30 Aralık 2014 Salı

VAKTİN OLACAK PARAN OLACAK


Kamera; Güven Papatyalar...
Her daim,şaşmaz bir güzellik, beceri içinde açarlar;
vakit,para sorun değildir onlar için..

VAKTİN OLACAK PARAN OLACAK

  Eğer düşünceye, mizaha, yaşamın kalp atışlarına önem veriyor, önemin ortaya çıkarttığı değerleri kaleminize taşıma niyetindeyseniz laman çay bahçeleri tam yeridir. Her türden insanın uğrak yeri; bağıra bağıra konuşan balıkçıların sesleri de çınlar içinizde; sessizliğe gömülmüş insanların demlenme töreni de…

  Yağmur varla yok arasında yerleri ıslatmış etrafa oldukça temiz bir hava yayılmıştı. Her daim limanın konukları vardır; birkaç balıkçı, oraya alışmış birkaç şehir sakini ve yoldan geçerken uğramış yabancı bir liman sevdalısı…

  Şeftali ağacı, iğdeler ile birlikte makyajsız haline bürünmüş; kış günlerinin geçişini en ekonomik olarak yapıyorlar. Üstü kapalı, önü açık olan yere oturdum. Az ötemde yüksek sesle konuşan iki adam; orta yaşın biraz üzerindeler. Yapılarına bakılırsa, ikisi de oldukça midelerine düşkün, rahatlarının keyfini süren insanlar…

  Birisi anlatıyor, birisi dinliyordu. Anlatan duruma hâkim; neredeyse soluk almadan nutuk çeken bir siyasetçi heyecanı içinde; hazır seyirci yakalanmış; her türlü bilgi, görgü, beceri konmalı ortaya.

  Anlatıcının üzerine durduğu, belki beş on kez tekrarladığı söz; “ vaktin olacak” , “paran olacak” sözüydü. Konu ise, İstanbul’da yaşam; yaşamak üzerineydi. Öyle sesleniyordu, vakitten söz eden adam;

 “ İstanbul’da yaşamak için vaktin, paran olacak!” Belli ki İstanbul’u irdelemiş, incelemiş, tahlil etmiş; iyi bir kimyager, fizikçi, sosyal bilimci gibi; son sözü yüce kürsüsünden kül yutmuş halkına sesleniyordu.

 Ardından ise yakın bir zaman önce İstanbul’da kaldığı akrabasında yaşadığı bir günü anlatıyor;

 “ Bizimkiler uyanmadan erkenden uyandım. Biraz yürüyerek Kadıköy iskelesine indim. Oradan vapurla Eminönü’ne geldim. Bir güzel boğaz turu yaptım. Eminönü’nden kalkan vapurlara 12 TL verdim. Gün, oldukça güzeldi. Boğaz da öyle… Öyle bir iyi geldi ki… Sonra, biraz orada, biraz burada oyalandım; işte gün sona erdi.”

 Sürekli, vaktin olacak, paran olacak diye karşı tarafı, vakitsizliğe, parasızlığa boğmakla meşgul alan adam; aynı zamanda vakti de, parayı da yaratarak ne kadar güzel bir gün geçirdiğini; allandıra, pullandıra; hatta ballandırarak anlatı durdu.

 Eğer sıra bana gelseydi, beni fark edip bana mikrofonu uzatsaydılar ben de şunu söylemek isterdim;

 Ağabeyciğim, vaktin de olmuş, paran da; senin yaşadığın yaşam değil mi? Sonra, vaktin, paranın kime göre ve ne şekilde kullanılacağı; hangi ölçülere göre değerlendirilecek? Bazıları için bir meyhanede sabaha kadar içmek vakit ve paranın keyfini sürmek demekse, bazıları için evde kendi elleriyle hazırladığı bir ekmek arası sandviçi yiyerek boğazın kenarında yürümek, vaktin, paranın en iyisi…

  Görünen o ki, çıkış yolu aramak yerine, slogan haline getirdiğimiz söylemler, deyimleri yol açmak için değil, yol kapamak için kullanıyoruz. Ve bazen bunun farkına bile varmıyoruz… İnsan denen canlının yüksek enerjisinin iyi kullanılmazsa nasıl da güçten, takatten, dermandan kesildiğini anlamak için; lütfen etrafınıza bakın! Yağı çekilmiş insanların donuk, biçere yüzleri… Yağlanmış, semirmiş insanların adım atmaktaki yetmezlikleri… En ufak tempo da oflamalar, püflemeler…

 Bir söz, dağarcığımı delip ufka doğru atılmak istiyor; “ Tüm ufku silecek süngeri kim tutuşturdu elimize”
 Sanki vaktim yok, param yok, dermanım yok diyerek, vakitleri çalan, paraları tüketen, dermanları çürüten insanlara bir iksir gibi söylenecek bir laf…

  Güven serin 
  

  

25 Aralık 2014 Perşembe

UÇMAKDERE BAĞLARI-VİRAN BAĞLAR


Kamera; Güven Uçmakdere-Tekirdağ

Biz üç kişiydik.Bedirhan,Nazlıcan ve Ben...Öyle der sanatçı,
içe kazınmıştır kaybedişlerin acısı;sonra! Sonrası,şairlerin,
bestecilerin işi. Ya sonra? Kültüre dönüşür Nazlıcan,Bedirhan;
bütün serin yaylaların,bütün acılarla ovulanların şarkısıdır 
artık...

Kamera; Güven  Uçmakdere

Kiraz ağacı, zeytin ağaçları ve Ganoslar


Kamera, Güven Uçmakdere
Sarı Papatyalar. Uygun bir toprak,bir parça nem ve ışık;
sanatçı hep çalışır;renk renk, desen desen...


Kamera; Güven Ardıç Ağaçları
Sığınma evleri...Soğuk bıçak gibi kesmek
isterse yürekleri,dağların ardıçları vardır;yaşamı
dengede tutan,soylu yeşillikleri..


Kamera, Erdem  
Ben bu harekete kurban oluram..


Kamera; Güven  Uçmakdere Diyarı

Buralarda her şeyiniz bitebilir; ümitleriniz bile. 
Bitmeyecek bir tek şeyiniz var; su... Su,
yaşamdır... 
Ey serin dağların suyu,ey akışın bin cana
kurban olduğu soluk..


Kamera; Güven   
 Dağların sanatsal gösterileri vardır. Her mevsim,neredeyse her gün
farklı kısa film gösterileri. 
Bulutlar mı yere inmiş, yer mi bulutlara...


Kamera; Güven  Uçmakdere
Yürüyüş ekibimiz; Çetin Bey, Erdem, Yunus Usta ve Mehmet

Not; Yunus Ustanın elindeki balta, yaş ağaçlar için değil, kuru
ağaçların kamp ateşinin ve yürüyüşün sembolik nesnesidir. 


Kamera; Güven   Ganoslar

Kamp Ateşi
Bu işin en zevkli kısımlarından birisidir. Beslenen
ruh,beslenecek ve dinlenecek olan beden...
Kamp ateşi sadece soğanın kokusunu duymak için 
yakıla bilinir; öyle bir koku ki; değmen,değmen benim
gamlı keyfime...

UÇ MAKDERE BAĞLARI-VİRAN BAĞLAR

Ganoslar diyarı en hakiki görsel şölenleri sunar; yöreye uyum sağlamış katırtırnakları, ardıçlar, kuş konmazlar, hatmi çiçekleri, çiğdemler, papatyalar; neredeyse iç içe geçmiş vadileri, yamaçları, tepeleri; insanı sarhoş edecek gibi buğulu baharat kokularıyla Uçmakdere Köyü yaşlılarıyla direnmeye devam ediyor.

  Ardıçların her daim yeşil oluşu, iğne yapraklarının iç içe geçmişliği nice canlıya sığınma evi gibi yaşam soluğudur. İnsan için bacası tüten, sıcak çorbası olan bir kulübe neyse ardıç ağaçları da soğuktan kaçan tavşanlar, tilkiler, kuşlar için odur…

 Döngü yepyeni bir dönüşüme hazırlanıyor. Dünyamızın aldığı yol, izlediği yörünge insan beynini zorlayacak kadar uzun ve sıra dışı güzellikte bir olay. İnsanların eski ile yeni telaşı hiç bitmeyeceği de bellidir.

  Sağlıklı bir insanın hafızası, azimli yürekliliği; eski dediği şeyi yok etmezken, yeninin de baş döndürücü gururuna teslim olmaz. Evrenin sonsuzluğu, uçsuz bucaksızlığı karşısında hiçbir şey yapamayacak kadar güçsüz olan insan, kendi içinde kıyametleri kopartacak kadar güçlüdür. İşte o yüzden vahşetler, dramlar bitmez…

 Ganoslar, Uçmakdere Köyü bir şehrin terapi merkezi, insanlığın buluşma adresi olacak kadar güzel bir yer. Nice çaresizi çareler, nice düşüncesizi düşünceyle doldurup, duru pınarlardan su içmiş gibi saflığa hazırlar. Buranın dağlarında, katırtırnağı, ardıç ağaçları şahitliğinde her an gizemli bir patikanın şaşırtıcı oyunuyla kaybolabilirsiniz.

