13 Nisan 2013 Cumartesi

GÖNÜLDEN GÖNLE MEKTUPLAR


Kamera; Güven   Ganoslar (Işıklar Dağı) 
Gün ağrıyor yine

GÖNÜLDEN GÖNLE MEKTUPLAR

  Masallar, destanlar nasıl geride kaldıysa mektuplarda öyle kaldı… Bu kalış, insanın kusuru ve vefasızlığı değildir elbet. Değişen ihtiyaçların, dönmekten bıkmayan evrenin ve dünyamızın, değişime muhtaçlığının gerekli besinidir diye düşünüyorum.

  Galaksi, yani bizim saman yolumuzun bir dakika içinde aldığı yol, 39 bin kilo metre. Muhteşem, aklın almayacağı bir hız! Bu hızın insan denen canlıya da tesiri vardır elbet. Bu arayış, bu merak ve değişim süreçleri; ölümün yaşama akması gibi, nesilden nesle çeşitlilik gösteriyor. Önce, masal ve destanları, dansları yarattı korku çığlıklarıyla donatılmış insan. Sonra, hikâyeleri, müziği, romantizmi, idealizmi, sonsuza uzanan düşleri yarattı.

  Telgraf, mektup, telefon derken bilgisayar girdi hayatımıza. Birbiriyle bir olan dünya, her ne kadar kendi sınırlarıyla, yaşam sanatlarıyla ayrı da olsa milyonlarca insan aktı birbirinin vadilerine. Kimi karışmakta zorluk çekti, baskın bir kurt gibi, kendi sürüsünün geleceği adına diğerlerini yemek, boğmakla meşgul oldu. Kimi, Kuzeyin, Güneyin, Batının, Doğunun, polenleriyle dölledi kendi çiçeklerini. Asya, Avrupa, Afrika, Amerika oldu; gelip giden milyarlık mesajların, paylaşımların aç insanların parmaklarıyla.

  Mektup ve mektuplaşma benim de çok sevdiğim bir kültürdür. Yazım sanatı, size ait ruhunuzun kokularını beyaz kâğıda aktarır. Her mektup, ya ruhunuzu taşıyan bedeninizin yücelmesi, ya da daha da yok olması demektir. Bazı arkadaşlara güler geçerdim; mektup yazacakları zaman, mahalle mahalle dolaşır, onlara yardım edecek büyükler ararlardı. Hatta mektup yazma kitapları taşıyanlar vardı; hazır sözcükleri, hiçbir cümlenin kendisine ait olmadığı duyguları, büyük bir şair kılığına girmiş insan kurnazlığın-la yazar, çizerlerdi.

 Şimdi, kadın kokulu mektuplar çok gerilerde kaldı. Onları bekleyen, onların postadan geleceği günü büyük bir heyecan ile bekleyen yüzü sivilceli siyah saçlı çocuk da, büyüdü, büyükçe bir deyyus oldu. Ama bazı mektuplar vardır ki edebiyata, sanata inanış ulusların baş tacıdır. Nadide bir eser gibi saklanırlar, nesilden nesle aktarılırlar.

  Goethe’nin sevgilisine, dostlarına yazdığı mektuplar da öyledir işte. Van Gogh’in kardeşine yazdığı mektuplar da öyle.

  Alman şair-yazar Goethe’nin sevgilisi Charlotte von Stein’e 1772-1786 arası yazdığı mektuplardan bazı örnekleri paylaşmak istiyorum:

“ Sevgili meleğim, bu akşam konsere gelemeyeceğim. Çünkü o kadar rahatım ki halktan kimseyi görmek istemiyorum.

                                                    28 Ocak 1776

  Charlotte von Stein’e

  Meleğim ne kadar rahat uyudum, nasıl mutlu kalktığımı, on beş günden beri ilk kez güneşi tüm kalbimle nasıl selamladığımı ve bütün bunları bana bahşettiğin için sana nasıl minnettar olduğumu söylemeliyim. Kalbimi mutlu bir sevgiyle saran nadide kadın, sana söylemeliyim. Ayaklarına kapanır, ellerinden öperim…

                                                 23 Şubat 1776      
 Charlotte von Staine’a

  Canım, sevgilim uzaklara gittim diyerek sakın üzülme çünkü o sana daha iyi ve mutlu olarak geri dönecek. Venedik’e kadar yazmış olduğum günlüğüm umarım yakında eline geçer. Seni her zaman düşünüyorum ve bütün kalbimle seninim.

                                                                         Goethe “


 Dostlar, sakın; çığlık çığlığa geçen zamanın izleri kalmadı, izsizliğin ağırlığını, boşluğun hoş olmayan yalnızlığını çekiyoruz diye hayıflanmayın; her dönemin ayrı nimeti ve külfeti vardır; sadece adaletli olun; ilk önce kendinize, sonra da etrafınıza; kim bilir belki, sevgilinize… 


 Güven Serin


2 yorum:

ÇOBAN YILDIZI dedi ki...

İnsan kalabalığı içinde yaşadığımız enflasyon, duygularımızı ve samimiyetleri tartmamızı zorlaştırıyor. Belki çok insan tanıyor olmak tecrübeleri arttırıyor diye düşünülebilir ama 16. yüzyıl yazarları hangi tecrübe edimi sonucunda yazarlardı diye düşünmek gerekir değil mi? Ya filozoflar?

Guven dedi ki...



Merhaba Zühre. Sanırım, zamanı daha telaşsız yaşıyorlardı. Düşünceye daha duru ve dingin yöneliyorlardı. Düşünce ne kadar berraksa, irdeleme ve esas yolculuk o kadar derin ve uzun oluyor diye düşünüyorum. Esas yolculuk nedir diye soruyorum kendime; sanırım, insanın hiçbir zaman yok saymadığı şey; sonsuza uzanan yolculuğu algılama ve ona hazırlık yapma...