30 Aralık 2009 Çarşamba

ARINMA


Posted by Picasa
Kamera; Güven  GANOSLAR-MANASTIR BURNU

Uygarlığa bu kadar yakın ama bu kadar da gizli
kalmış güzelliği yeni bir kıta keşfetmiş gibi
sevinçle karşıladık.Hâla mutluluk sarhoşuyam:))


Kamera; Güven
İnsan, köpekler ve kedi. Yunus gönül elini
verdi.İki ürkek hayvan birden iki samimi
hayvana dönüştü. Kedi, temkinli. Savaşçı
insan ve köpeklere karşı mesafeli:))


Kamera; Güven 27 Aralık 2009
Ganos Tepeleri
Önümüz Marmara denizi ve batımız, kuzeyimiz Ganos
Dağlarının tepeleri ile süslenmiş.Tam bir rüya âlemi:))
Bir de rüyalara çomak sokanlar bulunmasa :))
Ben bu diyarların hastası, aşığı olmuşam...


Kamera; Güven
Manastır Burnu Yürüyüşü
Yaklaşık 2,5 km zorlu yürüyüş(iyiki zorlu)
Sol başta şoför Metin, Yunus usta ve Aziz
öğretmen.
Şoför Metin Avrupa yollarından daha yeni geldi.
Güya o yürümeyi sevmezmiş.:)) Sen yürütene
bak ! :))


Kamera; Metin 27 Aralık 2009
Kim demiş ki aylardan kış ayı Aralık diye!
Ganoslar öyle güzel kokuyor ki dostlar;
ben ben olmaktan geçmişem. Ben,
doluya konmuş almamış, boşa konmuş
dolmamışam.:))


Kamera; Güven Ganoslar Manastır Burnu
Yaşlı bağ; yaşlı tepelerde sessizliğe gömülmüş.
Artık kullanılmıyor. Bu diyarlarda yüz yıl önce
Rumlar yaşarmış. Yanık sesli Rum kızları
kim bilir ne güzel türküler söyler, şarap olacak
üzümleri narin ayakları ile çiğnerlerdir.
Rumların yerine gelen Türkler de toprağın
kokusunu, bağın, üzümün, şarabın, türküsünü
kültürünü yaşamış. Ama şimdi köylü olmak
üretken olup kendine yetmek moda
değil dostlar. Moda şehirli ve uygar olup
onurlu ve aç olmak...Açlığın çeşitleri çok elbet...



Kamera; Aziz Bey Manastır Burnu
Yaşlı kayaları ısıtmış olan güneş,içimi de ısıtan ve
besleyen doğa; inanılmaz bir gösteri hazırlamış.
Görsellik ve hoş kokular adına; tarifsiz
bedenlerdeyim.Bir ara acaba bir başka âlemin
geçişini mi yapıyorum diye korkmuşam :))
Öyle ya, bu âlemin hakkını veremeyen ben;
diğer alemlere hazırmıyam? Değilem...


Kamera; Güven
Manastır  Burnu arınma töreni bitmiş, dönüş
yolculuğu dinlencesi yaşanıyordu. Dostlarım, yorgun
ama mutluydu. Ve ben doğadan beslenmiş adam,
bir de dostlarından beslenmenin çifte kavrulmuş
keyfini yaşadım. :))


ARINMA




Yaşamımı z boyunca arınma adına inanılmaz paralar, çabalar harcarız. İnsanoğlu arınma adına o kadar çok çaba gösterir ki, yetmeyen ömür içinde bir türlü arınamadan, kendi adına kirlenmiş bedenini temizleyemeden göçer gider bu dünyadan.


Türk Dil Kurumu sözlüğünü baktığımızda arınmanın üç anlamı var. 1- Temizlenmek işi. 2- Ruhun tutkulardan temizlenmesi. 3-Duyuların sanat yoluyla arı duruma getirilmesi. Arınma sözcüğü kulağa da oldukça hoş gelir. Ve biz bu dünyanın hoşluğu içinde arınmak ile geçirdiğimiz ömrün bir türlü gerçek arınmışlığına varamayız. Kimi burukluk içte kalır; birikmiş kirlerin katmerleşmiş haline dönüşüp bir türlü uzlaşamadığımız alış-verişlere dönüşür. Kimiyse, sabun ve parfüm bolluğu içinde devam ettirdiğimiz yaşamımızın arınamayan nasırlaşmış kirleri adına; bir arpa boyu yol alır.


Bendeniz de arınma adına büyük yol alamayanlardanım. Her ne hikmetse büyük bir temizlik yapıp, “ben tertemiz ve arınmışım.” seslenişini yapmaktan korkarım. Sanırım ki bu dünyaya lüks olan bir arınma sahiplenişi yapacağım! Aman kirlendikçe arınmaya çalışma çabalarından da vazgeçmiş değilim hani! Ne olur ne olmaz; için kirlendiği yerde dışı temiz tutmalı. Dışın kirlendiği yerde de içe temizlik yapılmalı. Ama nasıl?


Pazar günü yine arkadaş topluluğumuz ile haberleştik. Sanki hepsi hazırda bekliyormuş. Öyle ya birbirini seven ve sayan insanlar; birbirine de ihtiyaç duyarlar. Kimi sohbetin en koyusuna, kimiyse maneviyatın tekrardan yaratılmasına! Bazen de şehre çöken kirli, puslu bulutların bedenlerimize yapmış olduğu baskıları yok etmek adına. Birbirini sayan insanlar için birlikte olmak büyük çaba göstermez. Yeter ki yolun yolcusu olup, arınma yolculuğunda gezi kültürü adına yaratılmış kurallara uyun. Ve biz de kuralsız dünyada kendi kuralımızı oluşturma çabaları içinde küçük heyecanlar duyuyoruz.


“Arkadaşlar hazır mısınız” dediğimde arkadaşlarımın benden önce hazır olduğunu gördüm. Her evde olması gereken banyo, mutfak, kütüphane nasılsa gerekliyse; her dostluğun yolculuğunda da Aziz öğretmen, şoför Metin, Yunus usta gibi dostları olmalı insanın. Ve böyle dostlarım var benim. Birbirinden marifetli güzel duygulu dostlarım.


Hani bir şarkı vardır; “ övünmek gibi olmasın ama dostlar, kendimi hıyar gibi hissediyorum.” gamlanmasını yapıyor ve beden bedeni sıkıştırmaya başlıyorsa, yakınınızdaki dostlara seslenin derim. Seslenin ki, dostluğun keyfi, şık ve temizken olduğu gibi kirli zamanlarda da çıksın.


Birbirimizin huyunu, suyunu iyi bilmiş olmanın övünülecek tecrübeleriyle gezi hazırlığı yapıldı. Pazar günü öğleden sonra yürüyüş ve sonra da sucuk ekmek yemek ile arınma işine dönüştürülecek. Gezi kültürü adına daha şimdiden “kamp ateşi” gurubunu fiilen de oluşturmuş olsak ben artık bu guruba; “kamp ateşi” gurubu diyorum. İleride kuracağımız derneğin ismi böylece oluşmuş durumda. Kamp Ateşi gurubumuz ile program yapmak oldukça kolay. İşbirliği öncelikle, paylaşma tüm arkadaşların el vermesiyle derhal hareket haline dönüştü. Bu sefer Aziz Hoca’nın aracı ile gidiyoruz. Sucukları ben aldım. Şarap Yunus Ustanın el yapımı, göz nuru fıçısından çıkma. Şoför Metin, ekmek, sebze ve meyve işiyle ilgilendi.


Gün, 27 Aralığı gösteriyordu. Güneş oldukça utangaç olmasına rağmen doğayı ısıtmaya yetmişti. Yeniköy’ün biraz ötesinde Ganos Dağlarının en alçak tepelerinden birisi olan Manastır Burnuna geldik. Aracımızı park ettikten sonra eşyalarımızı aldık. Yaklaşık 2,5 km olacak yürüyüş bizi bekliyor. Birbiri içine geçmiş tepeler denize doğru; kimi alçalıyor, kimi yükseliyordu. Marmara olağan günlerinden birsini yaşıyor. Dalgaları hırçınlıktan çok uzak, upuzun maviliği kıyıya vuran yumuşak dalgaların beyaz köpükleri ile sonlandırıyordu. Marmara Adasının hemen önünden geçen gemi trafiği oldukça hızlıydı. Birbiri ardına giden gemiler, artlarında bıraktıkları izlerin birazdan kaybolacak olmasına aldırmıyorlardı bile.


Bir yılan kış uykusundan zamansız uyanmıştı. Güneye bakan tepelerde uyuşukluğunu atmış aç olan karnını doyuracak avını bekliyordu. Utangaç olan yılanımız onu fotoğraf karelerine alamadan çalıların arasında kayboluverdi.