 Yürüyüş ekibimiz Aralık ayının son günlerine denk, döngünün yeniden yürüyeceği mevsimlerin geçişine anlam katan istek içinde bir araya geldi. Beş kişilik grubumuza iki yeni arkadaş katıldı. Çetin Bey ve Mehmet; hiçbir yabancılık duygusu kabul etmeyen, samimiyet ile fışkıran tabiatın tanıklığında onlara teşekkür ettik.

 Yunus Usta her yürüyüşün vazgeçilmezi; öncü bir doğasever! Doğanın dilini bilir. Erdem, tabiatın şakacılığı kadar şakacı, yaşama adanmışlığı kadar yaşam taşır.

 Günlerin mevsimlere; kış mevsiminin ilkbahara daha fazla ışık taşımaya başladığı bir kış günü Uçmakdere Köyü ve viran bağları içinde olduk. En güzel üzümün yetiştirildiği, zorlu yamaçlarından katırlarla taşındığı üzümlerin sahipleri yok artık. Üzüm bağları da çoktan viran; viran evler gibi, insanlar gibi; dokunmayan ellerin, bakılmayan gönüllerin gönülsüzlüğü içinde toprağa karışacakları zamana kadar öyle bekliyorlar. Bağların kütükleri, kütüklerin üzerinde yeşillenen filizleri yok artık.

  Uçmakdere’nin viran bağlarını görünce, ülke yönetiminin, şehir yönetimine yansıyan viranlığını da görüyorum. Vali, Belediye Başkanı, Meclis Üyesi; hangi konumda olursanız olun; yaşadığınız, sorumlu olduğunuz şehri, bu şehri besleyen köyleri; köyler içinde acil korunması gerekenleri bilmeniz gerekir. Yoksa bütün derdiniz yol, kanalizasyon, beton dökmek; göçlerin dayanılmaz çekiciliğini destekler görünüp; insan kalabalıklarıyla insanlık dramı yaşatmak mıdır?

  Uçmakdere Köyünün bağları kadar evleri de viran. Bakımlı yazlık evlerinin bacaları kış günü tütmüyor. Çünkü köyü köy yapan dört mevsim yoklar. Ama köyün içindeki viranlığın içinde tüten bacaların yaşlı insanların kahveci İbrahim’in kahvesinde buluşuyorlar. Kahveci İbrahim, viran köyün, viran bağların yalnızlığına çoktan alışmış. Yüzündeki insan gülüşü, bildik üzümün, şarabın gösterisi gibi; toprak, kütük, filiz, üzüm kokuyor…

  Yanlış politikalar Anadolu’nun cennetlerini cehennem eder gibi Tekirdağ’ın Uçmakdere Köyünü, üzüm bağlarını da çürümüşlüğe bırakmış. Tepelerinde, vadilerinde dolaşmayı büyük kabul ediş töreni gördüğüm Uçmakdere Köyü için filozof Nietzhce’nin sözünü hatırlatmak isterim;

  “ Sadece kalbimizde zaten ölmüş olan şeyler için sözcükler bulabilirsiniz; konuşma eylemlerinin içinde her zaman bir küçük görme vardır.”

 Bu gamsızlığa, viranlığa Emerson da bir şeyler söyleyecek;

 “ Bu kelimeleri keserseniz kan akar, bu kelimeler damarlıdır, canlıdır.”

  Güven Serin 




 



  









24 Aralık 2014 Çarşamba

BORCUMUZ NE KADAR


Kamera; Güven Bergama

Borcumuz olan diyarlar; ama "borcumuz" yok-muşçasına
yok saydığımız yerler;hep aynı mantık "bir şey olmaz" 

BORCUMUZ NE KADAR

  Berber İsmail’in dükkânındayım; sanki dünyevi hiçbir yük üzerine binmemiş İsmail; esnaf olmaktan öte, insanca gülümsemesiyle “hoş geldin” dedi. Seslenişinde samimiyet, yalınlık, organik olan bir şeyler var; bizim, uygarlaşırken geride bıraktığımız, çok değerli bir şey…

  Benden beş dakika sonra dükkâna bir genç geldi. Selam verir vermez; “ jöleden, çok az kullanabilir miyim” ricasında bulundu. İsmail bu; söz konusu esnaflık sa, elbette bir saniye dahi duraklamadan; “ tabi buyurun” diyerek, neredeyse dükkânı, içeri gelen yabancıya teslim etti.

 Genç adam, çok az dediğim jöleden bonkörce süründü. Yetmezmiş gibi orada bulunan saç şekillendirmeye yardımcı olan sıvılardan da sıkındı. Yani, dükkân onundu. İsmail’in sesinde bu ayrıcalığı görmüştü.

  Genç adam, saçlarıyla epey oynadıktan sonra, gitmesi gerektiğine, belki de yeterince etkileyici göründüğüne ikna oldu ki, ayrılırken, ayaklarının taşıdığı beden neredeyse kapının dışına çıkmışken berber İsmail’e seslendi; “ Borcumuz!

 İsmail’den beklediği cevabı çok iyi bilen gencin zaten borç ödeme niyeti olmadığı ortadaydı. İsmail de onu yanıltmadı, “ ne borcu, güle güle kardeşim.” Diyerek, genç adamı, gecenin içine salıverdi.

  Bugüne kadar kim bilir kaç kez kullanmışızdır bu kelimeyi; “ Borcumuz” Bu ülke insanının küçük yardımlara muhtaçlığını, birbiriyle sosyalleşme, güven verme adına küçük şeylerin ücretinin alınmayacağını da anlatır bu sesleniş. Aynı zamanda, almış olduğumuz hizmete gönülsüz olduğumuzu da.

 Çok şahit olmuşumdur; esnafa aldığı hizmetten dolayı bir karşılık verecek insanın kararlı soruşunda, çoğul değil tekil ve kararlı sesleniş vardır; “borcum ne kadar?” Hatta birçok insan, bir miktar bozukluk parayı bırakın, esnafa hayırlı işler diler gider.

 Sanki bütün sülalenin borcu sorulur gibi “borcumuz” harika bir Nasrettin Hoca zekâsını da anlatıyor olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum…

  Bu ve buna benzer seslenişlerimizden birisi de, mide telaşı içindeyken beklenmeyen birisinin geldiği anda yaşanır. Tam da midenin şöleni yaşanıyordur oysa. Gelen insanın gelmesiyle, ilk önlem alınır; “ karnın aç mı?” Bizim toplumun genetik yapısındaki mahcubiyet, yeterli samimiyet olmaz ise boğazına girecek lokmanın aşağıya inmeyecek oluşunu bilen, mide savaşçısı bu soruyla ilk önlemini alır. Karşı tarafın, büyük çoğunlukla ne söyleyeceğini bilir; “ teşekkür ederim, biraz önce yedim.”

 Kişi biraz önce yemese de, bu alışıldık, bu otomatik cevabı verir. Çünkü buyur edişte yeterli samimiyet, güvence, gönüllülük yoktur. Hâlbuki genetik yapıya işlemişçesine bizim insanımızın beklediği esas çağrı; “ Buyurun sofraya, Allah ne verdiyse, hep beraber!” bu çağrı, her zaman güven vericidir. Gelen insanın karnı tok olsa da bu çağrının hatırına, midede her zaman bıraktığı boşluğu doldurur.

 Dostlar, sözüm meclisten dışadır. Evrenin büyük genişlemesi, her an bir galaksinin doğuşu gibi değişen dünyada, bir parça mizah, bir parça eşelenme yapmak istedim. Herkes yaşamın içinde kendi yolunu, yolculuğunu yapıyor; yapacakta.

  Görünen o ki, İsmail gibi samimi esnaflar, sadece saç keserken değil, buyur ederken de mutlu olacaklar. Birçok insanın, para kazanırken de, mide doldururken de, olamadığı hiç huzur; belki de yaşamın kabul edişlerinde, yetinmelerinde; paylaşımlarında, gönülden gülüşlerinde gizlidir…

Güven Serin 




  

23 Aralık 2014 Salı

İKİ YARIM BİR BÜTÜN


Ektiğin tohumlara,yeşerttiğin filizlere;saygı ve sevgilerimle...

İKİ YARIM BİR BÜTÜN

  Süleyman Paşa İlköğretim Okulu Rehber öğretmen Göksel Beyin eğitimci konuşmacı olarak katıldığı etkinlik oldukça önemliydi. Doğrusu, bildiğimizi sandığımız konularda ne kadar çok eksiğimiz; eksiğim olduğunu da gördüm.

  Ailelerin Çocuğun Başarısında ki Rolü, Sağlıklı İletişim ve Aile Sağlığı, isimli etkinliğe katılım da oldukça iyiydi. En azından insanların sürekli öne sürdüğü soylu mazeretler, çocuklarımız için pek etkili olmamıştı.

