15 Eylül 2010 Çarşamba

BEKLEYİŞ

Kamera; Güven   Beyoğlu -İstanbul
Ayia Triada Rum Ortadoks Kilisesi
Bu güzel mimari, duruş da kendi inancını
vereceği insanlarını sessice,nazikçe bekliyor...


Kamera; Güven      Aşiyan-İstanbul
Ulvi ağaçlar  ile sarılmış tepenin sükûta
davetini kabul etmiş bir ev ve bir de
sukût dolu köşede bekleyin bir
mezar var. Tevfik Fikret'in edebî
kişiliğinin bedeni yok olsa da, o temiz
ruhun estirdiği yeli bedeninzde hissedebilir,
bir an için ürpere bilirsiniz...


BEKLEYİŞ


Lise yıllarında Ahmet Selçuk İlkan’dan dinlerdik Sofia şiirini. Belki de bu şiiri bu kadar içten okuyacak şair çok az bulunurdu. Öyle bir iç çeker, öyle bir hüzünle, özlemle, kırgınlıkla dile gelirdi ki mısraları, o anı yaşar gibi olurdum. Ve içimden bekleyen şaire destek verir, sempati duyarken, onu yıllarca bekleten ve yıllar sonra gelip de tanımayan Sofia’ya karşı kırgınlığım oluşmuştu.

Şair arka planda müziğin hüzünlü tınılarında şiire başlar;

Her tren gelişinde istasyona “gel” demiştin;
Trenlerden önce geldim Sofia
Kar yağmur demedim yetiştim
Bir aşk için bunlar çekilir mi ya?

Her zaman aynı yerde demirliyorum
İnenleri binenleri sayıyorum birer birer
Emin ol senden güzelleri de vardı
Ama bu kadar bekletilir mi ya?

Makas başlarında her gece fenerler yanardı
Gözlerini hatırladım Sofia
Günde beş yolcu treni geçerdi bu istasyondan
Gözlerim pencerelerde seni aradı
Birinde gelmedin, bari birinde gelseydin ya.

Şair büyük bir sevginin büyük bekleyişini, sıra dışı inanmışlığını yaşamıştır bu şiirde. Sevgili uğruna sevgilinin her tren gelişinde istasyona “gel” deyişinde gelmiş ve bir daha gitmemiştir. Yıllar birbirini kovalamış, üst-baş solmuş-yırtılmış… Sevgiliyi bekleyen şair, artık yaşamak için dilenci olmuş… İş işten geçtikten sonra beden perişan bir vaziyet alıp tanınmayacak hale geldikten sonra gelmiş Sofia. Ama tanımamış dilenci kılığındaki sevgiliyi, özlem ile yılları feda eden adamı; tanımamış…

İnsan, yaşamın üst üste bindirdiği zorluklar, kabalıklar, bencillikler karşısında bu kadar da olur mu diye sorgulamadan edemiyor. Böyle bir sevgili olur mu? Hayatını ortaya koyup, sevgiliyi bir teren garında kendi ebediyetine kadar bekleyecek bir sevgili çıkar mı?

Dostlarım, ülkemizdeki yaşanan krizleri, yaşam kavgasını, işsizlik boğuşmalarını ve hıza çöken karanlığı sonsuz bir kabulleniş içinde düşünüp içinizdeki romantizmi öldürmeyin sakın! Yapabileceğiniz birçok şey vardır kendi mutluluğunuz için! Bazen, bir şiir, birkaç ekmek yerine geçer, bazen bir hikâye, belki de bir yaşamın kaderini belirler. O yüzden, edebi hislerden, sıyrılıp sadece yaşamın kabalığına, aldatmacalarına kapılıp da bedeninizi perişan eylemeyin…

Ben şiirle pek meşgul olmasam da şiire, mısralara de pek yakın duran bir insan da değilldim. O yüzden, kırk yılda bir dökülen mısraları da, merhamet duygusunu yitirmiş, sevgiliye olan vefasını gösterememiş Sofia şiirinden sonra kendi kalemim ile kendi mısralarımı da sizlerle paylaşmak istedim.

