27 Şubat 2010 Cumartesi

CHOPİN POLONYALIDIR, BARIŞ MANÇO DA TÜRKİYELİ

Kamera; Güven
İzmir Arkeoloji Müzesi
Antik Çağ'dan kalma bir sporcu heykeli.
Spor beden için yararlıdır.Bunu bilmeyen
varmıdır ki? Ve bizler o yüzden
yaşımızı-başımızı sorgulamıyor muyuz?
Spor beden için yararlıysa; sanat da
ruh için yararlı diye bilir miyiz?


Kamera;Güven
İzmir Arkeoloji Müzesi
Bu küçük heykelciklere haya veren çoktan
göç etti bu dünyadan. Ama sanatı;
ölümsüzlüğü hayal eden bedenlere
inat bir yaşam içinde var oluyar...
Var olan sanatın kıyısında olmanın
buruk sevincini yaşarım ben.

CHOPİN POLONYALIDIR, BARIŞ MANÇO DA TÜRKİYELİ



Şopen (F.Chopin) Polonya’da doğmuş, Polonya folklorundan etkilenmiş ve besteler yapmış. 6 yaşında şöhreti yakalamış dahi bir sanatçı. 39 yıllık hayata, sığdırılan ölümsüz besteler… Bizler, 80 yıllık hayatları hiçbir eserle anlamlandıramazken, 39 yıllık hayatı bile anlamlı hale getirirsen, neler olacağının dâhice kanıtlamasını yapmıştır Chopin.

Neredeyse tüm hayatı hastalıklar ile geçse de, espriyi, sevimliliği, müziğe karşı olan duyarlılığı asla bırakmamış bir sanatçıdır Chopin.

Neden Chopin ve Barış diyecek olanlara; diyeceğim sözüm; ikisinin de ünü ülke sınırını aşmış ve ikisi de gönüllere taht kurmuş iki sanatçının nazikçe hatırlanması, daha fazla bilginin, görgünün bilinmesinin gereğidir diye düşündüm de ondan! Chopin ile Barış arasında 133 yıllık bir fark var. Birisi 19,yy sanatçısı. Diğeri, 20.yy sanatçısı. Ama ortak yanları; ikisi de sanatlarına âşık! İkisi de insan sevgisiyle beslenmiş ve bütünleşmiş. Her iki sanatçı da evrensel boyutta insan sevgisini taşıyor, üretiyorken, kendi ülkelerinin toprak kokularını asla ama asla unutmamışlar ve diğer insanlığa hatırhatıp göstermişler...

Zaten kendi folklarını unutan, kendi değerlerini yorumlamaktan çekinen bir insanın tam manası ile bir yere gelmesi ve kendi ulusunun adı ile anılması mümkün müdür? Bugünkü mutluluğumuzun eksik oluşunu, kırgınlıklarımızın fazla oluşunu, yalnızlıklarımızın derin oluşunu sorgulamak istersek; hala sevilen, dinlenen ve ölümsüzlüğe yelken açmış Türk Sanat müziği eserlerini biraz irdeleyin derim! Çünkü bu eserlerin 100–200 yıl önce bestelenmiş olması onları eskitmiyor. Bu eserler halkın kendisinden beslenmiş, kendisinden doğmuştur… Bu eserlerde, ticari düşünce; yükselen değer olmaktan çok, insanı yücelten duyguların halk ile kucaklaşmış bütünlüğü vardır.

İşte bu yüzden Chopin, bu yüzden Barış diyorum. Birbirinden çok ayrı zamanlarda yaşasalar da, birbirine benzeyen özelikleri ile biz ölümlü insanlardan çok daha sonra bile anılmaya, eserleri söylenmeye, dinlenmeye devam edecek. Ediyor da… İkisi de çiçeklerle, şarkılarla uğurlandı.

Eğer aynı yıllar yaşasaydılar; muhtemelen yolları Fransa’da kesişecek, iki insanın nezaket bakışları İNSANLIK evinde birleşecekti.

Chopin(Şopen) 6 yaşında dâhiliğin verdiği yetenek ile ünlü olmuşken, Barış, 2 yaşında müzik aletleriyle oynayarak, çalmaya çalışarak büyük adam olacağının sinyalini vermiş. Chopin’in eserleri 6 yaşında dağıtılmaya, çalınmaya başladıysa, Barış o yaşlarda çocukluğunun anne ve baba özlemli çelişkilerini öğreniyordu.

20 yaşında savaş nedeniyle ülkesinden ayrılan Chopin ülkesinde kalmak istediğinde yakınları tarafından kabul edilmemiş. Chopin’in akrabaları Chopin'e tarihi bir görev yükler gibi ; “ Sen bizi sanatın ile savun, Polonya halkını sanatın, eserlerin ile hatırlat, yücelt” demişler. 20 yaşında genç Chopin müzik ile hastalıklarını öyle bir yoğurmuş ki, yakınlarının da isteği ile savaşta Ruslar tarafından işgal edilen ülkesini terk etmiştir. Gerçekten de bir sanatçı belki de binlerce insanın yapamayacağı işleri yapıyor. Ülkenin gerçeklerini sanatına yükleyip; bazen hüzün, bazen acı, bazen neşe, bazen ülke melodilerinde oluşmuş besteler ile alkışlar, övgüler alıyorsunuz.

Chopin (Şopen) ülkesini gönülsüz ve zoraki terk eder, Fransa’nın yolunu tutarken; Barış ise, sanatında olgunlaştıkça gönüllü gezginliğe soyunur. Japonya’da tam bir Türk şöleni, Türk sevgisi doğuşu yaşatır. Sanki unutulmuş, dışlanmış, yok sayılan bir halk; sanatın, uzun saçlı adamın ağzından, gülüşünden tekrar doğuyordu.

Barış’ın Japonya konserlerini yüzlerce kez izlesem bıkmam. O sevgi, o sarılışlar, o haykırışlar; ne tabanca, ne tüfek, ne para ile olur dostlarım. İşte sanatın gücü, sanatın ölümsüzlüğü budur.

Chopin memleketinden ayrılırken yanında bir kavanoz toprağı ölene kadar yanından ayırmayacak kadar vatan sevgisi ile dolu bir dahi besteci idi! Barış, uzun saçlı, çocuk gülüşlü sevgi adamı ise; Evliya Çelebi kişiliğini, vatan sevgisi ile insanlık sevgisini birleştirmiş iç huzuru çoktan bulmuş bir bedenin içinde yol alıyordu.

Her iki insan da vatan sevgisi ile ülke folkları ile beslendikten sonra, insanlığa “Merhaba” demişler. Her iki sanatçı da insanlığı sevdiği gibi, aşkı da sevmiş, bestelere, şarkılara kazımışlar.

Dahi besteci Chopin’i köy hayatı, yanlarında yardımcı olarak çalışan köylü kadın Zuzka oldukça çok etkilemiştir. Zuzka’ın titrek, hüzünlü söylediği köy türküleri, Chopin’in en önemli besin kaynaklarıdır.

Şu anda dahi, katledilen köylerimizi, köy geleneklerimizi, türkülerimizi, folklarımızı düşündükçe hüzün kaplanıyor bedenim.

Barış’ta Chopin gibi gezgin bedeninin insana akan ruhu sayesinde gittiği köyde, kasabada, mezrada insana, insanlara yakın olmuştur. O yörenin dilini, folklarını, geleneğini, şivesini iyi görmüş. Barış’ın şarkıları tek tek incelendiğinde, masaya yatırıldığında çocuklara da, gençlere de, yaşlılara da hitap ettiğini görecek belki de şaşacaksınız!

Chopin(Şopen) bir gün Viyana’da yemek yerken arka masalarda konuşulan ; “ Polonya’dan adam çıkmaz.” sözüne çok içerler. Ve bu onun için büyük bir itici güç olur ve “Polenez”i besteler. Şimdi belleklerde ve Dünya Kültür Tarihinde önemli bir cümle var. COHPİN POLONYALIDIR.

2010 yılı Chopin’in 200.doğum yılı nedeniyle “CHOPİN YILI” kabul edildi.

F.Chopin ve Barış Manço; her ikisi de yüksek heyecan içinde haykırmışlar, coşmuşlar ama kimseleri üzmeden nazikçe ve bazen sessizce sanatlarını dünya insanına ebediyete inanmış sanatçılar olarak bıraktılar.

Ülkemin güzel ve onurlu insanları; içinizdeki yetenek, heyecan, coşku; sanat fısıltısı yapıyorsa; lütfen arkasından koşun! Terleyerek, gerekirse hastalık, açlık ile mücadele ederek…

Güven

YALANCI ÇOBAN

Kamera; Barış  GELİBOLU

 Bu ülke, kıtlıkların,hastalığın, debremlerin,göçlerin,
kültürlerin savaşını verdi de bir türlü; Siyasi,Ticari
yalanların SAVAŞINI veremedi...
YALANCI ÇOBAN


Yalan ve doğruluk üzerine nutuk atmayacağım. Biliyorum ki yalanlarımız, yalancılarımız çoktan diz boyunu aştı. Yalan-dolan-talan; meslek haline gelmiştir diye düşünüyorum.

Hani bir zamanlar yalancı bir çoban varmış. İkide birde köye gelip, sürüsüne kurt saldırdı der tüm köylüyü ayağa kaldırır telaşa verirmiş. Bir, iki, üç derken bir gün gerçekten de bir kurt sürüsünün saldırısına uğramış. Ve yine eski günlerdeki gibi köyüne gelip; “ Komşular koşun yetişin, koyunlarıma kurtlar saldırdı.” Avazı çıktığı kadar bağıran çobana kimse inanmamış. Çünkü yalancı çobanın yalanlarına bıkmış ve alışmış olan köylü yine öyle bir yalanla aldandıklarını sanmışlar.

Tabi ki olan olmuş. Kurt sürüsü yalancı çobanın koyunlarının tümünü telef etmiş. Çoban da yalanın, yalancılığın keyfini çıkartamadan gerçeğin acı uyarısıyla büyük kederlere bürünmüş.

Şimdi yalan ve doğruluk üzerine ciddi araştırmalar içine girsek; tümden suçlu bulunur, hesabımızı veremez hale geliriz. İnanın dostlar; yalan artık bizim kabul edeceğimiz, övüneceğimiz bir kültürümüz olmuştur.

Bana soracak olursanız ben en çok siyasi ve ticari yalanları önemsiyorum. Bir toplumu tümden yok eden, adli ve adalet dünyasını iş yapamaz hale getiren yalanların, aldatmaların çokluğundandır.

Artık uygar dünyanın en önemli gerçeği; ticaret alanları içinde tartışmak gerekir. Bir toplumun ticareti, öz sermayesi güçlüyse doğal olarak; sanata, sağlığa, eğitime, sinemaya, tiyatroya ayıracağı maddi olanağı da güçlü oluyor. Güç kazanan ülke insanı, sosyal, sanatsal açıdan da güçlenmeye başladığı zaman siyasi yalanları, aldatmaları da sorgulayıp yerinde tepkileri göstere bilir.

