16 Mayıs 2011 Pazartesi

RUHLAR YAŞIYOR

Kamera; Güven   Doğa Irmak(küçük arkadaşım)
Taptazedir çocuklar; daha kirlenmemiş,
kurnazlığın nasırları ile kaplanmamıştır bedenleri.
Ama, temizliği-arınmayı yine bu kirlilik ve kurnaz
nasırlar davet etmez mi bizlere? Ödenesi ve
beklenesi bedelleri vardır arınmaya giden muhteşem
dinginlikte...


RUHLAR YAŞIYOR



 Keriman teyzemi bu dünyadan uğurlayalı on gün oldu. Hastalığı ile mücadelesini duyduğumda dipsiz bir hüzne dalmadım nedense. Çünkü bu kadın, zaten doğdu doğalı hep mücadele içindeydi. Fakir Baykurt’un Irazca Anası gibi sürekli mücadelenin merkezindeydi. Elleri hep ıslak; ya ahırdan yeni gelmiş, ya yemeği ateşe sürmüştü. Ya da sürekli haylazlık yapan oğullarına tüm köyün duyabileceği şekilde nasihatler veriyor olurdu.

 Ölüme herkes inanırmış da, kendinin öleceğine kimse inanmazmış. O da son nefese kadar hastalığı dert etmedi kendisine. Sanki tüm yüklerin hamalı oymuş gibi olanca kuvveti ile birkaç kadının yapabileceği işleri hem yaptı, hem de sessiz olmak yerine o gür sesi ile ses verdi yedi düvele. Onun normal konuşması hiç olmadı! Sanırdınız ki her an kalkacak uçağa yetişecek ve zamanın aktığı gibi tüm işler-yükler ona akacak ve o, tüm işleri yetiştirmek zorunda kalacaktı…

 Keriman teyzem ile baştan kurulan akrabalık ilişkimiz saygıdan çok sevginin eseriydi. O gür ses, o yüce bakışlar ve iç içe geçmiş sıkıntıların korkunçluğu benle konuşurken sakinleşir, içinde gizlediği müşfik kadın çıkardı ortaya. Bir ana, bir teyze sıcaklığında çok kısa konuşur; birbirimize güvendiğimizi, inandığımızı onaylar kendi yollarımıza giderdik.

Keriman teyze ismi gibi; cömert, ulu ve büyüktü. O, çalışarak, koşuşturarak ve elleri hiç kurumayarak büyüdü. Büyüktü, tüm yükü o büyüklüğün cesaretiyle sırtlamıştı. Sert ve dayanıklıydı; toprağın en sert olanını kendi sertliği ile karıştırır, kaldırıp indirdiği çapası ile o ikna olmaz, o verimsiz görünen toprak, ürün vermeye hazır hale gelirdi.

 İsmi gibi cömertti. Zamanı bile yoktu lafları uzunca bir şekilde yaymaya. Hiç zamanı yoktu… Sanırdınız ki bir orduyu besleme görevi ona verilmiş. Ahırdaki hayvanları o besleyecek. Yemeyi o hazırlayacak. Peyniri, ekmeği o yapacak! Hiç bitmeyen koşuşturma, yaşam telaşı bitti işte! Son buldu bir kış günün bahara; yenilenmeye dönüştüğü bu zamanda.

 Annem bana telefon açtığında ölümlere kanıksamış bedenim; “Oğlum Keriman teyzen öldü.” Dediğinde, nedense başa çıkılmaz bir çöküntü yaşamadım. Bu gidişi-ayrılışı bir veda gibi kabul etmedi teyzeyi daha doğar doğmaz sevmiş bedenim. Zaten, bu yüzden; hoşça kal demenin sevmişliği bu yüzden değil midir? Bir gün görüşebilme, kavuşa bilme iradesini yaşatmak değimlidir “hoşça kal” diye seslenişlerimiz…

