Sayfalar

29 Temmuz 2026 Çarşamba

DONKİŞOTLUK YAPMA

 


                                    DONKİŞOTLUK YAPMA

  Neredeyse dünyanın her ülkesinde söyleniyor artık. Belki bir kahvede, belki bir mecliste, belki de bir annenin oğluna kızarken söylediği bir cümlede. Ama esas ilginç olan ise; çoğu insan bu sözün hangi toprağın ürünü olduğunu bile bilmemesi… Yine de herkes aynı duyguyu ifade etmek istiyor:

“Gerçekçi ol.”,”Hayat bu kadar romantik değil.” ,”Boşuna savaşma.”

  Kendi düşünceme göre mesele tam da burada başlıyor sayın okuyucu. Bilirsiniz ki insanlık, biraz da Donkişotluk yapanlar tarafından ilerledi. Sadece yel değirmenlerine saldırdığı için değil; başkalarının değirmen gördüğü yerde başka ihtimaller aradığı için…

  Bir insanın düş kurmasıyla, deli ilan edilmesi arasında çok ince bir çizgi var. Toplumlar, çoğu zaman o çizgiyi cetvellerle çizmeye çalışırlar. Oysa yaşam, sadece cetvelle yürümüyor. İnsan ruhu da öyle…

  Bugün fazlasıyla “mantıklı” bir çağdayız. Görünüşte her şey hesaplı. Her şey ölçülü. Her şey verimli-karlı olmak zorunda. Bir çocuğa bile önce “işe yarar mı?” diye soruluyor artık. Oyunlar bile kariyer planlamaya dönüşüyor. Neredeyse kimse gökyüzüne uzun uzun bakmıyor; bakamıyor. Çünkü karlı görünmüyor…

  İnsanın sadece gerçekle yaşayamayacağına inananlardanım. Bazen gerçek, kuru ekmek gibidir; yaşatır ama ruhu beslemez. Düş ise su gibidir. Bazen görünmez ama eksikliği derhal hissedilir.

  Donkişot’u sadece yel değirmenleriyle uğraşan bir deli sanmak, çok büyük bir kolaycalıktır. Donkişot sadece bir şövalyenin hikâyesi değildir; belki de insanın en eski sancılarını anlatır:

“İnsan gerçeğe rağmen nasıl hayal kurabilir?”

  Öncü insanlar, özellikle bazıları; herkesin sustuğu yerde konuşurlar. Herkesin normalleştiği yerde itiraz ederler. Herkes aynı yönde giderken başka bir patikaya saparlar. Onlara önce “uçuk” denir ve sonra “hayalperest” ,bazen de “deli” denir…

  Tarihe bakarsak bu garipliği bir parça anlama kazancı yaşarız. Dünün delileri bugünün dâhileri olabilir bazen…

  Bugün gökyüzüne çıkan roketlerde de biraz Donkişotluk vardır. Bir zamanlar insanların büyük çoğunluğu uçmanın bile delilik olduğunu söylerdi.

  Galileo Galilei, dünyanın döndüğünü anlatırken sadece bilimi anlatmıyordu, çağının duvarlarına da çarpıyordu. Bugünün çocuklarının okulda öğrendiği gerçek, o günün Donkişotluğu değil miydi?

  Vincent van Gogh, hayattayken neredeyse hiç anlaşılmadı. Resimlerinin çoğu küçümsendi. Ama o renklerden vazgeçmedi. Bugün milyonların önünde durduğu tablolar, bir zamanlar “fazla tuhaf” bulunuyordu.

  Sabahattin Ali, insanın iç yalnızlığını ve toplumun görünmeyen yaralarını yazarken fazla gerçek, fazla cesur bulundu. Bugün hâla çok okunuyorsa, biraz da o inat yüzünden.