İsmini bizim koyduğumuz Manastır Burnu; resmen âşık olacağınız bir yer. Marmara denizi yaklaşık 200 metre aşağıda. Adımınızı yanlış atsanız aşağıya denizin içine uçmanız işten bile değil. Elinizi uzatsanız Marmara adasına deyecek gibisiniz. Hayırız Ada yine kendi sessiz-sedasız ve bitkisiz haliyle; çile dolduruyor gibi. Martılardan başka dostu olmayan hayırsız ada; belki de bizim bilmediğimiz bir cezanın veya yalnızlığın gün doldurmasını yapıyordu. Onun da yeşile, pembeye, kırmızıya, maviye giden umutları, hayalleri olmalı!


Manastır Burnu bundan sonra belki de bir ömür boyu gelip konaklayacağımız bir yer olacak. Anlaşılan o ki gurup üyelerimizin hepsi de bu güzelliğin olduğu yerde büyülendi kaldı. Tüm yorgunluğumuz uçup gitti. Kurumuş odunlar ile yaktığımız küçük bir ateş sucuklarımızı, biber ve soğanlarımızı pişirmeye yetti. Yaşlı kayalara sırtımı verip Marmara denizini, adalarını izlemek; mutluluktan utanan bir insan kılığına girmeme neden oldu.


Ganos Dağlarının onlarca tepesi var. Ve ben biliyorum ki her tepesi birbirinden güzel. İşte tam karşımdaki tepede yamaç paraşüt uçuşları yapılıyor. Biraz önce havalanan paraşütler nazlı bir kartal gibi süzülüyor. Kıskanmamak elde değil. Ama öyle sanıyorum ki, yukarıdan bize de bakanlar; bu güzel burunda kamp yapışımıza imrenerek bakıyordur. Manastır tepesinin bizden önce konuğu olmuş. Bir keçi çobanı bu güzellik içinde zaman geçirirken, etraftan topladığı kayaları üst üste koymuş. Yerden bir metre yüksekliğinde bir taş kule yapmış. Bellik ki büyük emek harcanmamış ama büyük bir umut, hayal arınması içinde her kaya özenle dizilmiş. Biz de etraftan bulduğumuz bir-kaç kayayı keçi çobanının yapmış olduğu taş kulenin üstüne koyduk.


Manastır Burnuna birçok insanın zorlanacağı bir yolculuk sonrası ulaşılabilinir. Bu zorlanmanın olmasına da oldukça sevindim. Sevindim çünkü burası istendiği zaman her kişi tarafından kirletilemeyecek, olur olmaz zamanlarda kullanılamayacak. Buraya gelmek isteyenler; doğanın bağrına yürümekten, yorulmaktan ve arınmaya giden yolun sanatı ile buluşmaktan korkmayacaklar. İşte o zaman Manastır Burnu milyon yıldır sakladığı manzarayı, yaşlı kayalar ile birlikte size emanet edecek.
Tıpkı bize emanet edip, bizi bağrına basıp kirli kabul etmeyip, bedenimizi değil ruhumuzu tabiatın güzel sanatı ile temizlediği gibi temizleyecek…

                  Güven














26 Aralık 2009 Cumartesi

KÜÇÜK MUTLULUKLAR


Posted by Picasa
TEKİRADĞ SANAYİ ve TİCARET ODASI
Bol manzaralı ferah ve tertemiz bir mekân. Yakınından
geçerken aç olduğunuzu düşünüyorsanız; uğranmalı.




DESTERECİLER LOKANTASI

 Tekirdağ merkezde bulunuyor. Direkleraltı dendi mi
bulmak çok kolay. Aklımda kalan; çorbanın keyfidir:))




Sahil Kervan Lokantası
Oldukça geniş imkanları ve çeşidi olan bir yer.
Deniz menzaralı. Yani bol yosun ve iyot kokulu.:))
Bu güzel mekanda aklımda kalan ve hiç çıkmayacak
olan;güveçte kuzu :)) Leziz. Fiyatlar her büçteye
uygun


TOPALOĞLU BALIKÇILIK
Oludukça geniş bir yerde hizmet veriyor.
Balık kilo ile satılıyor. Ucuz ve leziz. İster ızgara,
ister tava yaptıra bilirsiniz. Laf aramızda çoban
salatayı muhakkak isteyin.:)) Sahilde tam
Turizm ve Hotelcilik binasının karışısında.


ELİT LOKANTASI

Sıcak bir gündeyseniz ve soğuk bir şeyler
içmek istiyorsanız Elit derim. Hem sahil
hem canlı müzik,hem romantizm diyorsanız;
yine Elit derim. Buyrun o zaman :))


SAMPİ PİDE SALONU

Tüm pideler denendi tadına bakıldı..)) Gönül
rahatlığı ile yiyebilirsiniz..)) Şu an; indirim
günleri yaşanıyor. Kavurmalı pide; tercihmdir.:))


KÜÇÜK MUTLULUKLAR

Çoğumuzun hayalleri büyüktür. Erişilmez dokunulmazdır. Üzerlerine toz kondurmayız hani. Kaf Dağlarının ardında saklı olan hayaller kim bilir kaç neslin düşlerinde dolaştı durdu.

Biz Kaf Dağlarının hayallerine ulaşmayı düşledikçe kim bilir belki de Zeus Olimpos Dağı tepesinden gülümseyerek bakıyordur.

Küçük ve mütevazı mutlulukları olmalı insanın. Küçük derelerin şırıltısı gibi akmalı öylesine. Beslenmeli küçük başka derelerin birleşmiş sevgileriyle. Ve bilmeli ki insan; küçük dereler büyük ırmakları oluşturur. Büyük ırmaklar çok şey borçludur derelerin küçük ve mütevazı oluşuna…

Dokuz ay önce üç kişi bir karara vardık. Bundan böyle her on günde bir şehrimizin herhangi bir yerinde buluşacağız diye. Tekirdağ Şehrimizin göze, gönle, damağa ve bütçeye hitap eden mekânları ile işe başladık.

Altın kurallar; küçük ve mütevazı mutlulukları aramanın buluşmasını yapmak olacak. Yemek yerken, sohbet edeceğiz siyasetin, ticaretin, yanıltıcı pırıltıların dışında. Küçük derelerin büyük ırmaklara koşması gibi akmaya başladık bedenlerimizden. İnsan, büyük bir sanat eseri! El verdikçe büyüyor, yol alıyor. Mazeretlerin efendisine sığınmaya başladıkça da yok oluşun küflü kokularına, katmerli sancılarına dönüşüyor.

Altan, Ersin ve ben. Biz üç kişi çıktık bu yolculuğa. İlkönce şehrimizin göze, gönle, bütçeye kucak açan mekânlarına uğrayacağız dedik. İlk ziyaretimiz şehrimizin köfte markası olmuş, ünü şehrimizden çok öte ulaşmış Özcanlar Lokantasıydı. Sahil manzaralı yeni binası, keyiften öte keyifler için hazırlanmış.

Özcanlar Lokantasının hoş, konforlu ve manzaralı yerinde disiplin, temizlik, hizmet ve bol ışık var. Dikkat buyurunuz; güneye bakan balkonunda yemek yerseniz; sahilin çam ve yosun kokularını hissedersiniz. Ve bizim gibi yapıp, bazen de kuzey balkonunda köfte yerseniz; usta mimar Sinan’ın harika eserini seyredersiniz. Rüstem Paşa Camii çamlar ile masalımsı bir manzara oluşturuyor.

Laf aramızda Özcanlar Lokantasında köfte ve ayran ziyafetini tatlı ile sonlandırmanın özel keyfini unutmayın derim.

İkinci ziyaret yerimiz birinci ziyaret yerimiz olan Özcanlar Lokantasına çok yakın olan; Elit Lokantası oldu. İkinci katta hizmet veriyor. L biçimindeki balkonu bulvar ve sahili farklı açılardan resmetmenize olanak sunuyor. Fiyatlar odlukçu ucuz. Hizmet aksasa da iyi niyetli bir oluşum var. Haftanın üç günü canlı müzik keyfi yaşamanız mümkün. Damak zevkinize bir de kulak zevkini ilave edebilirsiniz.
Üçüncü ziyaret yerimiz Topaloğlu Balıkçılık oldu. Mevsim balıkları ve diğer çeşitlerinin taze ve güvenilir bir şeklide tabağınıza gelebileceği bir yer. Oldukça uygun bir fiyat listesi her bütçeye hazır olduğunu gösteriyor. Manzaralı ve çok kattan oluşan mekân; ızgarayı, balığı ve tenha bir yerde yemekli, sohbetli keyfin hatıralarını kayıt edebilirsiniz.

Dördüncü ziyaret yerimiz, sahildeki yeni binasına geçmiş olan Sanayi ve Ticaret Odasının Lokantası oldu. Bizler şimdilik öğle yemeklerine gittiğimiz için, bu mekânda da öğleyin, seçmesiz yemek servisi olduğundan seçeneğimiz olmadı. Kısacası o günün yemek çeşitlerinde ne varsa onu yedik. Üç kez geldik ve üç kez de yemeğin damak tadına vardık. Üç ve dördüncü katların deniz manzarası, sahil görüntüsü yemek ve sohbetle taşkın bir suya dönüşüyor. Konforlu mekânın hizmet anlayışı oldukça nazik bir kültüre dönüşmüş. Işık ve görüntü yemeğin ucuz ve seçkin keyfi ile birleşince; hatıralara iyi anılar olarak yazılıyor.

