26 Şubat 2014 Çarşamba

SESLİ BİR RÜYA

Kamera; Güven   Burgazada

Bu güzel Adayı korumuş, kollamış tüm güzel
insanlara selam olsun.
Biliyorum ki ruhu güzel olanlar; biraz sümbül, erguvan,
nergis biraz da karanfil kokarlar; biliyorum...


SESLİ BİR RÜYA


 Yeri göğü inleten ayak sesleri; rüyaları, en güzel rüyaları bile delip geçiyor. Ordular, uygarlıkları yerle bir eden, yaşamı ölümle kutsayan ve sonra bütün ölümler üzerine yaşamlar; uygarlıklar kuran ordular geçiyor; şımarık, alabildiğince özgür rüyalarımın içinden…

 Maun ağacından yapılmış büyük ve yaşlı kapı ona yakışan yavaşlıkta; ağır ve gıcırtı ile açıldı. Büyük, çok büyük bir kütüphaneydi açılan kapının ardındaki salon. Yüz bin kitabın bulunduğu, uygarlıklardan geriye kalan ilimleri, bilimleri, hikâyeleri, sanatları anlatan kitaplar…

 Kapağı deriden erguvan renkli bir kitap açıldı ve erguvan koktu her yan. Sonra kitaptan buyurdu bir ses;

“ Bizans’ın kutsal ağacı ve rengi erguvandır” dedi. Diğer ses ise; “ Erguvan lanetlidir.” Dedi. Hâlbuki her çiçek, her renk, her koku ve ses; kendi kutsanmışlığı içinde doğarlar. Ama her ses, her renk aynı adaletli, şefkatli sevgilere, sevgililere ait olmazlar.

 Rüya bu ya; birden bütün çevre erguvan ağaçları ile doldu. Erguvan koktu her yan. Mor renkli küçük çiçekler, savaşı değil barışı, hoyratlığı değil sevişmeyi anlatıyordu.

 Bazen bir değil birkaç rüya iç içe girer. İç içe karışmış zamanlar gibi. Siz hatırlamaya çalıştıkça onlar da daha bir, birbiri oluverirler. Hangisi hangisinin başı, sonu veya ayrı olanı anlamaya çalıştıkça karışıverirler eğlenceli panayırın içine.

Bir ses yayılır rüyaların renkli hatırına;

“Bu dünya kardeşim seven sevene. Bu ne dünya kardeşim böyle. Bir garip buruk içim; bilmek ki niye. Belki de sevdiğim yok diye.”

Sonra başka bir ses yayılır diğer sesin içinde;

Bak kardeşim. Elini ver bana. Gel kardeşim; neşe getirdim sana. Al kardeşim; ye, iç oyna. Sar kardeşim kolunu boynuma. Sev kardeşim canım feda yoluna. Dünyaya geldik bir kere. Kavgayı bırak her gün bu şarkımı söyle. Sevdikçe güler her çehre.”

 Rüyaların çiçekleridir; sümbüller, erguvanlar, nergisler. Bir gölge gibi çıkar rüyanın içindeki kadın; elinde demetlerce nergis ve sümbül tutar. Denizi yalayan kaygan kayanın üzerinde, mor bir elbiselin içinde beyaz bir tenle, siyahtan kahveye geçen güneşi ile gülümser. Denizin kızı, göklerin yıldızı; size merhaba diyen ufuk çizgisinin gizemli ışığı gibi ses verir;

 “Kokla bu çiçekleri ey insan! Ama acıktırır koku insanı.Bir tanrıça kadar gizemli ve uzak, bir rüya, bir gerçek kadar yakın olan kadın böyle seslendi. Böyle dedi ve rüyanın içindeki erkek kokladı çiçekleri. Önce nergisleri, sonra sümbülleri! Ve sonra erkek seslendi;

Acıktım ben! Sevginin sevgilisine acıktım…”

 Alabildiğince deniz ve kayalık; beyaz köpükleri ile esen kuzey rüzgârı. Ağaç ağaca, çiçek çiçeğe, insan insana karışmış gibi; rüya rüyaya karışmış. Taşların hemen yanına serpilmiş küçük çalı kümelerinin koruyuculuğu altında bir sürü çiğdem doğmuş. Baharın acelecisi olan çiğdemler; badem çiçekleri gibi telaşlıdırlar. Sarıdırlar, beyazdırlar, mordurlar; rüyalar gibi…

 Denizin içinden çıkmışçasına kaygan kayanın üzerinde duran mor elbiseli kahve bakışlı kadın, bir iki adım daha geldi. Elinde beliren büyük yeşil örtüyü yere serdi. Ve buyur etti rüyanın efendisi erkeği.

Erguvan kokan kadın fısıltı ile seslendi;

“ Bir flüt sesi duyuyorum/Yoksa bu bir kuş mu?/Gün ağarıyor/İşte yine çıktı/Denizin içinden/ beklediğin turuncu.”

 Sesli rüyalar böyledir işte; İnsana unuttuğu insanlığı hatırlatır. Ama büyük insanlık unutulanları hatırlamak için ne rüyalara, ne yüz bin kitaplık kitaplıklara büyük minnetler duymazlar. Dokunuşların, seslerin ıslak nefeslerin büyüsü ilgilendirmez büyük kurnazlığın peşine düşmüş sefil efendileri…

 Rüyalar, kaybolmuş insanlığı, insanlığın erişmek istediği cenneti ararlar. Marmara Adasında, Büyükada’da, Gökçeada’da, Bozcaada’da, Burgazada’da arananlar hep aynıdır. İda Dağlarında, Ganoslar’da Istranca Dağlarında, Taş Kilisede, Camide, Sinagoglarda arananlar da aynıdır…

 Kalpazan Kayada, Sarıkız Tepesinde arananlar da aynı. Erguvanlar, sümbüller, nergisler, karanfiller bu yüzden tekrar tekrar açarlar. Kokular, renkler, ıslak nefesler unutulmasın, kötülük galip gelmesin diye…

 Sait Faik, bu yüzden hiç ölmez, bedeni toprak olsa bile. Sait Faik Burgazada’da her gün uğradığı kahvede konuşur, rüyaların insanlarına;

“Artık kendimden kurtulmuşum/Kırmışım zincirlerimi/Şimdi karadayız/Şarkılar söylüyor/Karayel telgraf tellerine/Bir taka geçiyor fırtınadan/Yeni şeyler seviyorum, yeni şeyler.

Coşuyorsam gün olur,
Gün olur kederli isem,
Bunlar çocukluk değil,


Değil ARKADAŞIM!


Bunlar kırk yaşında başlayan
Bir lambanın aydınlığı!

 Güven Serin/ ARŞİV

2 yorum:

momentos dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Guven dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.