  Belki de en büyük Donkişotlardan biri, Tevfik Fikret idi. Birçok kimsenin susmayı terci ettiği dönemlerde, o sürekli “ferda” diyordu; yani yarın… Henüz gelmemiş, ama gelme ihtimali olan o gün… Karanlığın içinden bile çocuklara, akla, bilime, özgürlüğe sesleniyordu. Onun şiirlerinde sadece öfke değil; inatçı bir umut vardır.

  Bazı insanların yaşadıkları çağlara sığmadığını biliyoruz. Onlar biraz sonrası için yaşarlar. Bu yüzden çağdaşları tarafından anlaşılmaz olurlar. Bugünün düzenine fazla gelen insanlar, birkaç on yıl sonra alkışlanırlar. Ve bazen yüz yıl sonra anlaşırlar…

  Demek ki bazen dünya, değirmenlere saldıranları değil, o değirmenlerin arkasında görünmeyen düzeni fark edenleri de hatırlatıyor bizlere.

  Görünen odur ki insanlık, hep biraz hayal kuranların omuzlarında ileriye doğru gitti. Gerçeği değiştirenler, çoğu zaman gerçekle kavga ettiler.

  Sanıyorum sorunumuz, Donkişot olmak veya olmamak değil. Sorunumuz, hayatımızın tamamının hesap makinesine dönüşmesine izin vermemekte…

  Asıl tehlike, Donkişotluk yapmak değil artık! Hiç Donkişotluk yapmamaktır…

 Güven SERİN 


 

  


28 Temmuz 2026 Salı

DİSİPLİNİN SESSİZ DİLİ

 


                                        DİSİPLİNİN SESSİZ DİLİ

  Yolculukların insana katkısı çoktur; saymakla bitmez. Hem şehirleri, hem de insanları daha iyi tanımamıza yardımcı olurlar.

  Geçtiğimiz günlerde yaptığımız gezi boyunca yüzlerce kilometre yol kat ettik. Dağları, ovaları, vadileri, meşe koruluklarını, şehirleri, kasabaları geride bırakırken zaman zaman kısa dinlenme araları verdik. Kimi zaman büyük şehirlerin girişlerinde, kimi zaman küçük Anadolu kasaba ve köylerinin kıyısında durduk. Yol boyunca farklı işletmeler gördük, farklı mekânlara uğradık.

  Bazı mekânlarda bizi karşılayan şey sadece bir hizmet değil, bir kültür olduğunu ısrarla söylemek isterim…

  Özellikle Shell istasyonlarında dikkatimi çeken bir şey vardı. Farklı şehirlerde bulunmalarına rağmen aynı düzeni, aynı temizliği, aynı özeni görmek; faklı bir disiplini hatırlatıyordu. Mekânların görünümü, çalışanlarının tavrı, müşteriye yaklaşım biçimi ve genel atmosfer insana bir rastlantının değil, yerleşmiş bir kültür anlayışını ifade etmeye yetiyor.

  Anadolu insanında da bu özelliği gördüğümü söylemek isterim. Öncelik, misafirini rahat ettirmek istemesi; yüzyıllara dayanan misafir anlayışı da böyledir. Gelen misafirin önce gönlünü kazanır ve sonra rahat ettirmek ister. Bir bardak çayı, kahveyi, içten bir tebessümü ve samimi bir “hoş geldiniz” sözünün değerini çok iyi bilir. Ticaretin en eski kurallardan birisi de belki burada gizlidir: Önce memnun et.

  Bilirsiniz, insanlar çoğu zaman satın aldıkları ürünü değil, kendilerine nasıl hissettirildiğini hatırlarlar.