Küçük ve mütevazı mutluluklar her insana çok yakın. Doğanın küçüğe saygısı oldukça büyük! 250 milyon yıl önce yaşamış devasa dinozorlar yok olurken; o zamanlarının yaşayan hamam böcekleri, karıncaları hâla var. Doğa küçük mutluluklara, canlılara oldukça cömert davranır. Ve çıkmış olduğunuz yolculuk, küçük mutlulukların büyük keyfiyetine yaklaştıkça heyecan duyarsınız.

Alışagelmiş yemekler, içkiler, aşklar, kazançlar, dalavereler; küçük mutlulukların mütevazı elleri, gönülleri, iradeleri ile beslenmediği sürece; hiçbir şeydir. Sadece adı; yemektir, aşktır, kazançtır, dalaveredir…

Küçük mutlulukların kültüre dönüşecek birkaç saatlik buluşmaları; yemek, sohbet ile yoğrulurken; aynı zamanda hayatın mizahı, resmi, siyaseti de anlaşılır olmaya başlar…
Ve siz o hayatın bir parçası olduğunuz için el verdiğiniz küçük mutluluğun büyük besleneni olursunuz…






                                            Güven









22 Aralık 2009 Salı

2012 KIYAMET GÜNÜ


Kamera; Güven Polonezköy

Polonya'dan gelmiş olan ağaç ustası; keskisi ile
bir şeyler anlatmak istemiş olmalı!
Sen ne anladın diyecek olsalar; "Acık da bana ver,
selam ola veya sorun değil dostum." gibi insanı
ifadeleri sıralaya bilirim ... :))
Posted by Picasa


Kamera; Güven Polonezköy
Jozef'in Yeri. Bir çay içmek adın uğradık.
Ninelerimizin ekmek,yemek pişirdiği ve bizlerin
uygarlık adına unuttuğumuz aletler ile karşı
karşıya geldik. Geçmişimiz ile yüzleşmek adına
harika bir fırsat.
Ninelerimiz bu aletlere ne derdi? Peçka.Maşinga
Kuzine isimler kalmış aklımda.:))
Yöresel isimleri şimdiki genç adam ve hanımlara
söylesek; kıs kıs gülerler bize :)) Aynen...


2012 KIYAMET GÜNÜ



İnsanlık sinemalara çok şey borçludur. Bir defa hayalinizdeki, geçmiş ve gelecek tarihlerindeki tüm olayları anlatma ve anlama fırsatını sinemalar sayesinde yakalarız. Teknolojinin gelmiş olduğu yer; artık hayal edipte yapamayacağımız bir filmin olmayacağının gösterimlerini hatırlatmaktadır.

2012 filminde de tipik Amerikan felsefesini gizlenmiş olarak buluyorsunuz. Ama her şeyden önce teknolojinin imkânlarıyla sıra dışı bir bilim kurgu filmi seyretme, dinleme imkânımız da oluyor.

2012 Kıyamet Günü filmine benzer filimler, bilim kurgu gösterimleri daha öncede yapıldı. Bu film ne ilki, ne de sonu olacaktır. Gizem, insanlığın ve dünyanın sonu; geçmişte de insanlığı etkiledi, bugünde etkiliyor. Gelecekte de en önemli filmler, söylemler “kıymet günü” adına yapılmaya devam edecektir.

Filmleri izlerken en önemlisi tarafsız gözler ile seyretmeye çalışırım. Ama o ülkenin siyasetinin, dini yapısının, dünya üzerindeki insanlara olan evrensel bakışın da izlerini tespit etmeye dikkat gösteririm. 2012 filminde Amerikanın kokusunu fazlasıyla bulabilirsiniz. Amerika Birleşik Devletlerinin film sanayinde gelmiş olduğu yer; oldukça ileri seviyede. Doğal olarak önemli filmlere ayrılacak ekonomik imkânlar, teknolojik katkılar fazlasıyla bulunuyor bu ülkede.

Film insan hayalini oldukça zorluyor. Bize anlatılan masallar, hikâyeler dünyanın batışı ile ilgili kıyamet zamanları; bu film sayesinde harika bir şekilde irdeleniyor. Bugün hangi düşünen ve iyi eğitim almış insana sorsanız; Kıyamet Günü hakkında kendince söyleyecekleri vardır. İnsanlık tarihi ve insanlığın uğradığı kesintiler hep bir kıyamet senaryoları bizi bekliyor olacaktır.

Bugün geçmişimize baktığımızda 5 bin veya 10 bin yıllık uygarlıkların gizemli tozlarını, şekillerini küçük hatıralarını bulabilirsiniz. Ama daha fazla geriye gidemezsiniz. İnsanlık sanki birden çıkmış ve tüm dünyaya hâkim olmuştur. Oysa dünyamızın yaşı; yaklaşık 5 milyar yıldır. Söylerken bile baş dönmesi yapabiliriz. 5 milyar yıl; bu dünya güneşin etrafında yol alıp, kendi canlı hayatını besliyor. Belki yaşana bilir hale gelmesi son 500 milyon yıl içinde olmuştur. Ama 500 milyon yıllık bir geçmiş içinde insanlığı olması gereken yere koymaya kalksak; çok az bir yer kaplar. Yani insanlık dünyanın varlığından bu yana olan seyrinde; yok gibidir.

İnsanoğlunun düşünce gücü ile sinemanın harika birleşimi; insanlığın geçmişini ve geleceğini çok daha iyi anlamamızı sağlar. İnanılmaz bir hayal kurabilir, bugünün ağır yüklerini sinema ile hafifletebilirsiniz. Ve ben de 2012 filmini izlerken; neredeyse etten, kemikten sıyrılabilecek bir ruhun denetimini yapmak ile meşguldüm.

Görsel efektlere bilim-kurgu mantığı ile bakarken hoşgörülü davranabilir; bazen de bu kadar da mı olabilir diyebileceğiniz bir film. Elbette filmleri ilgi çekici yapan da bu uç gösterimleridir. Filmin kahramanı neredeyse ölümsüz gibidir. Tüm Amerikan halkı ölümle uğraşır, şehirler yerle bir olurken, filmin kahramanları inanılmaz mucizeler ile kurtulmayı başarırlar. Bu filmde de öyle oluyor.

2012 filmini geçmişte oynayan filmlere benzetebilir, görsel efektlerini abartılı da bulabilirsiniz! Ama yaslanmış olduğunuz koltukta bugüne kadar olan öğrenimlerinizi biraz zorlar ve insanlığın dünya üzerinde uğradığı kesintileri, felaketleri düşünürseniz; bu filmin görsel efektlerinin az bile olduğunu söylersiniz. İnanılmaz bir görsel şov; yaslanmış olduğunuz sinema koltuğunda size harika bir yaşam hakkı veriyor olacaktır.

Sinemanın olağan üstü hayal gücü ve teknolojinin harika nimetleri sayesinde uzayda yol alan insanoğlunun yaşamasının ne büyük şans olduğunu bir kez daha anladım. Dünyanın yaratacağı bir felaket karşısında ne kadar çok yalnız ve çaresiziz. Ve bu yüzden insanlık; kendi geçmişine inemiyor. Kendi geçmişini ancak 5–10 bin yıl içerisinde bulmaya çalışıyor. Çünkü dünya kim bilir kaç kez; kendi kıyametini yaşadı ve yerle bir olup, tekrar ve tekrar en ilkel yerlerden yaşamı başlatarak bugünlere geldi.

Sinema filmlerinin sınırsız hayal gücünü görsel ve işitsel olarak izlemeyi seviyorum. Ve yaşam içindeki yerimizde küçücük sorunlar ile devasa bir sorunmuş gibi uğraşırken, sinemanın hayal gücümüze yaptığı katkı ile yaşanacak bir kıyametin; bizim sorunlarımızdan ne kadar çok daha önemli olduğunu anlatıyor. 2012 filminde oldukça duygusal anlar da vardı. Baba ve anneliğin, yöneticiliğin harika duygularını duyumsamayı bir kez daha anlıyorsunuz.

En önemlisi de 2012 filmi sayesinde paran ve gücün ne kadar büyük olursa olsun, bir gün dünyaya merhaba diyecek bir kıyamet gününün; tüm insanlık için aynı şey olduğunun farkına varıyorsunuz. Dünya kendi kıyametini yaşarken, ne şatoları, villaları, köşkleri affediyor; ne de küçük haylaz kulübeleri! Ne zekânın en üst seviyesine gelmişleri, ne de en altta yaşayan garip insanları affediyor.