  Hemen hemen her şeyimizi adadığımız, onlar için çalışıyoruz, onlar için varız, dediğimiz evlatlarımız için hızla değişen dünya teknolojisi karşısında ne yapabiliriz, ne yapamayız öğretileri karşısında tüm solon nefeslerini tutmuştu.

  Özellikle üç camın üzerine duruldu; Televizyon, Cep Telefonu ve Bilgisayar. Neredeyse girmediği ev yok… Bunları icat eden ülkeler, sonradan satın alan ülkelerden daha bilinçli kullanıyorlar. Çünkü okuryazarlık oranı neredeyse yüzde yüze yaklaşmış. Eğitici çalışmalar kültürleşmiş; her iktidar değişiminde yerle bir olmuyor…

  Okulun rehber öğretmeni Göksel Bey konusuna iyi hazırlanmış. Özellikle video gösterimiyle anlattığı öğretiler önce güldürüp sonra da kara kara düşündürecek öneme sahipti. Sosyal Medyanın iyi kullanılmazsa nasıl da kurtlar sofrasına dönüşeceğini çizgi filmle hazırlanan gösterimle; sesli, görüntülü görmemiz; iliklerimize kadar işleyen gevşek, sıradan, zararsız sandığımız internetin, telefonların nasıl da kâbusa dönüşeceği; canların, cananların, yavrumuz, her şeyimiz dediğimiz canlıların zarar göreceğini anladık.

 Artık, tüm etkinlikler, teknolojinin yüksek nimetlerini eğitime, öğretime çevirme amaçlı daha sık kullanılmalı. Göksel Bey teknolojiyi kullanmada iyi olsa da, konuşmasına daha az zaman ayırıp, video, animasyon gösterilerine daha fazla yer verseydi; akılda kalan çocuk aile rolü, çok daha can alıcı algıya dönüşürdü.

  Bu etkinlikte neler yoktu ki? Sadece okulun, öğretmenlerin ilgisinin parçanın bir tanesi olduğunun altı çok net olarak çizildi. İşin içinde değer parça yoksa yani ebeveyn; o zaman bir bütün etmiyor…

 İki parçanın, hem okul-öğretmen, hem de ebeveyn, bir bütünü oluşturması; aile sağlığı açısından önemliyse; bir o kadar toplum sağlığı yönünden de çok önemlidir. Hükumetlerin uzun vadeli politikaları çok daha acil ve kararlı bir şekilde gözden geçirilmeli. Hastanelerdeki masraflar, hapishanelere girenler; nasıl azaltılmalıdır diye ciddi bir araştırma yapılsa; ortaya çıkacak çözüm yolu; sağlıklı, huzurlu çocuklar yetiştirmek olacaktır…

 Çocukların doğar doğmaz, bilinçli hele gelmiş, her türlü yardımı alacak aileler tarafından, öğretmenler tarafından yetiştirildiğini bir düşünün! Daha az hasta olacakları için, sağlık harcamaları ciddi bir rahatlama yaşayacaktır. Yetişkin hale gelince daha az kazaya, belaya karışacakları için daha az sayıda hapishane kurulacak, çok daha az masraf olacaktır…

 Büyük, uygar devletleri politikaları da, yurttaşlarına bakışı da büyük, uzun vadeli ve derin olur. Aldıkları kararlarda, bilimsel çalışmalar, vicdani ve sanatsal değerler de çok yakınlarında, onlara yol gösterici tarafta olurlar.

   Göksel Beyin önemli saptamalarından birisi de; “ Bizler oyun çocuğundan okul çocuğu yaratmaya çalışıyoruz!” Bu sözün, bu haykırışın altını oldukça kalın çizmeliyiz. Okullardaki teneffüsler, uygar ülkelerin çocuklarına sundukları gün ışığı, oyun zamanı aralığının neredeyse yarısı. Ülkemizde çocuklara sunular teneffüsler neredeyse 25 dakikaya düştü. Finlandiya’da bu zaman aralığı 75 dakika…

  Rehber öğretmenin dikkat çektiği diğer önemli konu; “ Çocuk okulda başka, evde başka oluyor. Lütfen sıkça ve onu rahatsız etmeden ilgilenin. Okula daha sıklıkla gelin”

 Sosyolojik Baskı, yani bugünün modası olan “Mahalle Baskısı” insanoğlunun her daim etkisi altına girip girmeme için de çaba göstereceği, ince bir çizgi ile ayrılan, insanın zekâ, akıl ve görgüleriyle yakından ilgili olan bir şeydir. Yetişmiş insan bu baskıların gücüyle mücadele edebilir. Ama çocuklarımız; yaşamın daha başında, tazeliğin, masumluğun kıyısında gezinen o heyecan dolu canlılar; onlar; etrafında bulunan guruplardan etkilenmeleri, kabul görme telaşı, korkusu içinde ciddi bir baskı görmeleri, gizli bir karaktere bürünmeleri her an olabilir…

 Güven Serin 


 



22 Aralık 2014 Pazartesi

İÇSEL KAYNAKLARIMIZ

Salvador Dali-Mimar Sinan Üniversitesi

İÇSEL KAYNAKLARIMIZ

 İnsan manzaralarını tabiatın yüce gösterilerinden ayırmadan izlemeye bayılıyorum. Aynı manzaranın içinde, tam da merkezinde olmanın farkına vararak…

  Birçok kurumda, iş yerinde rastladığım bir şey var; sürü halinde dolaşmayı seviyoruz. Bir fatura ödemeye giderken, birine danışacağımız, soracağımız bir konu hakkında bilgi almaya giderken; sürekli birilerine muhtaç kalıyoruz. Hatta bu muhtaçlık öyle ileri gidiyor ki, yanımızda getirdiğimiz kişiler, bizden önce söz alıp; bizim soracağımızı, bizmiş gibi, bizi yut-muşçasına konunun içine dalıyor.

  Ne eğlenceli değil mi dostlar! Bir yere gitmeye kalksak, ilk önce bir tanıdık var mıdır diye kır yere telefon açıyoruz. Niçin korkuyoruz? Neden güvenmiyoruz kendimize. İçsel kaynaklarımızın yeterli olmadığından olabilir mi? O kaynakları doldurmadığımız için; sürekli korku, endişe, panik yaşamak yüksek nevrozlara davetiye sayılıyor olmasın?

  İki gün önce Tekirdağ Gençlik İl Müdürlüğünün yüzme havuzuna kayıt yaptırdım. Bu güzel ve birçok olanağı olan tesisin şehrimizde olmasından dolayı keyif de aldım. İçinde bulunan olimpik havuzu, saunası, fitness salonu; insan bedeniyle ruhuna katkı sağlamakta tartışılmaz derece önemliler.

  50 dakikalık yüzme gayretleri, su oyunları sevişmek bittikten sonra sauna bölümüne geçtim. Ahşap kaplanmış, küçük, sıcak kaplıcaya… En fazla on kişiyi alacak, çok önemli bir yer. Orada da, yukarıda söz ettiğim sürü gösterisini görünce, sıcak esintiye, kaplıca huzuruna karışan, büzüşük gülümsemeyi yapamadan edemedim. Üç kafadar gelmişler. Aynen kahvede oldukları gibi sohbetlerine devam ediyorlar.

  Hâlbuki o güzel yeri, sessizliğin, sıcak buharın insana damlayacak şifalarını içe çekmek yerine, neredeyse enerjilerini tüketen, nerede olduklarını unutmuş, sosyalliğe aç canlı görüntüsünde ama bir türlü insanlıkla barışık olmayan ayrılmış tarafların rüzgârlarına kapılıp gidiyoruz…

  Rollo May’ın hatırlatmalarının bazılarını paylaşmak istiyorum;

  “ Kişinin çevresiyle uyumunu yitirme korkusunun en uç noktası psikozudur. Psikozun eşiğine gelen insanlar çoğunlukla başkalarıyla iletişime geçme ihtiyacı hissederler.”

  Doktorumuz, bu iletişime geçme ihtiyacını akılcı bulsa da, can alıcı açıklamasına devam ediyor;

  “ Kişinin uyum sağlama yöntemleri tehdit altına girdiğinde ve çevresinde başka insanlar olmadığında o kişi kendi İÇSEL KAYNAKLARINA ve İSÇEL GÜCÜNE başvurmak zorundandır ve işte modern insanların geliştirmeyi ES geçtikleri şey budur. Bu yüzden yalnızlık çoğu insan için hayal mahsulü değil başlı başına gerçek bir tehdittir.”

 Dostlarım, akıl ile hisleri iyi tartmış, onların ahengi ile yaşamdan kopmamış insanlar iyi bilir; insan, binlerce insanın içinde de yalnızlığa düşer. İçim doldurulmamış, akıl ve hislerin ahengi, zanaatı ve sanatıyla buluşmamış birliktelikler bir ağacı yiyip bitiren kurt gibi insanı da yer bitirir.

 Rollo May’ın da üzerinde durduğu gibi;

  “ Sosyal kabul görmek, yalnızlığı geçici olarak yok etmek, yutulmak için girdiği gruplarda, yalnızlığı, bir süreliğine unutmuştur. Fakat bunun bedeli başlı başına benlik olarak varlığından vazgeçmektir.

