27 Temmuz 2010 Salı

ÇAM AĞAÇLARIMIZ ÖLÜYOR

Kamera, Güven  
Çınar Ağaçları
Devlet Hastanesi bahçesinde bulunan
yaşlı çınarların keyfine diyecek yok; şimdilik...


Kamera; Güven
Çam Ağacı o kadar güzel ve
o kadar endamlı ki,sizi
üzen kahverengi kurulukları çok
dikkatli bakınca görüyorsunuz...
Bu güzel ağaç;bizim soylu
akciğerlerimiz için yıllardır
oksijen üretiyor. Ya biz;
onun için ne yapabildik!

Kamera; Güven
Doğa Irmak yaşlı çınar ağacının hemen
yanında kuruyacak ağaçlar için
belki de en temiz hüznünü susarak
yapıyordu...

ÇAM AĞAÇLARIMIZ ÖLÜYOR



Tekirdağ şehrimde yeşilin buruk hüzünleri yaşanıyor. Yaşlı çam ağaçları nedenleri belli olmayan ölümlere teslim ediliyor. Güzel ülkemin bin bir boğuşması içinde çam ağaçları da sessizce veda ediyorlar. İlkönce, en heybetli olan çam ağacının en yüksek yerlerinden başlıyor ölüm… Yeşil, kahverengi ölüme dönüşüyor…

Daha birkaç gün önce Vilayetimizin tam karşısında Namık Kemal Anıtının hemen önünde kuruyan bir çağ ağacının gövdesini keserek kaldırdılar. Büyük gövde beş altı insan boyundaydı. Güzel ve nazikti. Zararı yoktu oksijen üretmekten başka. Kuşların sevgili ev sahibesiydi. Geniş ve heybetli dalları vardı. Yazın da yeşil, kışın da yeşildi. Kışın yağan karları harika bir gösteriş içinde sunardı.

Aynı günün akşamüstü Devlet Hastanesine bir dostu ziyarete gittim. Sağlıklı bedenimin şifalar arındığı hastanede hüzünlü bir mutluluk tattım. Yatan, inleyen, sedyede taşınan insanlar vardı etrafta. Gece gündüz işini yapan, hasta bakıcılar, hemşireler, doktorlar vardı. Hastanede intizam-düzen ve aynı zamanda şifa bulmanın hemen kıyısında ölüm kokusu da vardı…

Kaza geçirmiş tanıdığa geçmiş olsun dileklerimi sunduktan sonra hastanenin bol oksijenli bahçesine geldim. Genç ağaçların şımarık keyiflerinin yaşandığı yerde yaşlı-bilge ağaçların fısıltıları da vardı. İki büyük ve muhteşem görünüşlü çınar ağacının az ilerisinde görkemli bir çam ağacı yükseliyordu sonsuz maviliğe. Yaşı yüzyılı çoktan geçmiş olmalı. Bizim gibi kim bilir kaç insan geldi geçti yanından. Kim bilir kaç kuş, yazın gölgesinden, kışın da sığınak halindeki dallarından faydalandı. Alttan bakınca sağlam ve sağlıklı bir görünüşü var. Yüksekliği 25–30 metre civarı olan çam ağacının hemen alt dalında bir karga dinleniyordu. Günün yorgunluğu tünediği güvenli dalda dinlenceye çevriliyordu. Ağacın üst dallarında bir kumru ailesi yaşıyordu. Tepesine doğru serçelerin haylaz sesleri duyuluyordu. Üç ayrı kuş aynı ağaçta günün son demini geceye-huzura taşıyorlardı. Görmediğim kim bilir kaç kuş-böcek daha yaşıyordu heybetli çam ağacında.

Çam ağacının en tepesine baktığımda serçelerin haylazlıklarından başka bir şey gördüm. Çam ağacının güney bakan kısmında en tepelerinde ölüme giden kahverengilik başlamıştı. Yaklaşık 2–3 metrelik bölüm kuruyordu. Yeşil, kahverengiye ölüme doğru yol alıyordu. Ölüm, topraktan, köklerden değil; en tepeden; gökten gelmeye başlamıştı. Bu ölümün ayak sesleri şimdilik ne orada yaşayan kuşları, ne de o hastanenin görevlilerini ilgilendiriyordu.

Ali Kaptanın teknesini Ege’nin maviliğine sürerken yardımcılarına seslenişi geldi aklıma; “ Vira Çapa” diyerek teknenin motorlarını çalıştırışını, ağır ağır maviliğe doğru yol alışımızı hatırladım. Ben de çam ağaçları için; “ Vira “ dedim.