  Bu gözlemlerimi birleştirince Shell’in hikâyesine daha da sokulmama neden oldu. Bugün dünyanın dört bir tarafında faaliyet gösteren bu kuruluşun kökleri,1833 yılında Londra’da deniz kabukları ticareti yapan mütevazı bir işletmeye kadar ulaşıyor. Hatta bu kuruluşun adı da o günlerden bugüne geliyor; “Shell”,yani deniz kabuğu…

  Aradan geçen yaklaşık iki yüz yıl boyunca dünya çok değişti. Savaşlar; çok büyük katliamlar yaşandı, teknolojiler değişti, ülkeler birbirine daha da yakınlaştı. Fakat bazı kurumlar ayakta kalmayı başardı. Bunun nedeninin sadece sermaye olduğunu ve teknolojik büyüklükten kaynaklandığını düşünmüyorum. Asıl neden, yıllarca korunan bir çalışma kültürü, disiplini ve kurumsal hissiyat, bellektir…

  Bir kurumun yüz yılı aşan ömrü, her gün üretilen güven duygusuna bağlıdır.

  Belki de sırf bu yüzden yolculuk boyunca farklı şehirlerde karşılaştığım düzen ve hizmet anlayışı bana tesadüf gibi görünmedi… Biliyoruz ki kurumlar da insanlara benzer; karakterlerini bir günde, bir ayda oluşturamazlar. Yılların biriktirdiği alışkanlıklar, ilkeler ve çalışma disiplini onların görünmeyen omurgasını meydana getirir.

  Bir işletmenin büyüklüğü devasa tabelalarla ortaya konamaz. Anlatılamaz… Asıl büyüklük; yüzlerce, binlerce kilometre ötede, başka şehirlerde bulunan bir şubesinde de aynı güven hissini verebilmek, sunabilmektir. İnsanlar kapısından girerken neyle karşılaşacaklarını bilmesi, belirsizlik yerine güven duyması çok önemli bir değerdir.

  Hayatın her alanı da böyle değil midir? Bir öğretmenin sınıftaki disiplini, bir ustanın işçilikteki titizliği, bir çiftçinin toprağa gösterdiği özen, bir esnafın sözündeki sağlamlık, ya da bir yazarın kalemindeki dürüstlük… Bunların hepsi aynı kaynaktan beslenir; disiplin ve istikrar…

  Bu yazı, bu çalışmam bir akaryakıt istasyonu markasından çok daha başka şeyler anlatıyor olmalıdır siz değerli okuyuculara. Asıl olan, hangi işi yaparsak yapalım, onu saygıyla yapabilmektir. İnsan yaptığı işe değer veriyor, karşısındaki insanı önemsiyor ve bunu her gün aynı özenle sürdürebiliyorsa, geriye sadece kazanç değil; güven de bırakıyor.

   Ve güven, bugün hâla dünyanın en değerli sermayesidir.

Güven SERİN 

 

 


25 Temmuz 2026 Cumartesi

SAİT FAİK'İN ADASI

 





SAİT FAİK’İN ADASI, FİKRET’İN AŞİYANI, VELİ’NİN BOĞAZI

 Bir şehir, sadece yollardan, binalardan, taşlardan oluşur zannederiz ama değildir; bazen bir dize, kimi zaman bir öykü ve bazen de bir kahve, bir çay kokusuna karışmış bir hatıradır.

Bir sanatçı yaşadığı yere ruhuyla, kalbiyle dokunuyorsa, kaleminden çıkanlar da o şehrin bir parçası, öncü kültürü olur. O şehir, o andan itibaren sadece coğrafik bir yer değil, edebiyatın mekânı da olur.

 İstanbul’un bu konuda eşi var mıdır bilinmez ama soracak olursak: Yoktur, diyenler çok olur. Her sokağı bir romana, her yokuşu bir şiire dönüşmüştür.

Burgazada’nın çam kokulu rüzgârında hâla Sait Faik Abasıyanık’ın sesi dolaşır. O ses olmasaydı orada, muhtemelen hiç uğramayacaktım Burgazada’ya. O ses, balıkçıların arasına karışır, yalnızlığını denizle, martılarla paylaşır.”Hişt hişt” diye seslenirken aslında insanın diğer insana olan ihtiyacını da anlatır. Hatta edebiyatın diliyle yüreklere kazır. O ada, onunla birlikte bir öykü gezegenine dönüşür.