Sonuç olarak ülkenin iyi bir ticari ortamı, yalan-dolan-aldatma üzerine kurulmuyorsa kişiler arasında ki güven de artacak. Adliyelere düşen büyük iş yoğunluğu da azalacaktır. Bu istikrar karşısında değerli ve çok bilgili avukatlarımızın işi biraz azalacaktır ama bu da toplumun refahı, kalkınması adına hoşgörü ile karşılanmalı.

Şimdi ben bir kalem sahibi olarak bana verilen değerli bir köşede genel olarak mazlumun, halkın yanında yazılara yer verirken bugün de biraz iğneyi kendimize batırma ihtiyacı duydum. Öyle ya, belediyeciyi, maliyeciği, polisi, vekili, kurumları eleştirmek bizim boynumuzun borcudur. Çünkü bu kurumlar, bu şahıslar çok önemli işler yapıyorlar. Ve bu kurumların şahsiyetlerinin yanlışları büyük bir kemsi etkiler. Bir gazeteci olarak, halkın sesi, mazlumun ümidi olmak güzel bir duygu!

Fakat hatayı sürekli kurumlarda, çalışanlarda arar kendi kendimizin sorgulamasını yapmaz isek; bir yanımız hep eksik kalır. Bir taraf hep masum, bir taraf ise hep yalancı ve kötü! Böyle bir şey tabiatın dengesine haykırıdır. Suyun yolu değiştirilirse o su kendine bir yatak bulacaktır. İşte gelişmemişliğin yaratacağı gerçeğin sesli duyurusu, tespiti de ortadadır. Bizler daima gelişen, gelişmekte olan ülke kandırılmışlığı içinde yol alırken; gelişmiş, altyapısını, eğitimini tamamlamış ülkeler ile aramızdaki yüz yıllık farkın hiç kapanmadığını da görürüz.

Bizler gelişmeyi vekili, bakanı zırhlı araca bindirmek olarak algılarken, gelişmiş uygar bir toplum tüm zırhları, duvarları kaldırıp, polisini, bakanının bisiklete bindirip sporun da keyfini çıkarttırır.

Bugün yazıma konu olan “YALANCI ÇOBAN” bizim içimizden birisi. Bir esnaf! Çokbilmiş, çok şey yapabileceğini sanan, hak ararken, başkalarının hakkını düşünmeyen gerçek bir yalan adamı.

Öyle ya, siyasetçimizi, memurumuzu, işçimizi, bakanımızı yalancılık ile suçlarken, biz, bize düşen payı da anlatmayalım mı? Bu vekiller, bu bakanlar, bu siyasetçiler bizim içimizden; biz doğrucu Davutların ülkesi içinden çıkmadılar mı? Elbette yalanı-dolanı-talanı da yapan; bizim analarımızın evlatları, yalancı çobanlarıdır.

Daha dumanı tüten çok taze bir olay; bizlerin içinde yaşayan ve bizden birileri olan insanların da ne büyük bir kandırmaca, aldatmaca yalanları içinde olduğumuzun soylu gerçeğine tanık oldum.

Bir iş nedeniyle bir esnafa gelmiş bir müşteri yanında da ona destek olsun diye bir arkadaşını getirmiş. Öyle ya, bizler hemşericiliği, ahbap-çavuş ilişkisini de özümsemiş bize ait harika bir kültür olarak benimsemişiz! Katiyen kendimize güvenmez, kendi yeteneklerimizi ortaya koymayız. Bir destek, bir köstek hep lazım gelir bizim gibi üst kimlikli okumuş insanlara. Okumanın övünmesini yapar da, doğru dürüst bir kitap okumadan ömür tüketiriz.

Neyse bizim arkadaşın yanına gelen müşterisi meramını eksik anlatınca, yanında getirdiği arkadaşı söze girdi. Hem de ne giriş. Sazı bir aldı eline, ağıtlar, ikazlar, tehditler, suçlamalar yaptı.

O ana kadar sessizce dinleyen esnaf arkadaşım nazikçe sordu; “ Sen kimsin? Seni misafir olarak kabul edip hoş geldin dedik. Başköşeye oturttuk. Sen şimdi bilmediğin bu işin hesabını mı soruyorsun? Ne hakla?”

Bizim arkadaşın müşterisinin çokbilmiş arkadaşı; yine sazı eline aldı; “ Ben dedi, bu arkadaşın avukatı oluyorum. Onun hakkını savunurum.”

Sonradan öğrendik ki, “ BEN AVUKATIM” diye savunmaya, suçlamaya, saldırıya geçen adam da bir esnaf. Ama kendince “yalancı çoban” özentisi içinde bir korku sergileyip güç gösterisi yapmak istemiş! Elbette ağzının payını da aldı. Piyasanın ve tabiatın soylu dengesi, yalanı-dolanı ve talanı kendi içinde ayıklayıp en güzel acı gerçeğin doğrularıyla mayalayacaktır bir gün!

Etrafıma bakıyorum da, biz doğrucular ne kadar da çok yalana bulaşmışız. Ve bizler daha iyi bir yaşam, yönetim, eğitim isterken bile; kim bilir ne yalanlara başvuruyoruz…

Güven

























22 Şubat 2010 Pazartesi

AKIL SATICI

Kamera; Güven - BOZCAADA
Bedenimin yanımda, ruhumun sıkça
adayı turladığı güzel diyarı özlemişem
ben. :))
Taş evleri, taş sokakları, küçük tepeleri, liman
girişindeki yaşlı kaleyi...

Kamera; Güven Bozcaada Kalesi

Unutamadığım güzel, bakımlı kalelerden birisi.
İçindeki genişlik,katmanlar size yerleşmiş
karakter katmanlarını harekete geçiriyor..))
O an ; haylaz bir çocuksunuz siz :))

AKIL SATICI


Sanırım aklın, bilginin en bol olduğu zamanlarda yaşıyoruz. Akıl ve bilgi; internette kıyamet gibi. İnanın dostlar; bilgiden, akıldan sıkılacağım dünyada aklıma gelmezdi. Hani büyük çoğunluğun üye olduğu, dünya çapında face diye bir site var. Bir dakikada binlerce, milyonlarca bilgi-akılın aktığı site. Bilgilerin akışını takip etmeniz mümkünü yok. Bazı bilgilere, videolara yanıp tutuşur ama diğerleri kafanızı o kadar karıştırır ki; yanıp tutuştuğunuz; bilgi ve akla sıra gelmeden uçup gider.

Bilginin aklın kıyamet gibi yığıldığı, yarılmış göklerin yağmuru gibi salındığı bu zamanda; bir Pazar sabahı; bilge ve yaşlı bir adamın sesiyle uyansak ve o yanık sesli bilge yaşlı adamın seslenişine kulak versek; “ Akıl satıcı geldi, hanım, akıl satıcı geldi beyim.” deyişine şaşkın bakışlarla onu fark etsek! Bu kadar çok aklın, bilginin yanında, elindeki söğüt ağacı dalından yapılmış sepetiyle, içi akıl dolu bir adamın sokakta; şiir dinletisi içinde seslenişine ne yapardık acaba.

Yaşlı, bilge akıl satıcıya kaç kişi “buyur gel, bana biraz akıl ver.” derdi. Sanırım yaşlı akıl satıcının tüm akılları elde kalırdı diye düşünüyor olmalısınız. Ama ben böyle düşünmüyorum. Bu kadar bilgi ve aklın bol olduğu, kıyamet gibi yağdığı zamanda; akıl ve bilgi sıkıntısı çeken o kadar çok insan var ki! Artık ilaç sanayi de, doktorlar da, hukukçular da asla ama asla üzülmesin. Çünkü onların işleri asla bitmez. Ne hastalarımız, ne yaşanacak hukuksal olaylarımız azalacaktır bu saatten sonra.

Nasıl ki kıyamet gibi akıl ve bilgi yağıyorsa; kıyamet gibi de, hasta çoğalıyor. İnsan ilişkilerinden, borçlanmalarından, öfkelerinden kaynaklanan olaylar; yatağından fışkırmış yanardağı gibi ortalığı yakıyor.

Yaşlı bilge akılcı adam; en çok hangi akılları satardı ben bunu merak ediyorum. Muhtemelen; en çok sorulan soru; “ Ne olacak bu ülkenin hali” sorusu olacaktır. Kendimizi kurtarmadığımız ve kendimize yetmediğimiz tüm zamanlarda hep merak ettiğimiz; “ Ülke ve ülke insanları “ olmuştur. Nedense tüm yenilikler, ayıplar, utanmalar, sıkılmalar; hep kendi önemsediğimiz ülkemiz, devletimiz içindir. Ama gel gelelim, ülkeyi, toplumu sağlıklı ve güler yüzlü yapacak birey; yani bizler; ÖNEMLİ değilizdir.

Siz önemlisiniz, diyenlere inanmayın sakın. Zaten hoş inansanız da, görünen köy ortada! Bilginin, aklın kıyamet gibi yağdığı bu zamanda; ne hikmetse, eğitimin, öğrenimin, sanatın bu yağışlardan gerekli beslenmeyi yapmadığına tanık oluyoruz. Eğer böyle olmasaydı, aklın ve bilginin harika kıyameti; çoktan gerçek eğitimlere geçmemizi sağlardı. Dershane eğitim altında aldatılan, inletilen çocuklarımıza; acımıyorum bile artık. Onların oyalanacağı, kandırılmışlıklarını hafifleten; internetleri, oyunları, bol argolu sinemaları var. Ve sürekli yarım kalan aslında hiç yaşanmamış aşkları var…

Yaşlı bilge akıl satıcı Arnavut taşlı sokakları gezerken ve “ Akılcı geldi hanım, beyim” derken istenecek diğer akıllardan birisi de; “ Akılca amca, bize çok para ver. Bizi zengin edecek aklı hemen söyle.” diyenler olacaktır.

Uykuyu ve uyuklamayı seven soylu şehrimin asil insanları; ilk zamanlarda beğenmedikleri, demode buldukları yaşlı bilge akıl satıcının para kazandıran akıllarını görünce; bir birlerini çiğner geçerler miydi acaba? Öyle sanıyorum; akıl satan yaşlı bilgenin; sepetini, kolunu, bacağını, üstündeki eşyaları bile; akıl ve zenginlik adına yok ederlerdi. Yaşlı bilge, kutsanır, kutsal bir eşya gibi evlerin başköşesinde tutulurdu. Sanırım her şey zenginliğin soylu düşleri adına yapılırdı. Hiç kimsenin kötü bir niyeti yoktur. Ve sanıyorum ki zenginliği isteyen her kişi, akıl satan yaşlı bilgeye akıl için saldıran her kişi; sadece kendi için değil; insanlık için de zengin olmak isteyecektir.