Vira Bismillah dedikten sonra ilk işim Devlet Hastanesinin en yetkilisini yani Başhekimi aramak oldu. Bir kere vira demiştim. Geri dönülmezdi. Baş Hekim yerinde yoktu. Yardımcıya yönlendirildim. Yardımcı Hekim iyi niyetli bir yönlendirme ile Müdür Yardımcısına yönelmemi söyledi. En sonunda bir muhatap bulmuştum. Ama aradığım yer hastaneydi. İnsanların kurtarılmaya çalışıldığı, her gün gelen yüzlerce canlının şifa aradığı bir yerdi orası. Recep Bey, gazete için bir haber yapacağımı duyunca hafifçe şaşırdı! Bu haber de neyin nesiydi? Nereden çıkmıştı Allahın sıcak ve terli yaz gününde… Ama haberimin yaşlı ve hasta bir çam ağacı ile olduğunu duyunca gülümsediğini fark ettim. Kim bilir ne bekliyordu Recep Bey? Hangi şikâyeti, hangi insani sorunu soracağımı zannediyordu? Ama insanların insan olmada kendi sorunlarını çözebileceğini biliyordum ben. İnsanlar zaten yeterince bağırışı-kargaşayı, arayışı ve kurnazlığı yapıyordu. Benim derdim, Bir yüzyılı çoktan tamamlamış ama daha kim bilir kaç yüzyıl yaşama hakkı varken bilinmeyen bir nedenle hastalanan görkemli bilge bir çam ağacının kurtarılmasıydı.

İşin içinden Recep Bey’de çıkamadı. Çam ağacının neden hastalandığını bilmiyordu. Ama ağaçları önemsediğini söyledi. Yapabilecekleri bir şey varsa yapmaya hazır olduklarını da samimi bir ses tonu ile anlattı. Peki dedim ve Namık Kemal Üniversitesinin Ziraat Fakültesini aradım. Yeni yönlendirmeler, yine telefon üstüne telefon vermeler. Kimi peyzaj bölümüne, kimi yardımcıya, kimi hizmetliye bağladı beni. Ama bir kere “vira “ demiştim. Geri dönülmezdi! O sekreterden bu sekretere telefon çaldırırken en sonunda sorumlu bir bayan sesi; “ buyur “ dedi. Aman Allım en sonunda aradığım buldum mu diye sevindim… Aradığım bölüm BİTKİ KORUMA bölümüydü. Öyle ya; bitkilere önem veren, akademik çalışmalar yapan Fakültemiz, çam ağacının derdine de derman bulurdu elbet!

Ziraat Fakültesindeki görevli kadının sesi; yeterince zamanının olmadığını da hatırlatıyordu bana. Hiç zaman kaybetmeden çam ağacının hatta ağaçlarının hastalıklarına, ölümlerine girdim. Ben daha sözümü bitirmeden kadın görevli; “ ama neden siz” dedi. Nasıl yani! Yani diyorum ki bu çam ağaçları neredeyse o kurumlar bize yazılı bir dilekçe versinler. Biz gider inceler sorunları çözmeye çalışırız. Efendim, ben bir gazete yazısı hazırlıyorum. Asıl sorunum, şehrimizde kuruyan ve o zamana kadar oldukça sağlıklı olup da ölen çam ağaçlarının neden yok olduğudur? Sizin böyle bir çalışmanız var mı? Şehrimizde son beş yılda onlarca çam ağacı, hem de oldukça sağlıklı olanlar kurdu yok olup gitti. Üniversiteniz olarak böyle bir çalışma içine girdiniz mi?

Görevli bayan; hâla çam ağacına takmıştı! Neden çam ağacı da, buğday, fasulye veya başka bir bitki değil, dedi. O an, telefonun bir ucunda olan ben; karın ağrısına tutuldum. Beklenmedik bir ter boşandı bedenimden. Görevli kadın, çam ağacına gösterdiğim vefanın sorgulamasını yapıyordu. Bir türlü vereceği küçük bilgiyi, desteği vermiyordu. Neden çam ağacı da bir başka bitki değil?

Evet, görevli kadın haklıydı. Neden sarmaşığı, karanfili, gülü, sardunyayı, zakkumu, gelincik çiçeğini araştırmıyor, onlar için sorular sormuyorum da, yaşı çoktan bir yüzyılı aşmış heybetli bir çam ağacını ve onun benzerlerinin ölümlerini sorguluyordum! Bu nedenler, bu kuşkular, bu kurnazlıklar ve bu sorumsuzluklar bitmediği sürece; ne yüzde yetmişimiz, ne yüzde doksanımız aptallıkla suçlansa, ne de korkunun bin bir türlüsü yaşatılsa; daha çok yol alırız; uygarlığın ayak seslerinin hayaline doğru…

Güven



2 yorum:

Makbule Abalı dedi ki...

Oysa üniversitelerin kuruluş amaçlarından biri, "bulundukları kente yeni bir yüz kazandırmak, araştırmalar yaparak halkı da aydınlatmak olmalı" diye düşünürüz hep...

Guven dedi ki...

Kesinlikle Makbule Hanım aynı şeyi bende düşünüyorum. Üniversite yeniliğin,ışığın,felsefenin,sanatın,ilimin yüzü demek diye düşünürüm. Ama aynı fikirde olmayan üniversite çalışanları da var. Ne hazindir ki neden çamlar diye de hesap soruyorlar:)) Ne diyem; isteyenin bir yüzü kara, vermeyenin...