10 Haziran 2010 Perşembe

UT RESİTALİ

Selçuk-İzmir 4 Haziran 2010

Sofralarına konuk olmamı nezaket ile
karşılayan arkadaşlar; Ali Kalkın hocaya,
Uğur Aytekin hocaya,Lakabı "Asit" olan
Özden Başel'e :)) udi Demir Nergizlere
şükranlarımı yolluyorum


Kamera; Güven -Selçuk -İzmir
Su Kemerleri Bizans zamanı. Birkaç tane de kalsa,
bulunduğu yere taş ile tarihin harika kokusunu
gölgesini düşürüyor.Leylek aileleri de
oldukça mutluydular :)) Harika ve çok özel
yerlerini inanın kıskanmışam...


Kamera; Güven  -Selçuk
Genç arkadaşım kahveci Ali
İnsani özelliği oldukça etkilenmeme neden
oldu. İnsan ne garip! Bir diyara giderken
kimseyi tanımazken, ayrılırken ne hoş,
ne özel anıları da geride bırakıyor.
Tabiata inanmış insan, koşulsuz yaklaşımını
harika bir ödül olarak alıyor geriye. Tabiat
pazarlığı sevmez. Sen elini uzat. O sana, tarih,
kültür, sanat, Ali, Özden, Demir, gece
olarak geri döner elbet...
Ali'nin küçük bir devesi varmış. Deve
güreşlerine hazırlıyormuş. Ayrılırken;
"Güven ağabey muhakkak deve
güreşlerine de beklerim." dedi.
İnsanı sevmiş ben, her gittiği yerde
bir parça bırakmış ben; " Elbette
geleceğim Aliciğim" demiyi bir
borç bildim.


Kamera; Güven -Selçuk Pazarı
Cumartesi kurulan Selçuk pazarı başımı
döndürdü. Zaten dönüyordu. Harika
kültürlerin kokuları, samimiyetleri pazara da
yansımış.
İnsan pazara neden gider? Elbette taze ve
ucuzluk-çeşit için! İşte harika diyarda hepsi
bir arada... Pazarcı kadınların nur yüzlerine
tutulmuşam ben :))



Kamera; Güven- Selçuk Su Kemerleri
Göçmen kuşlar mesken tuttuğu su
kemerlerinde yavrularını büyütüyorlar.
Yuvayı pek yalnız bırakmıyorlar. Birisi
yiyecek toplamaya gidince, diğeri bekliyor.
Bu özel hayvanlar yavru yetiştirmede çok
başarılı. sonbahar zamanı onların da
göç zamanı... Göç ve hüzün!
Veya ; göç ve özlem! Veya;
göç ve olgunlaşma...



Kamera; Güven -Selçuk - İzmir
Mehmet Aksoy'un harika eserinin ön yüzü.
KURTULUŞ YOLU ANITI
Sadece Kurtuluş Savaşını iyi anlasaydık;
acaba ÖZENME kültürünü bu kadar
kutsar, bu kadar yüceltirmiydik?...


Kamera; Güven -Kurtuluş Yolu Anıtı-Selçuk
Anıtın arka yüzünde eski bir kitabeyi
andıran Nazım Hikmet'in Kurtuluş
Savaşını anlatan destanı yazılmış.
Tanrım! Taşa, mermere kazılan kelimeler
bu kadar mı deler, geçer bedeni...

Sonra/Sonra 9 Eylül de İzmir'e girdik.
Kayserili bir nefer,yanan şehrin kızıltısı
içinden gelip,öfkeden, sevinçten, ümitten,
ağlıya, ağlıya. Güneyden kuzeye,doğudan
batıya.TÜRK HALKI İLE BERABER
SEYRETTİ İZMİR RIHTIMINDAN
AKDENİZİ.
Ve bizde burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruzki layığınca olmadı bu kitap.
Tük Halkı bağışlasın bizi.
Onlarki toprakta karınca. Suda balık,
havada kuş kadar çokturlar.
Korkak, cesur,hakim ve çocukturlar.
Ve kahreden, yaratan ki onlardır.
Kitabımızda yalnız onların
maceraları vardır.
   N.Hikmet
Ve  ben bu destanı, harika bir anıtta
görünce; hem vardım, hem de yok!


Kamera; Güven -Selçuk Kalesi
Eski ve gösterişli bir kale. Ne yazık ki
kazı çalışmaları nedeniyle içinde gezip
gönlümce hayallere dalamadım :))




                                               UT RESİTALİ


Doymadım sana ağlarım. Ah ederek yana yana. Geç buldum, çabuk kaybettim icran oldu hayat bana.

Tarihi su kemerlerinin hemen yanı başında Selçuk Efes köftecisinde akşam yemeğindeyim. Nice zamandır Selçuk kasabasının gece konuğu olmak istiyordum. Zaman bu zamanmış. Döndüm dolaştım, küçük bir köfteci dükkânı masasına oturdum. Köfteyi mi özlemiştim, çok mu açtım! İkisi de değil. Asıl köfteci dükkânının masasına oturuşumun iki gerçek nedeni var. Birincisi tarihi su kemerlerinin hemen yanında! İkincisi de ön masada oturan üç konuk, oldukça neşeli insanlara benziyor.

Üç kafadar, üç esin dolu adam ve bir de udi kendi neşelerini oluşturmuşlardı. Eğlenceleri o kadar kararındaydı ki, onlardan hiç kimse rahatsız olamazdı. Udi, o gurubun tanışı olduğu, masadaki rahat oturuşundan belliydi. Masanın üç kafadarı da, oranın yerlisi olmalıydılar. Velhasıl, dükkân sahibi ve müşteriler bütünlüğün samimi nağmelerinde buluşmuşlardı.

