26 Mart 2010 Cuma

YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE

Kamera; Güven Agora Antik Kenti

Kimbilir bu çeşme başında ne
fısıltılar, ne söz verişler ve de
arınmalar yapılırken; bir avuç suya
da, ne minnet edişler duyuldu...

Kamera;Güven Agora-İzmir

Yunan, genç bir anne. Çocuğunu gezdiriyor.
Belki de o küçük bedene şöyle
sesleniyordur; " Bak oğlum bu antik
kenti senin ataların yapmıştı. Biz önemliyiz.
Biz değerliyiz.Onun için geçmişini tanı ve öğren!"
diye fısıldıyor olabilir mi acaba? Tarhie bir
taş parçası olarak bakmayan, tarihi bir fantazi
gibi görmeyen; milletler, felsefeyi de,
matematiği de, tiyatroyu da seviyor
olmalılar!

YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE


Çok eski devlet geleneği, tarihi, tecrübeleri, kültürü olan bu milletin; hâla doğum sancıları çekmesine anlam veremiyorum. Nasıl bir doğumdur ki; sürekli dışa bağımlı, sürekli ölüm ve öldürme üzerine yaşam tarzı geliştiririz!

Geçmişimizin en önemli zamanlarından birisi de Osmanlı İmparatorluğudur. Üç kıtaya yayılıp, binlerce askerden ordu barındırmak; o diyarların efendisi olmak; zor iştir! Zoru başarmak, başarıyı sürekli kılmak da, ayrı bir zorluktur. İşte, tarih bunun için önemlidir. Kaybedilmişliğin, kandırılmışlığın, sefahatin; nasıl bir son hazırlamış olduğunun da gerçeğini; tarihe bakarak öğrenebilirsiniz.

Osmanlı İmparatorluğunun en güçlü olduğu dönemlerden Kanuni Sultan Süleyman zamanı; aynı zamanda da çıkılan zirvenin de iniş yolculuğunun başlayacağı zamana da rastlar. 46 yıllık iktidar dönemi muhteşem Süleyman’ı oldukça yormuş, üzmüş, en sonunda oturacak bir tahtın; bir tüneme yeri olduğunun farkına varmışlığını yaşamıştır.

O muhteşemdi, adaletliydi, adildi! O devletini, kendinden, ailesinden de daha önemli görürdü. Ne oldu da o muhteşem adam; devleti için onca, paşa, vezir kellesi aldı? Ne oldu da, devleti adına; en sevdiği büyük oğlu, şehzade Mustafa’yı kendi fermanı ile boğdurdu? Küçük oğlu, Beyazıt, diğer oğlu Selim ile girdikleri taht mücadelesinde aynı son; öldürülme ile son buldu.

Büyük, muhteşem Süleyman; daha yaşarken belki de çoğumuzun asla ama asla yaşayamayacağı acıları yaşamış; beki de tarihe muhteşemliği, adaleti yanında; devlet için iki oğlunu da katledeceğinin acı gerçeğini miras olarak bıraktı. O muhteşem Süleyman, bir daha dünyaya gelse, o muhteşem hayat, güç ve taht yerine sıradan bir kulübe sıcaklığını tercih etmez miydi acaba? Elbette ederdi.

Bugün çoğumuzun hayallerini süsleyen ZENGİN olmak, muhteşem ve en tepede olmak; nasıl bir bedel ve bedeller ödettiği tarihin zengin sayfalarında bizi bekliyor.

Bu muhteşem imparatorluğun hazineleri de, haremi de, toprakları da muhteşemdi. Kavgaları da, kızgınlığı da; “tez kellesi getirile” fermanları da muhteşemdi. Lale bahçeleri de, has bahçeleri de, mehterin sesi de, ordunun savaş yürüyüşü de muhteşemdi!

Muhteşem olmayan neydi de, bu kadar büyük bir imparatorluk yıkıldı? Hem de gelebileceği en güçlü zamanlarda, en zengin dönemlerde; en korkulu kardeş kavgaları yaşandı.

Günümüzden 450 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde, yarının sultanı olacak şehzadeler arasında şöyle bir söz geçerliydi; “YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE” söylemi, şehzadelerin ve yakınlarının içini titretiyordu. Korku büyüktü.

O zamanın anlayışında, ayakta kalma kültüründe; Ya ölür, ya da öldürürsün geçerliydi. Sultan olmak demek; güç demekti. Soyun güvence altında demekti. Ya kaybedersen; Devlet için her şey mubahtı. İşte, Osmanlı İmparatorluğunun güç dengesi, en zengin, en mutlu olabilecek zamanda; o muhteşem Süleyman’dan sonra böyle bozulmaya başlamış.

