6 Kasım 2010 Cumartesi

GÜZ ZAMANI KOKULARI

Kamera; Güven  Istranca (Yıldız)Dağları
Geçmişe gitmeyi, geleceğe uzanmayı birçok
insan istemiştir.İstiyordur. Halbuki geçmiş belki de
yanıbaşımızda bir ormanda, bir yaşlı kayada, denizde
saklı öylesine bakıyordur; şimdiye, şimdinin
biraz sonra olacak geleceğine...

Kamera; Güven  Istranca Balaban Köy Mevkii
Gece boyunca bir türkü yankılandı vadiden. Bir
ırmak, yatağına sığmayan bir nehir olmalıydı!
Yanına vardığımzda, sert beyaz kayalara sarılmış
onları yalayan, koklayan dereden biraz daha
büyük bir haylaz su akıntısı gördük.
Bakmayın dereye benzeyen haline! Yatağının
sorhoş, azgın izlerine bakılırsa, burası bir nehrin
gizlendiği, orman ile seviştiği saklı bir yer olmalı...

Kamera; Güven 
Istranca ormanları içinde o kadar çok dere, vadi,tepe
barındırıyor ki, tamamıyla tesadüfü geldiğiniz bir yer
"Tanrım burası ne kadar özel ve el değmemiş gibi"
diyorsunuz.

Kamera; Tamer Kaptan

 İçliğin tam orta yerinde istediğiniz empatiyi
kurabilir, istediğiniz zenginliğe ulaşabilirsiniz!
En sonunda göreceğiniz tek şey; insanın
tabi halinden başka bir şey değil. Hiçbir şato,
imparotorluk tabiatın doğal güzelliği,
huzuru ve büyüklüğü kadar güçlü değil...

Kamera; Tamer Kaptan
Sapdere Köyü-Demirköy
Salih amca 80 yaşını tamamlamış. 20 yaşından
sonra okumayı öğrenmiş. Tekirdağ'dan getiridğim
yerel gazeteleri verdim ona sevindi. Sonra yanımda
benim okuduğum gazete için sordum; "Cumhuriyet
okur musun Salih amca?" Gülümsedi; "Hangi
gazete olursa okurum." dedi. Sonra sana da
kominist demesinler bak! deyince, o soylu
yüzde, çocukça bir tebessüm belirdi.

Kamera; Güven Dupnisa Mağarası
Mağaranın ağzına geldiğinizde yerin içine doğru
ilerliyorsunuz. Sanki zamanın ötesine, geçip, dünyevi
alışkan ezberlerin hepsini terkediyorsunuz.
Loş ışıkların gölgesinde zamansızlığa doğru
ilerliyorsunuz.


Kamera; Güven  Istranca (Yıldız) Ormanları
Daha yaşanacak çok şey olmalı insanlık adına!
Bir tırtıl gibi kemireceğiz yeşili, dalı, budağı. Ve biz
yaşamak için öldüreceğiz; kendi soylu haklı
gerçeklerimiz için...

GÜZ ZAMANI KOKULARI



 Günleri, aylara, ayları yıllara ekleyen biz insanoğlu için yaşam; her zaman kısa ve çok çabuk gelen ölümlerle buluşmak anlamına gelir. Hiç ölmeyecekmişiz gibi uğraşların telafi edilmeyecek oyalayıcı şehvetli bakışlarında harcarız ömürlerimizi… Kavgalarımız, hayallerimi, düşlerimiz, zenginliklerimiz; bir ömre sığmayacak yetmezlik içinde yalvarır kandırır bizleri.

 Bazen düşünürüm; şiiri sevmek için şair mi olmalı? Tabiatı sevmek için; Doğa Bilimci mi olmalı? İnsan anatomisini sevmek için; doktor, mimariyi sevmek için; mimar; müziği sevmek için; müzisyen mi olmalı insan?

 Bedenimizin büyük bölümü suyla kaplı olmasına rağmen düşüncelerimiz; taş, ağır bir metal gibi, ağır yükler bindirir bizlere. Bir teoriye göre sulardan, bir inanca göre ise; göklerin, yedi kat ötesinden geldi atalarımız. Sonradan, bir suçlu hüviyetinde dünyaya taşınan, toprağa ayakbastı ve insanlığın düşlerini, sanatını; günah ve sevaplar üzerine yazmaya başladı…

 Tabiat öylemidir dostlar? Tabiat, bizler gibi korku, acı, sevda, kin çeker mi? Yoksa alabildiğine renk, desen, gizem, coşku ve bereket sunmak için tabiatın bütün oluşumları yarışa mı girer?