 Boğazın kıyısındaki Aşiyan’da Tevfik Fikret, denize bakıyor gibidir. Dalgaların sesiyle birlikte düşüncenin, fikirlerin özgürlüğünü savunur, vicdanın en sessiz haykırışını taşır. Onun Aşiyan’ı çok güzel bir ev olmakla birlikte, fikrin yurdu, sözcüklerin mabedidir.

 Karaköy’den Eminönü’ne yürürken, taşların arasına iyi bakarsanız; Orhan Veli’nin ayak izlerine, efkârına, gökyüzüyle sarmaş dolaş olmasına da bakarsınız.”İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı” diye seslenirken, şehrin iç sesiyle birlikte, insanın iç sesini dinletmiştir bize. Onun İstanbul’u; vapurdumanında, simit kokusunda, akşam serinliğinde bir bardak çayın deminde, buğusundadır.

 Ama İstanbul sadece üç şairin değil, bütün zamanların korosunun sesidir.

Kocamustafapaşa’nın arka sokaklarından sanki bir tiyatro afişi sarkar gibi görünür; orası Haldun Taner’in sahnesidir.”Keşanlı Ali Destanı”nın kahramanları, donmuş bir zamanın içinde yaşar gibidir. O mahallelerde mizah, hümanizm ve halkın dili bir araya gelir; tiyatro, gerçek hayatla birleşir.

 Cibali, Unkapanı, Beyoğlu hattında ise Orhan Kemal dolaşır.

Fabrika bacalarının, dumanlarının gölgesinde, yoksul insanların onurlu öykülerini yazar. Oraları, Orhan Kemal ile birlikte gezilecekse, yine o sesleri, o yüzleri görmek ve bulmak mümkündür.

 Biraz ileride, Beşiktaş’ta denize bakan bir bankta Yahya Kemal,”Sana dün bu tepeden baktım aziz İstanbul” derken, zamanları birleştirir ve yaşadığımız anı zenginleştirir.

Üsküdar’ın cami avlularında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zamanı donmuş, o tazeliği korur gibidir. Romanın sayfalarından çıkıp, o semtin sokaklarında gezinmeye başlarsınız.

Galata’da ise Attila İlhan’ın ağır ve tok adımları duyulur. Bir sokak lambasının altında,”Ben sana mecburum” diyen bir gölge belirir. Belki düş gücümüzün, belki zihnimizin kalbimizle kol kola girip, yepyeni bir sonsuzluk iksiri bulduğunu hissedebilirsiniz.

 İstanbul’un dışına taştığımızda ise başka bir büyü vardır:

 Bursa’da Ahmet Hamdi’nin çocukluk sessizliği, Ankara’da Behçet Necatigil’in kırık mısraları, Paris’te Hemingway’ın kederli sabahları, Moskova’da Nazım Hikmet’in hasreti, Prag’ta Kafka’nın karanlık penceresi…

 Hepsi kendi şehirlerine ruh vermişlerdir.

 Eminönü, Kabataş veya Kadıköy’den bir vapura binip Burgazada’ya gitmek, sonra Aşiyan’a uğrayıp o yokuşu çıkmak, Karaköy’de bir kahve içmek… Bütün bunlar bir seyahat olmaktan çıkar bir okuma, öğrenme, hissetme biçimine dönüşür.

Bilirsiniz, şehirler okunursa,anlaşılır ve dokunulursa lezzeti çoğalır; sokaklar ise sözcüklerin arasında saklambaç oynamaya başlar.

 Güven SERİN 





23 Temmuz 2026 Perşembe

YAŞAR DALLI

 

Kamera Güven

                                  BİR ÖMRÜN MESLEĞİ: MERAK

  Daha önce tanıştığım ve ömürleri yarım asrı çoktan geçen insanlardan sıklıkla şu sözü duydum: “ Ne zaman geçti bu yıllar? Hiçbir şey anlamadık!”