Fakat zengin olma akılları için yaşlı bilgeye saldırırlarken; yaşlı bilge ; “ Durun kardaşlarım, evlatlarım, zekâsı bol olan tırlatmış halkım; durun biraz” diye seslense onu duyan ve duran olur mu hiç? Olmaz elbet olmaz.

Sarıyer İstanbul yakınlarında Telli Baba diye bir türbe var. Meraktan ve belki bir akıl satın alma isteğinden dolayı bir gün bende girdim o yeraltında olan türbeye. İndiğim her basamak, ne kutsal bir havayı, ne de bilgiyi getiriyordu bana. Ama merak bu ya; ben de diğer inen, üstü başı şık beyler hanımlar gibi indim türbenin bulunduğu küçük mekâna.

Telli Baba türbesi; tam bir ticarethane gibi işliyordu. Girişteki küçük oda; paraların güya gönülden bırakıldığı yerdi. Öyle ya; Telli Baba, durduk yerde akıl verip, evlenemeyen kızları, işi olmayan ve para kazanmak isteyen işsizleri ihya ediyormuş.

Telli Baba’nın türbesinin bulunduğu odaya geçtiğimde şaşkına döndüm. Genç kızların yanında, oldukça bakımlı şık anneler; bir ellerinde makas; Telli Baba’nın kolunu, kanadını keser gibi üzerinde bulunan duvaktan, örtüden parça kesiyorlar.

Telli Baba’nın türbe bekçisine sordum; “ Ne iştir bu amca?” O da cevap verdi; “ Evladım, sadece duvağı kesseler sorun yok. Buraya örtü yetiştiremiyorum.” dedi.

Fakat Telli Baba’nın bekçisinin kasa niyetine kullandığı bağış sandığına baktığımda, örtü ve duvak almaktan çok öte kazancı olduğunu gördüm. İçim rahatladı. Adamcağız aç kalırdı sonra.

Sanırım, medet umanların, bekâr ve işsiz kalanların duymak isteyeceği somut hiçbir akıl olamaz bu ülkede. Biz ne ararsak; hep soyutta arıyoruz. Tekel işçilerinin, eczacıların isteklerini bile salya saçan ağızlarla karşılayıp, karın ağrıları çekmedik mi? Acımaları, merhamet edişleri hep ne hikmetse sıcacık evlerimizden yapmıyor muyuz?

Hani, bunca aklın, bilginin aktığı ve teknolojinin tırlattığı bu anda; sivil dernekler, vakıflar, aristokrasi, bilge ve bilgili cahiller; hani neredesiniz?

Şimdi bu akıl kıyametinde, bilgi bombardımanında gel de koca Kanuniyi hatırlama; “ Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi.Olmaya cihanda bir nefes sıhhat gibi.”

Güven

20 Şubat 2010 Cumartesi

BİR DAMLA GÖZYAŞI BİR ALTIN EDER

Kamera; Güven Kaz (İda) Dağları

 Şimdi ben İda dağının Zeus'un oturduğu tepeye
oturuversem; gün doğmadan kalkan ışık yüzlü,
utangaç bakışlı ninemin pişiridiği tazecik ekmeğe
tuz -biber serpsem ne iyi olurdu. Yanına
bir soğan çıkarıp sadece soğan kırmak için
yumruğmu sıkıp soğanı mutlu edeceği için
bir yumrukta gevşetsem ve de köpürmüş
ayranımı içerken dudaklarımdan aşağılara
süzsem; fena mı olur ah dostlar.:))

Kamera; Güven ALTINOLUK

Falcı Çingene kadın ne güzel de gülüyor ve ne güzel
de sarılıyor.Biz asil, biz soylu, biz üstün bilgi ile
donatılmış bol parfümlü canlılar; acaba bu güzel,
renkli kadın gibi gülüp sarıla biliyor muyuz?

BİR DAMLA YAŞ BİR ALTIN EDER



Kanada’nın Vancouver kentinde devam edilen Kış Olimpiyatları nefes kesen gösterileri de izlememize neden oluyor. Yıllarca hazırlanan sporcuların yüksek beden gayretleri, spor düşkünlükleri, uluslarına kazandıracakları madalya inanmışlığı ile birleşince gösterilerin de tadına doyulmuyor.

İster Kış Olimpiyatları, ister uluslar arası başka müsabakalar olsun; ülkelerin spora, sporcuya verdiği önemi bir şekilde görmüş olursunuz. Silaha, bilime, sanata, entrikaya yatırım yapan ülkelerin spora da nasıl bir yatırım yaptıklarının iç çekişini İMRENEREK izliyorum.

Kendi ülkemi, güzel soylu uygarlıkların toprak altında kaldığı ülkemi düşündüm. Spora, sporcuya yaptığı başarıyı, madalya sıralamalarında boşu boşuna aradım. Bin dereden getirdiğimiz suları, birkaç yerde harcayıp da, başı-sonu belli olmayan nutuklar arasında, yetenekli gençlerimizi nasıl harcadığımızı, nasıl tükettiğimizi düşündüm…

Cancouver’de yapılan Kış Olimpiyatlarındaki başarı çizelgesini incelediğimde şimdilik 14 madalya ile ABD, ikinci sırada Almanya, Fransa, Kanada sıralamasıyla devam ediyor. Sıralamada, müthiş gösteri yapan sporcular arasında boşu boşuna Türk sporcuları aradım. Karlı güzel tepelerin, yeşil çam ağaçlarıyla süslendiği sporcuların cenneti olduğu o yerde; şimdi karmaşadan arınmış, ilime-bilime, spora önem vermiş ülkemin sporcularını da görmek isterdim.

Nedendir bilmem ama bayan sporcuların başarısı, son nefes ipi göğüslemesi beni daha bir mutlu ediyor. Belki de ülkem insanının kadına verdiği çelişkili üstünlükleri, karmaşık değerleri tam tatminkâr bulmadığımdan, kadının o soylu yaratıkların sporda başarılı olması beni daha bir mutlu olmamı sağlıyor. Sanki o heyecan içinde derin derin soluyan ben oluyor, madalyayı boynuma asıp; ülkemin ezik, buruk, küskün insanlarını sevindireni oluyorum…

Kanada’nın Vancouver kendinde devam eden Kış Olimpiyatlarının başında Bayanlar Kayakla yürüyüş yarışında birinci olan Alman sporcunun madalyaya ulaşan büyük gayretini 30 dakika izledim. Neredeyse insanüstü bir mücadele oldu. Kayaklı yürüyüş oldukça zor çeşitli etapları olan ve aynı zamanda silahlı atışlar yapılan bir spor dalı. Bu yarışta iyi hazırlanmamış, kas gücü beyin gücüyle birleşmemiş bir sporcu zor başarılı olur.

10 bin metrelik kayaklı yürüyüşte altın madalyaya ulaşan Alman bayan sporcu Magdalena Neuner’in sevincini, duygularını görmenizi isterdim. Ele ele o mücadelenin, ulusuna akan sevinci, onu desteklemeye gelen Alman izleyicilerin bayraklarını sallayışları; sporun centilmen ruhu ile ulusal ruhlarının birleşmiş alkışlarını yapıyorlardı.

Sıcak koltuğuma neredeyse kendimden geçmiş bir halde, aynı duyguları Türk bir sporcu için bende yaşamayı o kadar çok isterdim! O beyazlığın, yemyeşil çamların sporcular ile tam bir eğlence, gösteri mücadelesine döndüğü yerde, iliklerime kadar donsam da, sporcuların kalp atışlarını, soluklarının soluğuma değmesini gönülden isterim.

Yüksek disiplinin çalışmaya dönük aşklarının en büyük göstergesi olan Alman ulusu, bilime-ilime, sanata, felsefeye, kimyaya verdiği önem gibi; spora, sporcuya da büyük önem veriyorlar.

Magdalena’nın 10 bin metrelik mücadelesi 30 dakika sürdü ama 30 dakikada bedeni kim bilir kaç kez soluk aldı-veridi. Bedenini saran kıyafetine kim bilir kaç litre ter akıttı. Çünkü verilen mücadele gerçekten de çalışmanın, inanmışlığın, marifetin, inatçılığın sanat haline dönüşmesiydi.

Magdalena daha 23 yaşında oldukça genç. Kim bilir daha kaç madalya kazandıracak, ulusal duyguları bayraklarda, kalplerde, Alman çığlıklarında birleştirecektir.

Daha yarışların ilk günleriyken Alman sporcunun 10 bin metrelik kayaklı yürüyüşündeki altın madalyaya uzanan anı, görkemli sevinci benim bedenimi de değiştirdi. Magdalena altın madalyaya uzanırken, bende çok uzun süredir sakladığım, dışa vermekten çekindiğim bir damla gözyaşını koyuverdim.

Benden süzülen bir dama gözyaşı, Magdalene’nın altınına bir hediye, bir alkış, bir övgüydü. Belki de Magdalene’ya sunulan ve çok zor çıkan bir damla gözyaşım; aynı zamanda gençlik cenneti ülkemin, Kış Olimpiyatlarında başarı çizelgesinde görülmeyişinin ayrı bir hüznünün de gözyaşsısıydı!

Gençlik ve Spor Müdürlüklerimiz kendi içlerinde özerk olmadıkları sürece, kendi bağımsızlıklarını yüceltecek ekonomilere muhtaç kaldıkları sürece siyasetin laçka olmuş kuru gürültüleri daha çok gözyaşı döktürecek bana.

İnanıyorum ki bir damla sevinç gözyaşı, bin alkışa, bin küfre bedeldir…

Çok yakın bir zaman önce tanıştığım bir tıp doktoru ile kısa bir konuşma yapmıştım. Doktorumuz İstanbul’da yaşıyor. Genç ve güler yüzlü bir insan. Ona sordum; “ İstanbul’da gençlik ne halde?” dedim. O da bir damla gözyaşı dökmedi ama bir “ah” ederek; “ İstanbul’da gençliğin büyük kısmı çamura batmış durumda. Hap, eroin, kokain kullananların haddi, hesabı yok!” dedi.

Gel de sporun, sanatın önemini irdeleme! Gel de bizi oyalayan, içi boş politikacıların kokuşmuş, çürümüş düşüncelerinin hiçbir işe yaramadığını haykırma. Siyasetin eli, dine, ilime, sanata, bilime, spora değerse; o güzel dalların, kurumların temiz kalmasını düşünmeye hayal olarak algılarım.

İlk beş günde Kanada Kış Olimpiyatlarında 14 madalya ile ABD birinci sırada. 10 madalya ile Almanya ikinci sırada. Almanya adına 10 madalyayı alan sporcuların 7’si bayan. Şimdi gel de, ayrımcılık yapan, saçı uzun, aklı kısa, dayanıklılığına inanmadığımız kadınlarımızın neler yapabileceklerini sorgulama…

Güven

17 Şubat 2010 Çarşamba

OKUYUCUYA TEŞEKKÜRLER

Kamera; Güven
Bir rüya gibidir Topkapı'ya,Afyasofya'ya,
Sultanahmet'e bakmak,akışların
en akıntılı yerinden...