 Güzele, iyiye, rahata alışmak biz insanoğlunun en kolay öğrendiği yaşam biçimidir. Güzele, iyiye, rahata alışan insan; aynı zamanda, gurura ve yalnızlığa da yaklaşır; kötüyü, yorulmayı, emeği unutunca.

 İnsanların büyük çoğunluğu birbirine benzer. Yaşam döngümüz, sorunlarımız, düşlerimiz, sevdalarımız; üç aşağı, üç yukarı aynı gibidir. Uzaktan baktığınızda, bütün ormanlar, bütün dağlar da birbirine benzer sanırsınız. Ama öyle değildir dostlarım. Ne tepeler, ne vadiler, ne ormanlar ne de insanlar birbirinin aynısı değildir. Biraz daha yaklaşmak, güzel yaratıcının bize yüklediği duyu organlarımızı ödüllendirmek gerekir.

 Güz zamanı; bu zamandır dostlarım. Şimdi, toprağın, ağacın, çiçeğin dönüşüm zamanıdır. Köylü, köyüne, kasabalı kasabasına dönerken, toprak ve onun üzerindeki bitkiler, ağaçlar ve hayvanlar da milyarlık döngünün sanatsal dönüşümü içinde hazır hale gelirler.

 Tabiatta ilk önce renkler değişmeye başlar. Yeşil, sarıya dönüşür. Sarı, kızıla, beyaza… Kayın ağaçları şehvetli kadınlar gibi beyaz ve bakımlı gövdelerini hiçbir utanma taşımadan çıkarırlar ortaya. Meşe ağaçları soğukları hisseder hissetmez, kahverengi özlemi içinde koşarlar yeşilden kahveye doğru. Uzun ve alımlı kayın ağaçları, küçük kayınlara yer açmak, güz güneşinden daha faydalanmaları için, erken dökerler yeşilden, sarıya ve sonra kızıla dönen yapraklarını. Küçük kayınlar oldukça mutludur, büyüklerin soyunuşları nedeniyle. Az da olsa güneşi görürler, havayı daha rahat solurlar, güz zamanın sessiz dinginliğinde.

 Tabiatın rengini ve kokularını anlamak için uzman olmaya gerek yoktur. Ama uzman olunursa da tabiatı rahatsız etmezsiniz. Ve bizim diyarımız Trakya’da yaşayıp da Ganos (Işıklar) ve Istranca (Yıldız) Dağlarını bilmemek ayıp değildir ama büyük kayıptır.

 Dostlarım Yunus Çakır ve Tamer Pala ile birlikte Güz Zamanı Kokuları gezisine çıktık. Küçük planlar ve gerekli yiyecekler ile yüklü aracımız hiçbir koşul taşımadan dağlara, ormanlara, vadilere yaklaştı. Siz, siz olun gezinin, tabiatın güzelliklerine, neşelerine koşmak istiyorsanız; eğri ile büğrü arasında sıkışmamış, kılı kırk yarmayan insanlarla yol almaya bakın! Yoksa geziniz, tabiat ile yaşayacağınız büyük aşk, daha başlamadan biter…

 Kamp Ateşi gurubumuzun değişmezi Yunus usta ve yeni katılımcı Tamer Kaptan, sanki bu iş için yaratılmış iki insan… Onlara baktığımda, bende olan heyecanın aynısını gördüm. Önceden planladığımız gibi, yollara, kuzeye doğru ilerledik. Ormanlar ile kaplı Yıldız Dağlarına yaklaştığımızda görünen manzara muhteşemdi. Görüntünün başrollerinde meşe ve kayın ağaçları vardı. Yeşil, sarı, kahverengi ve beyazlık… Her tepenin, her vadinin bitki örtüsü çok kısa zamanda değişiyor, dere yatakları, aynı zamanda nehir yatakları genişliğinde olduklarının gösterisini yapıyorlar. Oldukça geniş dere yatakları, kendi ormanı içinde kıvrılarak, çağlayarak, şarkılar besteleyerek akıyor…

 Ormanların toprak ve kayalar ile kaplı yerleri de doğallığın harika canlılığını sergiliyordu. Kayalar yemyeşil yosunlar ile örtünmüş. Yeşil bu kadar da güzel olur mu? Toprak, tamıyla yapraklar ile kaplanmış. Çürüyün yapraklar da ayrı bir telaş içinde milyonlarca böceğe yaşam yiyeceği hazırlamak ile meşguller.

