5 Mart 2012 Pazartesi

NAMUSSUZLARIN EN NAMUSSUZU

Kamera;Güven  Selçuk Müzesi Ziya Gürel

Bazen şiirlerde, heykellerde, bazen de
resim sanatında aranır namus...

Kamera; Güven  Selçuk Müzesi ARTEMİS

Apollon güneşi, Artemis ayı temsil eder.
Ciddi yüzlü, güzel endamlı Artemis...
Saf ışığın tanrıçası; öyle bilindi öyle
söylendi...

NAMUSUZLARIN EN NAMUSSUZU


 Değişen zamanla birlikte kavramlar, inançlar, yaşam biçimleri de değişiyor. Bilinen hep söylenen “namus” anlayışı da değişiyor elbet. Az da olsa, yavaş yavaş da olsa…

 Sıradan zamanların sıradan insanlarına “namus” nedir diye sorsak; bize bilinen en doğru cevabı verecektirler; “ iyi ve doğru insan” Namusu hep böyle bildik böyle belledik. İyi ve doğru insan! Toplumun ahlak kurallarına saygılı, verdiği sözü tutan, çevresine zarar vermekten kaçınan insandır. Devletin malını kendi malı gibi görüp kollayan, haram yememeyi, hem manevi hem maddi açıdan aklından bile geçirmeyen insan, olarak biliriz, bellemişiz.

 Şimdi bu güzel bu koca ülkede kimsenin namusundan şikâyet etmek, kimsenin namusunu sorgulamak gibi bir şey yapmayacağım. Haddime bile değil. Üstelik bu güzel, bu doğru ülkede herkesin namuslu insanlar olduğunu düşünüyorum. Bir tek kişi hariç! Bir tek insanı namuslu görmüyor onu namussuzların en namussuzu görüyorum

 Fakat o insana sorsan, dünyanın en namuslusudur. Bir de size akıl vermeye kalkar. Namus apış arasında değil, beyinde, yaşam biçiminde, bilerek kimselere zarar vermemede gizliymiş. Hatta bilmeyerek verdiğin zararın şiddetini, derecesini bile ölçecek beyin egzersizleri yapmalıymış insan! Öyle namussuz birisi ki aklınca ilimi, bilimi de ortaya atarak, kendince felsefe de yaparak aklımı karıştıracak.

 Namus deyince, ar perdesi deyince, zina deyince hop oturuyor hop kalkıyor. Neymiş efendim bu konuda Alman yazar-filozof Goethe’ye sığınır ona güvenirmiş. Büyük Goethe “zina iyi değildir, kötüdür ama birbirin seven iki insan görürseniz onları anlayış ile karşılayın.” Demiş, yazmış ya; yüzyıllar ötesinden Goethe’ye gidiyor da onun yardımını istiyormuş! Olacak iş mi bu?

 Bu adam; bu namussuz adam ikide bir: “ namuslu insan çevresini, doğayı da temiz tutar ona zarar vermekten kaçınır”, diyor. Ya, sen kimsin bu konularda konuşmak kim! Güya doğayı seviyor, çevreye karşı derin bir saygısı varmış! Bir defasında cebinde mendil yoktu. Hava rüzgârlıydı. Yakında da çöp tenekesi kutusu da yoktu. Gitti kendine göre ıssız bir köşe buldu ve oraya tükürdü. Aslında tükürmeyi bile beceremedi. Tükürük üstüne geldi.

 Ama lafa gelince bir mendil elli kuruşmuş, içinde on tane varmış, yere tükürmek insanlığın en hoyrat, en pis davranışıymış diye de nutuk atıyor. Sen kimsin be adam bize nutuk atacak! Güya dışarıda çekirdek yiyesi gelse bile bir elinle yer, diğer elinle kabukları avucuna biriktirmiş. Sonra da en yakın çöp kutusuna atarmış. Bak bak; bunları büyük iş, büyük meziyet olarak anlatıyor. Görmüyor mu ki bütün şehir halkı kabuklarını yerlere atıyor. Hem de bu işi büyük bir namus ve temiz bir iman anlayışı içinde yapıyor.

 Bu adam, dünyanın, gelmiş geçmiş en büyük namussuz ve imansız bir adamı olmalı. Böyle yapmakla, diğer temiz imanlı, namuslu insanları da rahatsız ediyor. Ona göre en büyük namussuzluk devletin malını çalmak-çarpmakmış. Aldığın borcu ödememek, diğer insanların hakkını yemek, bizi biz yapan tabiatı katletmekmiş ona göre en büyük namussuzluk!

 Dünyayı parsellere ayırmanın hiçbir anlamı da yokmuş. Hiçbir din, din adamı bu işin taraftarı-aydınlatıcısı olmuyor diye şikâyet de ediyor. Âdem ile Havva bu dünyanın ilk sahibiyse, hepimiz kardeş isek, bölme, bölüştürme ve vizeler, ayrıcalıklar niye, diye de şikâyet ediyor.

