tamamlanacağının iyi niyetiyle seyredilmeli derim.

Koltuğunuza oturun. Gazozunuzu, mısırınızı da yanınıza alın. O günün serpiştirilmiş kıymıklarından kurtulup, sadece sanat adına seyredin. Ağlamanızı asla ama asla frenlemeyin! Çünkü ağlamanız filmin güzelliği, harikalığı için değildir!

Ağlamalarımız, iç çekişleriniz, el uzatamadığımız çocuklar, analar içindir! Ağlamalarımız milli şuuru kavramış halkamızın yakın tarihinin yoksul göçleri, viran duruşları, yanık türküleri içindir…

Türkü dedim de, nasıl Anadolu Türküleri bizi alıp uçuruyor, Anadolu rüzgârı estirip, Anadolu kokusu hissettiriyorsa; Rumeli Türküleri de bizi öyle yapıyor. Veda filmi içinde Atatürk’ün çocukluğunun türküsü olan MANASTIR ORTASINDA VAR BİR HAVUZ çalınmaya başlıyor.

Ve siz salınıyorsunuz o zaman. Unutuyorsunuz üç kuşaktır bu diyarlarda yaşadığınızı! Unutuyorsunuz ülkenin üstüne çökmüş kalın örtünün korku dolu bastırışını… Ve siz de başlıyorsunuz söylemeye, yanık sesli, yanık yürekli ölü bedenlerin ölmemiş ruhları gibi;

Manastır’ın Ortasında Var Bir Havuz
(Aman Havuz Canım Havuz)
Dimetoka Kızları Hepsi De Yavuz (Biz Çalar Oynarız)

Manastır’ın Ortasında Var Bir Çeşme
(Aman Çeşme Canım Çeşme)
Dimetoka Kızları Hepside Seçme (Biz Çalar Oynarız)

Manastırın Ortasında Var Bir Pınar
(Aman Pınar Canım Pınar)
Dimetoka Kızları Hepsi De Çınar (Biz Çalar Oynar

Güven

3 Mart 2010 Çarşamba

SIĞIRCIK

Kamera; Güven Pera Müzesi-28 Şubat 2010
Picasso-Suiet Vollard


Kamera; Güven Pera Müzesi
Aşk,Çıplaklık,erotizm,tutku
kaos ve mitolojik temaların
işlendiği; Picasso'nun 100
gravüründen birisi.

Kamera; Güven Pera Müzesi
Picasso


Kamera; Yeğen Cem Pera Müzesi

SIĞIRCIK



Göçmenlerin son durağı olan Tekirdağ diyarında, sahil boyunda göçmen bir kuş olan sığırcığı görünce bir tuhaf oldum. Bizim bölgemizde yaşayan parlak siyah renkli sığırcık kuşları oldukça utangaç ve topluluk halinde yaşadıklarını bilirdim! Ama bu küçük sığırcık tek başınaydı. Ve insanlara oldukça yakındı.

Günün sabah keyfini, kahvaltısını, arkadaşım ile birlikte yapmanın; sonlu bedenin sonsuz merakları içinde sohbet tadının sonuna doğru yürüdüğümüz sahil boyu; sığırcık kuşu ile en yakın olduğum zamanın da tanığı oluyordu. Günün sabah konuğu Aziz Bey’di. Yine beynimizin amatör sörflerini yaptık. En uzlaşmaz konuların kenarında dans ettik. Aziz Bey’in fotoğraf makinesi sürekli yanındadır. Küçük sığırcık kuşunu bu kadar yakından görmenin tuhaflığı ile “ Bu kareyi kaçırma hocam” dedim.

Sığırcık kuşu oldukça rahat, Aziz Bey’in istediğinden daha fazla yaklaşma imkânı verdi ona. Aziz Bey’de bir sığırcığı bu kadar yakından fotoğraf çekme zevkini defalarca yaşadı. Fotoğraf kareleri, sığırcık kuşu ile sıralanırken, kısa zamanın uzun yolculuğuna çıktım.

Dedelerimizin 1800’lü yılların sonunda (Rus Harbi) göç ettiği, göçmenlikten bir türlü kurtulamadığımız diyarların çocukluk yıllarında savaşçı bir milletin savaşçı, avcı oğlu olarak bende kuş avlıyordum. İyi sapanlarım vardı. Ay şeklinde çatala bağlanan iki kavutçuk lastik ve taş atmaya yarayan meşin birleşince harika bir kuş avlama silahı olurdu.

Ben kedimi bildim bileli avcı bir ruh içinde üstümdeki giysilerin tüm ceplerine topladığım küçük kaya parçaları ile avlanma denemeleri yapardım. Çevremizde bulunan çok bol olan serçeler, küçük avcının silahından oldukça çekinirlerdi. Bizim bahçenin ağaçlarının kuşları benden sorulduğu gibi, mahallenin tüm ağaçlarının kuş saklanma, kuş bekleme yerlerini ezbere bilirdim.

Göçmen kuşların en bol olduğu zaman da yaz ayının meyvelerinin en tatlı olduğu zamandır. Yaşlı dut ağacı, sığırcık kuşlarının en sevdiği ağaçtı. Ne yaşlı dut ağacı kuşlardan rahatsız olur, ne de sığırcık kuşları bal damlayan dutları beğenmezlik yaparlardı. Ama bir sorun vardı. Bahçeli, bol meyve ağaçlı evin haylaz, yaramaz erkek çocuğu kuşları rahat bırakmazdı.

