13 Eylül 2012 Perşembe

REALİZM ÖLDÜ YAŞASIN ROMANTİZM


Kamera; Güven   Selçuk Müzesi

Realizm öldü yaşasın romantizm...




REALİZM ÖLDÜ, YAŞASIN ROMANTİZM

   Haberciliğimiz ülke gerçekleriyle birleşince her akşam muhteşem katliamları televizyonlardan izliyoruz. Gün içinde gazetelerden, internetten izlediğimiz yetmiyor gibi gün sonunda muhteşem karalığın hatırına içimiz kararıyor. Elbette yüreğimize kızgın kora dönüşmüş bedenimize pembenin huzur verici damlalarını dökmek de insanlık borcumuz.

  Yakın zaman önce sevgili ustamız Zeki Varan katılmış olduğumuz 30 Ağustos katılmış olduğumuz programda kulağıma yaklaşarak;

“ Sevgili kardeşim senin yazılarını beğeniyorum, takip de ediyorum ama! “ Bilirsiniz bütün beğenme, takdir etme güzelliklerinden sonra bir de “ama” şu soylu ama çok şeyi anlatmak ister bize. Bazen anlatmadan kalır, siz anlamaya çalışırsızın o değerli “ama” nın ne anlatmak istediğini.

  Zeki Varan ağabeyimizden çok önceleri de aynı nazik hatırlatmayı yapan dostlarım oldu. Seslenişleri şöyleydi;

 “ Güvenciğim iyi hoş yazıyorsun ama biraz daha farklı yazsan nasıl olur?”

Nasıl bir fark yani?

“Daha kısa, daha magazinsel veya daha tozpembe”

Beyaza biraz kırmızı döküp pembeye mi dönüştürelim yani?

“Evet, aynen öyle! Bu kadar ciddi bu kadar felsefe olmaz ki canım! Değerli halkımızın canını mı çıkaracaksın yani? “

 Zaman dediğimiz şey akıp giderken ülkemin acı ve soylu gerçekleri de akıp gidiyor. Aslında kırmızıya dönüşmüş haberler, siyaha dönüşmüş ağıtlar ne kadar çok görünse de cümbür cemaat eğlenceler de devam ediyor. Siz istediğiniz kadar kederlere bürünün, istediğiniz kadar ağıtlar yakın; kendi eğlencesini her devirde, siyahlık, kırmızılık içinde yaratanlar olacaktır. Kimileri bilerek dalarlar eğlencenin içine, kimileri ise modadır diye. Kimileri ise zaten eğlence için, eğlenmek için vardırlar.

  Ustamız Zeki ağabeyimiz kulağıma eğilip yazılarımı beğendiğini söylediğinde ve “ama” hatırlatmasını yaptığında ben de karar verip şöyle söyledim;

“Bundan sonra realizme son, yaşasın romantizm!” Gülüşmelerle kararı onaylayıp kadehleri havaya kaldırdık. Gördüm ki bazen değişmemenin savunucusu değil değişimin da içinde olmalı insan. Kadehler havaya kalkarken günün de ağır ağır solduğunu, geceye geçiş yaptığını gördüm. Gün soluyordu ama muhteşem bir müzik topluluğu insanı insanlığın var oluş sebebi hatırına eğlenceye davet ediyordu. Davullar, gitar, viyola ve keman eşleğinde harika bir müzik ziyafeti günle birlikte geceye geçtiler.

  Eğlenceyi bilmeyenler, eğlenmenin insana yaptığı etkiyi düşünmeye, kalkınmaya, üretmeye çeviremeyenler bin yıl yaşasalar da büyük yetmezlikler içinde kıvranmaya devam edecekler. Bellidir…

  İnsan eğlenirken de ağıtlar yakabilir. Eğlenirken de üretimi, sanatı, bilimi düşüne bilir. Ciddiyet görüntüleri içinde karalar bağlayarak, büyük kinler, öfkeler üreterek muhteşem kopuşları, dağılmaları ve kaybedişleri yaşamak zorunda kalırız.