 Dedim ya dostlarım, öyle büyük namussuz ki, kendi ülkesini eleştirmekle kalmıyor, başka dinlere, başka dillere, başka ülke insanlarının insanlık için savaşmalarına da dil uzatıyor. Bu en büyük namussuz adam bütün dünyaya zararlı bir canlı!

Sevdiği şarkılardan birisi de Sezen’in “namus” şarkısıymış. Aklınca da biliyormuş gibi mırıldanıyor;

Aradım yıllardır seni her yerde/Bir türlü karşıma çıkmadın namus/Nihayet bir yerde rastladım ama utançtan yüzüme bakmadın namus.”

 Sen kimsin Sezen’i ağzına almak kim be adam! Birkaç kitap okudu diye kendini filozof sanıyor. Güya gençliğinde bilim dergileri alırmış. Bilimin B harfinden olduğunu bile bilmez. Deyyus öyle bir böbürlenir ki, güya gökte bulunan ışık saçan yıldızların bazıları çoktan yok olmuş. Ama o kadar çok uzak mesafede duruyorlarmış ki ışığı ancak bize ulaşıyormuş. Aslında biz yıldız ışığı gördüğümüz yıldızların bazıları yüzlerce yıl önce yok olmuşmuş.

 Görüyor musunuz namussuzun yaptığını, yerle uğraşmayı bıraktı göğe de dil uzatıyor. Güya yıldız kaydı, yıldız düştü dilek tutun deyince o kayanların yıldız olmadığını, gök taşlarının dünya atmosferine girerken yanmadan meydana gelen ışık olduğunu söylüyor. Bu adam tam bir insanlık suçlusu, milletin yüzyıllardın inandığı inançlara da dil uzatıyor…

 Doğru dürüst şarkı söylemeyi bilmez, eski komünistlerden, sonraki döneklerden Cem Karaca’nın “namus” şarkısını da çok severmiş. Bütün şarkıları, şiirleri sanki o keşfetmiş. Ne olacak, adamın ruhu komünist. Temiz ruhlu olsaydı, Murtaza gibi kurs görüp amirlerinden sıkı bir disiplin alsaydı böyle şarkıları dinler, böyle sanatçıları sever miydi hiç?

 Bu adam öyle bir namussuz ki, dili ve canı olmayan bostan korkuluğu Kör Kamil ile bir hayalden ibaret Hüsmen Amca’yla bile dostmuş güya! Ulan deyyus, ulan büyük namussuz sen kimi kandırıyorsun!

 Düştüm mahpus damlarına öğüt veren bol olur… Toplasam o öğütleri buradan köye yol olur… Namus belasına gardaş; döktüğümüz kan bizim. Hep bir hâllı; Turhallıyız biz, bize benzeriz. Yüz bin kere tövbe eder yine şarap içeriz…

 Güven Serin







4 yorum:

ruhgezgini dedi ki...

Ah kardeşim ne namuzsuz namuslular gördü bu memleket. Saymaya kalksak ömrümüz yetmez. Sen üzme kendini. Aslında en iyi onlar bilir kendilerin ne namuzsuz oluğunu, kafalarındaki tilkiler cirit atarken içlerinde. Sağlıcakla.

Guven dedi ki...

Ah kardeşcezim-anam-babam ben nasıl üzmeyeyim kendimi; yaz dedi tabiatın ve kainatın soylu sesi; hisset ve yaz; üzül,düşün, düşle ki yeni duyumsamalar, yeni algılar açılsın.

Teşekkür ederim Ruhgezgini.

Arzu Sarıyer dedi ki...

6. SONE
Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen' e
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

William SHAKESPEARE

Çeviri : Can YÜCEL

Çok derinlere inmesini bilemem ama yazınızı okuyunca ilk bu dizeler geldi aklıma.yüzyıllar ötesinden bir sesleniş.İsyanınıza çok üzüldüm bileseniz...

Guven dedi ki...

Marcus Aurelius evinden her çıkışında şöyle seslenirmiş;

"Yine bugün bir sahte vakara, bir yalancıya,bir haksızlığa, bir akılsıza rastlayacağım."

Acaba diyorum bir sabah da Marcus Aurelius'un peşine mi takılsam; bir de onun güzü ile baksam bu dünyaya. Ama bir yandan da Haldun Taner'in yaptığı gibi seslenişi, hikayeyi iki bakış açısından mı anlatsam! Bir iyi bir kötü, bir çirkin, bir güzel...

Hepsi bir yana sevgili öğretmenim tabiat hareket sayesinde yaşam sunuyor. Yaşamın yegane kaynağı hareket; milyarlık hücre deposu insan, tatlı bir esintiyi, bir dost sesini de kıymet bilip, bir yudum su ve bir parça ekmek ile güzel şeyler çıkarır ortaya. Bazen tabiatın rüzgarı, fırtınası, bazen en dingin bir günün taklitçisi olur; insan denen güzel canlı.

Çok teşekkür ederim sevgili öğretmenim. Selam Olsun.