22 Nisan 2015 Çarşamba

VAHŞİ HAYAT


Fotoğraf; http://www.filmloverss.com/vahsi-yasam-vie-sauvage/



VAHŞİ HAYAT

  İstanbul 34. Film Festivali 19 Nisan’da sona erdi. Onlarca sanat yapıtı izleyici ile buluştu. Birçok mekânda gösterime giren filmlerden bir tanesini de biz izledik. Fransız Kültür Merkezinde saat 11:00 de gösterime giren “vahşi hayat” filmi, sıradan bildik bir batı hikayesini anlatırken, ipek böceği gibi ağır ve azimli bir şekilde sanatın örgüsünü gerçekleştirdi.

 Her şey gönüllü, azimli bir akış ve kabul ediş töreniyle oluyor. Bedene damlayacak küçük bir şey; ruhun onayı, iradenin çağrısıyla oluyor. Film; komün yaşamı terci eden, uygarlık diye bizlere yutturulan yaşamı reddeden bir adam ve tam tersi, komün yaşamı, çamurlu, tozlu, yerleşik olmayan bir şey olarak görüp, bu yaşamı reddedip uygar yaşama; her gün duş alabileceğimiz, bolca midemizi şişireceğimiz yağlanmanın, borçlanmanın, esaretin bol olduğu yaşam…

 Kadın, komün yaşamı yetersiz, kapalı bir tarikat olarak görüp reddediyor. Bu reddedişi üç çocuğunu da yanına alarak kaçarak onaylıyor. Erkek ise komünü, sosyeteye karşı, dış dünyanın renkli aldatmacalarına karşı sığınılacak bir liman olarak görüyor. Ortaklaşa üreterek, paranın, düzenin dışında da mutlu bir hayat olabileceğini; seçtiği ortak yaşama düzenli, kararlı ve inanmışlık içinde göstermeye çalışıyor.

 Vahşi Yaşam filmi gerçek bir hikâyeden yola çıkılarak sinema perdesine aktarıldı. Bu filme örnek olacak milyonlarca benzer yaşamdan sadece birisi. Bir tarafta her türlü sürprizleri, seçenekleri olan sosyetik yaşam! Bir tarafta ise, beslediği keçi, tavuk, ördek, kaz, at, inek ile kendi kendine yetmeye çalışan dışa kapalı topluluk içinde var olmak…

 Kadın ile erkeğin çocukları 8-10 yaş aralığında. Kadın, çocukların eğitim çağı geldiği için, komün yaşamın sıradanlığı karşısında bu yaşamı terk ediyor. Çocukları da yanına alarak kaçıyor. Sığındığı yer uygar dünyanın içinde mutlu bir yaşam süren anne ve babasının yanı. Çocuklar için okul, hastane, yepyeni öğretiler ve eğlence; aynı zamanda yepyeni yaşam demek…

 Erkek, delirmişçesine karşı çıkıyor. Saldırıya geçiyor; yakıp, yıkmadan… Kadının en hakiki seçimini, sosyetik bir şey olarak algılıyor. Onu anlamaya çalışıyor. Ama mümkün değil… Çünkü onun inandığı tek şey; komün yaşamı… O, her şeyi orada var etmek istiyor. Çocuklarına bile eğitimi kendisi veriyor. Okumayı öğretiyor. Hayvanlarla, bahçeyle uğraşı, onlardan elde ettiği besinlerle yaşamın büyük çığlıklarına, girdabına esir düşmeden de eğlenceli olabileceğini gösteriyor…

  Çocuklar, çocuk tercihlerini kararsız da olsalar babadan yana yapıyorlar. Birçok çocuğun yapabileceği şeyi yapıyorlar. Çünkü babalarını seviyorlar; akılları, bölünmüş hissiyatları annede kalarak... Babalarının davet ettiği yerde, doğallık, hayvanlar ve sorumluluktan uzak gevşek, eğlenceli bir şeyler var…

 Her çocuğun eninde sonunda tercihi bu değil mi? Bugünün büyükleri; bizler; çocukluğunu yaşamamış, dengeli, sosyetik, bolluk içinde bir hayat için yirmi yıllık eğitim süreci, çocuk bedenlerin gelişim eğlencelerini ertelemeye yol açmıyor mu? Bu bastırılmışlık eninde sonunda o büyük çığlığa, sıkkınlığa yol açtığı için doyuma ulaşmamış sosyetik yaşamı dengeleyen ilaçlar yine doğanın içinde inşa edilmiş lüks mekânlarda aranması bu yüzden değil midir?

 Bu filmi bazı yazarlar “sosyolojik görme deneyimi” olarak kabul ediyor. Bende bu görme deneyimi, öğretilerin derin ormanında yol, iz bulma, koku ve nefes alma deneyine çevirdim.

  Filmin sizi sıkacak zannettiğiniz konusu sanatın ahengine, besleyiciliğine dönüşüyor. Yaşamın harika bir satranç oyunu, muhteşem bir tiyatro sahnesi olduğunu hatırlatmadan başka bir amacı olmadığına inanıp, Fransız Kültür Merkezinin dar koltuk aralarına sıkışmış bacaklarıma hükmeden durgun kan dolaşımım bile canımı sıkıp, filmden koparamadı.

 O mu? Bu mu? ; Siya mı? Beyaz mı? Bizi iki tercih arasında bırakan anlayışı da sorguluyor sanata dönüşen film; insan zekâsının, yaşam için kendi formülünü de oluşturması gerektiğini hatırlatıyor. Yaşamın ince çizgisi var; tam da sanata yakın olan bu ince çizgi; belki de bütün renkleri, seçenekleri anlatıyor.