Kıyamet eskimiş dünyanın bayatlamış insanlığını; çığlıklar içinde temizliyor…
Her gün yaşadığınız kendi küçük kıyametlerin kıymetini ve bize verilen harika yaşam hakkını daha iyi algılamak ve hayata sımsıkı bağlanmak adına; 2012 kıyamet günü filmini izleyin derim. İzleyin ki yaşadığımız bu anın kıyameti kıyamet değildir. Asıl kıyamet bir gün kapımızı çalacak olduğunda; hiçbir ülkenin sınırı, dili, dini kendi üstünlüğünü yaşayamayacaktır. Yaşanacak en önemli gerçek; insan çığlıkları ve kurtulup insanlığın devamını sağlama telaşı olacaktır…

Yaşadığımız bölgenin kendi kıyameti “deprem” her an kapımızı çalabilecek güçte fokurduyor. Ve bu yüzden daha mutlu, daha huzurlu, daha barışsever olunuz derim; çünkü bölgesel kıyametler bile, insanlığı kesintiye, temizliğe getirebilecek güçtedir…






Güven














19 Aralık 2009 Cumartesi

ÇOCUĞUN ARINMA YAŞLARI


Posted by Picasa
Kamera; Güven  BOĞAZİÇİ-İSTANBUL

 Milyon yaşındaki tabiat ile bin yaşındaki insan;
nasıl da içiçe sokulmuşlar...
İster doğal bir sarılım deyin! İsterse; doğayı
katletme...


Kamera ; Güven  POLONEZKÖY

 Ludwik'in doğa ile içiçe olan güzel köyü;
selam olsun sana, selam olsun bedenime
bulaştırdığınız kokulara...

ÇOCUĞUN ARINMA GÖZYAŞLARI


Akşam karanlığı çökmeye başlamış, sokak ve cadde lambaları yanmıştı. Gündüzden kirletilen sokak ve kaldırımlar; gecenin gölgelerine gizlenip daha temiz görünüyorlardı. Eğrilmiş, göçmüş kaldırım ve yol taşları, şehirciliğin daha çok gerilerde olduğunu hatırlatıyordu. Sanki emanet bir şehirde geçici olarak yaşamak için mola vermiştik. Sanki bizden sonraki neslimiz bu diyarlarda yaşamayacakmış gibi, kirletiyor, yozlaştırıyoruz şehirlerimizi…


Kolordu Caddesinin hafif yokuşunu antrenmanlı bacaklarım ile zorlanmadan çıkıyordum. Her zaman çıktığım yerleri ezbere, gözüm kapalı gidiyordum. Arkamdan duyulan bir çocuk sesi, çocuk ağlamasını anlatıyordu. Gözyaşlarını görmesem de, akan tuzlu suları hissedebiliyordum. Yatağına hasret suyun akması gibi akıyorlardır. Çünkü ağlama oldukça kararlı ve içten di.


10–11 yaşlarında erkek bir çocuk cep telefonu ile konuşurken ağlıyordu. Söylediği cümle kendi nakaratını oluşturmuş düzenli seslenişini yapıyordu. “ Bana neden yalan söyledin?” çocuğun söylediği tek cümle buydu! Bu cümleyi söyledikten sonra ağlamak ve yürümek ile kaybettiği enerjinin tıkanması ile telefon konuşmasına ara veriyor, birkaç metre yürüdükten sonra tekrar; “ bana neden yalan söyledin?” diye konuşmasına aynı tekrarı yaparak devam ediyordu.


Çocuk benim on metre arkamda aynı benim hızımla geliyordu. Bir çocuğun akan ve akacak gözyaşlarını her büyük gibi, her merhametin soylu vicdanı gibi bende silmek istedim. O çocuğa her erdemli insanın yapması gerektiği gibi; bende ; “ NEYİN VAR ÇOCUK, SANA NASIL YARDIM EDEBİLRİM” demeyi aklımdan geçirdim. Ama ne gözyaşlarını sildim, ne de çocuğa, seslene bildim. Çocuk Kolordu Caddesinin yukarılarına, karanlığın gölgelerine karışırken, ben; Hasan Efendi Caddesinin tanıdık evleri arasından kendi evime doğru erdemli bir adamın yürüyüşünü taklit ederek yol aldım…


Daha hayatın çok başında olan küçük bir çocuğun sorguladığı, uğrunda ağladığı ve çelişkiye düştüğü tek bir şey vardı; Yalan! Yani hayatımız boyunca karşı karşıya gelip, yaşam biçimi haline getirdiğimiz tanıdık davranış biçimimiz olan yalan!


Yalanın bin bir çeşidi vardır. Beyaz yalanlar, siyah yalanlar, pembe, kırmızı, yeşil ve daha niceleri… Ama en önemlisi ise, SİYASİ YALANLARDIR! Kendimizi bildik bileli söylenen, siyasetin arkasına gizlenip, vatan ve millet adına atılan yalanlar; neredeyse tüm halkı, yalan kültürünün soylu kucağına itmiş durumdadır. Belki de yalanın çok daha az yeşerdiği, az olduğu yerler; bizlerin en kirli dediği, en soysuz bulduğu; pavyonlar, gazinolar, genel evlerde yaşanır! Çünkü oranın çalışan kadını, erkeği, yalanın tokadını öyle bir yer ki, neredeyse yalan ve riya; tiksinti verici hale gelir. Doğruya o kadar hasret ve açtırlar ki, yalanın korkunç yüzünü görmemek için, en çirkin halde bile; beyaz kalmaya, insan olmaya çalışırlar.


Sürekli erdemden, namustan, kurtarıcılıktan söz eden siyasi düşüncenin yüksek bedenleri için yalan; vazgeçilmez ustalıkların mimarisi gibidir. Sürekli planlar, projeler üretilip şantiye sahaları var edilir. Kurtarılmayı bekleyen soylu halk; bilinen zaafları yüzünden burunlarından yakalanmışlardır. Sağa dönseler; rejim tehlikesi yüzünden tekme-tokat geri çekilirler. Sola dönseler; Ölmüş kominizim canavarının dinsiz bedenine bulaşacaklar diye hırpalanırlar. Yukarı baksalar, Allaha hakaret olarak dövülürler.


Kısacası dostlarım çocuk ağlarken, yüksek halkımın yaptığı gibi, yüksek bedenime sığınıp ağlamanın felsefesini yaptım. Ağlamayı irdeledim! Gördüm ki, ağlayan sadece çocuk değildi. Ağlayan bizdik. Biz halktık. Biz soyluyduk. Biz vatanperverdik. Biz Gelibolu, Anafartalar, Conk Bayırıydık. Biz Dumlupınar, Kocatepe, Afyon Kara Hisardık. Biz, Yemen, Libya, Plevne olmuştuk. Peki, biz soylu geçmişi, onurlu ve kahraman savaşları, kazanımları ve kaybedişleri olan halkın çocukları; neden ağlıyorduk?


Çünkü çocuğun telefonda sorduğu gibi; “bana neden yalan söyledin?” sorusunu soracağımız bir kurum, bir şahıs, bir soylu beden bulamıyorduk dostlarım. Bulamıyorduk, sürekli değişim içinde, birbirine bırakılan sorumlulukları kendi beyaz yalanlarını, masum bir siyasetin içine karıştırıp da bizlere yediriyorlardı da onun için!


1980’li yıllar değişimin KEMER SIKMA zamanlarıydı. Değişim ve kemer sıkmanın soylu yalanları; zaten az bulunan idealist aydınlarının soyunu kuruttu. Zaten az olan üretimimizi, yerli malı kültürümüzü büyük bir titizlik ve nezaket içinde yok etti.


1990’lı yılların güzel ve beyaz yalanları ise; İKİ ANAHTAR ve yüksek maaş vaat etti! Sonunda açlık sınırının altında verilen maaşlar ve anahtarların mülklerini icraya düşmüş, adliye binalarının dosyaya bulaşmış, koalisyonların darmadağın olduğu zamanları: ektik ve biçtik.


Halk bir kez daha ağlamaya, kurtarıcısını beklemeye başladı! Artık yalan söylemeyecek, balık yerine balık tutmayı öğretecek, soylu tarihimizin kazanılan savaşları kadar kaybedilen savaşlarını da irdelemeyi öğretecek tek parti idaresi isteyen halk; istediğine kavuştu. 2000’li yıllar da, mega hükümetlerimizin zamanı oldu. Onlar farklıydı. Onlar mazlumun, kaybedenin, çalışanın, alın terinin, hakkın ve adaletin yanındaydı!


Çocuk ağlarken, ona söylenen yalanı sorgularken bende bize, biz soylu halka söylenen ve artık renkleri karışmış, beyaz mı, kırmızı mı, pembe mi yoksa simsiyah mı olduğu belli olmayan yalan için ağlıyordum. Hem de için için…




Güven








16 Aralık 2009 Çarşamba

CİN ALI'NİN RUHU


Posted by Picasa
Kamera; Güven     ŞİLE-İSTANBUL
Karadeniz coşmuş.Karadeniz kış gününün türküsünü
söylüyor.