 Kampımız Balaban Köyünü yaklaşık üç kilo metre geçtikten sonra ormanın derinliklerinde kuruldu. İlk kez geldiğimiz bir yer. Onca yol geldik, bir sürü küçük yol gördük ormanın içine uzanan. Ama hepsini nazikçe geçip, kamp kuracağımız yere, tabiatın zarif davetiymiş gibi seçkin bir konuk gibi öylesine girdik. Yol hiç bitmeyecekmiş gibi uzanıyordu, aşağılara, yukarılara. Orman en bonkör insandan daha bonkördü. Kamp Ateşi için yakacak kuru odun verdi bize. Çadırlarımızın iki yüz metre aşağısında güçlü bir dere uğulduyordu. Suyun akışı, sert ve beyaz kayalar ile buluşuyor, dağların tepelerine ve yamaç altına kurulu çadırlarımıza kadar geliyordu.

 Gök gecenin en güzel ışıklı örtüsüydü. Ağaçlar ve orman; Şairin türküsünü söylüyordu; “ Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/ Ve bir orman gibi kardeşçesine/ Bu hasret bizim.”

 Güz zamanı kokuları ve renkleri muhteşem bir yenilenme yapıyor insanda. Bir gece ve bir gün; nelerin yaşanıp nelerin yaşanmayacağının cevabını veriyor. O zaman, düşünüyorsunuz; dünya hareket halinde. Galaksimiz de öyle, diğer galaksiler de öyle… Evren de sürekli hareketler ile yaşam büyümesi, sonsuza yol alıyor. Peki, bu durgunluk, bu kavga, bu endişeler niye?

 Gündüz, gece kadar güzeldi. Gece yıldızlara, gölgelerde yükselen kayın ağaçlarına, seslerini duyduğumuz, çakallara, tilkilere, kuşlara aitken, gündüz; Sapdere Köyünden Salih Boğan amcaya, Dupnisa Mağarasına, güz çiğdemlerine, her an her yerde karşınıza çıkan temiz derelere, yer karanfillerine, güz güllerine aitti…

 Dupnisa Mağarası ziyaret dönüşü verdiğimiz molalarda insan denen bedenlerimiz hiçbir çirkin günahı taşımadan tabiatın güz kokuları içinde sarhoş âşıklar gibi sağa, sola, aşağı, yukarı baktım. Dedim ki, işte zenginlik, aşkı, sevgi ve büyük yaratıcı burada. Sen, güz kokularını duymazsan, kışı, yazı önemsemezsen, baharı fark etmezsen; Yaratıcı ne yapsın sana? …

 Seslenmek isterim; sevgiden yoksun olanlara, sevgiyi yüceltmişlere. Seslenmek isterim; kendilerine ait olmayan yüklere adanmışlara, insana insandan ötürü değil, şandan, şöhretten, paradan ötürü tapmışlara; güz zamanı, doğanın makyajsız ve soyunduğu, kendilerine ait özel kokuları etrafa saçtığı zamandır; bu böyle biline dostlarım…
Güven
















2 yorum:

ege dedi ki...

Meraba Güven,İkibuçuk aydır doğayla
başbaşayım..Ne güneşi bu şekilde doğduğunu gördüm, ne de yıldızların
uzansam elimle dokunacakmışım gibi yer yüzüne yakın görmüştüm..Benim yazmak istediğim her şeyi çok, çok güzel yazmışsın..
Bir tek şey hariç.Rügarın şarkısını.
Kualağıma üflediği o muheşem ezgileri, kayalara, dağlara, ağaçlara dokunarak geldiği o muhteşem sesi bir duyabilseydin..
Bir daha ki kamp keyfinde bir ağacın yada bir yamaca otur gözlerini kapat ve dinle aynı zamanda hisset..Yüzünü, ruhunu nasıl okşadığını..Off galiba çok konuştum.Teşekkürler benim anlatamadığım renkleri kaleminle canlandırdığın için..

Guven dedi ki...

Mehraba Ege. Tabiatın büyüsünü sende hissetmişsin. Tabiat adına güzel tavsiyelerini unutmayacağım. Gerçekten de yaşam; tabiatı sever ve anlamaya başlarsan ölümün ve kargaşanın pençesinden kurtulmaya başlıyor.

Bazen bir ürperti duyarım, bu kadar boş, bu kadar kandırmacanın peşine takılmış soylu güzel insanlar için... Tabiat öyle mi? Bir tek çıtırtısı,bir tek ötüşü,mırıltısı, şırıltısı bile hayalleri kurumuş, çöl haline gelmiş bedeni bile kıpırtatmaya başlar.