  Onu uzun vadede yalnızlıktan yapıcı bir şekilde kurtarabilecek tek şeyi, yani kendi içsel kaynaklarını, gücünü ve yönelim duygusunu geliştirerek başkalarıyla ilişkilerini bu temel üzerine oturtmayı reddeder. “

  Rollo May’ın insan üzerinde yaptığı incelemeler ve ortaya çıkan sonuç, ne kadar “birbirlerine yaslansalar” da bu “doldurulmuş insanlar” eninde sonunda daha da yalnızlaşmaya mahkûm olacaklarını anlatıyor. Daha da derin, daha da keskin bir uyarıyı, belki de yol yakınken, kendi içsel kaynaklarını fark edeceklere sesleniyor;

  “ Ne de olsa içi boş insanlar sevmeyi öğrenmelerini sağlayan bir temelden mahrumdurlar.”

 Güven Serin 
  

20 Aralık 2014 Cumartesi

21 ARALIK, BİRAZ DAHA IŞIK


ÖKSEL DEMİR-TEKİRDAĞ

Bir şairin inceliğini, bir yazarın dikkatini,
bir dostun gülümsemesini görebilirsiniz onda.


TEKİRDAĞ LİMANI
İğde Ağaçlarının,kuytu düşlerimizin
limandan Marmara'ya,oradan Ege'ye, Akdeniz'e
açıldığı yer...

21 ARALIK, BİRAZ DAHA IŞIK

  Çalışmamı kaleme almaya başladığım zaman dilimi 19 Aralık akşamıydı. İki gün sonra günlerin uzamaya başlayacağını, biraz daha ışık alacağımı düşününce ışığın önünde bir kez daha saygı duruşu yaptım.

 İnsanın insan olma yolculuğunda ne kadar çok şeyi düşünerek, görerek mutlu olma ihtimali var. Sevdiğimiz bir insanla liman çay bahçesinde bir çay içmenin bile önemi tartışılmaz derece büyük…

  Bende öyle yaptım; bu öneme bir ömrün adanmışlığı içinde değer vermenin istikrarıyla Öksel Demir’i aradım. Şans benden yanaydı. Çarşıya gelmiş. Bir çay teklifime şair, yazar heyecanı içinde evet dedi. O bir şair, yazar… Aynı zamanda Tekirdağ Sanayinin öncülüğünü yapmanın yanında öğretici-öğretmen yanını da vurgulamak isterim.

  Tekirdağ Limanı, iğde ağaçları bir Aralık gününü daha yaşıyordu. Kedilerin bakımlı oluşu iyi beslendiklerini gösteriyordu. Küçük kayıkların ruhumuza can katan insan sıcaklığı her zaman var olacağı bir ihtiyaç… Balıkçı Ayhan kendi rızkına çoktan razı olmuş tebessümle kıyıya yanaşmakla meşgul. Gün-güneş doğudan batıya çekilmek üzere; büyük yaşam enerjisi, görkemli bir dönüşüm yapıyor.

  Limanın tanıdık garsonları Birol ve Mehmet vardiya değişimine hazırlanıyorlar. Gün geceye, gece de güne hazırdı. Güneş; döngünün milyarlık hatırına bir daha geçiyordu diğer yarım küreye.

 Öksel Bey çayımı yudumlarken geldi. Sıhhatli bir tebessüm içinde “ kasket yakışmış” dedi. Başımdaki kasket; başa, bedene önem vermenin koruyucu nesnesi; gülümseyerek teşekkür ettim.

 Güne yakışmış olan ise güneşin liman üzerinde oluşturduğu raksıydı. Pırıltı, görünen zamanı bilinen bütün kirlerden arındırıyordu. Çaylar söylendi. Tekirdağ’ın geçmişine, Öksel Bey’in çocukluk zamanlarına değer katmış Frişka rüzgârından, Hora Fenerinden, şiirlerden, şairlerden söz ettik.

 İyi haber, Öksel Bey’in yakın zaman içerisinde çıkarmaya düşündüğü şiir kitabıydı. Tekirdağ’a öncü olmuşluğun şairi, yazarı biraz kırgın da olsa; içindeki güneşi; evrenin güneşi gibi gün yüzüne çıkarma mecburiyeti içinde; doğal bir salanımın yüksek iteneği heyecanını gürdüm yaşam taşıyan şairin, yazarın gözlerinde.  

 “Biraz daha fazla ışık! Açın pencereyi; ışık, biraz daha fazla.” Seslenen şairin sesi, ruhu duyuyor, görüyor gibi bir parça ışığın hiçbir zararı olmayacağını, yaşama milyarlık hücreleriyle tutunan insanlar için çok kıymetli olduğunu biliyorum. Doğanın yaptığı hazırlığı da; kabaran toprağın, doğuma hazırlanan tohumları; yaşam için pusuya yatmışlar; öteden beri…

  Her gün, bir dakikalık ışık damlasıyla ödüllendirilecek. Her gün, biraz daha fazla ışık alacak aç, susuz bedenim. Açlığım, susuzluğum öğretilerden yanadır. Hiçbir insan ömrünün yetmeyeceği, yetemeyeceği öğretiler… İçinde sevgi olan; yaşam ve barış kokan; sınırları yerle bir eden; insanlığı ayrıştırmayan öğretilerden…

  Geceye ilerleyen gün içinde; doğudan batıya ilerleyen ışığın senfonisiyle Öksel Bey gibi değerli bir yazar, şair dostun yarım saatlik sohbetiyle güne fazladan damlayacak ışığa teşekkür ederken, yaşamıma akan birkaç değerli öğretiye minnet duydum.

  Fikret Muallâyı andık. Sait Faik’i, Cemal Süreya’yı… Bir şairle, yazarla oturursan, ilk önce insanı kurtarırsın; bir parça felsefe, biraz sanat, biraz da şiirle…

 
 Güven Serin  

17 Aralık 2014 Çarşamba

KÖYLÜ RAMAZAN


Pera Müzesi   -2008
Çingeneler isimli sergiden

KÖYLÜ RAMAZAN

  Bir Tekirdağ günü daha geceye akıyordu. Şehrin ışıkları bir bir yanıyor, insanlar zaman ötesine geçiş töreni gibi sessizliğe doğru kayıyordu. Doğa Irmak ile birlikte AVM’ye kitap, dergi deryasının olduğu yere uzandık.

  AVM’nin yeri, çevresi mühendislik, mimari dramı yaşatırken, büyük binanın lüks, gösterişli mimarisi İda Dağının zirvesinde oturan Zeus kadar heybetli ve gururluydu. Truva’da savaşın oluşu gibi büyük, gösterişli binanın ardında, eğri büğrü, badanasız kaçak yapıların içinde kentli olmaya ant içmiş, ama bu andı bir türlü içselleştirememiş insanlar…

  Piyasa koşullarında, şehrin trafiği, sosyal hayatı, yeşili, parkı, küçük esnafı, orta hallisi düşünülerek her türlü gelişmenin yeri olmalıdır elbet. Hiçbir kurala bağlı olmadan, her türlü var oluş gerçeğini yerle bir edecek yenilikler; her daim verdiğinden daha fazlasını alacaktır; gösterişli, görkemli binalar; kerpiç evlerin, sazdan, çalıdan oluşan bahçe duvarlarının özlemini hep tetikleyecektir; çünkü toprağa, yeşile yakın olan o yerlerde; insan nefesleri, sevgi iletişimleri, kahkahaları vardır…

  Gösterişli binadan elimdeki kitap, dergi yüküyle çıktığımda her daim yaşamın içinde olan çingene çocuklar bu seferde bir başka piyasa gerçeğiyle mendil uzatıyorlar. Başım ile istemem deyince o şirin yüzlü çocuk “buyur amca” diyen afacan beni müşteri olarak görme esnaflığını kaybeder kaybetmez az ötede bekleyen arkadaşlarına doğru giderken; “ Köylü Ramazan almadı!” dedi.

  Köylü Ramazan bana verilen yeni isimdi. Bir çocuğun o anlık, spontane, özgün, kendi görgü, evrensel tınılarıyla haykırdığı sesleniş… Köylü Ramazan benzetmesi başımdaki kasketten dolayı… Son yıllarda, rüzgara, soğuğa karşı takmış olduğum iyi bir koruyucu olan kasketim köylülükle eş anlama geliyordu kendi oyununu oynayan, gün sonu harçlığı peşinde koşan çingene çocuk için.

 Bu seslenişi Köylü Ramazan ismini Doğa’ya da söyledim. Sanırım o da gülümsedi benim gibi. Yürüdükçe çocuğun anlık seslenişi Köylü Ramazan ismi eğlenceli bir öğretiye dönüştü. Akşam harçlığını kazanmaya çalışan, yaşamı bilinen baskılardan, yasalardan kurtarmış, her dakika serüven, her dakika heyecan, coşku duyan çocuk köylerin, köylülerin öldüğünü, öldürüldüğünü bilmiyordu. Kasketin de sadece köylüye, kasabalıya, kentliye ait bir şey olmayacağını…

  Pazarda, çarşıda birçok yerde “köy tereyağı” , “köy yumurtası” , “köy ekşimiği” , “köy ekmeği” adı altında, köylülüğün organik, natürel hali piyasa ekonomisi altıda, piyasa ahlakının sorgulanması gereken hokkabazlıklarla yapılıyor.