Bereketli av mevsiminde en çok avladığım kuş türü serçelerdi. Serçeler göçmen olmayıp, çevremizin en gürültücü, o zamanın barbar insanına göre en zararlısıydılar. Sığırcıkların gelmesiyle birlikte tüm avcı çocuklarda bir telaş başlardı. Sığırcık kuşu avlamak bir sanat, bir ayrıcalıktı. Bir mevsimde, 3–4 sığırcık kuşu avlamak bile büyük başarı sayılır, o erkek çocuğun savaşçı kimliğine ayrı bir onur katardı.

Sığırcık kuşları oldukça utangaç, şüpheci hayvanlardı. Ne dut ağacının sulu meyveleri, ne de bol yaprakları onların rahat ve keyif içinde olmalarını sağlardı. Bir an için onlarca sığırcık kuşu gelir, marifetli bir şekilde meyvelere ucum ederlerdi. Tam nişan al; kez, göz, ateş derken; kuşlar geldikleri gibi giderlerdi. Ve olanca çocukluk heyecanım bir sığırcık kuşu avlamadan son bulur; yüksek onura kavuşacak insanoğlunun doyumsuz kavuşmasına erişemeden başka bir avlanma telaşı içine dalardık.

Sığırcık kuşlarını avlamayalı çok zaman oldu. Serçelerden özür dileyişimin üzerinden 30 yıl geçti. Artık zevk için avlanılmayacağını, öldürme içgüdülerinin öğrenim ile şuurlu bir bedenin kontrolünde yaşayan her canlının “yaşam” hakkı olduğunu öğrendim. Demokrasi, insan hakları derken; insan kendi hukuku, ahlakı içinde yapmış olduğu yolculukta; kendinden başka canlıların da hakkı olabileceğinin farkına varır. Fakat hangi insan? Yine bizim gibi, eli, ayağı, duyguları, onuru, gururu, soyu-sopu olan insan! Hani bir taraftan tüm canlıların hayatı için çırpınıp her türlü teknolojik nesneden yararlanıp, dünyanın bir ucundaki hayvanları, insanları bizim evlerimize kadar getirip, gerçekleri bize gösteren belgeseller yapan insanlardan söz ediyorum.

Tüm savaşlara, katliamlara rağmen; uygarlaşmış ülkelerde bir kedi, bir köpek, bir sığırcık kuşu bile önemsenirken, onların da yaşam haklarının olduğu kabul görür. Yine moral olacakmış gibi; gelişmekte olan ama bir türlü gelişemeyen bizim ülkemizde, ne atın, ne eşeğin, ne de kedi-köpeğin bir hakkı olduğunun yüksek, erdemli tartışmaları yapılır! Çünkü insan kendi insan haklarının baskın farkına varmışlığını yaşayamaz. Şansa ve göçmen bir ruhla kabul ettiğimiz, bastığımız toprakların altında ölmüş, öldürülmüş ve yarı baygın halde yatan uygarlıklar; merhamet çığlıkları yaparken; bizler ne bir sığırcığın, ne bir kedinin, ne de bir köpeğin onurlu savunuculuğunu yapa biliriz.

Kızlarıma köpek-kedi, güvercin, tavşan sevgisini doğal halde sunabilme fırsatı veremeyişinin ezikliğini hep hissederim. Ve aynı ezikliği şimdi, şu anda, sığırcık kuşu için yapıyorum. Simsiyah rengin utangaç, şüpheci kuşu hiç uçacak gibi durmuyordu. Aziz Bey yeterice fotoğraf çekmiş olmanın keyfi içinde, gitmeye hazırlanırken sığırcık kuşunu bırakamadım.

Sığırcık kuşunun becerisini, özgürlüğe olan sortisini sınamak istedim. Tüm sahil yürüyüşçüleri beni izlerken, ben de sığırcık kuşuna yaklaştım. Uçmak yerine zıplamayı tercih etti. Göçmen kuşun kanadından yara aldığını fark ettim. Ne olursa olsun onu burada bırakmak gibi bir niyetim yoktu. Belki de otuz yıl öncesinin borç-alacak ödemesinin ayrı bir vicdani sorumluluğu içinde sığırcık kuşunu kovalamaya başladım.

Tek derdi birkaç çiçek tohumu, böcek yemek istemek olan sığırcık, atalarını dut ağacından kovalayan haylaz çocuğun yetişkin halinden şikâyetçi olur gibi, ben kovaladıkça o kaçıyordu. Çam ağacının etrafında uzunca turlar atmamıza rağmen küçük yaralı kuş yorulmadı benim yorulduğum kadar. Artık son bir hamle yapayım üstüne atlayıp, paltom ile tutarım derken; sığırcık kuşu ölüm-kalım savaşı adına biriktirdiği son enerjisi ile 45 derecelik açı ile ağır-aksak bir kalkış ile en yakınındaki çam ağacının bereketli dalları arasında kayboldu.

Yaralı sığırcık kuşunun birazcık da olsa uçabilmesi, hayatına devam edeceğinin, etmek isteyişinin inanılmaz sevinci sardı bedenimi. Göçmen ruhunun bir türlü göçemediği güzel ve tozlu şehrimde, yaralı bir sığırcık kuşu, göç edemeyişinin yerleşik kültürü arasında önemli bir savaşı kazanmıştı; şimdilik.

Güven