Kamera; Güven 
Şehri Tekirdağ'ın eli fırça tutan ,tuvale can veren
insan; Doğan Yıldırım Erdem Hoca'ya
SELAM OLSUN

Kamera; Güven   Gürsel Bey
Sesi ile her ay bizlere solo ve koro sanat
müziği keyfi yaşatan güzel insana
minnettarlığımı fısıldıyorum.


Haylazlık güzel şey.:)) Kırk yılda bir olsa, gezmekten
vakit buldukça Öğretmen Evi'nin sessiz
mekânına süzülürüm. Süzüm, süzüm :))

OKUYUCUYA TEŞEKKÜRLER


Bazen en içten teşekkürler, bazen de en okkalı küfürleri duydum yazılarımın kalem ile buluştuğu 2,5 yıllık zamanda. Zaman kendi boyutunda ilerlerken, dünya da çok yol aldı bu süre içinde. Elbette ben de yazılarım ile bir sürü yolculuğa çıktım. Mümkün mertebe ideolojik, şahsi hesaplaşmalara önem vermeden; toplumsal duyarlılığı taşıyarak…

Bugün 648 yazım belki de çoktan yapmak istediğim “teşekkür” yazısına ayrılmalı diye düşündüm. Öyle ya; biz kalemleri besleyen yegâne enerji; okuyucunun bedeninde, kültüründe var olan değerler değil midir? Ve nasıl ki yergiyi hak eden insanlar bu kalemin nazik satırlarına konu oluyorsa, yazının büyülü yolculuğunda özeleştiri, övgü ve öfke soluyanlar da teşekkürü, hatırlanmayı hak ediyordur diye bu yazımı onlara adadım.

M.S 648’li yıllara giden bir zaman makinesine hiç ihtiyaç duymadan tarihin derinliklerine insek; 648’lı yıllarda da kısa süreli barışlar, uzun süreli savaşların olduğunu göreceğiz. O zaman da bilgi, doğruluk, erdem, adalet; mumla aranan çok az bulunan yaşam biçimleri, karakterlerdi. İnsanlığın ilerlediği, mutlu olduğu kısa süreli zamanlarda; adalet, erdem, bilgi; başköşeye oturtulmuş…

Ne, Dante gibi cehennemin kapısı üzerine; “BENİ SONSUZ SEVGİ YARATTI” yazacağım, ne de Friedrch Nietzsche gibi; “ BENİ DE SONSUZ NEFRET YARATTI” felsefesine sığınacağım.

2,5 yıllık yazı hayatımın mutsuzluktan çok mutluluk ile şekillendiğini, amatör kalemimin çıraklık uğraşlarında olgunlaştığını 648. yazı ile buluşturup soylu okuyucuma ayrıt etmeden teşekkürler yapacağım.

Kimisi mail yoluyla, kimisi telefonlar ile kimisi de birebir kendi ağzı ile iltifatlar, övgüler, yergiler, açıklamalar yaptılar. Bize düşen de, hepsinden beslenip o besinlerin hakkını vermektir. Zamanı da bu zaman deyip; değerli okuyuculara biraz mizah yardımıyla bazı yaşanmışlıkları hatırlatacağım.

Bir zaman önce belki yazı hayatımın ortalarında bir yerdeyken, bir sabah yüksek bir yöneticinin sesi ile güne merhaba demiştim. Telefondan aranıyordum. Ve ilk sorgu; “ Benim kaç yılık Tekirdağlı olduğum ile ilgiliydi.” Ve ikinci sorgu ise; “ Yazımın ideolojik bir anlam taşıyıp taşımadığınla ilgili oldu.”

Çok uzun bir süre devam eden telefon görüşmesi sonuncu, tarafsız bir gazeteci merakı ile toplumsal sıkışmanın dertlerini buluşturan yazımın art niyetsiz olabileceği anlaşıldı ki; sert ifadeler ile başlayan telefon görüşmesi, yüksek yöneticimizin dost hane yumuşak inişiyle noktalanmıştı. Bu arada epey ter de dökmüştüm hani!

Bir başka telefonla aranışım İstanbul’da güzel bir günde, güzel bir törenden sonra olmuştu. Moda’nın sakin, sessiz ve gösterişli kordon boyunda ilerlerken çalmıştı telefonum. Arayan kişi; yine yüksek rütbeli, vakur duruşlu olmayan bir efendinin sesiydi. Çok kızgın, çok doluydu. İlk sözü; “ Güven Bey ile mi görüşüyorum” oldu. Ben, evet deyince; “ Asıl cahil olan, tarafsız olan sissiniz. Seni mahkemeye vereceğim, sana benim kim olduğumu göstereceğim.” cümleleri ile soluksuz devam etti.

Vakur duruşlu olmayan bu efendi okkalı küfürlerinin yanında, tehditler de yaptı. Ama asıl ilginci, işin kara mizahı; “ Ya biz seni ve yazılarını seviyoruz, gel de konuşalım.” sözü oldu.

Bir başka okuyucunun anımsadığım ve her zaman güldüğüm sözü ise; Bu okuyucu benim baharatlar ile günlük hayata dair sentez yaptığım bir yazıyı okumuş. Ve bir gün sonra beni gördüğünde söylediği ilk söz; “ Ya yazını bir değil üç kez okudum ama hiçbir şey anlamadım.” diye oldu. Hep beraber gülüştük. Ve sonra da söylemine devam etti; “ Ama ondan önceki yazını çok iyi anladım ve etkilendim.” dedi. “ Hangi yazım” diye sordum; “ Hani Tanrıça ile ilgi içinde AŞK geçen yazın.” dedi. Yine gülüştük.
Anladım ki okuyucu fazla teknik, fazla ciddiyetten hoşlanmıyor. İçinde Aşk, Tanrıça, Masal, Uyku geçen yazılar, beğeni görüyor.

Bir başka okuyucu yolda beni durdurup hoşlanmış olduğu bir yazıyı sakladığını, ileride torununa göstereceğini söyledi. Bir başka okuyucu vefat etmiş babalarını onurla andığım bir yazıyı ailece destan okur gibi okuyup, günlerce ağladıklarını anlattı. Bana uzaktan selam verip de, çok yakınıma kadar gelip beni sokakta durduran utangaç okuyucuyu da hiç unutmuyorum. Onu da mutlu eden, beni durdurup elimi sıkacak kadar harekete geçiren yazım; “ GANOS TEPELERİ” ile ilgili yazımdı.

Yine anladım ki maceraya tabiata dönük yaşayışlar yazıya dökülünce okuyucu seviyordu. Çünkü durgun hayatı, suskun kişilikleri olan çoğunluk; belki de pas geçtikleri hayatlarını, yerine koyamayacakları geçmişlerini bazen yazılarda buluyor, beyinsel yaşanmışlık ile kucaklıyor olmalılar.

Bir başka okuyucu ise beni her gördüğünde; “ Yazını okudum, çok farklı buldum ve beğendim. Ama çok ağır! Biraz hafiflet de her kez okusun.” diye yaptığı uyarıyı da anlayışla karşılayıp, gerçekten de ağır mı yazıyorum sorgulamasını yaptım. Farkına vardım ki, ucu açık ve düşünmeyi gerektiren gerçekler ile karşılaşmayı sevmiyoruz. Hayalleri hayalperestlik ile karıştırıp, marifetli olmayı, marifetsiz küfürler, saldırılar ile beslemeyi de ayrı benimsiyoruz. İçinde koridorları fazla olan yazılar, yüce insanın milyarlık hücrelere sahip beynine ağır geliyormuş; ben buna şaşar bakar şaşı kalırım…

Sevgili pek kıymetli vakur okuyucu; 648. yazım ve hâla işiten kulağım, gören gözüm, dokunan bedenim, tat alan dilim sağ ve salim durumdayken; sizlerden gelen okkalı sevinçleri, küfürleri, uyarıları, övgüleri; kalbimin başköşesinde saklıyorum.

Hiç kimsenin şüphesi olmasın ki bana yollanan her türlü duygu, söylem, eleştiri, övgü; yine siz vakur değerli okuyucuya YAZI olarak geri dönecektir. Ve bizlerin kalemi, gazetemizin fedakâr yöneticilerinin gayreti ile daha kim bilir kaç kez teşekkürler, iltifatlar edeceğiz birbirimize…

 Güven

 Not; Tekirdağ Habertrak gazetesinde çıkan 648. yazım beni etkileyen tüm dostların soylu enerjisi ile hayat bulmuştur. Doğal olarak blog kültüründen de etkilenen bu haylaz adam, bu yazı vesilesiyle buradaki dostalara da teşekkür adına, saygı adına EL UZATMAK istedim.

 El uzatmak güzel şey. Ele eldeki enerjinin sıcaklığını şüphelerden arınarak fark etmek de ayrı bir güzellik olmalı. :))













12 Şubat 2010 Cuma

ZAMANIN AVANSI


Kamera; Güven Rumeli Hisarı
Boğaz ve Rumeli; ne güzel yakışıyorlar değil mi?
Kamera; Güven
Işık, bazen amatör fotoğrafçıya bile gülümser.
Tıpkı yaşlı kalenin gülümsediği gibi... :))
Kamera; Güven
Tam tamına 588 yaşında . Dilinden anlasak,
sesini duya bilsek; kim bilir neler söylüyor,
ne hikayeleri anlatıyor olacaktır şaşkın ve
şaşmış bakışlarımızda...
Kamera; Güven

Yaşlı kalenin, suskun mezarlığın, şairlerin, müzelerin
koruların diyarında; salınıp hiçbir şey aramıyor ve
istemiyormuş gibi yapın.:)) Kucağınız ve gönlünüz
dolacak bu işe şaşacaksınız.:))

ZAMANIN AVANSI



Ülkemizde yaşayan bir insan ortalama olarak; 22 bin gün ve gece yaşar. Doğar, büyür ve ölür. Ölmeden önce de hayatın anlamsızlığını, kısalığını, öte hiçbir şey getiremeyeceğini fısıldar. Ama yüksek sesleri duymaya, bağırışların girdabında dönmeye alışmış bizler; zamanın son avansının bittiği an da; fısıltıları duyamayız. Duyma becerilerini, yüksek titreşimlere, yaygara koparanlara, aldatma ve atlatmacalar a göre geliştirmişiz.

Bizler uzaklara bakmayı, beynin harika koridorlarında gezinmeyi pek sevmeyiz. Öyle ya bize ait işleri yapacağımız insanlara sonsuz bir güvence içinde teslimiyet göstermişiz. Sağlığımızı doktorlara, hukuku; avukatlara, mali işleri; muhasebecilere, felsefeyi; filozoflara, dini; imamlara, hocalara, evliyalara teslim etmişiz. Sanki biz dünyaya keyif çatmaya, yan gelip yatmaya gelmişiz gibi; işlenen her günahın da bir bedeli oluşmuş teslimiyetin sonsuz şükran dolu saflığı içinde.