Kamera; Güven
ŞİLE LİMANI

Deniz limanın taşları ile şarkılar besteliyir bu limanda.
Sakinlik ve bedene değen rüzgar; varlığınızın hatırlatmasını
yapıyor. Bu diyarda üşümek bile güzel... :))


Kamera; Güven

Şile Kayalığı martılar için iyi bir dinlence yeri olmuştu. Doğrusu
hava şartları oldukça sert ve yağış devam ediyordu. Ama ben
martıların konakladığı kayalığa baka kaldım. Öylesine kıskandım
dinlence içinde olan martıları.

Kamera; Güven
Şile Kayalıkları ve Kalesi



Kamera; Güven

Tepeden Şile kıyılarına bakış. Bu diyara bir kez gelen; vazgeçemez
derim. Ya gelmeyin, ya da hep gelin bu güzel diyarlara.



Kamera; Güven

Ben bu diyarları sevmişem. :))



CİN ALİ’NİN RUHU



Bir zamanlar bir Cin Ali vardı. Kemik ve etten olmayan, yalnız çizgilerden oluşmuş bir Cin Ali yaşardı; bizim yaşadığımız diyarlarda. Şimdi nerededir, nasıl yaşar bilinmez. Ama belli ki Cin Ali sadece çizgilerden ibaret o haliyle, bugünün süslü, gösterişli ve bol çalımlı insanlarına ayak uyduramaz. Belli ki zamanı geldi ve masum bir dostluğun sessiz ayrılığını yaptı.

Cin Ali neredeyse benle yaşıt. Aslında ben onun ağabeyi oluyorum. Yani ondan tam tamına iki yaş büyüğüm. Cin Ali Rasim Gaygusuz adlı öğretmen tarafından 1968 yılında dünyaya getirilmiştir. Hani insanların paraya-pula tam manasıyla TAPMADIKLARI yıllardı o yıllar. Komşu komşunun külüne muhtaç olduğu ve bir tas ayrana minnet duyulduğu güzel Cin Âlili yıllardı.

Cin Ali öyle adı üstünde cin gibi cinlikler yapmaz, tam manası ile mutlu, güzel ve neşeli bir ailenin neşe, yardım dağıtan Cin Ali’siydi. Kaya, Çetin, Can, Suna isimli arkadaşlarıyla sürekli bir şeyler öğrenin ve daha sonra öğretirlerdi. En ufak bir ukalalıkları, kendini beğenmişlikleri yoktu.

Cin Ali cinliği sevdirmiş, cinliğin kötü bir şey olmadığının harika çocuk kültürünü yaymıştı. Adı Cindi, ama kendi sevgiden, paylaşımdan ibaret bir çizgi çocuktu. Et ve kemiği olmayan sadece çizgiden ibaret bir Cin Ali, et ve kemikten öte, güzel bir ruhu çizgilerin içinde büyütmüştü. Ve Cin Ali’nin o küçük çizgi adamın ruhu büyüdükçe bizlerde büyüdük. Gördük ki hayattaki Cin Osmanlar, Kamiller, Şabanlar, Mehmetler et ve kemikten öte gerçek birer cin insanlar.

1968 yılında doğmuş ve kesintisiz yirmi yıl bizlerle büyümüş Cin Ali’yi neden hatırladım, neden anmak istedim anlayamadım. Geçmişe özlem mi, kaybettiklerimize bir vefa borcu mu düşündüm bilemiyorum! Ama bir şey var ki, bu Cin Ali çocukluğumun içinden çıkıp ses verdi bana! Sanki yılların sessizliğine bürünen bu Cin Ali, benden çok küçük bir yazı ister gibiydi. Yaz dedi; eli kalem tutan, sevgi ve öğrenmenin çıraklığını yaşayan adam; “yaz beni, çiz beni.” dedi.

Cin Ali bunca yılın sessizliğinin ardından yine o siyah çizgili haliyle seslendi bana;

— Bak Güven bu topaç. Ne güzel topaç! Bol bol topaç çevir. Güven, topaca kırbacı iyi vur! Canlı vur! Topacın iyi dönsün, güzel dönsün.

Bende dayanamadım Cin Ali’ye “ Cin Ali, sende topacını kırbaçla sert vur. Sen de topacını döndür, güzel döndür.” dedim.

Topaç döndürdünüz mü bilmem ama topaç döndürmek çok hoştur! Dönen dünyamız gibi döner döner de akıl sır erdiremezsiniz dönmenin o keyifli çocukça seyrine! Bir Cin Ali döndürdü bir ben! Velhasıl topaca kırbacı sert vurduk topaç da güzel döndü, iyi döndü.

Cin Ali ile çocukluğumuzun en şen-şakrak ve sorumsuz günlerine, yani topaç döndürdüğümüz, yeni yeni bir şeyler öğrendiğimiz yıllara geri döndük. Cin Ali bu! Sürekli öğrenip öğretmekten yana. Yine çizgiden ibaret bedeninin çizgi ağzını açtı;


— Bak Güven bu kitap. Güzel kitap. Oku Güven oku, güzel ve iyi oku. Güven çok kitap oku, çok güzel fikir üret, çok güzel düşün! Oku Güven oku. Güven bak bu top. Topu tut Güven. Topu güzel ve iyi tut.

Sevgili Cin Aliciğim, güzel cinim çizgi dostum! Sen gittin gideli okumak ve düşünmek prim yapmadı dostum. Bu güzel diyarlarda kara bulutlar eksik olmadı. Gelen her kurtarıcı bir tokat vurdu güzel, iyi okuyan ve bolca düşünen ve çizgiden ibaret olmayan adamlara, kadınlara.

— Nasıl olur Güven nasıl? Böyle şey olur mu? Haydı Güven bol oku bol düşün. Sinemaya git, tiyatroyu izle, bol ve iyi izle Güven.
“ Olur, Cin Aliciğim olur. Daha neler olacak! Kıçımızdaki donun dahi hesabını, kitabını soracaklar bize! Tek tip adam, tek tip duruş, felsefe ve inanmışlık istiyor bu kurtarıcılar Cin Aliciğim! İtaatkâr ve bilgisiz olmalıymışız. Bir elimiz yağda, bir elimiz balda olacakmış ama bir ayağımızda pranga, bir ayağımızda borç dağları olacakmış Aliciğim! Daha bir şey görmemişiz Cin Aliciğim! Asıl gösteri yeni başlayacakmış! Geliştik, gelişeceğiz derken, milli servet, gelir artı aratacak derken; suyumuz, toprağımız, canımız, malımız, namusumuz satılacakmış Cin Aliciğim. Bir de yetmezmiş gibi; artık bağdan üzüm çıkaranların, şarap yapanların zamanı geçmiş; dağdan gelip bağdakini kovanların hükmü geçermiş Cin Aliciğim!

—Vur Güven vur! Topaca kırbacı iyi vur! Canlı canlı vur! Topacın iyi dönsün, güzel ve canlı dönsün.


— Kaç Güven kaç! Ayaklarını iyi açıp da kaç! Ayaklarını hızlı ve canlı adımla! Ayakların iyi koşsun, güzel ve hızlı koşsun Güven. Kaç Güven kaç sana ses verdiğim dağlara, vahşi hayvanların mağaralarına, inlerine kaç! Kaç ki anan ağamlasın Güven.

Koş Güven iyi koş, güzel koş! Koş ki, her yeri saran cinnet, uyuşukluk, vurdumduymazlık seni de yakalamasın. Kaç dostum iyi ve güzel kaç…

Cin Aliciğim; bu güzel diyarlar kaçarak değil, birleşerek kurtarıldı. Yok, mu bunun bir çaresi?

— Yok, Güven yok. Bende bu işin ilacı da yok, dermanı da…






 Güven

















14 Aralık 2009 Pazartesi

DEVİNİM


Kamera; Güven  POLONEZKÖY


 LUDWİK PANSİYON
Pansiyonu işleten Ludwik 5.kuşak Polonyalı. Hani
bazı insanlar ile on yıl birlikte olur; bir arpa boyu yol
alamazsınız... Ludwik ile bir gecede çok yol
almışa benzedik. 40 yaşında olan genç adam;
yaşadığı eğri evliliğin acılarını hâla yaşasa da,
çalışarak terapi bulmaya çalışıyor.
Posted by Picasa



Kamera; Güven  POLONEZKÖY
Ludwik Pansiyonun ahşap binalarından birisi. Eski bir mekan.
1930 yıllarda Mustafa Kemal dinlenmek amacıyla bir kaç saat
geçirmiş bu binada.
Ahşabın ve taşın hastası olan bendeniz de, bu binada kaldı.:))
Koşulsuz her oluşumun tabi bir güzelliği olur. Gün ve gece
yağmur dolu bulutlar tarfından istila edilse bile; kendi hediyesini
verdi bize...