 Yeniköy’de, Mermer Köyü’nde, Uçmakdere’de üzüm, tütün yetişmiyor artık. Arılar bal yapmıyor. Keçiler sağılmıyor. İpek böcekleri dut yaprağı yemiyor. Üstelik oranın ilk sahipleri Rumlar da çoktan göç ettirildi. Taş yapılar zamana meydan okusa da, damları yenik düşüyor, insansızlığın kudretsizliğine…

 Köylerin ilkokulları, sağlık ocakları bir bir kapandı, kapatıldı. Onları insanlar insana dair anlama, sevdaya dönüştürüyordu. Herkes kentli olacak, herkes okuyacak, herkes daha iyi yaşayacak; sloganı muhteşem bir virüs gibi yayıldı. Yüz yılda, bin yılda, on bin yılda oluşan kültürler; apartman sevdasına, eğri büğrü yaşam deryasına aktı gitti… Bir doğal akış gibi görünse de, siyasetin ahlakının yanında, siyasetçinin bilgi deryasının, geniş ufkunun yetmezliği, yetersizliğinin de ortaya çıktığı kırk yıllık serüven; renkli insan kültürleri, folkloru, organikliği yerle bir edildi…

 Çingene çocuğun mendil, ticaret sevdasına istinaden Köylü Ramazan oluşum, belki de köy tere yağına, köy yumurtasına, köy ev sahipliğine, köy sofrasına açlığın evrensel çağrısıdır da. Çocukları, onların seslenişlerini önemsemeli! Onların çizimlerini, dokunuşlarını; henüz ölmemiş doğal tohumlarını, gözlerinin içine, ağızlarından çıkacak anlık söylemlere cidden; sımsıkı yapışarak; neleri kaybettiğimizin hikâyesi yazılmalı…

 Güven Serin 



 

 

 

  

16 Aralık 2014 Salı

TANRILAR ve KRALLAR - EXODUS


Büyük Krallık; neredeyse 3000 yıl süren uygarlık;şimdi nerede
diye irdelenmeli;niçin diye...


Musa, iyi bir savaşçı;aklın erişebileceği yolu,yolculuğu
cesaretle yürümek isteyen birisi. Çelişkileri bitmemiş,
son seçeneği,ne savaşlar, ne inançlar;sosyolojiyi 
felsefeyi ,yalın gerçeği sorguluyor.


Musa'nın sevdiği. Filmde çok az görünse de, üzerinde
önemle durulmalı;evrenin tınılarını;bütün krallıklara, tanrılara
bedel bir başka şeyi anlatıyor; sevgiyi...

TANRILAR ve KRALLAR (EXODUS)

  Vizyona yeni giren filmlerden, ABD, İspanya ve İngiltere ortak yapımı... Yönetmen Ridley Scott. Bu ve bunun gibi filmleri izleyince dünya sinemasının hangi aşamaya geldiğini ve aynı zamanda sinemanın zaman kavramını nasıl yok edip; zamanın ötesine gideceği gibi zamanın gerisine de inebileceğini görüyoruz.

  Zamanımızdan 3300 yıl önceyi hem görsel, hem işitsel, hem de duygusal ancak sinemanın yardımıyla anlatabiliriz. Bu sanat dalının büyüsü, insan üzerindeki tesirleri oldukça güçlüdür. Tanrılar ve Krallar filmi de tarihe, efsanelere bir parça ışık tutuğu gibi, insan zekâsını ince işçiliğe, usta bir zanaatkârın marifetli eserine dönüştürmüş.

 Aklın alabileceği yol ve yön sonsuza doğru uzansa da, çevremizin değer yargıları, önemsedikleri göz önünde tutulunca hür olmayı, başkalarının hürriyetine baskı yapmamayı da ciddi bir sanat; bir yaşam desturu olarak görürüm.

  İlyas Bey ile birlikte gittiğimiz filmin görselliği bilinen manada çok yeni görüntüler katmasa da konunun tarihi bir dönemi; insanlığın o günden bugüne bıraktığı efsane ve gerçekler arasındaki yüksek ve aşağı izleri düşününce, o günün büyük uygarlığı Mısır, Mısır Krallığı bir kez daha irdeledim. Büyük gücün sanatı da, gizemleri de büyük olur. Köle olan topluluklar ve o toplulukların bin bir acısı, öteden beri devam eden yüksek inancının ortaya çıkarttığı Musa; bu filmle o zamanı bu zamana taşıyıp, muhteşem benzerliği de, akan zamanın zamansızlığını da anlamanızı isterim…

 Film; Mısır Uygarlığına da, Musa ve halkına da, anlamanız, düşünmeniz; yaşama katkı sağlayan beyin tünelleriniz içinde uzanan tellerinize güzel izler bırakacaktır. Her izin okunuşu, hissedişi farklı olsa da, aklın, sağduyunun, felsefe ve sanatın yoğurmasıyla bakarsanız; bu izler, bir başka patikaya, ışığa; büyük evrene doğru bir adım; belki de bir sapan etkisi; yani büyük zıplayışınıza tanıklık etmenize neden olacaktır.

  Filmi izlerken, öküz altında buzağı aramayın! Tarih hakkında hiçbir bilginiz olmasa bile, sezgilerinize, vicdanınıza güvenin. Şiddeti, sevgiyi, köleliği, hürriyeti; inançlara yol gösteren büyük yaratıcının insana ve insanlığa bakış açısını; kalbinizi en sevdiklerinize açar gibi açınız…

  Mısır deyince piramitler, Firavunlar gelir akla. Gizemler, zanaat ve sanat gelir. Matematik, fizik gelir… Ama şimdi nerede onlar? O büyük uygarlığın büyük birikimleri nerede? Toprağın yedi kat altında; lanetli zamanların dünyaya bir şey anlatmak için gizlediği yerlerde mi?

  Film; heybeti, gücü, istikrarı, disiplini anlatırken, gücün, istikrarın nelerle beslendiğini de gösterecek size. Ne güce küsün, ne de gücün öldürdüğü insanlığa; sadece sizin, bu kadar rahat ve uygar ve sevgi dolu yaşamınız içinde şimdi, şu an, aynı güçlerin bir kısmını dahi elinize geçirseniz hangi durumda olabileceğinizi anlamaya çalışın! Ve şu andaki konumunuzda ki adaletinizi; şaşmaz teraziyle, aklın vicdan ile aşikâr bir şekilde yapınız…

 Bu filmde her şeyi hissedebilirsiniz! Tanrısal gücün yüceliği karşısında insan olarak ezilirken, çelişkiye düşebilirsiniz. Musa’nın halkının inancına, inançsızlıktan ve hangi tünellerden geçerek geldiğini anlamaya çalışırken şaşırabilir, sevdiği kadın için yüreği ile sarıldığını, ebedi tercihini yapınca başınız dönebilir…

 Ortaya konulan her eser, şüphesiz büyük emek harcanarak doğar. Film saatinden yarım saat önce AVM’nin alt katında bir başka emekçi, bir başka ustanın elinden çıkan çiğ köfteyi dürüm dürüm ettik. Murat ustanın leziz marka çiğ köftesi; batı ile güneyin sentezi gibidir. Bu tatta, Urfa ve Tekirdağ ellerini, emeğini hissetmeniz mümkün; çünkü öyle…

  Tekirdağ’a büyük marketlerin, AVM’lerin büyük yarışına tanıklık ederken, küçük esnafın yeryüzü ticari mücadelesini de unutmayın. Yunus Usta peynir helvasıyla, el emeğiyle, kendine has tatlısıyla var olmaya çalışıyor. Murat Usta da öyle; çiğ köftesini kendi yoğuruyor; o yüzden onun elleri, bulgur, biber kokuyor…

 Sinema da öyle; içinde emek, düşünce; insana, insanlığa uzanma varsa; ona dört elle sarılın. Seçici olmayı da unutmayın. Zamanımızın, paramızın, beyin depomuzun ne kadar önemli olduğunu yüksek aklınıza nezaketle selam vererek bir kez daha hatırlatmak isterim. Kirlenmek güzeldir ama enayice, hiçbir esprisi olmadan, alın teri akıtmadan, enerjimizi yükseğe, alçağa; bir sporcu gibi kaslarımızı eğlendirmeden kirlenmenin hiçbir hükmü yoktur dostlarım…

  O yüzden kirli bilgiden kaçının! Tıpkı, bulunduğu yeri sürekli çiğneyerek bataklığa dönüştüren insanların aynı şeyi tekrarlayıp sizi de içine çekmek istemelerinden kaçmanız gerektiği gibi; seçicilik içinde sinemaya, küçük esnaf üretimlerine, tiyatroya, kitaplara bırakın kendinizi; yaşamın biricik kıpırtısını unutmadan; bütün kavramlar, insana muhtaçtır; insan da insanlara…

 Güven Serin 
 

  



15 Aralık 2014 Pazartesi

EVRENİ İNSAN RUHUNDA ARAMALI


Fotoğraf;internet

EVRENİ, İNSAN RUHUNDA ARAMALI

  Dr.Tillich, evreni ve ilkeleri insanın kendi içinde araması gerektiğini savunur. O yüzden, insan bilinmeyenleri, mucizeleri, sıra dışı öğrenme isteğini ve hiç durmadan uzayın derinliklerini düşünür ve düşler. Elbette, kendini bulmaya çalışan, her bulduğu vadide, yaylada, dağların zirvelerinde, denizlerin derinliklerinde eşelenen insandan söz ediyorum.

