Sayfalar

29 Ağustos 2026 Cumartesi

FERİT YAVUZ: BİTMEYEN BİR PARKUR

 



                               FERİT YAVUZ: BİTMEYEN BİR PARKUR

  Ferit Yavuz’u anlatırken yaşını söylemek gereksizdir. Gördüğüm kadarıyla yaş, onun hayatında sayılardan ibaret bir şey olarak kalmış… Takvim ilerlemiş ama Ferit Yavuz da yerinde kalmamış.

  Ferit Yavuz, sekseninci yaşa ilk adımları attı. Fakat bu adımları yazının başına taşımak bana bir yerde haksızlık gibi geliyor. Ferit Yavuz’u farklı kılan şey yaşının ilerlemiş olmasından çok öte; onun yaşla ilgilenmemesidir.

  O hâla koşuyor. Resmi müsabakalar, parkurlar ve madalyalar; sorsanız sayılarını çoktan bir kenara bırakmıştır. Ferit Yavuz’u bilinen insanlardan ayıran şey de bu; o yaptıklarını biriktirmek, saymak yerine; yaşamaya devam ediyor…

  Bir de ney üflüyor. Hepsi belli bir ritmin içinde; koşuyor, ney üflüyor… Sanki ikisi arasında görünmeyen bir bağ var. Hep aynı hareketin, o ilahi döngünün içinde: Koşuyor… Ney üflüyor ve sonra yine; koşuyor…

  Her ikisinin arasında o bağ; nefes ve yaşama bir çocuk gibi sarılmaktan başka bir şey değil. Ney’i üflerken sessizlikten ses doğuyor. Koşarken de sessizliğin içine adımlar atıyor.

  Ama Ferit Yavuz’u en çok doğanın içinde görüyorum. Her daim hareket halinde ve kırlarda bir insan…

  İstanbul Tekirdağ arasında yol onun için sıradan bir gelip gelme mesafesi olmaktan çoktan çıkmış görünüyor. Neredeyse tükenmez bir yolculuk bu; yıldızların içindeki nükleer enerji gibi…

  İnsanı durmadan hareket ettiren, kaynağı kolay kolay tükenmeyen bir enerji…

  Tekirdağ’a geliyor; kır evine. Tekirdağ’a gelişi doğduğu topraklarla buluşması mıdır, bu topraklara duyduğu bağılık mıdır, yoksa kırların başka hiçbir yerde bulunmayan o özgürlüğü, o hürriyeti vermesi mi?

  Belki ikisi de… Belki de Ferit Yavuz, bunun cevabını; ney üflerken, kırlarda koşar, toprağın ayaklarının altında çıkardığı sesleri duyarken veriyordur kendi kendine…

   Sürekli, hiç bıkmadan o büyük kalabalığın, İstanbul’un içinden çıkıp Tekirdağ’a gelirken hep aynı şeyi söylüyor olabilir:

“ Ben hâla hayatın içindeyim…”

  Geldiğimiz zamanda yaş ve yaşlanma üzerine çok şeyler konuşuyor, anlatıyoruz. Gençlik üzerine, yaşlılık üzerine bir sürü laf… Şu yaşta böyle yapılır, bu yaşta bunlar yapılmaz; gibi bir sürü anlamı olmayan laf laf…

  İnsanın üzerinde görünmez sınırlar çizip, sonra da o sınırların içinde hapsolmuş bir halde yaşamasını bekliyoruz; ne garip bir kandırmaca…

   Ferit Yavuz, bu tür çizgilerle, sınırlarla iyi ki ilgilenmiyor. Öyle ya, insanın yaşı büyüdükçe dünyası da küçülmesi gerekmiyor; asla…

   Tam tersine; insan yaş aldıkça kendisine ait olmayan şeylerden daha da ötelere kaçmalı:

Gürültüden… Gösterişten… Başkaları ne diyeceğinden…

   Ferit Yavuz’un yaşamında olan şeylere bakıyorum: Müzik, spor, doğa, hareket…

   Ferit Yavuz’un parkuru devam ediyor; koşuyor, ney üflüyor, yola çıkıyor ve Tekirdağ kırlarına dönüyor. Sonra yeniden koşuyor; belki de herkesin gözleri önünde bize bir şeyler fısıldıyor:

 Henüz vakit varken gör, diyor olabilir mi?