Kamera; Güven  POLONEZKÖY
Polonezköy'in meydan girişinde küçük bir park alanı var.
Yıllar önce Polonya'dan gelen ağaç ustası, bu meydana
kendince birşeyler yapmak istemiş. O birşeylerin emeği de
sanata dönüşmüş. Gülmeyi unutmuş bizlere inat; bu heykeller
gülüyor. Hem de ; kıs kıs... :))



Kamera; Metin
Ludwik Pansiyon gece faslında; Ludwik ile kayıp yılları
tamamlarcasına, aç olan dostluğun dumanını tüttürdük..))



Kamera; Güven  SİYAH KELEBEKLER GURUBU

Yolunuz Polonezköy'e düşer ve Ludwik Pansiyona uğrarsanız;
günlerden cumartesi ve gece de oradaysanız; Siyah Kelebekler
paslanmış tüm nöronlarınızı temizleyecektir... :))

DEVİNİM


Aklımda kaldığı kadarıyla Alman bir filozofun Aforizmalar kitabında biz insanlığa bir seslenişi vardı. “İnsan devinim halinde olmalı, durağan halden kurtulmalı, devinime teslim olmalı.” diye algıladığım sözün inanmış olanı olarak “ Devinim” diyip yine yollara düştüm. Tabi ki yanımda da yılların gezgin arkadaşı Metin vardı.


Bir kış günü ve yağmur, pus; gezgin olmayanları korkutacak haldeyken çıkmış olduğumuz yolculuk; her zaman ki gibi heyecan taşıyordu. Hiçbir gezgin heyecan taşımadan kendi yolunun yolculuğuna çıkamaz. Gezgin, çocukça heyecana, öğrenime, öğretilere aç olandır. Gezgin önce kendini, kendi değerlerini ve ülkesini tanıyan, irdeleyendir. Bu kadar sözden sonra biz de ülkemizin ulaşılmayan diyarlarına değil, her kez tarafından bilinen diyarlarına gittik.


İnsanlığın, bahar ve yaz aylarında aktığı Şile ve Polonez köy’e biz; kış ayında, bir arılık ayında geldik. Sevdalı olduğum İstanbul’un Karadeniz kıyısındaki Şile, ilk durağımız oldu. Coşmuş dalgaların devasa yükselişinde, puslu yağmurun rüzgâr ile bedenlere değdiği zamanda oradaydık. Gösterişli kayaların kıyıya yakın olduğu Şile, deniz ile kayaların dansını yapıyordu. Bu dans, insanoğlu için ölümcül olabilirken, kayalar ve deniz için görülmeye değerdi.


Karadeniz’in Şile kıyılarında söylediği türkü; yaz gününün türküsü değildi. Bu türkü kış gününün, yalnız kalmış kayaları ile yalnız insanlarının buluşma töreninin türküsüydü. Ve biz bu türkünün bestelendiği, seslendirildiği diyarın, sessiz tarafındaydık. Söyleyecek bir şey bulamıyor, devasa dalgaların, devasa kayaları aşmak istemesine ilk aşamada anlam veremiyorduk. Ama bir anlamı vardı bu işin! Anlamsız, manasız olmayan bir dünyada, her şeyi insana göre anlamlandırdığımızı zannettiğimiz dünyada; tabiatın kendi anlamlandırdığı türküyü büyülenmiş olarak izledik.


Şile kıyılarına tekrar gelmek umuduyla teşekkür edip, Polonez köy’e geldik. Evlerin ağaçlar, bitkiler içinde kaybolduğu yere yine kış yağmuru içinde ulaştık. Kültürlerin başka kültürlere aktığı ve kendi ismini Polonyalı güzel, çalışkan insanlardan aldığı yer; artık kendi yarattığı kültüre veda ediyordu. Evet, burada bir Polonyalı kültürü var edilmiş; çalışkan, neşeli, vefa bilirliği olan insanlar gelmiş geçmiş olan bu güzel köyde; her geçen azalan Polonyalı insanların 25,30 hanesinin fertleriyle kucaklaştık.


Cafe Polonez’e uğrayıp Jozef’in tostunu yedik, çayını içtik. Çay tadında kısa zamanda sohbetin demine indik. Her nefeste insan kokan çay, yine insan kokan eski evin, eski hatıraları içinde bugünün sentezini yaptık.


Polonez köy, hâla yeşilin diyarı sayılabilir. Her ev, doğanın yüce yaratanına bir borç ödeyiş içinde teslim olmuştu, ağaçların, çiçeklerin yükselişine. Evler, belli ki insan sevgisi, hatıraları ile var edilmiş, gelmiş oldukları bu yer; vatan bellenmişti. Şimdi buranın gençleri nerededir sormayın sakın? Çünkü yer değişimi, insanlığın var oluşundan beri vardır. Kimi sosyal, kimi ekonomik, kimi başka sevdaların peşinde terk etmişler köylerini. Şimdi yaşlıların daha bol olduğu Polonez köy, kendi kültürlerini var edip, yaşatabilme insanlığının sınavını veriyor.


Köy kahvesinde köy tadında içtiğimiz çaylar, yağmur ve bitkiler arasında kaybolmuş köyün kokusunu taşıyordu. Aynı kokuyu taşıyan bakımlı bir adam dikkatimi çekti. Yaşlıydı yaşlı olmasına ama bakımlı ve güngörmüş bir insanı olmalıydı. Selam verdim, selamımı aldı. Onun bulunduğu masaya geçtim. Çayına, sohbetine, geçmişine ortak oldum. Çekinmeden el uzattı, gönül verdi bize. İsmi Vilçete’ymiş. Ama ona Vinço derlermiş. Yaşı 75. Çocukları ve torunları çoktan yuvayı terk eğlemiş. Ama mutlu bir adam, günü bugüne devredip de yol alan bir insan ile konuştum. Her Polonez köylü gibi oda çiftçilik, hayvancılık yapmış. Kendi elleriyle var ettikleri köyde, o da güzel şeyler yapmış. Şimdi emekli. Yanında kalan kızı ile pansiyon işletiyorlar. Bir gün bu diyarlara yolunuz düşerse Tamera Pansiyon’a Vinço Bey’e selam verin. Görün ki yaşamın yaşlandırdığı diyarlarda; mutlu ve bakımlı yaşlı insanlar var ve gülüyorlar…
Polonez köy’de Ludwik Pansiyonda kaldık. Tarlaların bittiği, bitki ve ağaçların yüceltildiği güzel bir yer. Şimdi 5. kuşak olan genç Ludwik işletiyor bu mekânları. Başından çok işler geçmiş genç adam; zamanın çoğunu bizle geçirdi. Ne o bir mesafe, ne biz bir mesafe koyduk sohbetin insandan insana; dosttan dosta akan zamanına… Ludwik 40 yaşlarında Polonez köylü bir insan. Tıpkı Polonezköy’ü var eden ataları gibi durmak bilmiyor. Heyecanlı bir bedenin tüm telaşını, enerjisini bakışlarında, size gülüşünde görebilirsiniz. Samimiyeti, insanlık ile birleştirmiş bir centilmen o!


Ludwik’in ataları da tıpkı filozofun biz insanlığa söylediği gibi” Devinim” demişler. 1800’lü yıllarda geldikleri yöreyi; tarım ve hayvancılık ile şekillendirmişler. Ne doğayı katletmişler, ne doğayı küstürmüşler. Tıpkı eski ataları gibi, yine doğanın doğallığı içinde yaşadıkları katmerli acılarla birlikte bütünleştirmişler. Ve hayat felsefeleri sürekli çalışmaktan, öğrenmekten, öğretilerden yana… Siz onlara güveniyorsanız, onlar size çoktan güvenmiştir bile. Siz onları saydıysanız, onlar sizi çoktan sevmiştir bile.
Gecenin ilerleyen saatlerde Ludwik pansiyonun eğlencesi de başladı. Haftada bir gün gelen Siyah Kelebekler gurubu müzik adına, sanat adına; ne gerekirse yaptılar. Davul, gitar, ut ve keman; insanı insandan alan ve tekrar insana, doğaya bırakan sıcaklıkta devam etti. Gece ağır ve müzik tadında ilerlerken, müzik insanları da yorulmayan bir hızda ilerledi. Ludwik’in bonkör insanlığı yanan aç şömineye de yansımıştı. Ne şöminenin odunu, ne de ışığı ve ısısı bitti. Kimi keman, kimi ut, kimi gitar efendiliğin alkışını aldı.


Neredeyse tüm inançların, âlimlerin, filozofların istediği “devinim” yani hareket ve iş; Ludwik’in pansiyonunda müziğe, yemeğe, şaraba, biraya ve yaşlı ataların genç insanlara bıraktığı anılara dönüşmüştü.