  Psikiyatr Rollo May insanın, özgür, spontane derinliğini uzun yılların tecrübesiyle değerlendiriyor;

  “  Bu durumu sanat yoluyla açık bir şekilde gösterilebilir. Bir resim dürüst olmadığı müddetçe asla güzel değildir ve dürüst olduğu, yani sanatçının ANLIK, derin ve özgün algılarıyla deneyimlerini yansıtabildiği ölçüde en azından güzelliğe uzanan yolun başlangıcına ulaşmış demektir.

  Çocuklar kendi basit ve dürüst hislerini ifade edebildiklerinde yarattıkları sanat eserlerinin her zaman çok güzel olmasının nedeni budur; özgür, spontan bir insan olarak her çizgi içinde zarafet ve ritmi barındıracaktır. Yıldızlar ve atomların hareketleriyle güzellik kavramına dair algımızın altında evrenin ilkeleri olan uyum, denge ve ritm yatar; benzer şekilde beden ve benliğin farklı yönlerini ritm ve dengesinin uyumunda da mevcutturlar.

  Fakat, çocuk kopyalamaya, yetişkinlerden övgü almak için çizmeye ya da kurallara uymaya çalıştığında çizgileri katılaşır, kısıtlanır ve zarafet kaybolur.”

  Duygularımın yoğun zamanlarında, dışa vurumun en güzel sözcüklerimden birisi de “ ellerim acıyana kadar alkışlamak” seslenişidir. İşte, Psikiyatr Rollo May’ın insana, sanata, felsefeye dair bu tanımlamasının özgün halini kavramaya çalışan hücrelerimin tamamı bu alkışı yapıyor…

  Bu durumu, Rollo May’ın, Dr. Tillich’in insanın ruhunda aradığımız evreni her daim görebilir, irdeleyip yaşamın en taze anlarına; yani bu ana katabiliriz.

  Yakın zaman önce izlediğim bir filmde; iki sevgilinin sevdası işleniyor. Heyecanları, yaşama dokunuşları; yaşam pıhtılarına, taze kana; o pembe canlılığa dönüştürmeleri oldukça ilgimi çekti. Bu filmde, erkek ile kadının özgün davranışlarının yanında yine insanın üzerine ilk zamanlardan beri yapışan bir duygu da işleniyor. Siyah saçlı kadın, kahve bakışlarıyla sesleniyor erkeğine;

  “ Beni kıskanıyor musun?” Bu sesleniş, filmin başından neredeyse sonuna kadar devam etti. Kadınına, evrenden yansıyan ışık süzmeleriyle bakan erkek, bu soruya tam olarak cevap veremediği için o anın insani huzursuzluğunu yaşıyor. Filmin sonuna doğru, erkek iş için çıktığı yolculuğa doğru yol alırken, özlediği sevgilisine telefon açıyor. Erkeğin sesi, özlemin yoğunluğundan dolayı heyecanlı değil; söyleyeceği yeni şeyler dolayı; içinde aradığı evrenden ona, onun kalbine çökenlerden oluşan bir demet sözcük için…

 Birbirlerine özlem dolu sözleri söyleyip, seslenişin dokunuşu bittikten sonra erkek kadına şöyle sesleniyor;

 “ Biliyor musun sevdiğim, bana sıkça sorduğun ‘beni kıskanıyor musun?’ sorusuna şimdi cevap vereceğim. Şu ana kadar niçin vermediğimi de buldum. Yeterince özgün, özgür olmadığım için!”

 Kadın, özlem şaşkınlığı içinde ; “ Nasıl! Yeterince özgün ve özgür değil miydin?” söylemine yeni sorular yöneltti.

 Erkek, bir gram eksilmemiş heyecan ve sevgi rüzgârıyla;

  “ Evet, yeterince özgür ve özgün değildim. Çünkü vereceğim cevabı tam olarak yeterli görmüyordum. Kıskançlığımı, bir yıldızın, güneşin ışıklarını söndürmesinden veya bilinen esir kalıpları-sloganları tekrar eden sözlerden, söylemlerden arındırmak istiyordum. Ve şimdi bunu, irademin bize yardımcı olan diğer kültürlerin yardımıyla duru bir netlik içinde görüyorum.

 Evet, seni kıskanıyorum. Çünkü seni seviyorum. Bu kıskançlığım, yok etmekten, kısıtlamaktan, köleleştirmekten uzak… Çok değerli olduğun için, nadide bir çiçek gibi kabullendiğim içindir. Çünkü değerlere, nadide olana her zaman saldırı vardır… Benim kıskanmam, akan nehre barajlar kurmak değil, nehrin doğanın ona sunduğu bütün güzelliklerini ortaya döküş esnasında, nehri kirletecek olanlara duyduğum doğal, özgün ve özgür bir kıskançlıktır; yok etmek için değil, var etmek için; yaşamımızı, daha uyumlu, ritmli bir hale getirmek içindir.”

 Evren ne kadar gizemli, ne kadar genişse, öleceğini bilen tek canlı olan insan da, o kadar geniş, derin ve gizemlidir; yeter ki içindeki evreni bilme cesaretine kavuşsun…

 Güven Serin 


  

10 Aralık 2014 Çarşamba

MERHABA BUSINESS CLASS


Fotoğraf;internetten

MERHABA BUSINESS CLASS

 Ne zaman hava limanına gitsem,  o muhteşem nesneyi; bir uçağı görsem, uçak mühendisliği karşısında nutkum tutulur. Fiziğin, matematiğin, mühendisliğin yasalarına iç kesilmenin yüceliğiyle insan aklına teşekkürü, saygıyı; yetmezlik içinde iletiyorum.

  Yine bir yol, yine bir yolculuk; öğrenimin, öğretilerin bitmediği zamana uçmak; belki de insan denen canlının biricik mücadelesi, zamansızlığa bir şeyler bırakmak…

  Türk Hava Yollarının teknoloji harikası olan uçağına bindim. Şirinliği üst görüntü olarak benimsemiş hosteslerin “hoş geldin” şirinliğine aynı şirinlik ile “merhaba” deme gayretinden sonra hızlı bir şekilde uçağın içine girdim. Mavi perde ile ayrılmış Busıness Class bölümünün içinde geçerken, aşağı yukarı oturacağım koltuklarla aynı olan koltuklara bakıp düşünce hücrelerimi harekete davet ettim.

  Busıness Class bölümü, bazılarının kaymak tabaka dediği, bazılarının tuzu kuru olarak bildiği, bazılarının da “elit” diye gösterdiği insanlara ayrılmış 15-20 koltukluk yer… Onların uçağa koyacağı bagaj ağırlığı biraz daha fazla, oturdukları koltuklar, belki birkaç santim daha geniş. Bir de normal yolcular ile onları ayıran, mavi bir perde… Belki de göksel maviliğin, göksel tabakaların ayrımını anlatan bir şey…

  Uçağın rahat koltuğuna oturdum. Kemerimi bağladım. Busıness Class bölümüne oldukça yakın oturuyorum. Oldukça da rahatım. Normal; yani ekonomik olanı tercih etmiş bir yolcuyum. Yani, gezmenin, görmenin kültüre dönüşmesi için, bütçeye saygı duyanlardanım. Kuru mütevazılığı savunmak, saf iyiliği, hiçbir şeye dokunmadan kirlenmemeyi savunan bir kalem de olmayacağım…

  Elimdeki dergi, edebiyata uzanan dehlizlere rehberlik yaparken, gözlerim ise bir başka şeye; Busıness Class bölümüne adanmış gibi; görev verdiğim hücreler, orası ile meşgul… Uçağın jet motorları yer çekimine meydan okuyan hızla havalandı. Dev kuşun havalanışı, insan denen canlıya, övünme ile korkuyu; yaşam ile ölümü aynı anda; ikisinin arasındaki ince dokunuşlarda sunuyor.