 Köle olmadan da uygar hayatın içinde kalınabileceğini; seçimimiz bir dağ başı da olsa, diğer insanlara bir şekilde ihtiyacımız olabileceğini, yoksulluğun, yokluğun hiç bitmeyeceğini ama azalabileceğini; haksızlığın, adaletsizliğin her çağda var oluş sebeplerini insanın hiç bıkmadan kendi çevresinde dengeye, adalete, sevgiye dönüştürebilme şansı ve hakkı olacağını da bize bırakıyor.

 Fransız yönetmen Cedric Kahn iyi bir esere imza atmış. Paco, erkek kahraman çoğumuzu vahşi hayata çağıracak. Karısı ise uygar dünyaya… Ama biz en çok çocuklara adanacağız; birçok defa kurban edilmiş; seçme şanslarının olmadığı yaşlarda, büyüklerin tercihleriyle onlara dayatılan dünyayı, büyük olduklarında nasıl reddettiklerine, ciddiye almayışları donuk, ciddi ve korkmuş gözlerle bakacağız…

 Güven Serin 





2 yorum:

ASİ VE MAVİ dedi ki...

İnsanlar yaşamla birlikte inandığı şeyleri sorgulayabilir, yaşadıkları; aldığı kararları bozdurabilir, kaldı ki gerekçe sağlamsa bu ayıp da değildir.

Zaten mantığı ve gerekçeleri açıklanamayan bir değişimin içinde ne samimiyet nede içtenlik olur çünkü değişim bir süreçtir, sağlam gerekçeleri ve mantığı vardır.

Değişim; başkalarının yaşam hakkına daha hoş görülü, daha insancıl bakış açıları getiriyorsa, bu gelişime kim dur diyebilir.


Vahşi hayat; zincirlere vurulmayan, basmakalıp düşünceleri olmayan, doğal yaşamın koynunda, kapitalist düzeni ret edip komün yaşamı tercih olarak kullanan bir insanın kendi öz iradesiyle seçtiği yaşamın izleri sürülüyor.
Bu izler beraberinde ''gelişen,değişen,yenilenen'' dünyayı da ötelemeden anlamamız gerektiği gerçeğini gösteriyor.
Yapılan seçimler ve seçimlerin çizdiği yollar kişinin kendi iradesiyle yön bulsa da başka insanların tercihlerini de göz ardı etmememiz gerektiğini '' kaybedilen zamanlar'' hanesinde acı bir şekilde görüyoruz.
İnsan şehir yaşamını, doğal yaşamdan koparmadan, yada doğal yaşamı tercih ederken modern yaşamdan kopmadan da hayatı anlamlı yaşayabilir.
Hep bu algı oluşturuldu ''ya şehirli,ya köylüsün'' bana hep eksik bir tanımlama gibi geldi. İnsan, tüketim çılgınlığını ret ederek, kendi öz iradesiyle bilinçli tercihler yaparak, yaşamdan kopmadan yapabileceğinin en iyisini yapmak için çaba harcamalı yoksa doğanın ve şehir yaşantılarının insanla alıp veremediği hiç bir şey yok. Bizim yüklediğimiz anlamlar ve beklentilerimizle ''olumlu yada olumsuz'' hayatımıza giriyor. Şehir demek, beton yığını demek değil. Buda bir kültür aynı zamanda.
Sınırları koyan da insan,yıkan da insan.
Vahşi Hayat Filmi; bunu çok net ve açık sunmuş ebeveynlere. Katı ve toleranslı olmayan kararlar, öngörüden uzak tercihler ve kişilerin kişisel zaafları çocukları nasıl bir savaşın içerisinde bırakıyor.
Böylece yarına yorgun ve duyguları hırpalanmış, hiç bir şekilde kendini bir yere ait hissetmeyen yüreği örselenmiş çocuklar.

Çok teşekkür ederim, benim güzel dostum, hepimize süzülen bir şeyler var bu filmde. Kaldı ki, insan olmak adına, insanca tercihler adına, insan insana tutunarak yaşar...

Olcay Kasımoğlu

Guven dedi ki...


Bilginin,görgünün esas yolculuğun dostlarından birisi de sinema sevgili dostum. Kırk yıl önce çocuklara bir tek şey söylenirdi; " oku ve kendini kurtar!" şehre, maaşlı bir işe kavuştun mu ölsen gam yemezsin mantığı... Uzun yıllar çile,acı,göç yaşamış insanların en doğal rüyası... Elbet;ama daha önemlisi ;her yerde,eğitim,iş,huzur olabileceğini hiç kimse düşünmedi. Şehirlerin de şehir olmaktan çıkacağı, köy ve kasaba bile olmayacağını kimse hesaplayamadı; çünkü esas hesap yapıcıların hesabı başka. Öncelikleri, mimari, mühendislik,felsefe,sanat,spor değil... Bu yolculuk çok uzun... Hiçbir şey tam olarak terk etmez bu dünyayı, ne iyilik, ne kötülük... Her daim,yola çıkmış yolcunun dostları olacaktır;kıt olan dostların damıtılmış sevgileri oldukça güven vericidir. Bol olan ise, şımarık, donuk ve sevgisiz ve oldukça tehlikeli... Yüreklerin daha seçici, bedenlerin daha hissedici olması adına; sinema diyorum;sesin,görüntünün,hissiyatın ve motor seslerinin olduğu o beyaz perde...