Ben yine benden öte akıyor, küçücük adımların insanlığa yaklaşan büyük adımına, olmayan şapkamı ve bedenden ayrılmak isteyen ruhu; aydınlatıyordum.
Ludwik, pansiyon sahibi olmaktan öte, kırk yıllık dostun anlatımını özet ile sıralarken, yudumladığım biramda, insanlığımda Ludwik’in söylediği son sözleri bir kez daha hatırladım;


“ Beni en çok korkutan şey, ne güzel bir kadın, ne kazanacağım büyük paralar! Ben özümden, insanlığımdan uzaklaşma korkusu yaşıyorum.” diyen Polonez köylü Ludwik, belki de korktuğu insanlığın, korkmadığı insanlığa meydan okuyamayışının harika insanlığını bize armağan ediyordu.


Müzik gurubu Siyah Kelebekler, Bostancı –İstanbul’dan gelen dört genç adam. İşlerini çok iyi ama çok iyi yapıyorlar. Hem ut çalan, hem de solistlik yapan Efe; kendi adına tam bir uzman! Gece yarısını çoktan geçmiş, müzik şömine ve kadehlerin bağrını çoktan titretmişti. Gecenin ilerleyen saatlerinde Siyah Kelebeklerin solisti Efe;


“ Gecenin en siyahında umudun bittiği yerdeyim. Köşeyi dönsem ölüm düz gitsem hayat gölgeleri içindeyim. Sen imkânsızsın sensizlik imkânsız aşk imkânsız sen!” diyordu.
Belki de devinim; insanı insan yapan imkânsızlıkların içinde imkânların bize sunduğuna minnet teşekkürünü yapa bilmek, göstermektir…


Güven













11 Aralık 2009 Cuma

ÖZLENEN MASALLAR


Posted by Picasa
Kamera; Güven GÜNEY EKSPRES

Tüm zamanların(kendi zamanımın) en güzel yolculuğu.
Tam tamına 19 saat sürdü. İstanbul Kayseri arası.
Gezegenimiz kendi harika yolculuğunu yaparken,
ben de gezegenin çocuğu olarak kendi haylaz
yolculuğumu yaptım. :))

Kamera; Güven  KAYSERİ MEYDANI
Bu şehrin farkedişini yapıyor, başkent olmuş geçmişinin asil
duruşunu görüyorsunuz. Sizi gizliden gizliye çeken
bir şey var bu şehre. Belki de atalarınızın iyiliğe,
temizliğe,doğruluğa olan çağrılarıdır;
kim bilir...


Kamera; Güven  KAPADOKYA-ÜRGÜP

 Günün her saati ışığın farklı açılardan gelişi ile
doğanın sanatçısı da, farklı sanatını sergiliyor.
Ve siz, insanoğlu; doğa kendi sanatını yaparken
siz de kendi hayalinizi kurur,sanata uzanırsınız...

ÖZLENEN MASALLAR


Biz insanların yaşamını etkileyen gerçek olaylar kadar; masalların da büyük etkisi vardır. İyilik, masallara çok şey borçludur. Aşk ve sevgi de, masallar sayesinde nesilden nesle aktarılıp bugüne kadar gelmiştir.

Masalların dünyasındaki iyilik, kötülük ile sürekli savaşmış, tüm zorluklara rağmen ayakta kalmayı başarmıştır. İyiliğin gücü yok olan hayalleri, ümitleri; masallarda yaşatmayı bilmiş, milyarlık döngünün milyar sayıdaki kaybetmiş, saf ve yoksul insanlara hep moral olmuştur. Masallar temiz yüzlü, temiz hayalleri olan ama kaybedişin acısını taşıyan bedenlere, ruhlara çok şeyler borçludurlar.

Kimi Kaf Dağlarının ardında, kimi İda Dağlarının Tepesinde, Kimi Ganos Dağlarının denize bakan yeşil tepelerinde tütmüştür. İnsanlar elleriyle, gözleriyle, acı ve sevinçleriyle masalların ana kucağına teslim olmuşlar.
Masallar insanoğluyla yaşayacak hikâyeleri var etmiş, hikâyelere masal tadında ruhlar vermiştir. Ve onlar; güzel yüzlü, şirin gülüşlü Heidi olmuştur. Kavuşamayan Zühre, Tahir olmuşlardır. Masallar bazen, Aslı, Kerem ve bazen de Ferhat ile Şirin’e hadi yeniden hayat ver, moral ol, kovuşamamanın sabrını, inatçılığını, tükenmemişliğini yaşat demişlerdir.

Acaba nedendir ki masallar, hep iyinin, fakir-fukaranın yanında olmuş; sihirli elmayı, sihirli yumurtaları; fakirliğin lanetli acılarını yenmek için var etmiştir?
Elbette, masalları besleyen, masalların ateşine odun atan elleri taşıyan bedenin de acı çekip, kaybetmesinden, kaybettirilmesinden kaynaklanır. İnsan topluluklarını bir araya getiren ve bu gelmede önemli inançları besleyen güç sahipleri; kendi adaletlerini, kendi üst egolarına göre yönetip, yönelttikleri için; halkları olan insanların paylaşımdaki adil dağıtımın bir türlü adaleti sağlanamamıştır. Ve bu yüzden, gözü yaşlı, karnı aç, onuru zedelenmiş insanlar da, iyiliğin, kavuşamamanın, sevince yakın olan masalları var etmişlerdir.

Masal bu ya; bazen sihirli bir yumurta altın bir yumurtaya dönüşüp, fukaralığın bel büküşlüğünü yok etmiş, mütevazı bir yaşam içinde tatlı bir hayal dünyası yaşarken, bencilliğin üst zengini haline gelmişlerdir. Hiçbir masal, fakir-fukaranın karşısında yer almaz, acılar içinde kıvranan bedeni terk etmeye kalkmaz. Ve her masalın kötüye karşı, insafsız güçlere karşı; kendi soylu, halkçı güçleri vardır. İyilik ile kötülük; masallarda hesaplaşır ve kötülük, iyiliğe karşı, burnu sürterek ayrılır…

Bazen bir lamba içinden kara yağız ve iri-kıyım çıkan bir cin; Alâeddin’e seslenir; “ Dile benden ne dilersen” der! Ve cinin seslendiği kişi; dileklerini muhakkak kötülüğün daha az hüküm sürmesi ve iyiliğin daha çoğalması adına yüceltir…

Annelerimizin soylu masallarına ne oldu da yok oldular. Ninelerimizin titrek mumun, is tutmuş lambanın altında uzun kış gecelerinde anlattığı masum masallara ne oldu da, bizleri terk ettiler! Çok değil, 50–100 yıl önce, insanoğlu insanlığa giden yolda, gerçeklere inandığı kadar, masallara, gök kubbenin yukarısındaki adaletin sabırlı uygulanacak oluşunun beklentisine inanırdı. Şimdi masalı ve gök kubbenin adaleti suskunluk içine girmişse, masalları hatırlatacak ve anlatacak insan kalmadıysa ve o insan bulunsa bile masalların inandırıcılığı bittiyse; uyuyan ve karmaşanın sarhoşluğunu yaşayan bu halka; kim yardım edecek?
Gök Kubbenin adaleti insan yaşamı içinde gelmekte gecikiyor, insanların koydukları adalet adil olamama sancılarını gerçekleştiriyorsa; insanoğlu hangi gerçeğin arayışına sarılacak ve tükenmekte olan suskun bedenlerini, tekrar yaşama doğru yöneltecektir.

Görünen o ki, masallar da yer değiştirdi. Masallar iyiliğin tarafını çoktan bıraktı. Kötülük kendi savaşını harika bir renk, ses değişikliği ile gerçekleştirdi. Sihirli elmalar, yumurtalar, gök kubbenin beklenen kurtarıcıları; artık iyilik için değil, kötülüğün kendi kazanımı için vardır.

Zenginlik hızla daralar bir büyüme içinde kendi imparatorluğunu büyütürken, azgın bir nehir gibi, hiçbir ovaya bereketli millerini bırakmadan yol alıyor. Elbet, sonsuz olmayan bir yolun akışını gerçekleştiriyor.
Kötülük kendi sanatını oluşturmuş. Sahne renk ve ses ve de tütsüler içinde çok hoş görüntüler sergiliyor. Oyuncular harika beslenmişliğin semirmiş bedenleri ile hoplayıp-zıplıyorlar. Gülüşleri şeytanı bile kaçırtmış, şeytana bile el-insaf dedirtmiştir. Yüzyılın başında sahneye çıkan yeni oyuncular, her ülkede kendi düzenini daha da semirtecek soylu oyuncuları bulup, kendi kalıcı anlaşmalarını yapıyorlar.

Dev sahne tüm insanlığa sürekli albeni içinde yeni yeni, nesneler, gıdalar, tütsüler, müzikler tanıtıyor. Her tanıtım, biraz daha büyük bir hayal kırıklığı ve çekilen bedenlerin, düşünce nöronlarının daha azalmasına neden oluyor. Oyuncular kendi oyunlarını, kendi ülkeleri içinde değiştirip oynarlarken, onları seyretmeye dalmış, açlıktan nefesi çoktan kokmuş, düşünce ve irdeleme kabiliyeti yok olmanın kıyısına yaklaşmış seyirci ise, acı çekmeyi bile kanıksamış bir bedene dönüştürmüş.