 Güven SERİN 








26 Ağustos 2026 Çarşamba

SÜLEYMAN DİYE SESLENMEK

 

İnternet

                                   SÜLEYMAN DİYE SESLENMEK

  Şehir otogarlarını oldum olası seviyorum. Oralarda sadece otobüs beklenmiyor. Hayatın ta kendisi bekleniyor; kavuşmalar, ayrılıklar, umutlar, pişmanlıklar… Her bankta, koltukta başka bir öykü oturuyor. Her peron da başka bir yolcuya hazırlanır.

  Otogarın banklarından birine oturmuş, gelecek otobüslerle birlikte gelen giden insanları izliyordum.

  Bir süre sonra yanıma yaşları yetmişi bulmuş iki Muratlılı hemşerimiz oturdu. Belli ki eski dostlar. Konuşmalarını dinlemek gibi bir niyetim yoktu. Fakat bazı sesler, acılar daha konuşmadan duyulan cinsten…

   İçlerinden birisi yürümekte zorlanıyordu. Belli ki bacaklarında bir sorun vardı. Ayağa kalkınca yalpalayarak ama yine de birinin yardımını almadan yürüyebiliyordu. Bir ara konuşma duyarlı bir insanın ruhunu titretecek bir yere geldi. Sakallı ve ayaklarında sorun olan arkadaşına dönüp:

  Süleyman… İki yüz metrekareden fazla paslanmaz çelikten sera yaptırdım. Beş yüzden fazla fidan diktim. Hanım gelmedi… Çocuklar başka şehirlerde… Yalnız olmuyor! Ben de kızdım; on tane keçi aldım, saldım fidanların içine. Hiçbir şey kalmadı. Camları bile yiyeceklerdi…”

  Etrafa yayılan bu sözler, sanki içinde yıllardır bekleyen bir kör düğümün çözülmesi gibi bir yankı yaptı. Öfke var gibi görünse de öfkeden çok kırgınlık vardı. Sitem de vardı ama sitemden çok yalnızlık kasırgaları esiyor gibiydi.

  Yanında bekleyen ince uzun ve yazlık şapkasını ters takmış Süleyman ise arkadaşının sözünü hiç kesmedi. Teselli etmeye de çalışmadı. Sanki ona seslenilmemiş, ona anlatılmamış gibi kendi anlatacaklarını konuşmaya başladı:

“ Hanım öldükten sonra benim hisseme yüzde yirmi beş düşüyormuş… Çocuklar hemen kendi hisselerini alıp sattılar; bitirdiler bile…”

   Yan yana duran iki hayat, iki ayrı sözcükle bir ömrün özeti gibi… Fakat aynı ortak duygular içinde boğuşuyorlardı:

Yalnızlık…

   Bekledikleri otobüs perona yanaştı. Sessizce bindiler; sakallı adam eğri büğrü yürümesine rağmen acele ediyordu. İnce uzun Süleyman ise bütün aceleleri bitirmiş gibi onun ardından otobüse ilerledi.

  Ben oturduğum yerde kalmaya devam ettim. Otobüs usulca hareket edip gitti. Ama her şey gitmedi. Durakta kalan birisi vardı:

 Süleyman… İşte o ses, halen yukarıda asılı sallanıyordu.”

  Bütün yazının odağında duran şey budur. O ses, sadece arkadaşına seslenen bir adamın sesi değildi. Belki yaşlılığın, belki yalnızlığın, belki de güçten düşüşün sesiydi…

  Gençlikte insan üretmek istiyor. Evler yapıyor, bahçeler kurup fidanlar dikiyor. Toprak büyüyor, seralar inşa ediyor. Mal varlığı da büyüyor.

  Ama insanın iç dünyası da aynı hızla büyüyor mu? Sanıyorum asıl eksiklik, çaresizlik de burada başlıyor. Hayat, çevre, sürekli hesap kitap vermekle meşgul olduğumuz toplum, sürekli bir şeyler kazanmamızı istiyor.

  Daha çok çalışmayı, daha çok üretmeyi ve daha çok kazanmayı… Tabi ki daha çok sahip olmayı da… Galiba bir öğreti eksik kalıyor: Bir gün bırakmayı da öğreten bir hayat olması gerekmiyor mu?