Bizler aşkı bile; şairlere, yazarlara bırakmış gitmişiz. Namusu, namussuzluk ile karıştırmış, en büyük skandalları soylu gelenekler-görenekler ile örmüşüz. Yer yarılsa da yerin yedi katına girsek de; zamanın bize tanıdığı avansı doğru ve anlamlı hayatlar için kullanabilsek…

Ana olan kadını kutsarken; dişi olan kadını taşların en serti ile vurmuş, onu doğurganlık, kahpelik, şeytanlık ile cezalandırmışız. Doğal olan budur deyip; kadının çokbilmişinden hep korkmuşuz. Ne de olsa kadın; şeytanın ta kendisidir!

Zamanın bize sunduğu avansları hiç bitmeyecek gibi görür, teleskop, mikroskop ile bakamadığımız uzaklar; tez gelince, sürprizler yapınca; “ bana da mı, bize de mi” diye ne ağıtlar yakarız!

Hayat tesadüflerle dolu; dopdoludur. İnanılmaz tesadüfler insan beyninin gelişmiş aklı ile öncelik kazanıp, hayatın akışı, yazgısı değişikliklere uğrar. Yazgı değişikliğe uğratılmış olması, bir başka tesadüfleri, yazgıları asla önlemez. Akıl geleceği planlarken, duygular; bugünü yaşarlar. Akıl, duygulara öncülük, bilgelik yaptığı sürece; zamanın avansı; ne hüzün, ne sevinçler, ne aşklar, ne nefretler ile ziyan edilir.

Zamanın bize sunduğu sonsuz değildir. Hayata bakış açımız, felsefemiz; Metuşellah gibi çok uzun bir ömrün bekleyişi olabilir. Yani Nuh’un büyükbabası gibi 969 yıl yaşamayı düşleyebilir, öyle bir hak ediş içine girmiş olabiliriz. Ama böyle bir hayalin, yaşam hakkının şu an ki tıp ile insan anatomisi ile mümkün olmadığını da iyi biliriz. O yüzden yaşlanınca, beden teklemeye başlayınca; nezaketi, doğruluğu, vicdanı yerde değil de; gökte aramaya başlar, bilmediğimiz nice duaları okuruz da; kara ve kirli vicdanı bir türlü temizleyemeyiz.

Sanılır ki insanın genetik yapısı, ruhu; iyilik ve mutluluk için planlanmış. Ve yine sanılır ki; dinler, kanunlar, gelenekler, yasaklar, ayıplar, bilgeler; insanı tam olarak iyiye, gerçek saf iyiye yöneltecekler. Hâlbuki insana bugün başlatılacak yatırımlar en iyi şartlar ile 30–40 yıl sonra meyveyi vermeye başlayacak. Sağlıklı ve leziz meyveleri verecek insan; kendi mutlu toplumunu belki de 100 yıl sonra geliştirecektir.

Sırf bu yüzden kısa oyunlar, kısa koşular, yarım-yamalak siyasi kazanımlar ile “boş olan dolmaz, dolu olan da almaz.” Bizden öncekiler diye başlar, bizden sonrakiler ile bitiririz. Ama biten bir şey daha vardır; zamanın bize verdiği avansın da son kredisini almış ve onu da iyi kullanamadan yaşlı, kötümser, zavallı bedenlerde harcamışızdır.

Zaman, her insana farklı avansları muhakkak vermiştir. Zamanın avansına, yazgının tesadüflerine hiç kimse ne yüksek şükürler, ne de lanetler etmelidir. Çünkü yazgı; son ana kadar kendi tesadüfü sürprizlerini yapmaya devam edecektir.

1999 yılında ki deprem felaketinde dini bütün olan bir adam; depremde tüm ailesini ve mekânlarını kaybetmiş. Ondan sonra o baba; yazgıya sürekli lanetler yağdırıp, sığınmış olduğu din yolculuğundan da vazgeçmiştir. Hâlbuki yazgıya iyi ve mutlu günde sonsuz teşekkür eden bu adam; yazgının insan eli ile dram dolu davetleri karşısında, yazgıyı şahsi gibi algılamış; “ bana da mı” diye korkunç bir yanılgı içine girmiştir.

Dünya üzerinde yaklaşık 7,5 milyar kişiye ulaşmış insan; belki de 150 milyarlık duygular, yaşam biçimleri oluşturmuştur. İncelemeye kalksak; asla ama asla bir insan ömrü yetmez. Görünen odur ki, yazgının tesadüf sunumlarını ve zamanın avanslarını iyi gören; her devirde kendi tohumunu muhakkak ekeceği bir bereketli toprak bulmuştur. Eğer böyle olmasaydı; Ne Mevlana, Yunus, Pir Sultan Abdal ne de Atatürk çıkardı ortaya.

Eğer yazgının doğru okunmasını, zamanın her canlıya farklı zamanda farklı şekilde sunduğu avansları tümümüz boşa harcasaydık; ne, Namık Kemaller, ne de Orhan Kemler, ne de Mustafa Kemaller Çıkardı ortaya.

Hayatı anlamlı bulmuş, acıları da şahsilik ve bencillik içinde kabul etmemiş, mutlulukları da büyük bir ödül gibi görmemiş insanlar olmasaydı; insanlık yaşadığı vahşiliği insan neslini yok edecek aşamaya getirirdi. Şimdi ise, aynen zamanın avansı gibi; yazgının tesadüflerini iyi okuyanlar; özürlü de olsa, kayıpları çok da olsa; aşkın fokurdayan kazanından sürekli şaraplar da içseler; insan olarak yaşadıkları ve her yeni bir güne anlam kattıkları için mutlular.

Asıl tehlike bize sunulan ve tabiat tarafından oldukça bonkörce dağıtılan zamanın avansını iyi kullanamamaktır. Kararsız ve korkak yaşamlarımız; ne bir şiir, ne bir kitap, ne bir vicdan, ne bir bilgi üretecektir. Korku bazen dozajında kalırsa hayatta kalmamız, yazgının daha ertelenmiş olması adına belki fayda sağlaya bilir. Ama korku süreklilik, çekimserlik hastalığını gösteriyorsa; ne dağıtılan avanslar, ne da yazgının bize sunacağı iyilikler rahatlatacak, mutlu edecektir bedenimizi.

Sürekli yazgının gidişatını değiştirmek, yorumlamak da yanlıştır. Yazgıyı kendi soylu amacımıza göre değiştirip zincirin halkasını koparma alışkanlığı içinde; bizi sunulan bolluk içinde tükettiğimiz avansın geri istenmesine de şahit olacağızdır. Bir gün bize verilen zamanın avansı; geri istenip; “şimdi ödeme zamanı “ dendiği vakit; gözlerimiz yerinden çıkmamalı, korkak beden, ruhumuz ile kavgaya tutuşmamalı; çünkü bu bizim seçimimiz, bizim ovarda tüketimimizdir…

 Güven













HÜZÜNLÜ MUTLULUK


 Anlamlı dünyanın anlamsızlığı içinde,
düşünür gibi yapıp düşünemeyenlere inat;
hayalleri bazen resimleştirmek, bazen de
yazıda buluşturmak çok hoş ve eğlenceli.:))

HÜZÜNLÜ MUTLULUK




Hüznün mutluluğu mu olur? Elbette olur. Duyguları denetim altına aldıysanız. Duygular ile aklı dengelemeye çalışıyorsanız; mutluluğun hüzünlüsünü yaşarsınız. Mutlusunuzdur mutlu olmaya ama hüzünlüsünüzdür. Hüznünüzü de anlamlandırır, öyle saklarsınız. Hatta bu hüznü kimseler ile paylaşmak bile istemez, ona toz kondurmazsınız.

İşte bu yüzden “kulak misafiri” olmayı seviyorum ben. “Gezen Kurt Aç Kalmazmış” felsefesinden yola çakarak; gezdiğim yerlerde, tanıdık veya yabancı yüzleri, sesleri, sohbetleri takip etmenin ayrıcalığını keyifle kabul ederim.

Dışarıdaki soğuk havanın bedeninizi üşütmesine şükür edip, sıcak bir mekâna sığınmanın sıcak kahvesini içerken; soylu bedenlerin hüzünlü mutluluklarını da dinleme şansınız olur. Öyle bir şanslı günümde, hüzünlü bir mutluluk sohbetine yakın oldum.

Ahşap masanın ahşap sandalyelerinde dışarısının soğuğuna karşın; içerinin sıcak kahvesini yudumluyordum. Hemen karşımda da bir kadın, bir erkek oturuyordu. İki bedenin başı da dik duruyordu. Yüzlerinde ki anlayış; onların son buluşması olduğunu gösteriyordu. Hüzünlüydüler, birbirine saygılıydılar. Ama belli ki yolları ayrılmak üzeriydi.

Kadın; “ Çok üzgünüm canım yanıyor. Biliyorum senin de canın yanıyor ama ben bu ilişkiyi artık devam ettiremeyeceğim.”

Erkek, yutkundu. Sanki duyacağı son sözü duymuş ve hiç beklemiyormuş gibiydi. Ama bakışlarda kırgınlık ve öfke yoktu. Görünen o ki, erkek de, kadın da oynanan son tangonun mümkün-mertebe uzun sürmesini bekler gibiydiler. Ve kolonlardan duyulan şairin sesi onların hüznüne; tuz-biber ekercesine;

“ Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme. Başka bir yar, başka bir dosta meylediyorsun etme. Sen yâd eller dünyasında ne arıyorsun yabancı. Hangi hasta gönüllüyü kastediyorsun etme.” diye devam ediyordu.

Erkek, gururlar onuru çoktan ayırmış bir yaşın olgunluğu içindeydi. Kadın daha genç görünse de, erkeğin yanında bilgelik tanrıçası gibi duruyordu. Belli ki kadın da oldukça acı çekiyordu. Birbirine o kadar çok yakışıyorlardı ki; sanki aynı boyda, aynı karakterde, aynı kaderi paylaşmanın içindeydiler gibi…

Erkeğin karın ağrıları tutmuş, başı dönüyordu. Kadın, bir damla yaşı dışarı lütfetti. Ve erkek o tuzlu damlayı dudağı ile sildi. Erkek, daha bir duygulanmış olacak ki, kadının yaşlarından çok daha fazlasını üretti. Kadın da aynısını yaptı. Erkeğin damlalarını dudağı ile sildi.

Tanrım, bitişin mi, yoksa başka bir başlangıcın hikâyesine mi tanık oluyordum? Kafam iyice karışmış, ama merakım da arttıkça artmıştı.