Udi, kim bilir kaç kez söylediği şarkıyı bir kez daha söylüyor, nağmeleri birkaç metre öte geçmeyecek bir şekilde; “ Doymadın sana ağlarım. Ah ederek yana, yana. Geç buldum, çabuk kaybettim icran oldu hayat bana.” derken, rakı dolu kadehler de sarhoş olmak yerine, belki de tüm kaybetmişlere teselli verecek şekilde azıcık yudumlanıyordu.

Oldukça sakin bir Selçuk gecesindeyim. Tüm organlarım görevini oldukça iyi yaparken, kalbime pompalanan kanın daha bir arttığını hissediyorum. Yalnızlığım memleket özlemi ile ödüllendirilirken bir taraftan da güzel günün güzel Şirince köyü için gördüklerimi, hissettiklerimi koyacak yer bulamıyordum. Şipşirin taş evlerin olduğu gizemli bir diyarın köyüydü Şirince köyü. Eski bir Rum köyüydü. Şimdi kilisesi virane halinin sessizliği içindeydi. Ne bir kilise çanı, ne kilise cemaati vardı ortalarda. Ne de o insanların kendilerine has kokuları. Ama yer aynı yerdi. Vadinin en gizemli, doğanın harika yeşillikleri ile sakladığı taş evlerin göç ettirilmiş insanları yaşıyordu orada.

Günün esrarlı kokusu, baş döndürücü manzaraları tanrı ve tanrıçaları kıskandıracak gerçeklikteydi… İnsanın yetinme duygusu, öğrenme, anlama ve arama inancı ile nelerin de yaşanabileceğinin kanıtı gibiydi…

Bir başka güzellik hemen önümde yükseliyordu. Selçuk su kemerleri yüzyıllar öncesinin mimarisi, mühendisliği ile yapılmıştı. Şimdi geriye kalan çok azı, koruma altına alınmıştı. Neredeyse üç katlı bina yüksekliğindeki sütunların üzerindeki kemerler, gecenin ışık ile buluştuğu yerde; harika bir gösteriye dönüşmüştü. Gecede her şey vardı. Ut ve udinin sesi, su kemerlerini mesken tutmuş leyleklerin ara sıra şarkılar söylemeleri, günden kalan esinti ve kokular; geceyi diğer gecelerden daha anlamlı kılıyordu.

Bir porsiyon köfte, bir salata ve bir ayran, gün ile gecenin bütünleşmesi içinde o ana, kaynayan bir insandım. O mekânın, tarihi su kemerlerinin, udi ile birlikte haziran gecelerine alışık neşeleri bir kez daha yaşatan insanların bir parçasıydım ben.

Her şey insanın mükemmele yakın hissetmesi ile başlıyor. Kötümserlikten arınmaya başladıkça, iyinin dönencesi kendi kader seçeneklerini sunmaya başlıyor. Köftecisi de, şarkı söyleyenleri de, tarihi sütunları da, taş evleri ve vadileri de sen oluyorsun.

Efes köftecisine oturmadan, udi ve arkadaşlarını dinlemeye başlamadan önce bir başka sanatın ve sanatçının sesini, eserini gördüm ve dinledim. Muhteşem bir anıt! Harika bir sanat eseri!

Su kemerlerinin hemen gölgesinde bir başka gölgenin izdüşümü gibi yükseliyor; Mehmet Aksoy’un yaptığı, büyük bir emeğin nefis bir eseri. Bir taraftan udi ve gece ile uyum sağlamış sesi, bir taraftan az önce gördüğüm anıt! Bu anıt niye bu kadar etkiledi beni? Arka tarafında altı parça kaide üzerine yazılmış bir destan. Çok eski zamanların bir kitabesi gibi çok şeyler anlatıyor biz insanlara.

İki parçadan oluşan anıtın içinden ayak izlerinden oluşmuş bir yol geçiyor. Bu yoldaki izler kurtuluş savaşçılarının izleri. Arka parçada ise Nazım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanı anlatılıyor.

Anıtı yapan mimar Mehmet Aksoy’un not olarak düştüğü yazıdaki gibi; bu anıtta zamanın bir “an”ını yakalamak var.

Zamanın bir “an”ını sonsuza kadar yakalamak… Acaba kaç insanın sonsuza kadar saklayacağı bir zaman; zamanın bir “an” ı vardır acaba? Dört haziran’ı Beş hazirana bağlayan bu gecede acaba uygarlıkların ruhlarının dans ettiği bu yerde; ben de kendi zamanımın bir “an”ını sonsuza kadar yakalamak mı istiyordum?

Evet, evet! Ben de insanlığın zengin olma, fakir kalma, kargaşa yaratma, sürü olma, cinnet geçirme çığlıkları içinde en mütevazı şartlarda kendi “an”ımı sonsuza kadar yaşatmak istedim…
Güven

1 yorum:

Esmir dedi ki...

Tarih ve doğa ile içiçe olmanın ve birde ruhunuza dokunuveren insanlarla sizleri buluşturuveren keyifli sohbetlerin ve ut resitali ile renklenen bir gecenin kameralara yansıyan izleri!..

Selçuk kalesi, hele ki su kemerlerinin üzerine konmuş göçmen kuşların harika pozları..
Gezginin penceresinden sayfanıza yansıyanlar güzeldi.

Bu güzel paylaşım ile çok sevdiğim o tarihi beldelere doğru yol aldım bende...

Esen kalın...