  İnsan denen mucizevî canlı, sadece toprağı ekip biçmekle birlikte, zihni de ekip biçmeyi öğrenmek zorunda.

  Okumak… Gezmek… Yeni insanlar tanımak… Sanatla, müzikle, dostlukla, merakla beslenmek…

  Bütün bunlar insanın görünmeyen bahçesidir. Yaş ilerledikçe beden yavaşlar ama ruhun yürüyüşü devam edebilir. Hatta bazen en güzel yolculuklar, insanın iç dünyasında başlar. Belki de bu yüzden araştıran, gezen insanların yaşlılığı daha sakindir.

   Onlar, mal biriktirmenin yanında; anı, dostluk, kültür ve anlam da biriktirmişlerdir. Otogarda duyduğum o ses, o çaresizlik; paslanmaz çelikten yaptırılan seraların yıllarca kalabileceğini, ama insanın içindeki umut ilgi görmezse, çok çabuk paslanacağını, yorulacağını düşündüm.

   Otobüs çoktan gözden kayboldu. Fakat hâla o seslenişi duyuyorum: “ Süleyman…” Bazı sesler çok çabuk silinse de, bu gün otogarda bana kalan ses, belli ki uzun süre vicdanımda yaşayacak…

Güven SERİN 

 

  



14 Ağustos 2026 Cuma

BÜYÜK ŞANSIM

 

                                                  EN BÜYÜK ŞANSIM

   Çoğu insanın yaşamı boyunca yakaladığı şanslar vardır. Bazıları bu şans veya şansların farkına bile varmadan yaşarken, bazıları da hemen fark ederler.

  Mustafa Ege Akdemir, bu şansı çoktan beri bilenlerden:

Annesi Mahmure Yel.

  Bir insanın annesi için böyle bir cümle kurması ilk baştan sıradan gelebilir. Biliyoruz ki, anne sevgisi için milyarlarca şey söylendi, yazıldı. Mustafa Ege’nin annesi için yazdıklarında, alışılmış övgü cümlelerinden başka şeyler de var.

  Zamana boyun eğmeyen bir teşekkür var. Hem de kendisine yapılan iyilikler için değil; kendisi olduğu insan için…

  Mustafa Ege’nin yaşamına baktığımızda birbirinden farklı görünen üç yol çıkıyor karşımıza; Judo… Hemşirelik… Şiir… Birisinde mücadele, birinde ise insan hayatına dokunmak, diğerinde ise insanın kendi içine dönmesi var…

   Milli bir judocu olarak disiplinin ne olduğunu öğrenmiş. Hemşire olarak hayatın ne kadar hassas bir denge üzerinde asılı olduğunu görmüş. Şair olarak da içinde birikenleri sözcükler yardımıyla üflemiş…

  Her insan dışarıda birçok şeyi; deneyimler, gözlemler ve öğrenir. Ama ev de öğretir. Bir evde en uzun cümleyi bazen bir anne kurar; hiçbir şey anlatmadan… Mustafa Ege’nin annesine duyduğu sevgi biraz yakından analiz edilirse o farklı tarafı daha iyi anlarız.

  Bir anne, çocuğuna sadece hayat vermiyor. Ona hayatın nasıl yaşanacağını da gösteriyor. Bir kaç sözcük yeter bunu anlatmaya; sevgiyle, sabırla, bir bakışla ve bazen de “yapma” demeden, sadece yaptığıyla.

  Çocuk büyüse de, evden çıkıp gitse de, çocukken görüp öğrendikleri de onla birlikte yürür. Annesinin başkasına nasıl davrandığını, nasıl sabrettiğini, güçsüzün yanında nasıl durduğunu unutmaz…

  Bu davranışlar yıllar sonra bir başka insanın davranışında tekrar görülür. Yenilenmiş biçimde… Aile kültürü de biraz budur…

  Sonuçta ailelerin tamamı çocuklarının iyi bir insan olmasını, iyi yetişmesini istiyor.