  Sanıyorum yaşamın içini dolduramadığımız zaman, her gün aynı alışkanlıklarla meşgul olanlar için; bir değil birkaç ömür yaşamak bile yeterli olmayacak gibi…

  Yaşar Dallı ismini tam da burada paylaşmak, yazı diliyle bu kültürü aktarmak, anlatmak istiyorum. Çünkü onun doğasında bir bezginlik yoktur. Sadece merak vardır…

  Onu anlatacağım ama meslekleri sıralayarak, yücelterek değil; o mesleklerin içinde gönüllü bir askerin koşucusu olarak, belki de tam olarak hakkını veremeden yüzeysel olarak anlatacağım…

  Yaşar Dallı’nın mesleğini merak edenlere peşinen söylemek isterim; onun mesleği: Meraktır…

  1944 yılında Karacakılavuz’da dünyaya gelir. Bugün bile kır kokularını, toprağın sesini ve emeğin bereketini cömertçe saklayan o güzel mahallede-köyde…

  Çocukluğu, bugünün çocuklarının ancak büyüklerinden dinleyecekleri bir hayatın içinde geçer. Çobanlık yapar kırlarda Karacakılavuz bayırlarında. Toprağa dokunan, üretimi çoğaltan sabanın ardından da yürür. Başağın ekmeğe dönüşmesini çarçabuk öğrenir. Güneş altında ter döker, yağmurun bereketini bekler. Toprağı sadece işlemekle kalmaz; onu anlamaya çalışır.

  Bana göre bütün hikâye de burada başlıyor. Yaşar Dallı birçok insanın yaptığını yapmak yerine sadece çalışmak için yaşamaz; öğrenmek için yaşar… O,öğrenmeye doymayan insanların başında geliyor. Onun hayatı tam olarak budur…

  Henüz genç yaşlarda kendi becerisiyle kasket üretmeye başlar. Tekirdağ’ın tanınmış terzileri Necip Işılay, Recep Eşme, Hüseyin Kılıçer ve daha niceleri onun emeğiyle tanışır. Muratlı’dan Malkara’ya kadar uzanan bir güven markası kurar. El emeğiyle ürettiği kasketler başları giyilir ve ustalığı da, saygınlığı da o dik başlarda taşırlar.

  1960’lı yılların başında bu kez de PTT acenteliğine girişir.1979 yılına kadar PTT ile ortaklık sistemi içinde çalışır. O yıllar mektup, bir ailenin sevinciydi, özlemiydi. Karacakılavuz ile ülkemiz arasında sadece posta işleri kurulmadı; itimat ve haber alma özgürlüğü de başladı ve kuruldu.

  Ardından fotoğrafçılık geliyor. Fotoğraf çekerken duyduğu haz, onları onları karanlık odada basarken duyduğu haz başka başkadır. Zamana dokunmayı, hatta bir yerde dondurmayı, gelecek kuşaklara anıları daha canlı ve anlamlı bırakmayı; bu sanat dalıyla başarır.

  1976 yılında gazeteciliğe başlar. Akdeniz Haber Ajansı’nın, kısa adı Akajans’ın Karacakılavuz muhabiridir. Onun yaptığı haberler Tercüman, Milli, Dünya, Hergün gazetelerinde yayımlanır. Bir köyden yükselen ses, onun kalemiyle ülkenin dört bir yanına ulaşır.

  Sonra tabelacılık… Tuhafiyecilik… Beyanname Doldurma…

  Birbirinden çok farklı görünen bütün bu uğraşların ortak noktası meraktır… İnsanı diri tutan şey…

  Yaşar Dallı’nın hayatındaki en dikkat çekici çalışmalarından bir tanesi ise sap kıyma makinesidir.