Bu felsefeyi, hayatta kalma oyununu en iyi anlayanlardan birisi de o muhteşem kadın; Hürrem Sultandı! Tarihe biraz inanıp tarafsızca kulaklarımızı yönelttirsek; Hürrem sultanın; “ Ya öldür, ya da ölürsün” deyişini duyabileceğimizi düşünürüm.

Hürrem’in sultanlığının, çocuklarının sağ kalmasının devamı; ölmeden önce, öldürmek gelenekleri ile sağlamlaşmıştı. Devlet, millet ne kadar önemliyse; kendi canımız ve kendi çocuklarımız da bu kadar önemlidir! Devir 450 yıl öncede olsa aynı bugünün anlayışı o günde vardı. Elbette, her şey devlet ve Milet adına düşünülüyor, o devlet için ÖZ ÇOCUKLARIN bile kendi ellerin ile ölüm fermanı imzalanıyordu.

O zamanın şehzade Mustafa’sına, Beyazıt’ına, II. Selim’ine kulak kabartsak; “ Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” anlayışının kurbanı olmadılar mı? Öz kardeşlerin katledilmesi, küçük bebeklerin güya devlet ve millet adına cami havlularını doldurması; devletin ve meletin bu şekilde var edilemeyeceğinin de trajedi sahneleri değil midir?

450 yıl öncesini ve o günün pişmanlıklarını, özür dileyişlerini, vicdan sızılarını geri getirmek mümkün değildir! Ama yarınlara aynı trajedileri taşımamak mümkündür! Peki nasıl? Ya devlet başa, ya kuzgun leşe geleneğini tersine çevirip, uygarlık dediğimiz, demokrasi dediğimiz yaşam şekillerini SAYİCİ hale getirerek…

Bugün, millet adına görev aldım, millet adına AND içtim diyen her kim varsa, hangi konumda olursa olsun, o insanların şehrinde bir kişi dahi acı çekiyor, ah’lar bırakarak lanetler yağdırıyorsa; eksik olan bir şeyler var demektir! Bugün hâla ülkesini yönetenler, zırhlı araç filoları ile çoğalıyor, koruma kalkanı içinde her geçen gün halkından uzaklaşıyorsa; eksik olan çok şey var demektir!

450- 500 yıl öncelerinin geleneği olan DEVLET BAŞA, KUZGUN LEŞE inancı, felsefesi daha çok kelle alacak, çok milleti; güya devletin varlığı için yok edilecek gibi görünüyor.

Milletini anlayamayan, milletine sırtını dönen, her şey olduktan, bittikten sonra yara sardım diyerek; yaralı ve ölümlere sıkça şifa ve başsağlığı dileyen; yönetimler, hâla gerçeğin samimi kavrayışını yapmamıştır diye düşünüyorum…

Güven

4 yorum:

Selma Er dedi ki...

ne güzel yazmışsınız..çok haklısınız..size aynen katılıyorum..

bilge dedi ki...

milletini anlamayan milletinin yaralarını sardığını sananlar dönüp geçmişi bir irdeleseler acaba şu andaki yaşadıklarımızı yaşarmıydık diye düşündürdü yazın bana sevgili güven..kalemine kuvvet yine güzel bir yazıydı..kusura bakmayın bu aralar evde fazla kalamadığımdan yazılarınıza geç yorum yazabilirm mazur görün lütfen dostlukla...

ÇOBAN YILDIZI dedi ki...

GÜVENCİĞİM OSMANLIYI YÖNETENLERLE ŞİMDİKİLERİ KIYASLAMAK DAĞ İLE FARE ÖRNEĞİ BİLE AZ KALIR.HEPSİ FELSEFE,SANAT,BİLİMVE DAHA PEK ÇOK HUSUSTA ÜSTADLIK DERECESİNDELERDİ.İŞTE BU YÜZDEN 600 DEVAM EDEGELDİLER. TARİHTEN DERS ALMAYI BİLEN MİLLETLERDEN OLSAYDIK BUGÜN ÇOK FARKI ŞEYLERİ KONUŞUYOR OLUDUK.
ÇOK GÜZEL BİR YAZIYDI GÜVENCİĞİM.
SEVGİLERLE.

ege dedi ki...

Tek kelimeyle muhteşem..Resimlerin ve altına yazdığın yorumlar da muhteşem..Tarihimizi muhteşem bir anlatımla ve bu günün yünetimiyle kıyaslama da muhteşem sevgili Güven..Yazdıklarına tümüyle katılıyorum ellerine, emeğine sağlık.Sevgilerimle..