  Elimde büyük bir imkân olsa şu an içeride yatmakta olan; yani hapishanelerde bulunan 130 bin kişi ile günlerce, aylarca konuşup onların ruhlarından, kapana kıstırılmış bedenlerinden süzülen ölümsüzlük iksirine dönüşen güzel damlaları bir kapta toplamak isterdim. Acaba ortaya nasıl bir sonuç çıkardı?

  Ne hazindir ki ne eğlencelerimizin keyfine vara biliyoruz, ne de ciddiyet içinde yüzlerimizi asıp büyük öfkeler ürettikten sonra büyük kayıplar yaşamamızın. Bunları inceleyen bilim dalları var elbet ama bu muhteşem konulara-konuklara ayrılacak zamanı ve maddi desteği kim sağlayacak.

Hükümetimiz mi? Onların işi öyle çok ki, eğitim ve cami işleriyle öyle meşguller ki ilime, bilime, sanata, felsefeye ayrılacak zamanları kalmıyor. İnşallah bir başka yüzyıla!

  Güya realizmi bırakıp romantizme geçecektim! Olacak iş değil! Tamam, şimdi dostlarımın nazik uyarılarını dinleyerek gönüllü bir şekilde romantizme geçiyorum. Önce beyazlığın üzerine kırmızıyı döküyorum. Ortaya çıkan pembe rengin önünde eğilirken buz gibi biramı yudumluyorum.

  Elbette müzik! Ama önce bütün ışıkları kapatıyorum. Yalnız mumları yakacağım. Mumların bir özelliği var; kokulu oluşları. Mumlardan yayılan kokular, yasemin çiçeklerinin kokuları. Sonra tabiata bana katılması için çağrıda bulunuyorum. Hafif bir esinti, yelden biraz daha düşük; tıpkı beyazın üzerine kırmızı dökmek gibi… Sonra, elbet müzik; Paul Mc Cartney’i davet ediyorum. Hafiften çalan gitarlar, kemana çok nazik bir şekilde dokunan bir el ve davula esinti gibi hafiften dokunan müzisyenlerin eşliğinde Paul Mc Cartney söylemeye başlıyor;

My Valentine-Benim Aşkım

Yağmur yağsaydı?
Umurumuzda olmazdı
Derdi ki yakında bir gün
Güneş parlayacak
Ve haklıydı
Benim sevdiğim
Benim aşkım

  İnsan bir mucizenin adıdır. Ne yapmak istiyor, neye karar verdiyse ilk önce kendini, kendi ruhunu inandırıp ikna etmeli. Gerisi muhteşem bir bilinmezlik içindeyken, korkular ve çekinceler taşıyorken dönüşüm başlar; insanın inandığı ve bu inançla fayda, sevgi adına ürettiği her şey; kendi kalıcılığını dünyamızın evrendeki yolculuğu gibi, yol alarak tamamlayacaktır.

Güven Serin 

2 yorum:

hasret senfonileri dedi ki...

"İnsan eğlenirken de ağıtlar yakabilir. Eğlenirken de üretimi, sanatı, bilimi düşünebilir. "

Okuduğum "Yazı'nın" özü bu diye düşündüm ilk önce.. Sonra,
" İnsan bir mucizenin adıdır. Ne yapmak istiyor, neye karar verdiyse ilk önce kendini, kendi ruhunu inandırıp ikna etmeli. Gerisi muhteşem bir bilinmezlik " satırlarına geldiğimde, tekrar başa geçtim ve yeniden okudum..

Yazılarını okumayı seviyorum sevgili Güven.. Hâlâ öğrenmeye, tanımaya, anlamaya AÇ olan beynimi doyuruyor.. Teşekkür ederim.

Guven dedi ki...


Öğrenmeye aç bedenler öğretmeyi de severler ve bilirler; açlığı mide'den öte bilenlerin önünde eğiliyorum.