  Ayçiçeği hasadından sonra tarlada kalan sapların yakıldığını görür. Herkes bunu doğal karşılarken, o ise durur ve düşünür. Toprağın yeniden toprağa kavuşmasının bir yolu olmalı!

  1988 yılında Tarım Bakanlığı’na bir mektup yazar. Ülkemizde, dünyada böyle bir makinenin olup olmadığını araştırır ve sorgular. Gelen bilgileri, ülkemizde birkaç yerde kullanılan makinelerin teknik özelliklerini, detaylarını inceler. Çevresindeki ustalarla birlikte çalışır. Sonunda tarlada kalan ve yakılan günebakan saplarının parçalanması için kendi imkânlarıyla bir makine yapmayı başarırlar. Artık, toprak toprağa kavuşacaktır; gübre niyetine…

  Toprağı anlamaya çalışan bir yerde kendini adayan Yaşar Dallı gökyüzünü de anlamaya çalışır. Uzun yıllar boyu yaşadığı yerin, bölgenin hava olaylarını büyük bir titizlikle takip eder. Ölçer, not eder ve karşılaştırır. Kendi meteoroloji kayıtlarını oluşturur. Resmi bir istasyon değildir; ama bilimin temel şartı olan gözlem ve disipline sahiptir…

  Bilgisi arttıkça yazmaya da başlar. Bilginin paylaşıldıkça çoğalacağını da bilir.2005 yılında Karacakılavuz’un Tarihi,2006 yılında Karacakılavuz ve Çevresi kitapları yayımlanır. Basıma hazır iki kitap daha sırada beklemektedir. Bir başka eser üzerinde de çalışmalarına devam etmektedir.

 Notere tasdik ettirdiği “Dal Hesabı” çalışması ise onun bitmeyen araştırma, merak tutkusunun ilginç örneklerinden birisidir. Bugün kendisiyle dikkatimi çekenlerden birisi de onun çantasında her daim aktarılacak, anlatılacak ve paylaşılacak yazılarının, araştırmalarının olmasıydı. Ceketinin cebinde duran kalem de bu dönüşümün tanıklığını yapmaktaydı.

  Yaşar Dallı kadar okumaya, öğrenmeye, yeniliklere açık, yeni şeyler keşfetmek isteyen çok az insana rastladım. Merak denen şeyin birçok kapıyı açtığını Yaşar Dallı’nın yaşamında, anılarında bulabiliriz. Bu benim Yaşar Dallı hakkında kim bilir kaçıncı yazım. Birçok insanın “artık benden geçti.” Dediği yaşlarda o yeni şeyler; meraklar, öğretiler bulup, yeni hazırlıklar yapmaya devam ediyor.

   Sanıyorum, insanın değeri, kaç yıl yaşadığıyla değil; yaşadığı yıllara ne kattığıyla ölçülür. Yaşar Dallı, seksen yılı aşan ömrünü emekle, araştırmayla, üretmekle ve araştırmakla doldurmuş örnek insanlarımızdan birisidir.

   O,sadece Karacakılavuz’un, Tekirdağ’ın değil; ülkemizin de yüz akıdır…

 Güven SERİN 




18 Temmuz 2026 Cumartesi

AKDAĞ'IN ETEKLERİNDEKİ ANTİK ŞEHİR

 

Kamera; Güven Sagalassos

Sagalassos

Sagalassos Burdur

Sagalassos

SALDA BURDUR

SAGALASSOS

                     AKDAĞ’IN ETEKLERİNDEKİ ANTİK ŞEHİR, GÖLLERİN KIYISINDAKİ HAYAT

  Burdur’a girerken önce göller karşılar insanı. Bir yandan mavinin beyaza dönüştüğü, gökyüzüyle yeryüzünün birbirine karıştığı Salda Gölü… Bir yanda günün her saatinde başka bir renge bürünen Burdur Gölü… Dağlar vardır göllerin görüntüleriyle birlikte ufukta. Akdağ’ın heybeti, Eşeler Dağları’nın çizgi gibi uzanan duruşları, Torosların ufka yayılan silueti…