Seyirci artık acılar çekmiyor. Çünkü artık masalları, hayalleri, ümitleri yoktur. Bilinen o ki, acıyı tetikleyen sevince, güzele, iyiliğe yakın olan; hayaller, masallardır…

Adaleti iyilik ile sağlamayacağını anlayan adil ve insafı ağzından düşürmeyen soylu yöneticiler, artık kötülüğün sihirli ve sanatkâr elleriyle; insanları tüketiyorlar. Tükenen insan; ne evde, ne sokakta, ne de işyerinde; irdelemenin insan tarafında olamaz. O artık, sıra dışı bir filmin dünya seyircisi olmuştur. Ona verilecek iş ve aş; bitmeyen zevkler sunarken, onu daha bir yalnızlaştıracak, toplumsal gücünü, masala, ümide, birliğe, sevgiye dönüştürmesini engelleyecektir…

Bir gerçek var ki dostlarım, öz güvenimiz, öz vatanımız kadar uzak kaldı bizlere. Öz vatan dediğimiz Rumeli burnumuz da tütmez, şırıldayan, bereketli mil taşıyan nehirler akmaz oldu. Ve en önemlisi, pamuk elli, ürkek bakışlı ninelerimizin masalları yok oldu. Tıpkı ümitlerimiz, hayallerimiz, birlikteliğimiz gibi…

Tıpkı, ölen her askerin ardından yakılan ağıtların hemen arkasından atılan naraların ve büyük gürültünün uzay boşluğunda kaybolması gibi; akıl hüküm sürmediği diyarlarda, lanetli bir kalleşlik sürüyor. Atın önüne eti, itin önüne otu koyan vardır belli! Kral çoktan çıplak dolaşır, çıplaklığını hatırlatan yoktur çıplaklığın ayıp sayıldığı memlekette…






Güven


9 Aralık 2009 Çarşamba

GÜLEN ADAM



Kamera; Güven ALAÇATI-ÇEŞME
Deniz ve rüzgar, insan zakası ve emeği ile
çılgın bir duygu akışı yapıyordu.
Ve ben, onları izliyor,kendi sessiz çılgın,
sörfümü yapıyordum...
Posted by Picasa


GÜLEN ADAM


Gün, inceden inceye aydınlanırken yürüyordum geceden kalan sessizliğin caddelerinde. Şafak sökerken sahile yaklaşıyordum. O da ne! Şehrimizin gülen ve hiçbir zaman yerinde durmayan adamı da benim gibi erkenciydi. O da şafak zamanı, caddelerin sessizliğinde hem konuşup, hem gülmeyi seviyordu. O dışa güler, konuşurken; ben içe gülüyor, içe konuşuyordum…

Şafak Vakti sessizliği; gece ile gündüzü incecik bir çizgi ile ayırıyor. Tıpkı birazdan başlayacak olan seslerin, sessizlik ile arasındaki incecik çizgi gibi!

Nasıl olduysa oldu bu gülen adam; askerden sonra karaya vurmuş balık gibi olmuş. O günden bugüne; sürekli güler ve kendi kendine konuşur. Tanrısal terazide insanlık tartılsa; bu adam en günahsız çıkar. Gülüyor, kendince bir şeylerin irdelemesini yapıyor. Kimselere zarar-ziyan vermeden; o gezen ve gülen bir adam…

Gülen Adam, insan olan insanların vefasızlığını, unutkanlığını, yüksek soylu düşüncelerini eliyle itmiş, bu benim hayatım; ben böyle de yaşar keyif alırım; siz sürekli ağlarken, ben gülerim der gibiydi. Ben caddenin beri tarafında o öteki tarafta yürüyordu. Sağ eliyle yan tarafında bulunan ağaçlara “hadi oradan” der gibi bir şeyler dedi ve yürümesine, gülmesine ara vermeden kaldırımda ilerledi. Sanırım ağaçları insanlara benzetti. Durağan halde bulunan MİSKİN insanlara ; “hadi oradan, ne durursunuz öyle miskin bir şekilde.” demek istedi! Ama bilmezdi ki ağaçlar insan miskinliği taşımazlar. Onlar durdukları yerde yürürler, yükselirler…

Karşıki kaldırıma geçerken gülen adamla yollarımız kesişti. Yola tükürmeye kıyamadığım tükürüğümü ilk çöp kutusuna gidene kadar tutmaya çalışırken gülen adam bana seslendi;

“ Günaydın ağabeyciğim.” dedi. Öyle bir içtenlik, öyle bir samimiyet vardı ki, sanırsınız dünyanın iki son insanı karşı karşıya gelmiş de, özlenen “Günaydın” ı yapmıştı… Ağzımdaki tükürüğe rağmen; günaydına benzemeyen ama gerçekten de içten bir boğuk “günaydın” kelimesini bende olan yolladım. Gülen Adam ikinci sözünü söyledi;
“İşlerin nasıl, sen nasılsın?” ardından da; “ İşler düzelecek mi?” Tanrım bu adam, bu gülen insan; sudan çıkmış kendi halinde sürekli dolaşan canlı; hayatı içinde olan, biz soylu insanlardan daha insan, daha sorumlu bir sorgulamayı hiçbir telaşa, koşula bağlamadan soruyordu. Alacağı cevabı beklemeden, hiçbir minnet duygusunu talep etmeden yoluna devam ediyor, yine kendi yorumunu, kendi güzel yüzüyle gülüşlerle süslüyordu. Onun hal hatır sormasına, ekonominin raydan çıkmış ve düzelme olasılığının irdelemesine karşın; ben, tükürüğümü ne yutabiliyor, ne de yere atabiliyordum. Yine boğuk bir “ çok şükür” diye bildim. Sanırım, bendenizin ağzını açmadan konuşmasına bir anlam verememiştir. Ama o böyle şeyleri takıntı yapmadığı için geldiği gibi amaçsız yolun gülen adımı olarak gitti.

Sürekli duymaya alıştığımız “ Günaydın, işler ne âlemde, nasılsın” sözleri bizleri tatmin etmezken, kendi halinde, karaya vurmuş bir adamın gülerek ve de hiç beklentisiz sorması; derin bir anlam hatırlatması yaptı. Sözlerimizi oluşturan kelimeleri ne kadar çok üzmüş, anlamlarından öte anlamlandırmışız! Meğer akıl ve teknoloji ile süslediğimiz bedenlerimiz, evlerimiz, işyerlerimiz yapaylığa, unutkanlığa giden bir yolculukmuş. İlerledikçe yükseldikçe bir şeyler kaybediyoruz…

Gülen adam kendi yoluna ilerlerken, ben de sahile yaklaşıyordum. O gülerken ben düşünüyordum. Nedense, filozof Nietzsche’nin Ağaç Dikmek ile ilgili anlatımı geldi aklıma. Nietzsche ne der bu konuda;

“ Zerdüşt, bir delikanlının kendisinden çekindiğini gördü. Genç bir ağaca yaslanmış yorgun bir bakışla vadiyi seyrediyordu. Zerdüşt, delikanlının yanındaki ağacı tuttu ve şöyle konuştu;
“ Bu ağacı ellerimle sallamak istesem bunu yapamam. Fakat bizim göremediğimiz rüzgâr, onu sallar ve istediği tarafa eğer. Biz en çok, görünmeyen eller tarafından eğilir ve yoğruluruz.”

Delikanlı şaşkınlıkla ayağa kalktı ve “Zerdüşt’ün sesini işitiyorum, ben de onu düşünüyorum.” dedi. Zerdüşt şu cevabı verdi;

“ Öyleyse ne korkuyorsun? İnsanın hali bu ağaç gibidir. Yükseklere ve aydınlıklara çıkmak istediği oranda kökleri toprağa; aşağıya, karanlığa, derine ve kötülüğü dalar!”

“Evet, kötülüğe” dedi delikanlı. “Benim ruhumu nasıl oluyor da keşfediyorsun?” Zerdüşt gülümsedi ve “Bazı ruhlar hiç keşfedilmez. Onları ilk bulan biz olsak da,” dedi.

Bu düşünceler arasında sahile geldim. Barış Parkına ilerlerken doğu yönündeki kapkara bulutlar ile günün aydınlık sarısının mücadele ettiğine tanık oldum. Deniz pırıltılar içinde öylesine sakin bir mavilik içindeydi. Ufkun bittiği güney yönünde, deniz ile gök bir olmuş, gri, mavi ve beyaz bulutlar ayrı bir panorama oluşturmuştu.

Tıpkı gülen adamla kesişen yolumuz gibi; yürüyüş arkadaşım Hüseyin Bey ile yolumuz kesildi. Ben de gülen adamın bana hediye ettiği enerji ile “ Günaydın Ağabeyciğim” dedim; her günkünden biraz farklı ve içten, gülen adamın ki gibi…



Güven