  İyi insan olmayı kim öğretecek? Diplomalar ancak meslek kazandırmaya yarıyor. Kazanılan para hayatı kolaylaştırabilir. Başarı ve rütbeler başka kapıları açabilir. Fakat iyi insan özellikleri:

Vefa, şefkat, merhamet, başkasının acısını anlayabilme; bunlar başka bir yerden süzülür…

  Mustafa Ege’nin annesine yazdığı satırlar bana bunu düşündürttü. İnsan büyüdükçe kendisini var eden insanları çok daha iyi anlamaya başlıyor. Çocukken bunları fark etmek mümkün olmuyor…

   Paylaşılan iki fotoğraftan birisine daha dikkatli baktım. Mustafa Ege annesinin omzuna kolunu atmış. Ama annenin gözleri oğlunda… En anlamlı fotoğraflardan birisi; oğul objektife, anne de oğluna bakıyor.

  Bir annenin bakışında kim bilir neler var: Çocukluğu, endişeler, sevinçler ve geçen yıllar. Ama anne hepsinin üzerinde şunu bakışıyla söyler: “ Yeter ki iyi olsun.”

  Oğlu ise dönüp annesine bir başka cümle söylüyor.

“ Bu dünyadaki en büyük şansım sensin.”

 Bir gün her şey değişir; evler, paralar, arabalar, eşyalar… Ama bir annenin çocuğuna bıraktığı miras; değişmez; onunla birlikte gelişir ve yaşar. Bence bir insan yetiştirip hayata bırakmak, en büyük evrensel mirastır…

  Sevginin farkına varmak ve bunu haykırmak; aynı zamanda emeği unutmamak, iyiliği çoğaltma anlamı da taşıyor.

  Bilirsiniz, bazı şanslar piyangodan asla çıkmaz. İnsan yaşamına doğduğu gün girer. Ve insan, o şansın değerini bir ömür anlamaya çalışır. Mustafa Ege’nin büyük şansı ise bellidir:

Mahmure Yel…

   Bir annenin varlığı ve bir evladın vefası… Ve ikisinin arasında sessizce büyüyen, gelişen bir hayat…

Güven SERİN 

 

 

 

  



13 Ağustos 2026 Perşembe

NAGİHAN GÖKÇİL

 


Nagihan'ın sitesinden alıntı




                  NAGİHAN GÖKÇİL: YARIM KALAN HİKÂYE

   Bugünlerde sıklıkla kurduğum cümlelerden birisidir; “ En kötüsü, insanın parasal yoksulluğu değil, zihinsel yoksulluğudur.”

  İşte bu yüzden, toplumların en büyük yoksulluğu, para yoksulluğu değil; hafıza yoksulluğudur. Çok çabuk unutuyoruz. Neden? Tekrar etmeye, hatırlamaya cesaret edemiyoruz; üşeniyoruz, korkuyoruz…

  Bir cenazeye katılıyoruz. Ölümün en saf hali içinde saflığın en doğal hallerini hissetmiş gibi bakarken, birden; daha toprağın kokusu dağılmamışken başka gündemlerin içine düşüyoruz. Bir zamanlar aynı sokakta, caddede selam verdiğimiz, aynı masada çay içtiğimiz, aynı şehrin kaderini ve sevincini paylaştığımız insanlar, sanki hiç yaşamamış gibi çekip gidiyor belleğimizden.

   Gerçek manada insan unutulduğunda ölüyor. Bugün yazmak için oturduğum bu satırlar, belki de genç yaşta yarım kalan bir hikâyenin birkaç sayfasını yeniden açma çabasıdır.

  Nagihan Gökçil’i tanımadım. Aynı sofraya oturmadık. Aynı mekânı paylaşmadık. Sesini de hiç duymadım. Ama insan denen canlı kendini bile şaşırtan, gizemle dolu olduğu için birini sevip saymak için tanıma ihtiyacı duymaz.

  Bazen birkaç fotoğraf, bazen bir dostun anlattıkları, bazen ondan geriye kalan bir film, bir kitap, bir söz… Tanımak ve sevip saymak için gerçekçi ve gönüllü bir başlangıçtır; hiç yaşlanmayacak bir kıpırtı…

  Nagihan Hanım’ı seven insanların anlatımından ve fotoğrafına bakınca gözlerinde yaşamaya çalışan yarım kalacak hikâyenin hüznünden tanıdım.

  Yaşar Dallı’nın anlattıklarıyla başlayan yolculuk, zamanla benim için sıradan bir yazı hazırlamanın çok ötesine geçti. Nagihan artık aileden birisi oldu. Her anlatılan ayrıntı, her hatıra, her fotoğraf; sanki eksik kalmış bir eserin parçaları gibi yerli yerine oturdu.

