21 Nisan 2015 Salı

RENK İÇİNDE RENK


Kamera; Güven   Tekirdağ


RENK İÇİNDE RENK

 Bilhassa gündüz dinlenme, etrafı izleme molası verdiğim liman çay bahçesi ada keyfi, ne lüks şey, Her taraftan bilgi yağdığı, gürültünün insan sağlığını zorladığı anlarda limanın kendine has dinginliğine sarılmak bakım için limana çekilmiş teknelerin derdine derman olmak kadar anlamlı…

  Yine öyle bir gündeyim; baharın ılık esintileri, kuzey rüzgarının soğuk üflemesiyle dengeleniyor. Şeftali ağacı kendi sırasını biliyor. İğdelerden önce, kiraz ve badem ağaçlarından sonra çiçek açıyor.

 Şeftali ağacının pembe çiçekleri, biraz dikkatli bakınca beyaza dönüşüyor. Beyazın içindeki duruluk ise size ait bütün kapıları zorluyor; ister masalın, ister mitin içine girin. Sizin hikayenizi şeftali ağacı, pembe ve beyaz çiçekleriyle anlatıyor.

 Pembenin içine gizlenmiş beyazlık; beyazlığa hâkim olan saf duruluk; merhamet, sevgi, sevecenlikle süslü bir bebek kadar çekici. Alımına da diyecek yok; gururdan arınmış dişi, bilge bir alım…

  Limana, renk içinde renge bakarken birbirinden bağımsız ama birbirine saygı içinde ne kadar çok objenin, nesnenin insanın; kısacası canlının olduğunu fark ettim. Renk renk küçüklü, büyüklü kayıklar, tekneler. Fırsat kollayan kartal görünümlü martılar. Ağlarını temizleyen balıkçılar. Bisikletle sahilden geçen turist adam! Limanı seyreden çocuklar. İğde ağaçları altında çay için telefonla konuşan kızlar…

 Birkaç gün önce izledim Mandıra Filozofu İstanbul filmini irdeledim. Buradaki derinsellik, her nesnenin kendi içindeki ahengi filmin içinde de var. Birol Güven ile Müfit Can Saçıntı iyi bir eser üretmişler.

 Tam da her şeyin anlamı yitirilirken, renkler solar, insanlar şehirlerin apartman görünüşlü hapishanelerinde kimsesizliğe gömülürken; soğuk bir duştan daha etkili, henüz kendini kaybetmemiş insanı ilk önce kendi olmaya davet eden, sonra yaşadığı topluma ne büyük ihtiyaç duyduğunun önemini anlatan çok değerli bir film…

 Büyük sandığımız koşuşturmaca içinde ilk önce sağlığımızı kaybediyoruz. Malımızı, mülkümüzü, komşumuzu, akrabalarımızı; sonra hiçliğin içinde yarı ölü, yarı diri kimsesiz yaşamlara gebeyiz…

 Göçebeliğin bile ciddi bir anlamı, sorumluluğu vardır. Ne zaman ve nereden göçeceğini bilemezsen; canını, malını telef edersin. Peki, ama bizler ne zaman yerli olacağız? Bu göç ne zaman duracak? İnsanlar oranda oraya akıyor. Bu akıntı, köklerimizi sürekli buduyor. Kültürlerimizi; yüzlerce yıl biriken folklorik değerleri, insanın her daim arayacağı öz saygıyı, toplumsal desteği yerle bir ediyor.

  Her şey lüks, her şey bize ait değilmişçesine; en ucuz mendilin en bolluk zamanında bile yerlere tükürmeye devam ediliyor. Kuruyan ellere en ucuz, en bol kremler sürmek yerine tükürüğümüzle el yumuşatmaya çalışırken; trajedileri komik algılarla içselleştirmeye çalışıyoruz. Komediye ise kara mizah gözüyle bakıyoruz.

 Bir şeyler eksik. Renkler, renklerin içindeki diğer renkler… Sesler, seslerin içindeki diğer sesler…

 Paylaşılamayan mülkler, sürekli çizilen sınırlar; bitmeyen kurnazlıklar, bir türlü ikinci kuşağa geçmeyen kültürleşemeyen zenginlikler…

 Bu ahenksizliğin bütün cevaplarını verecek kurumlar var; Üniversiteler… Bir türlü özerk, özgür olmayan, olamayan üniversiteler ancak bu garip yaşamımızın eksiğini saptayacaktır.

  Limana sinmiş tenhalık içinde şeftali ağacının pembe çiçeklerine bakıyorum. Kimi açmış, kim henüz tomurcuk halde. Pembeye tutunmuş beyaz. Beyaza ait saf duruluk…

 Güven Serin


  

2 yorum:

Hamiyet Akan dedi ki...

Farkındalık hayatı anlamlı kılıyor. Senin sayfanı işte bu yüzden çok seviyorum bir çiçeğin içindeki renklere kadar hayatın farkındasın, teşekkürler arkadaşım. Selam ola...

Guven dedi ki...


Ben teşekkür ederim Hamiyet. Bilinen renkleri,bilinecek olanları bize fısıldayan şairlere,yazarlara minnet duygum her geçen daha artıyor;tortuyu üzerimizden atma becerileri hep var ,hep devam edecek...