Erkek, bir türlü beklediğim soruyu sormuyordu kadına. “ Neden” demiyordu. Niçin demiyordu onu anlamaya çalışıyordum. Benim bilmediğim yaşanmışlıklar, korkular ve başka çekinceler olmalıydı. Ama görünün o ki; erkek ile kadın; zorunlu ayrılıkların hüzünlü mutluluğunu yaşıyorlardı. Sanki kalırlarsa daha çok üzülecekler de bir an önce bitirip; zirveye çıkmış, bedenleri tutuşturmuş, kanlarını fokurdatmış aşklarını tam bu anda koruma altına alıyorlar gibiydi.

Erkek, uzun bir suskunluktan sonra; “ Tamam dedi. Bitirmen gerekiyorsa, seni mutlu edecekse, bence de bitmeli. Biliyorsun ki, ben sevgi vermek ve almak için buradayım. Tek taraflı yaşanacak sevgi alış-verişi beni mutlu etmez. Kal diye yalvaramam. Biliyorum ki; gideceksin sen!”

Kadın; “ Ne olur kendini çok üzme. Üzülmeni daha fazla üzülmeyi istemiyorum. Asıl senin ayrılalım dediğin zaman ayrılmalıydım ben. Hata ettim. Çok üzgünüm ben. Çok… Ama sana uzattığım bu eli dostluk eli olarak sakla. Hep dost kalalım senle.”

Kim diyebilirdi ki az önce birbirinin gözyaşlarını dudakları ile silen, birbirilerine bakarken bile incitmekten korkan bu iki insan; son buluşmanın son anlarını yaşıyorlar diye! Kim bilebilir di? Öyle bir ana tanık oluyordum ki; neredeyse kanım donmuştu. Sanki bir film izliyor ve o filmin kahramanlarına bağlandıkça bağlanıyordum. Bu ayrılık, benim ayrılığımdı sanki! Sanki erkeğin karın ağrısı, beden sızıları bana geçmişti. Ve benim de gözlerim dolmuş, artık son anı, bekleyim mi, beklemeyim mi çelişkisin yaşıyordum.

Erkek, “ Sana hep inandım. Seni aldatmadım. Ve seni kendi tercihim ile istedim. Senin için yoruldum, koşturdum, üzüldüm; ama bunları sen istediğin için değil, ben istediğim için yaptım. Ve şu an; sana kızıp, seni lanetlemiyorum. Biliyorum ki, bu başka bir yazgının gerekli olan yaşanmışlığıydı. Biliyorum ki; bu yaşanmışlık, bizim hüzünlü mutluluğumuzun yazgısıydı.”

Kadın, gözündeki bilge tanrıça bakışları son bir kez vermekten çekinmedi. Erkeğini kollarına almamak için zorlanıyordu. Ama güçlü ve ne yaptığını bilen bir kadındı. Sanki yaşananları, daha önceden yaşamış, şimdi bir filmin harika çekimini yapıyor gibi; başı dik, soylu bir duruş içinde; tüm hüznü kucaklamıştı.”

Erkek, gururlu bir kalkış yerine onurlu bir kalkışı tercih etti. Ve “Biliyordum”

—Neyi

“ Bu baş döndürücü birlikteliğin sonlu olacağını biliyordum. Yamaçlara, tepelere çıkıp, kör vadilere ineceğimi de biliyordum. Ama bu kadar çabuk sonlanacağını bilemiyordum.” dedi.

Erkek, kadına kadının soylu duruşuna elini uzattı. “Seni önemsedim, seni önemli buldum. Seni saklayacağım.”

Artık dökecek yaşları da yoktu, birbirilerine mazeret gösterecek acemilikleri de. Duyguları, akıl ile denetlemişler, romantizmi, realizm ile sonlandırmışlardı. Kadın, sıhhatli bedenini ve dimdik başını; bilge bir tanrıça gibi taşıyarak; arkasına bakmadan çıktı ve gitti.

Erkek, daha bitiremediği belki de hiç bitirmeyeceği kahvesinden çok az bir yudum aldı ve o ana kadar fark etmediği bana; hüzün dolu mutlu gözlerle baktı. Tanık olduğum olayı; yaz der gibiydi; yaz, çiz ve aktar bu hüzünlü mutluluğu…

Güven

8 Şubat 2010 Pazartesi

SEVMEK BAŞKA BİR ŞEY

Kamera; Güven
Uzun Saçlı Sevgi Filozofu

Kamera; Güven

Doğukan Manço, babasından ona geçen sevgi
kokularını cömertçe veriyor.


Batıkan Manço ve bendeniz

İnsan sevmeye görsün bir kere; evlatlarına
bile değince, alışık olduğun güzel kokuyu
duyar gibi olursun.

Kamera; Güven
Ayşegül Aldinç
Bu güzel bayan da, sıkı bir Barış Manço dostu.

Kamera; Güven

En Büyük Mahir bizim Mahir

Bu sevgi dolu adam; gerçekten de Barış Manço
sevgisiyle donatılmış. Eh bir vapur Barış sever
bir araya gelirse; tam bir sevgi şoku yaşarsınız:))
Mahir'in sağ tarafında ki güzel bayan; annesi,
sol tarafındaki güzel hanım da teyzesi.
Bu güzel aile eski İstanbul kültürü
ile donatılmış. Sen bir sevgi yolla;
onlar beş yollar.
Sevgiyi kurutmayan ve her daim yaşatan
güzel insanlar; selam olsun sizlere.

Kamera; Güven
Sırasıyla alınan Barış Manço severleri, yine
sırasıyla iskelelerine bırakıldı. Bizler ayrılırken,
kalanlarda ki burukluğu göre bilirsiniz...
Kalanlarda olan burukluk; biz gidenlerde de
vardı. Onca insan, onca ruh; bir tek adam
için, bir tek beden olup sonra yine
farklı bedenlerin yoluna, yolcu olduk.


Dört saat Barış söyledi biz dinledik.
Ve  gördük ki, sevgi denen şey; bazen
sanat,bazen felsefe,bazen uzatılan bir el,
bazen çok uzaklarda bir nesne, bir varlık
oluyor.

En mutena mekanlar, insanlar bile unutulur;
sevgi ile sanat ile donatılmadıkları sürece...

Kamera; Güven
Boğaziçi Yalıları
Gün kasvetliydi belki, gün griydi, ıslaktı ...
Ama bilesiniz ki gün Barış'ı anma günüyse,
gün şafak ile başladıysa; o günün size sunacağı
harika sürprizler vardır. Bu güzel yalıların
başdöndürücü panaromaları gibi...

Kamera ; Güven Boğaziçi Yalıları

Bugün Barış hatırına güzel; daha bir
güzel göründü bana.:))

Kamera; Güven
Doğa ve insan eliyle oluşturulmuş mekanlar;
mimarinin de marifeti ile ne güzel
görünüyor. Şair olsam; bedeni zorlayan
ruhu zor frenlerdim:))
Kamera; Güven  Savorona 
İsmini Hint Okyunusunda yaşayan bir deniz
kuşundan almış. Atütürk'ün ölümünden önce
son 6 haftasını geçirdiği gösterişli yat.


Leyla Hanım, Zeynef Hanım

Eski Modalı olan bu güzel hanımlar; Barış Manço
sevgisi  ile dopdoluydular. Bizi birleştiren ne bir
din, ne bir siyaset ne bir ticeret vardı. Ne de aşk!:))
Bir filozofun,bir sanat adamının sevgi
taşıyıcılarıyız biz...

SEVMEK BAŞKA BİR ŞEY


Çevremizde sevmeye dair o kadar çok şey olmasına rağmen ne kadar çok az şeyi sevdiğimizin farkında mısınız? Bir bebeği, çocuğu, adamı, kadını, çiçeği, toprağı, dağı, ormanı sevebilmek; duygusunu tanımayan veya yetiren insanın; insan kalabilme becerisi hangi katkı ile sağlana bilir acaba?

Göğün gri, denizin gri olmasına aldırmayan ben; yağmura da aldırmayarak şehri Tekirdağ’dan İstanbul’a uzandım. Havanın sıcaklığı 6 dereceymiş, ayakkabımın altı delikmiş, cebimde yeterli para yokmuş mazeretlerine sığınmadan; gerçek açlığıma koştum.

İnsanın midesel açlığı, insanın organizmasını sağlam ve sağlıklı çalıştırmak içindir. Ama şuurlu bir beyin, organizması çalışan bir bedeni çok daha görkemli ve çok daha onurlu yönetir. Şuurlu beyinler de, sevgiden, görgüden, bilgiden, değişimden beslenirler.

Bundan tam 11 yıl önce Şubat ayını gözü yaşlı karşılamıştım. Gözümün yaşı dindi, gönlümün yaşı kurumadı. İnsan bazı nesneleri, bazı insanları çok farklı sever. O sevgi tarifleri iç içe geçmişliğin özel bir oluşumu haline gelir. Bilirsiniz ki o sevginin bir tarifi yok gibidir. Çünkü zaman ilerledikçe taşıdığınız, bedeninize yapışan sevginin de zamanla genişlediğini fark ederiniz.

Çevremde birçok insanda gördüğüm Atatürk sevgisi gibi sevgiler tariflerden, zorlamalardan, çıkarlardan öte kabul görür. İnançlı ve çok samimi insanların merhamet ile donattıkları Allah, insan sevgileri gibi!

Yazgımı, bugünkü bedenimin beynini etkileyen ve ona katkı sağlayan onlarca insan, yüzlerce nesne var. Onlara duyduğum saygı, vefa; elbette çok ama çok yoğun bir dönüşüm içinde. Ama üç insan; üç adam, hayatıma öyle bir girdi ki, onlara ölümlü bedende, ölümsüz sevgilerin en ama en karşılıksız olanını sahiplenirim. Birincisi Mustafa Kemal, ikincisi Yusuf (Babam), üçüncüsü de Barış Manço.

Barış Manço’nun 11. ölüm yıldönümü bu yılda ailesi ve sevenleriyle anıldı. Moda’dan kalkan vapur, Kadıköy, Kabataş iskelelerine uğrayarak Barış Manço severleri aldı. İnanılmaz bir kalabalıktı. Geçen yılın belki de dört katı insan; bir vapura zor sığdı. Neredeyse koyun koyuna sürecek 4 saatlik yolculuk; Barış Manço’nun şarkıları ile başladı.

İstanbul, Tekirdağ gibi yağışlıydı. Gök ve deniz aynı Tekirdağ gibi griydi. Hava sıcaklığı 6 derece, gök ve yer ıslak olması vapurun dolmasını, kalplerin Barış Manço ile bir olması için kötü bir sebep değildi.

Barış Manço sevenleri yüzlerce insan topluluğunu çok kısa bir süre için bir tek adam için bir tek beden gibi olmuştu. Kimler yoktu ki; genci, yaşlısı, kadını, kızı… Bu yıl Barış Manço’nun sevgili oğlu Batıkan’da oradaydı.