  Bir fotoğrafında kendi kurduğu lavanta bahçesinin içinde… Mor çiçeklerin içinde rüzgâr saçlarını savuruyor, yüzüne içten bir gülümseme yerleşmiş. Toprağın olduğu, üretimin karşılık bulduğu yerde; bir fotoğrafında ise avucunda dalından yeni koparılmış küçük bir nohut tanesi…

   Onun toprakla, ürünle, üretimle buluştuğunu anlatan fotoğraflarına uzun uzun baktım. İnsan emeğini, doğanın üretkenliğini ve marifeti temsil eden bir duruş içindeydi. Hastalığını iyileşme süreçlerini, doğanın yardımıyla başka umutlara taşımış, dönüşümü tamamlamış bir haldeydi.

 Nagihan, ölüme yakın olduğu hastalıkla savaştığı zamanlar dönmüştü doğduğu yerin toprağı olan Karacakılavuz’a. Yeni bir başlangıç yapmanın yanında öncü bir irade içinde… Bilgiyi, bilimi kendi vicdanı ve hür iradesiyle buluşturup, belki başka bir buluş yapmak istiyordu; bir daha doğmak, bir daha bir ömür kazanmak…

  Genç yaşta ölen insanlar, Nagihan Gökçil gibi hep aynı soruyu sordururlar:

 “Daha yapacak ne çok şeyi vardı…” Belki yeni bir proje… Belki yeni bir yolculuk… Belki lavanta tarlalarını çok daha farklı üretme ve pazarlama biçimleri; o büyülü mor renkleri, mor düşlerle buluşturacaktı…

   Hayat bunların çok azına izin verdi. Geride ise yarım kalmış bir hikâye… Hissettim şey; yarım kalan hikâyeler, anlatanlar oldukça tamamlanmaya devam ediyor; yaşayan bir öyküye dönüşüyor; ölmüşken Nagihan Gökçil gibi gülümseyen yüzler…

   Bugün Nagihan Gökçil’i yeniden anıyorsam, bunun tek nedeni genç yaşta aramızdan ayrılması değildir. Yaşadığı sürece çevresine kattığı iyiliğin, zarafetin, samimiyetin ve üretme, keşfetme heyecanın halen konuşuluyor olmasıdır. İnsan için bundan daha büyük miras olabilir mi?

   Lavantaların ömrü birkaç haftalıktır. İnsanın ise biraz daha uzun… Ama samimi bir tebessüm, bazen her ikisinden de çok uzun süre yaşar. Nagihan Gökçil’in fotoğraflarını, çabalarını, duruşunu her hatırlayışımda hep aynı şeyi hissediyorum; onu anmayı, unutmamayı yazı diliyle duyuruyorum.

   Nagihan Gökçil’i her yazışımda, her anlatışımda; sanki onu hiç tanımamış birisi gibi değil, onu çok iyi bilen, tanıyan mahalleden, aileden birini anlatır gibi konuşarak, hissederek yazıyorum.

   Biz hatırlatmaya, hatırlamaya devam edelim. Çünkü vefa, hafızanın en güzel şarkısıdır…

Güven SERİN 








7 Ağustos 2026 Cuma

AĞACA İŞLENEN SABIR

 

Kamera,Güven





                                               AĞACA İŞLENEN SABIR

 Pertev Aslan

  Tekirdağ Belediye Pasajı’nda bulunan Pertev Aslan’ın atölyesine güya on dakikalığına uğramıştım. Çaylar geldi, sohbet çayın deminden öte geçti. Saatler mi? Onlar da usulca birbirini takip etti. İki saatin nasıl geçtiğini ne ben fark ettim ne de Pertev Aslan…

  Girdiğim atölyede ahşapla birlikte emek işleniyor, sabır işleniyor. Bir ömrün sessiz birikimi, ağacın damarlarına ince ince nakşediliyor.