  Uçağın güvenli yüksekliğe çıkmasıyla birlikte verilen işaret sonucu, işini bilen hostesler hemen ikram servisine başladılar. Uçak kalkarken çekilmiş olan mavi perdelerin ardındaki insanları, perde aralıklarından görüyordum. Tam olarak kapalı olmayan perde; belki de, ekonomik bölümdekilere bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Bakın, maviliğin ardında gülümseyen hostesler ilk önce o bölüme geliyorlar. Daha fazla sırıtıyorlar; “buyurun efendim, hoş geldiniz efendim. Neler istersiniz; her şeyimiz sizin için efendim” gibi, alçak gönüllülüğün yapay sunumları, tam da orada oturan efendilerin istediği kibarlıkta; herkes bildiği halde, bilmezlikten gelinen, davranışlar, kibarlıklar; boşluğun hoş saatleri gibidir; ama olmaz ise olmazdır…

  Busıness Class bölümüne biraz daha farklı açıdan baktım. Orada oturan insanların ille de zengin olması gerekmediğini; biraz fazla ücret ödeyerek orta halli bir insanın da en azından; “burada neler oluyor!” merakına dokunmak için ölmeden bir kez yapabileceği uzaklıkta bir seçim…

  İnsanların fark, öncelik, övgü arayışı hiç bitmeyecektir. Bu oldukça uzun, zahmetli bir yolculuktur; insan beyninin, ruhun ile birlikte büyük inşaatıdır aynı zamanda…

  Busıness Class bölümünde oturanlara uçağın aldığı yolun, heyecana uçuşu daha da ılımlı düşünmeme neden oldu. Ayrıcalığı seçmiş insanların aynı zamanda uçak şirketinin daha fazla kazanması için yardımcı olduklarını onayladım. Bu bir seçim işiydi… İlla kaymak tabaka, illa aç egonun sürekli havlayan zarif görünüşlü vahşi hayvanı olmak zorunda değilsiniz…


  İlk önce Busıness Class bölümüne tam bir gönüllük içinde hizmet eden hostesler, maviliğin ardından çıkıp, ekonomik bölümü seçmiş yolculara da gülümseyerek, “ne istersiniz” dediler. Üstelik insanın isteyeceği, günlük ihtiyacını karşılayacağı şeyler; o kadar sınırlı ve anlamlı ki; yeter ki küçük damlalardan beslenmeyi öğren…

  Aynı anda, Busıness Class kavgamı barışa dönüştürmüş olmanın iç beslenmesine döndüm; zarif hostesin uzattığı süt ve kahve dolu bardağımı yudumlarken; Thomas Bernhard’ın ülkesi Avusturya’ya; daha doğrusu orada yaşayan “kaymak tabaka” ya isyanını okudum;

  “ Bu ülkede insanların hep güzel ve hayranlık verici buldukları ne varsa sadece iğrenç ve gülünçtü, evet hep tiksindiriciydi, bu Avusturya’da kabul edilir bir yan bulamadım. Ülkem hep sapkın bir çoraklık ve korkunç bir duyarsızlık olarak göründü bana”

 Tam da Busıness Class ile barışık bir kahve içimi yapılırken, gerçeği hatırlatmak, ancak ekonomik yaşama adanmışlığın eseri olmalı; kulağa, ruha, gerçeğe, evrene pek de uygun bir tını…

Not; Makalem, iç uçuşlar içindir. Uzun yolculuklarda, bütçeniz ne kadar genişse, o kadar ağzını açın; soylu bedeninizin konforu hatırına…

 Güven Serin


 

 

  

9 Aralık 2014 Salı

YÜCE ERCİYES,ŞAŞIRTICI KAPADOKYA


Kamera; Güven Ürgüp


Kamera; Güven  Göreme Açık Hava Müzesi


Kamera; Güven   Zelve Vadisi

YÜCE ERCİYES, ŞAŞIRTICI KAPADOKYA

  Türk Hava Yollarına ait uçak hızla havalandı. Üç günlük kültür turu, insan ve tarihin sesleri, kokularıyla birlikte kendi doğrusuna; bedenimin alt katmanlarına doğru süzülmeye başladı.

  Yağmurlu günlerden sonra, neredeyse yazdan kalma güneşli; bol ışığın mavilikten süzülme töreni olanca yoğunluğuyla devam ediyor. Uçak bu coşkunun, bu süzülmelerin içinde yükseldi göğe.

  Güne serpilen ışık, mavilik gibiydi; evrenden yerküreye, olanca cömertliğiyle akmaya devam ediyor; uçağın camından bedenimin derinliklerine kadar… Camdan aşağıya uzanan gözlerimin görüş açısına, Erciyes Dağının alımlı zirvesi dokundu. Beyazlığın büyük gösteriye dönüştüğü zirve; neredeyse yer çekimine meydan okurcasına göğe yükseliyor.

  Her yolculuk; her adanmışlık bedenin boş depolarını hasat zamanı dolan ambarların doluşu gibi doldurur. İşte, benim depolarım öyle doldu. Kayseri, öteden beri taşıdığı yemek-insan kültürüne, lezzet üstüne lezzet katmış. Büyük, geniş, planlı caddeleri; cadde görünümündeki sokakları, geceye pırıltı saçan ışıklarıyla; İç Anadolu Bölgesine ciddi bir hareket katmış. Öncülüğü şaşırtıcı olmasına rağmen, batı tarzı eğlence hayatına katkısı, gece yaşamına yansımış olan iç sıkıcılığını başka düşüncelerle dengeledim…

  Güneşin, evrenin derinlerinden uçağın camına yansıyan hiçliğe baktım. Gördüğüm sonsuzluk; mavi ve beyazın büyük dokunuşuyla kutsanmışçasına göz alıcıydı. Altımızda kalan pamuk tarlaları; bulutlar, uçağın hızı kadar hız yapıyorlar; 12 Bin metrenin, uzay boşluğunda hiçbir önemi olmasa da, dünyamız, insan yaşamı için ne büyük önem taşıdığını; dışarıda bulunan hava sıcaklığının eksi 54 derecede olduğunu bilerek düşündüm…

  Uçak ilerledikçe, İstanbul yaklaşıyor; Kayseri, Kapadokya geride kalıyor. Yanımda taşıdığım gezi tanecikleri, hızla; bir bütüne doğru, kendi evreninin büyük boşluğunda doğan bebek yıldızlar, gezegenler gibi eksik olan; daima eksik olacak bir başka şeyi, “değeri” tamamlıyor…

 Kayseri ve Ürgüp; neredeyse bir ülkenin ekonomik, sosyal gücünü önemli ölçüde değiştirecek, etkileyecek güzelliklerin olduğu diyarlar… Buralarda insanın insana gülümsemesi, soracağınız yol tarifinin size gülümseyen, sizi önemseyen yüzüyle belli olur… Bandırarak yediğiniz yemeğinizin suyu; Halil İbrahim bereketini sunar; açlığınız biter de yemeğiniz bitmez…

  Ürgüp’te bulunan Abraş Hotel ve taşın; taş kültürünün sadık, istikrarlı kokusu, hotel sahibi Ayhan Bey, akılda kalan şiir sözcükleri gibi, hemen hatırlanacak samimiyet içinde; büyük gözlü, çocuk yüzlü köpeği Panda’yla birlikte…

  Ürgüp, Kapadokya diyarının en önemli yerleşim yerlerinden sadece birisidir. Buradan bütün bölgeye; yeraltı şehirlerine, gizemli vadilere, el işi göz nuru olan Avanos’a, periler diyarı Zelve’ye, kiliselerin tütsü kokularını hiç sündürmemişçesine, yan yana, taşın mimariyle buluşup oyulduğu yer olan Göreme’ye, renkten renge geçerek; yeşilin her tonunu izleye izleye bir türkü uzaklığında erişebilirsiniz.

 Periler diyarını, düşlerin gücüyle anlaya bilir; yeşilin kaç rengine dokunuyorsanız, gri ve sarının da o çeşidine elleyeceksiniz…

   Uçak, hızla yol alıyordu batıya doğru. Hostesler, kaptan ve gideceği yere erişecek insanlar; kim bilir neler taşıyordular; hangi öfkeler, hangi neşeler… Bir tarafın yaşamı yeşili yayılırken, bir tarafın ölümcül renksizliği, yaşarken ölüme itilen güzel bedenler…

 Uçağın en neşeli olanları Uzak Doğunun çalışkan insanları; Japonlar; gülüşlerine, birbiriyle iletişimlerine baktım; küçükten büyüğe, büyükten küçüğe doğru… Manzara, inanılmazdı; neşe perspektif esere dönüşmüş… Çalışmanın, yol kat etmenin, insan yaşamına her an; oluk oluk, damla damla besin taşımanın en güzel insan halleriydi…

 Beden örtüm, insan mucizesi olan tenime dokundum. Kapadokya kokuyordu. Taşın insan mühendisliğiyle, 60 milyon öteden bugüne püsküren ölümcül tüfleriyle Güllü Dağın yaşama katkıları tütüyordu;12 Bin metrede yol alan uçağın güvenli mühendisliğinde, gözlerimle değil, yürek ile bakmanın nasıl bir şey olduğunu; sadece birkaç sözle anlatacak yücelikleri; en az Kapadokya kadar geniş zenginliğe, şaşırtıcılığa sahip insan evrenini düşündüm;

 “her şey yolunda” , “sen varsın” seslenişlerini her daim sevdiklerimize yürek ve yazı diliyle söylemekten kıvanç duyacağımın rüzgarıyla; dokundum, mavilikten bir şelale gibi yağan güneşin ısıttığı, güneş kokan uçağın camına…

 Güven Serin 






8 Aralık 2014 Pazartesi

GERÇEĞİN ARDINDA GİZLİ OLAN


Kamera; Güven     Bergama-İzmir


GERÇEĞİN ARDINDA GİZLİ OLAN

  Nedir, gerçeğin ardında ki gizli şey? Kaç gerçek, kaç gizli şeye perde oluşturur? Bilinemez! Bilinmek istenenler, insanın iradesi ve hisleriyle dengeli bir çağrı sayesinde ortaya çıkar.