BEKLEYİŞ

Bir çınar ağacının koyu gölgesiydi,
çeşmenin musluğunu serinleten!
Su içenler vardı çeşmeden
birer ikişer…

Bir bekleyiştir kadına getirecek adamı.
Ve o gün, zamansız yağmur
yağmayacak, rüzgâr esmeyecektir…

O gün, bedenlerin alışıldık buluşması
değil, ruhların sınandığı gün olacaktır,
çınarlı çeşmeli yaşlı şehirde…

Evet, dostlar yıllardır içime oturan Sofia’nın merhametsizliği, vefasızlığı belki de bu dizelerde ve kendi vicdanımda manen kabul ettiğim şaire bir teşekkür, bir minnet borcunun ödenmesidir diye düşündüm. Bu düşünüş, bu kalemden, bu dizeleri çıkardı ortaya…
Güven



















2 yorum:

Hamiyet dedi ki...

Necip Fazıl der ki:
"Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.

Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?"

Seven bekler, bekler bekler ve yoklukla öylesine hemhal olur ki artık yokluk sevgidir, sevgilidir. Hayalinde yaşatır onu. Sever, koklar, yere göğe sığdıramaz... Benliğinde, ruhundadır artık tutup kimse onu kopartamaz. Sevgilinin kendisi bile...

Zamanımızda böylesine bekleyen ve beklenen sayısı gün geçtikçe azalıyor hatta yok gibi bunun nedenlerini çok düşündüm ve hep üzülerek düşündüm. Neden sorusuna tek cevabım insanlar yüreklerinin tüm deliklerini tıkamışlar sevgi içeriye sızamıyor. Sevgi adına yaşanan bir çok yalan yanlış duygu var. Bedeni duyguların adı üzülerek söylüyorum aşk olmuş. Ruh iklimlerinde soğuk rüzgarlar, pis oyunlar cirit atmakta.

İnsanoğlu, arkadaşlığı paraya hapsetti, sevdayı bedenlere, çiçekleride parfüm şişelerine... Tüm güzellikleri katletti.

Sevgili Güven, şairin şiirini çok güzel yorumlamışsın, teşekkür ediyorum.

Ve şiirine bayıldım ama en çok
"O gün, bedenlerin alışıldık buluşması
değil, ruhların sınandığı gün olacaktır,.." bu satırlara.
Daha çok şiir yazmalısın. Bence şiir yazmak sana yakışıyor.
Bol şiirli günler diliyorum.

Sana biraz önce bir yorum yazdım ama internetin acizliğine uğrayarak gitti ve hadi bakem deyip tekrar yazdım. Artık ne kadarı aklımda kaldıysa :)

Guven dedi ki...

Merhaba Hamiyet. İlkönce teşekkürümü yorumun kadar gönülden yapıyorum. Duyarlı bir insansın. Emek verilen çalışmaları önemsiyorsun! Şiir konusunda haklısın, kendimi biraz daha ikna edip, diğer çalışmalara ayırdığım zamanın birazını şiire ayırmalı:)) Ama yine de şiirin bedenden, beden imbiğinden kendiliğinden çıkması taraftarıyım. O,mısralar ne zaman çıkacağını bilirler:))

Sözünün bütünlüğü çok duygu yüklü ama bir cümle var ki; "insanlar beden deliklerini tıkamışlar,sevgi içeri sızamıyor." ayakta alkışlıyorum...

Asıl mesele, her devirde yokluk,kırılganlık,sorun,hastalık vardır! Asıl mesele, bedeni tüm yoklukların içinde bile onurlu tutabilmekte.Sevginin mazereti olabilir mi acaba? Sevmişliğin kokusunu,dokunuşunu,renklerini farkeden beden; zanginliği bir başka tapınakta arar mı acaba?...