Söz konusu sanat adamı ve aynı zamanda geleceğin filozof insanı Barış Manço olunca; her dilden, renkten insan o vapurdaydı. Yalnız dört saatliğine hepimiz sevgiden, şarkılardan, felsefelerden ibarettik. Yüzlerce insan; yüzlerce yaşam demek! Yüzlerce anı, hatıra, kavga, mutluluk demek!

Ne ilginçtir ki Vapuru doldurmuş insanlar aynı Barış gibi gülümsüyor, Barış gibi bakıyorlardı.

Vapur’a ilk adım attığımda yine geçen yıl ki gibi Doğukan ile karşı karşıya geldim.


—Merhaba Doğukan der demez; geçen yılki küçük sohbetimiz hatırına mı, yoksa yakın bir tanıdığına benzettiği için midir? Bilemiyorum;


“ Ah merhaba, hoş geldiniz” tanışlığı içinde yine Barış Manço kokusu saçarak karşıladı gelenlerini. Doğukan’a her sarılan, onu her kucaklayan; aynı zamanda Barış’ı kokar, kucaklar gibiydi.

Ailesi Kanlıca Mezarlığı ziyaretini önceden yaptığı için, 11. anma programı sadece boğaz gezisi olarak düzenlenmiş. Barış Manço’nun şarkıları eşliğinde, sevenlerinin sohbetleriyle yol aldı yükü, sevgisi çok ağır olan vapur. Boğaz ve yalılar; Barış sevgisinden daha güzel, daha etkin değillerdi ki, o güzellikler sadece arka bir fon, bu güne bir katkı gibi kaldı. Gün anısına birkaç hatıra niyetine boğaz ve yalıların fotoğrafları çekildi.

Zar-zor oturacak bir yer buldum. Yüzlerce bedenin, yüzlerce yüzü, gözü ve anlamlı bakışları vardı. Fakat bakışlar tempo tutmuş ayaklar Barış Manço şarkılarında geçmişe iniyorlardı. Bu şarkılarda hemen hemen herkesin bir anısı-hatırası vardı.

Barış Manço’yu anma vapurunda kimler yoktu ki; Kadıköylüsü, Modalısı, Göztepelisi, Maltepelisi, Beşiktaşlısı, Kabataşlısı, Seyran tepelisi, Tekirdağlısı; çoğunluğu kadın-kız, yüzlerce insan.

Her iki yanımda oturan insanlar Barış Manço’ya oldukça yakın yaşamışlardı. Göztepeli ve Modalı olan insanlar; kalplerinde taşıdıkları Barış için oradaydılar. Onların gözlerine baktığımda kendi gözlerimi görür gibiydim. Buradaki insanların da yüzlerinde, kalplerinde çizikler, hüzünler vardı. Belli ki hayat onları da hırpalamış. Ama bu vapur, tüm çiziklere, kederlere yapmacıksız olarak direnen SEVGİYİ unutmayan insanların buluştuğu yer oldu. Çok kısa zamanda kaynaşıldı.

Barış sevgisi ile büyümüş Mahir, muhtemelen yaşı çoktan 80’i geçmiş Leyla Hanım, Zeynep Hanım, ismini öğrenemediğim Beyefendi, Mahir’in annesi, teyzesi; ne mesleğimiz, ne milliyetimiz, ne din, ekonomi açısından meraklı bir canlı bedeni içindeydik. Bedenler salınmış, dağıtılan sevgi tüm vapuru kuşatmış gibi; vapur yol aldıkça, boğazın harika mekânları, koruları arka fon oluşturdukça; biz de Barış’a aktık, Barış’a yöneldik; zaten Barış felsefesi ile yaratılmışlığın ortak birlikteliğiyle; Gülpembe, Dağlar Dağlar, Dönence, Unutamadık, Kol düğmeleri şarkılarında boğazın gri suları gibi aktık öylesine…

Antik, Orta, yakın, yeniçağlar diye sıraladığımız, hep sıralara oturttuğumuz insanlığı, sınırlara ayrılmış 200 ülkeyi, paylaşılamayan bedenleri, mekânları, sınırları bir kenara bırakıp; insanlığı bir tek kalıcı duygu kuracağını düşündüğümüz sevgiyi dört saatliğine bir ettik.

Sevgiye, lanet, mazeret, ihanet okuyanlar; hiçbir zaman doymamış, doyurulmamış zavallı bir bedenin sahipleri olacaklardır. Ve yaşadıkları zamanın içinde sıraladıkları çağlara bile aitlik hissetmeden öylesine yaşayacaklardır; donmuş resimlere, fotoğraflara, videolara sığınıp belki de kendi tapınaklarını oluşturmayı deneyeceklerdir.

8 Şubat 2010    Güven


















6 Şubat 2010 Cumartesi

ON DAKİKALIK YUMRUK MOLASI

Kamera; Güven İstiklal Caddesi-İstanbul
Ön taraf; mimarinin zeka ve sanat ile
birleşiminin gösterisini yapıyorken, arka
taraf ise; mimarinin insan yumruğu,
yalanları, dolanları ile yapılan
sanatının gösterisini sunuyor.:))

Kamera; Güven

Havayı ve bedenleri döven, küfürlerin en soylusunu
eden bizler; bulunduğumuz yerleri biraz daha
sevseydik; şimdi dünyanın en güzel yeri olan
boğaz kıyısı böyle boş kalmazdı.

Yapı Kredi Nedim Tör Müzesi Yahya Kemal
sergisinde, şairimize ait küçük bir alıntıyı
tekrar paylaşma ihtiyacı duydum.

"Ömrün bir saati çalar, artık
hatıraları yazmak zamanının geldiğini
hatırlatır.İhtiyarlamış her insanın hatıraları
vardır.Kimi etrafına anlatır, kimi de
yazar.Ancak anlatmasını bilen iyi
anlatır.Yazmasını bilem iyi yazabilir.
Yazmasını bilmeyen bir insan,muhakkak ki
çok meraklı hatıralara sahip de olsa, o
hatıralara hile katmayacak kadar samimi
de olsa,yine yazamaz.
İyi yazmasını bilen insan mutlak olarak
muvaffak mı olur? Bu biraz şüphelidir."

Bu güzel toplumda her kez yazıyor, çiziyor,
biliyor ve haykırıyor! Peki elaleme olan
bu muhtaçlık, bu yalnızlık niye?

ON DAKİKA YUMRUK MOLASI LÜTFEN



Meclisimizde neler oluyor, parlamenterler neler yapıyor diyecek olursak; sanırım söyleyecek çok şey bulamayız. Meclisimiz milletin temsil edildiği yer olmaktan çıkmış, görkemli bir arenaya dönüşmüştür. Parlamenterler cengâver askerler gibi görevlerini eksiksiz yapıyorlar.

Çocukluğumun en unutulmaz anları da yaz akşamları iki film birden izlediğimiz sinemaya gitmekti. İsmini bilmediğim ama lakabı “Foter” olan sinema oynatıcısı adamın başından hiç çıkarmadığı foteri vardı. O zamanın teknolojisi ile zor şartlarda yapılan sinemacılığın eksik ve yaşlı aletleri ile sinema seyir halindeyken sıkça kesilir ve ıslıklar göğü inletirdi. Neredeyse seyircinin tümü; “ Foteer hadi ulan, çabuk ol densiz herif” diye bir sürü hakaret etse, ıslıklar ile yuh çekseler bile; lakabı “Foter” alan sinemacı asla ama asla tepki göstermez, bir an önce kopan filmi tekrar seyir zevkimize sunmak için uğraşırdı.

Çocukluğumdan bu yana üreten, farklı düşünen ve tepkilerini zekâ ile üretkenlik ile gösteren insanlara gizliden gizliye sevgi beslemişimdir. İşte bu sevginin eseri olarak da, lakabı “Foter” olan sinemacıyı bir kez bile ıslıklamadım, bir kez bile yuh çekmedim ona. Ama o çocukluğun irdeleme yolculuğunda, kaba-saba kültürlerin içinde de, bir kez olsun o sinemacıya; sarılıp, yaptığı iş için teşekkür edememiştim. Bu da benim soylu yaşam kültürümün eksik çocuk yanlarımdan birisidir.

İki film birden izlediğimiz yaz akşamları belki de sinemanın en küçüğü olan ben; en çok da verilen “ On Dakika” film aralarına sevinirdim. Gazozcu ve leblebici dolaşırdı on dakika aranın olduğu sinema seyircisi arasında. Tahta sandalyelerimizin sert oluşuna aldırmadan sade gazoz ile leblebinin olanca keyfini yaşardım. Sanki ben o dünyanın hem içinde hem de dışında gibiydim.

İki film birden izlediğim ve gazoz ile leblebili yaz akşamlarının sinemaları çok gerilerde kaldı. Ama verilen ON DAKİKALIK aralarda yapılan yumruk savaşları, küfür dalaşları, oda baskınları denen ve hiç bitmeyecek yeni yeni kültürlerimiz oldu. Şimdi yumruğun, küfrün, sataşmanın, karalamanın, alkış almanın seyrini doya doya yapma zamanı. Belli mi olur; 30–40 yıl sonra bunlar da tarih olur; o zaman yapamadığımız keyfi çok ararız sonra.

Ne iktidar halkını düşünüp daha barışçı, hoş görülü olmak gibi bir düşüncenin içinde, ne de muhalefet; oy kaybını bir tarafa bırakıp; inleyen nameleri söyleyen bu halkın gerçek sorunlarını gündeme getirip, yeni ve kalıcı yasalar ile mutluluk-huzur getirme çabaları var. Yapılan en zekice işler; pusuya yatıp, geçmişte yapılan hataları, yanlış işleri, konuşmaları bulup ortaya çıkarmak. Aynı iktidarın yaptığı gibi; muhalefette bu kültürün döngüsüne uymuşa benziyor.

AKP’nin sabık İl Başkanı İsmail Hakkı Eser’in bir konuşması Meclisimizi savaş alanına çevirdi. On dakikalık ara; bir saatlik araya dönüştü. Yumruklar, okkalı küfürler, sert çıkışmalar, oda baskınları; tam bir savaş filmini andırıyordu. Bu görüntü tüm dünyanın sırıtarak izlediği ve hiç şaşırmadıkları seyirlik eğlencelerden birisi olmuştur.

Ne derseniz deyin; biz, bize benzeriz… Bizim vekilimiz, bizim bakanımız, bizim başbakanımız da bize benzer. Biz günlük sorunlarımızı çok güzel, çok marifetli, çok keyif içinde mi çözüyoruz? Biz gün içinde kim bilir kaç küfrün en şanlısını yapıyoruz. Kim bilir kaçımız cengâverleri bile kıskanmaya itecek yumruklaşmalar yapıyoruzdur…

Sanki ülkenin asıl sorunları uykuya yatırılmış gibi. Uyku öyle kış uykusu, öğle uykusu, gece uykusu değil! Sonu belli olmayan evrensel bir uyku gibi! Bir gün bir kurtarıcı gelip, uykuya yatmış tüm sorunları; “ Bunlar milletin sorunudur, aklın, ilmin, sanatın önderliğinde çözülecek” demesini beklemeliyiz.