 İnsanı daha bir insan yapan duygular olmasaydı nasıl bir havyan olurduk biz? Bu üstün, bu değerli duygularımızla bile bütün hayvanların üstünde, üstün kıyımlarımız, saldırılarımız, nefretlerimiz, tüketimlerimiz devam ediyorken; bizleri birkaç saatliğine insanlaştıran ölümün uğurlama yolculuğu değil midir? Sonsuza kadar yaşacakmışız gibi, gidene çeşitli sözler söyleme bilgeliğini kendimizde yeşertip; “ kendine bakmadı, çok sigara içerdi, yemedi-içmedi, doğru yaşamadı veya erken gitti zavallı” gibi üst sözlerle, kalan bizlerin ne kadar şanslı olduğunu o anlık keyfini; saflığını yaşamayız mı; bir sonraki kurbanın biz olacağını düşünmeden…

 Keriman teyzemin ölüm bildirisin duyunca hiçbir yakınımla ölüm ağıtları yapmak istemedim. Onu kalbim ile sevip, kalbim ile ancak ruhların duyabileceği şekilde uğurlamak istedim. Ve öyle da yaptım. Mezarlara adanmış, o anlık kuru söylemleri, o anlık gözyaşlarını hiç kimselerle paylaşma ihtiyacı duymadım.

 Bu hüzün bana aitti ve benim hüznümdü… Kentin sağır edici araç gürültüleri içinde ve diğer hüzünlü canlılar ile zaten kanıksanmış bedenim; sadece kırlara koşmayı istedi. Evet, bu hüznü, bu buluşmayı; hoşça kal teyze; görüşmek dileği ile deyip o kadına el sallamayı kırlarda; insanın olmadığı sadece doğanın ve bizim görmediğimiz ama iyi ruhların da olabileceğini hissettiğimiz yerlerde olmak istedim. Ganos Dağları da, Istıranca Dağları da, Balkanlar da beni anlayıp bana küçük bir kamp ateşinde istemediğim kadar dayanışma sunarlardı.

 Uygarlığın araç gürültülü yüzü gülmeyi, şakalaşmayı unutmuş insanlar içinde gizli hüznü, gizli buluşmayı yaşarken; kim bilir hangi kitapta hangi yazar tarafından yazılmış, hangi yüzyıla ait olduğunu çoktan unuttuğum sözleri tekrarladım; “Aşağısı yukarı, yukarısı aşağıya benzer…” Neydi bu benzerlik; neydi bizi aşağıya bağlayıp, sürekli yukarı sürükleyen istek; neydi?

GÜVEN

6 yorum:

FADİŞ dedi ki...

Ne güzel anlatmışsınız Keriman Teyze'nizi. Rahmetli anneannem geldi aklıma. Anadolu kadını işte. Allah rahmet eylesin.

Guven dedi ki...

Şilili bir yazar şöyle sesleniyordu; ben kaybedenlerin yanında oldum hayat boyu. Çünkü kazanmak"zafer" ilginç değildir. İlginç olan kaybetmektir. Kaybedenlerin vicdanı merhamet ile yüklüdür...

Bizim kadınlarımız;belki bin yıllık türkülerin ağıtlarla anlatıldığı, destanlara yazıldığı bizim kadınlarımız; o kadar büyük yükler ile yüklendiler ki kazanmayı düşleyemediler bile...Bizim kadınlarımız; anamız,yarimiz,kadınımız ve taşladıklarımız kadınlarımız...

Teşekkürler Fadiş.

Arzu Sarıyer dedi ki...

Teyze anne yarısıymış,çok seviliyor.Bedenen kaybı çok acı verse de ruhen yaşatmak çok özel.Saygıyla anıyorum sevgili teyzeyi,ışıklar içinde uyusun...

Guven dedi ki...

Teşekkürler sevgili öğretmenim; sevgi ve saygı ile...

Ölümlü bedenlerin ruhları ve ruhlarımızın inanmışlığı olmasaydı bu güzel insan-insancık ve de sözü edilen insanlık ne yapardı? ...

bilge dedi ki...

nice keriman teyzeler var ülkemde mücadeleci ve bilge kişilikleri ile etraflarına ışık saçan ne mutlu ki size böyle bir insanı tanıyor ve o güzel ruhunu anlıyor olmanız..ruhu şad olsun..

Guven dedi ki...

Haklısın Bilge; nice Keriman teyzeler... Belki de o insanlar; uygarlaşıyoruz deyip insanlığı yitirenlere bir küçük hatırlatma yapıyordur; kendinize gelin, insanın insanlığa gidişinde "öz" çok önemlidir diyorlardır bizlere; nazikçe...

Teşekkür ediyorum.