  Naht sanatı… Adını bile çok az kişinin bildiği, fakat karşısına geçen sanatla ilgisi olan herkesi kendisine hayran bırakan kadim bir Türk-İslam sanatı. Ahşabın oyularak hatla buluştuğu, milimetrik hesapların sabırla yoğrulduğu, hata kabul etmeyen bir ustalık… Günlerce süren emeğin, tek bir dikkatsizlikle boşa gidebileceği kadar hassas…

  Pertev Aslan; her gün, her sabah hep aynı heyecanla güne başlıyor. Bu heyecanda beklenen bir alkış yok. Kuru bir minnettarlık arayışı da yok… Hiçbir gösterişe ihtiyaç duymadan, sadece sanatına duyduğu o evrensel sadakatle başlıyor atölyesindeki ahşap kokan güne…

  Bugün öyle bir çağın içindeyiz ki; çoğu insan bedel ödemeden tanınmanın, kısa sürede ünlenmenin, ilk ezerde büyük başarıya ulaşmanın hayalini kuruyor. Biliyoruz ki gerçek sanat aceleyi sevmez. Emek, vazgeçmemeyi, sabrı ister.

  Pertev Aslan’ın öğretisi de burada başlıyor. Atölyesinde kullandığı ağaç sıradan değil. Afrika kökenli, gül ağacı olarak bilinen, sertliği ve dayanıklılığıyla tanınan çok kıymetli bir ağaç. Değeri sadece cinsinden kaynaklanmıyor. O ağacı sanat eserine dönüştüren, ustasını yıllara yayılan birikimi ve el emeği de o kıymetin merkezinde bulunuyor. Aynı ağacı herkes bulabilir; ama ona bir ruh katabilmek, gerçek sanatın ve ustalığın tam da karşılığı olan bir değerdir.

  Masanın üzerinde yapımı devam eden sazlar vardı. Kimileri ise son dokunuşları, kimileri ise yolculuğa çıkmak üzere bekliyorlar. Bugün o sazların benzerleri Almanya’daki bir müzede ziyaretçileri karşılıyor. Her biri müzik aleti olmakla birlikte; Anadolu’nun ahşaba, emeğe, sanata, sanatçıya yüklediği anlamın da sessiz temsilcisi olarak yaşamaya devam ediyor. Böylece Pertev Aslan’ın o ince işçiliği-sanatı, Türk kültürünün zarafetini sınırların ötesine taşıyan yaşayan bir kültür elçisine dönüşmüş oluyor.

  Sohbetimizin önemli bir bölümü de Büyükçekmece Uluslar arası Kültür ve Sanat Festivali üzerineydi. Dünyanın dört bir yanından gelen sanatçılarla aynı ortamı paylaşmanın mutluluğu hâla gözlerinden okunuyordu. Farklı ülkelerden gelen sanatçılar, onun eserlerini ilgiyle incelemiş; naht sanatının inceliğine duydukları imrenmeyi içtenlikle dile getirmişler.

  Bu büyük kültür buluşmasının yıllardır başarıyla sürdürülmesinde emeği bulunan eski Büyükçekmece Belediyesi Başkanı ve ekibinin sanata verdiği değer de ayrıca üzerinde durulmayı hak ediyor. Yirmi yedi yıl devam eden böyle bir festival, sadece iyi bir organizasyonla olmuyor, sanata ve sanatçıya duyulan gerçek inancı da gün yüzüne çıkarıyor.

  Bütün bunları konuşurken dönüp kendi şehrimize de baktık. Dışarıda takdir gören nice değerimiz, yanı başımızdayken sessizce gelip gitmesine neden izin veriyoruz?

  Bu düşüncenin, bu sorunumuzun cevabını sadece yöneticiler veremez! Hepimizin vermesi gerekiyor…

  Kültür dediğimiz o nazik şey; fark edilip sahiplenildiğinde yaşıyor. Pertev Aslan’ın atölyesinde ayrılırken masasına birkaç kez daha baktım. Yarım kalan eserler, bitmiş eserler gibi onurlu bir duruş içindeydiler. Biliyorlar ki ustaları olan sanatçı yarın sabah yine gelecek…

  Biraz daha oyacak, biraz daha sabredecek, biraz daha güzelleştirecek;  o yarım kalmış eserin bütüne giden yolunu…

  Sanatın yalın bir tarifini yapmaya çalışsak; insan ömrünü sessizce güzelleştiren bir şeydir; desek…

  Pertev Aslan’ın sanatının kültürel taraflarından birisi de; dokunduğu ağaca, yaşadığı zamana ve onu tanıma şansına erişen insanların zihnine incelikli işler-hatıralar nakşetmektir…

 Güven SERİN