AKP’nin sabık İl Başkanı’nın iki yıl önceki konuşması; bizim yöneticilerimizin, vekillerimizin, bakanlarımızın nasıl bir öz iradeye sahip olduklarını da aynasıdır. Başkanını, yöneticisini Peygamber görecek kadar, önünde yerlere eğilecek kadar sevmenin bedeli; tapınağa giden tapınan bir adamın görüntüsüne dönüşmüştür. İtaat öyle hal almıştır ki; temsil etiği halk önemli değil; bağlı olduğu lider; kutsanmış bir canlı gibi önemsenir.

Lider öl denirse ölünür, kal denirse kalınır. İşte ya git ya kal denince; sabık il başkanı İsmail Hakkı Eser, “ben partimi, başkanımı çok seviyorum, onları zor durumda bırakmamak için istifa ediyorum.” derken bile soylu bağlılığını vurgulayarak gitmiştir. Kim bilir bu sabık yönetici ilerleyen günlerde belki de kahraman olarak geri çağrılacaktır. Büyük ihtimalle…

Meclis İdare Amiri Orhan Erdem ile Bursa Milletvekili Ali Koyuncu hastanelik olmuşlar. Orası-burası zedelenenler de var tabi. Kıyafeti yırtılan, kravatı buruşanlar da var. Sinir krizleri geçirenlerde…

Ya beyefendi olarak, söz ustası olarak bilinen Bülent Arınç’a ne demeli? Başbakan yardımcısı olan Bülent Arınç, CHP Başkanvekili Güldal Mumcu’nun odasına gidip veryansın etmiş. İyi de yapmış hani! Öyle parti militanı gibi meclis yönetilir mi? Olacak iş midir bu yaşananlar? Bülent Arınç belki kendi taraftarlarının kalıcı sevgisini kazanıyor ama inanılmaz bir tepkinin nefretini de oluşturuyor; bu zeki insan, bu zeki yönetici bunun farkında mıdır acaba?

İster istemez kendi çocukluğumun “On Dakika Ara” zamanlarına gittim. Ve düşündüm hangi “On Dakikalık” ara daha keyiflidir diye?

Şimdiki Meclis binasındaki Parlamenterlerin On Dakikalık savaş gösterileri mi? Yoksa çocukluğumun gazoz ve leblebili On Dakikalık araları mı daha eğlenceli diye; düşündüm! Ve nedense, sert tahta sandalyelerde birbirine koyun koyuna yaslanmış, gazoz ve leblebili On Dakikalık aralar bana daha cazip geldi.

Çünkü kimse kimsenin, parmağını, burnunu, gururunu kırmıyordu…


Güven





















4 Şubat 2010 Perşembe

ISLAK DEVLET

Kamera; Güven Gelibolu Yarımadası
Bahar gelmeye beden fokurdamaya
başlarken; Gelibolu toprağı,çiçekleri,
bülbülleri "hadi" diyor. .))

Kamera; Güven ŞAFAK TÖRENİ-GELİBOLU

Binlerce Avustralya vatandaşı genç; eğlenilirken
düşündürülüyor.Düşündürülürken de milli
duygular ekiliyor. Ya biz? Zoraki deli
saçma protokollerımız,yasaklarımız ile
gençlerimizi hangi zavallı medeniyetlere
doğru itiyoruz?
Kamera; Güven Gelibolu Yarımadası
Şafak Töreni

Kaybettikleri ve niçin girdiklerini bilmedikleri
bir savaşı bile kahramanlığa dönüştürecek
zekanın,ülkenin evlatları...
Her Türk gencinin birkaç kez görmesi
gereken zeka dolu törenler...
Tanrım, övünmelerimizi soysuz anlatımlara, heyecanı
bitmiş beyinlere emanet edersek; işte böyle
çelişkilerin paranoyasını yaşayan
zevksiz insanlar topluluğu haline geliriz.
Öyle ya bu diyarlarda; gülmek, sevişmek yasak!

ISLAK DEVLET


Tarım ile uğraşan eski insanlar(atalarımız) yağmur yağma başladı mı; “rahmet yağıyor, yağsın” derlerdi. Ele, rahmet dedikleri yağmur; aheste aheste yağıyorsa; daha bir sevinirlerdi.

Bir iş nedeniyle Değirmenaltına gittim. İşim çabuk bitti. Gök hafiften uyarılar yapıyor, akşam karanlığı kış gecesine teslim oluyordu. Beni şehir merkezine getirecek minibüsü beş saniye ile kaçırdım. Sevdiğim sokaklardan minibüslerin olduğu yere yürümeye başladım. Yaklaşık bin metrelik, bol seyirlik bir yürüyüş olacak diye düşündüm. Çünkü bu sokaklardaki evlerin tamamının bahçesi var. Ve dayanılmaz çekicilikleri ile toprak, çiçek, yeşil kokuyorlar.

Fakat şimşeğin çakışı, göğün gürlemesi boşuna değildi. Sağanak yağmur başladı. Keyfim altüst oldu olacak derken; biraz hızlanan yağmur nedeniyle alışkın beden; saçak altı aramaya başladı. Olacak iş değil tabi. Her taraf bahçeli ve bahçe çitli olursa; burada sığınacağın tek bir saçak bulamazsın. İşte bahçe kültürünün güzelliği de bu, insanı saçaksız bırakması ve yağmurun bereketli kucağına teslim etmesi demektir…

Oldu olacak; iyice hızlanan yağmura karşı bende bedenimi test etmeye başladım. En fazla ıslansa ıslansa; başım ıslanacaktı. Hani insan bedeninin % 40 baş bölgesinden üşümeye başladığı ve insanı diğer insanlık ile buluşturacağı beynimizin olduğu en önemli yer. Tabi ki bu ıslanmanın ürkütücü korkusunu yaşamak yerine hafif tempo ile koşarken hem bedenimi sınıyor, hem de bahçelerden yayılan toprak ile çiçek kokularını sindiriyordum. Aman Allah’ım; yağmur ve doğa iç içe. Ve ben doğanın doğallığı içinde kendi seçeneğim olmadığı halde ıslanıyordum.

Ben ki tedbiri elden bırakmayan, kasketi baştan, şemsiyeyi koldan düşürmeyen adam; bugün tam manası ile aldanmıştım. Yukarılarda bir yerde bana gülümseyen melekler, Goethe’nin Faust’u ile Mefisto’nun bakışlarını üzerimde hissettim. Ve ben yağmurdan kaçan adam; kaçmak yerine hızımı düşürüp, o zeki, baştan çıkarıcı, lanetlenmiş kabul edilen Goethe’nin şeytanı olan Mefisto’ya olmayan şapkamı çıkardım. Kaçmıyorum arkadaş; doğanın yağmuruna, ıslaklığına teslim oluyorum…

Şehir merkezine geldiğimde gün çoktan geceye teslim olmuştu. İnsanlar oldukça hızlı yağan yağmura benim ilk başta yaptığım gibi direniyorlardı. Goethe’nin şeytanı Mefisto ile birlikte ben de onlara gülüyordum. Ey insanlar bırakın kaçışmayı da ıslanın, kirlerinizden arının seslenişini Mefisto ile birlikte şeytanca ve sırıtarak, ıslanarak yaptık.

Işıklar ile dans eden ve şehrimizin nadir fotoğraf çektirilen yerlerinden birisi olan Vilayet önüne geldiğimde; Goethe’nin zeki, düzenbaz şeytanı Mefisto bile beni terk etmişti. Bedenimin baş bölgesinden süzülen yağmur görüşümü engellese de, “Mefisto, düzenbaz adam, ey cani, kurnaz şeytan” diyerek boşu boşuna Mefisto’yı aradım. Sanırım bol asker, bol polisin olduğu Vilayet önü telaşı; tüm kurnazlığına, zekâsına rağmen, Mefisto’yu kaçırmıştı. Belki de yukarıdaki yaşlı çam ağacına tünemiş; katıla katıla gülüyordur. Büyük ihtimalle.
Goethe’nin şeytanı olan Mefisto’dan umudu kesip Vilayeti çapraz geçiş ile kısa yoldan evimin yoluna geçmek isterken; benden daha çok ıslanmış olan polisin seslenişini duydum; “ hop hemşerim, çabuk ol, oradan değil, etraftan dolan.” Islanmış polis ve ortalığın telaşını anlamaya çalıştım. İşte o zaman, tüm ıslaklığımın zekâ katsayımı tepe noktasına çıkardığı anda; bugün bu şehirde bir açılış olduğunu hatırladım. Kültür Bakanımız Ertuğrul Günay’da buradaydı. Ve vilayet önünün polisleri, askerler protokol gereği ıslanıyorlardı. Sizin anlayacağınız; devletin temsilcisi bakanımız Tekirdağ Rakoczi Müzesi açılışı için gelmişti. Unutmamış olsaydım o açılışa, yürekleri dağlayan birlikteliklerin yapıldığı konuşmalara bende tanık olmak istiyordum.

Ah şeytan, ah Mefisto ah! Goethe bu şeytana bu kadar yüz vermeseydi biz insanoğlu; bu kadar unutkan, bu kadar aldanışa, bu kadar protokole inanır, ihtiyaç duyar mıydık?

Vilayetin önü, çevresi polis kaynıyordu. İşinden evine gitmek isteyen ve benim gibi yağmura yakalanmış bir sürü insan; “kültür adına gelmiş kültür bakanımızı” ağırlamak adına; geçici olarak yön değiştiriliyordu. Bu kadar da olacak hani! Bu işler çocuk oyuncağı değil elbet.

İnsan Goethe’nin şeytanı Menfisto ve Faust ile arkadaşlık yapınca neler düşünmüyor ki! Yağmurun ıslaklığının süzülüşlerini ve protokolün geçiş töreni adına uzakça bir yerde kuru bir saçak adlında durdum. Zeki ile Metin Akpınar’ın 1980’li yıllarda oynadıkları oyunu; yasakları hatırladım. Evine gitmek isteyen bir adamın(Zeki) polis tarafından önüne geçilip; “ Dur hemşerim yasak” değişine gülümsedim öylesine…

Yağmur geldiği gibi gitmişti. Kültür Bakanımız da, devleti temsil eden ıslanmış polisimiz, askerimiz de beni tüm gün oyalayan kandıran şeytan Menfisto’da gitmişlerdi. Ve ben ıslanmış polisimizi, askerimizi düşündüm o an. Görevleri devam edecekse, o ıslaklığın korunuşunu, kurumasını nasıl yapacaklar diye acemice düşündüm…

Ve ıslaklığın kültür ile birleştiği, yasak ile bütünleşti bölgeden yapayalnız olarak ayrılıp hiç ıslanmamış gibi yürüdüm gecenin içine doğru.






           Güven