  “Söz konusu ne olursa olsun bir şeyi tamamlama çağı değildir çağımız. Parçalar zamanı yaşıyoruz.” Marcel Duchamps bu tespiti yapıyor. Biraz irdeleyince sanatsal derinliğini görüp ürpermemek elde değil.

 Büyük kitleleri; şehirlere doldurdukları milyonları, aynı evde, apartmanda, sitede, mahallede bile parçalara ayırmış durumdalar. Ayrılmamış olup, bunu fark edenler, bir kültürü tamamlama çabası içindekilere şükranlarımı sunarak, içsel ellerimin alkışlarımı yolluyorum.

  Hiçbir söz, hiçbir slogan insan denen canlıyı, eğer yine o insan istemez ise yerle bir edemez. Derin uykuya, hipnotizmanın etkisine terk edemez…

  Zehra İpşiroğlu Robert Ciulli ile yapmış olduğu görüşmede, Ciulli’nin bir anısını dinler;

Bir tiyatro eleştirmeni, bir gün bana şu açıklamayı yapmıştı;

  Saati bütün mekanizmasını alabora ederek paramparça yapıyorsunuz. Sonra da izleyici parçaları bir araya getirerek saati yeniden kuruyor. Aslına bakarsanız bizim dört tane yazarımız var. İlki oyun yazarı, ikincisi yönetmen, dramaturgu ve sahne tasarımcısı, üçüncüsü oyuncular, dördüncüsüyse izleyiciler. Çünkü yaratım etkinliği izleyiciyle sürüyor, izleyici bilinmeze doğru bir yolculuğa çıkmaya hazır olmalı. Bu yolculuk ona durmadan yeni kararlar almaya yönlendiriyor. Ne görüyor, ne görmek istiyor, kararı kendisi vermeli. Öyle ki bu yolculuğun sonucunda kendi içinde de bir dönüşüm yaşamış olsun. Tiyatro ona gerçeğin ardında gizli olanı gösteriyor. Tiyatro perdesini bu bağlamda bir eğretileme olarak da kullanabiliriz.”

  Sanata adanmış bir ismin, korkmadan girdiği insan tünellerinde yapmış olduğu büyük keşfi yine sanatsal konuşmalar sayesinde, tünellerine girememiş olanlara armağan edişi; en az tiyatronun kendisi kadar alkışı hak ediyor.

 Gerçek, gerçeğin ardındaki gizli olan bize en yakın olandır. İşte o yüzden, bu güzel toplumun, bin bir çiçeğin “keşke” söylemleri hiç bitmez. Pişmanlıkları, kahır oluşları, yüce bulutların yağmurları kadar çoktur.

 İşte bu yüzden, eğitim, bu yüzden sanata ayrılacak bir parça zaman; gerçeğin ardındaki gizli olanı da keşfetmemize imkân verecek. Belki, kendimizin bile hiçbir zaman bilmediğimiz, gerçeğin ağır perdeleriyle örtülü bir yetenek, bir insani bakış, fark ediş gün yüzüne, bir güneş gibi çıkıp, yakmaktan çok, var etmeye adanacaktır…

 Güven Serin 


  

1 Aralık 2014 Pazartesi

ARDINDAN BAKTIĞIM ÇİNGENE KADIN


Fotoğraf;İnternet

ARDINDAN BAKTIĞIM ÇİNGENE KADIN

  Oldukça soğuk bir gün, karayel tam da şanına yakışanı yapıyor. Bu durumda ellerinizi soktuğunuz ceplere oldukça saygı duyuluyor. Hele hele başıma taktığım kasketim, kulakları örten ilavelerine ayrı bir minnet duydum.

  Halk otobüsünü bekleyen birkaç kişi arasına girdim. Pazar sabahı olması nedeniyle insanlar güne karışmakta acele etmemişler. Birkaç telaşlı insan; gelip geçiyor ve de daima sırtlarında bir kambur gibi çanta taşıyan öğrenciler…

  Karşı kaldırımda çingene bir kadın, dimdik yürüyor. Açık yeşil incecik örtüsü, onu üşümekten koruduğunu sanmıyorum. Gri paltosu da öyle, eskimiş kahverengi çantası, alaca bir don, şekli şamalı bozulmuş ayakkabıları kış şartlarına uygun görünmüyor olsa da, en önemli şey; çingene kadın, dimdik ve telaşlı bir huzur içinde, sigarasını tüttürerek yürüyor.

 Çingene kadının giyimi, ne kış şartlarına uygun, ne de modaya. Renklerin birbiriyle alakasızlığı onun dik ve huzurlu yürüyüşünü bozmaktan öte, kendi güçlü modasını duyurur gibi, insanlığa bir iyimserlik, bir alın teri, şöleni sunuyordu.

 Muhtemelen günlük işine; temizlik yapacağı apartmana gidiyordu, açık yeşil eşarbını bir aksesuar gibi kullanmış, soğuğa, sokakların insansızlığa, politikanın kirlenmişliğine aldırış etmeyen çingene kadın.

 Onları Romanlaştırdıkça daha onurlu, daha saygın olacaklarına inanan safdillerden değilim. Onların saygınlığı, onların marifetleri, kendilerine has özgünlüklerini görmemek; her topluluğun kusurlu insanlarının da olacağını bilmemek ahmaklıktır.

 Doğduğumdan beri onları çingene olarak tanıdım. Sepet ören, ayakkabı boyayan, “eskici geldi “ yanık sesleriyle bağıran, kalay yapan, keman, klarnet, ritim sazları neredeyse bebekliklerinde çalmaya başlayan; en ufak tınılara göbek kaldıran, neşeli insanlar olarak bildim.

 Benim bildiğim, benim saygı duyup takdir ettiğim çingene kadın, dimdik ve huzurlu bir telaşla; ne karayele, ne de donuk, tembel şehir insanının yalnızlığına aldırış ediyordu. O, kendi kendine yetmeyi çoktan öğrenmiş. Alın terini, emeğin hakkını almayı. O yüzden, dimdik ve o yüzden, sigarasını tüttüre tüttüre, ama birçok insanda olmayan huzur içinde…

  Kirlettiğimiz kavramları yok sayıp, yeni kavramlarla daha gülünç düşmek yerine, kirlerimizi temizlemeli, objektif bilgiden beslenerek, lanet gururun pençelerinden kurtulmayı tercih ediyorum.


  Diktatör Atatürk kitabıyla gündeme gelen Celal Şengör ile röportaja giden gazeteciler şaşkınlığını gizleyemiyor. Çünkü bilgi deryası içindeki koca adam, perdeleri kapalı çalışıyor. Güzelim boğaz manzarasına karşın, perdeler kapalı. Merak eden gazeteci soruyor;

“ Gündüz ışıkları açarak çalışıyorsunuz…

  Bilgi deryası içindeki profesör içimi titretecek bir cevap veriyor;

 “ Ben böyle baykuş gibi yaşıyorum işte, dışarıdaki rezilliği görmek istemiyorum. Boğaz ne hale geldi!”

  Bir tarafta gününü gün eden çingene kadın, o gün kazanacağı 50 TL ve tüttürdüğü sigara; yaşamın en merkezinde. Bir tarafta, bilginin, görgünün merkezinde, ama kendi içine kapanmış, yalnızlığını kalın perdelerle, kitaplarla paylaşan profesör…

  Her şeyin bilgi, her şeyin öğreti olmadığı da ortadadır. Toplumun yarısı, görgüsüzlüğe, bilgisizliğe değil de, yaşam telaşına, yokluğa, yoksulluğa, kimsizliğe teslim edilirse; olacağı budur; yaşarken yaşamaz hale gelen, bilgi ve öğretiler içinde boğulan insanlar…

 Halbuki, öğretileri; bilgiyi, zeka ve duygu değirmeninde işlemeden ve toplumun merkezinden, hatta kenar mahallelerinden bile koparmamaktan yanayım; belki de, boğaza bakan bir yalı, saray değil de, küçük bir viran ev, yaşam, yaşama ilamı, iteneği verecektir bize; tıpkı hızlı, huzurlu ve dimdik işine giden çingene kadının, modaya, renklere, bilinen gerçeklere meydan okuduğu gibi; tüttüre tüttüre yaşam, her an bizi kendine davet edebilir…  

  Güven Serin