  Daha şehre varmadan anlamaya başladık ki; bu coğrafya sıradan bir coğrafya değildir. Akdeniz ile Ege arasında uzanan, göllerle dağların birbirine omuz verdiği bu topraklar binlerce yıldır insanları kendine çekmiştir. Medeniyetler sadece verimli ovalara kurulmaz. İnsanlık bazen güzel korunaklı dağlara da yerleşir. Sagalassos tam manasıyla etrafı dağlarla çevrilen, dağların zirvesinde suların aktığı ve en önemlisi insanı kendine çağıran bir antik şehir…

  Akdağ’ın eteklerinde, yaklaşık bin beş yüz metre yükseklikte kurulmuş bu antik kent, sadece Pisidya’nın ya da Roma’nın değil, insanlık tarihinin en etkileyici yerlerinden birisidir. Bugün, bu kente gelen ziyaretçiler, iki bin yıl önce Sagalossoslular burada hangi manzaraları görmüşse onu görmeye devam ediyorlar. Antik kentin teraslarından bakınca dağların birbiriyle iç içe geçtiğini, sayısız vadilerin yaşımı gizlediğini görebilirsiniz.

  Bende teraslardan uzaklara ve yakınlara bakarken tarihin içinde, tarihe yaslanmış olmaktan çok öte iç ferahlatan duygular eşliğinde gezindim; ulaşamadığım ve ışığın her saati değişen dağ siluetlerine…

  Sagalassos’u bir arkeolog gezse başka şey anlatır, bir sanatçı gezse başka şey anlatır… Bir mimar, bir mühendis, bir şehir plancısı için bambaşka bir yerdir Sagalassos…

  Sanıyorum herkesin buluşacağı ortak nokta şu olur:

 “ Bu kadar yüksekte bir medeniyet kurmak ve bu medeniyeti yücelten insanlara duyulan hayranlıkta…”

  Antik kenti gezerken birçok yerde oturdum. Tiyatrosunda, çeşme başlarında ve taşlarının çıkarıldığı taş ocaklarının olduğu dağ tepelerinde. İster istemez bu taşlara yön veren usta ve işçileri düşünüp, zaman kavramını yok etmeye çalışan bir hissiyat ve insanın ruhuna iyi gelen dağlarla birleşen bir rüya ve düş âlemi…

  Yüzlerce, binlerce yıl önce yaşamış ustaların, işçilerin ellerinden ve alın terlerinden çıkan o taşlar… Büyük bir ahenk içinde dizilişleri ve insan denen büyük medeniyete sadece bir barınak değil; sanat merkezi, binlerce yıl akacak bir çeşme, bir yol, bir hamama dönüşmesi; modern yaşamın içindeki büyük kulelerden çok başka kültürleri özlediğimi hissettirdi…

  Zaten, antik yolculuklarda gönüllülük yoksa usta ve işçilerin hallerinden anlamaktan uzaksa oraya gelmiş yolcu, bir türlü açamaz antik kentin kapısını. Bolca fotoğraf çektirse de, kısa süre sonra zihni, unutulmuşlar mezarlığına, telefonu de taşan fotoğraflar yığınına döner.

 Bu antik kentler, özellikle Sagalassos gibi zorlu kentler kolay kolay kapılarını açıp, öykülerine anlatmaz dağ tepelerine laf olsun diye gelen günübirlik yolculara. Kavram kargaşasından sığınan, zamanlar ile kavga etmeyen, ayrıştırıcı değil birleştirici insanı beklerler. Öyle çok hikâyeleri vardır ki birden sır olmaktan çıkıp, kendi sıkıcı yaşamınıza bir dem, bir derman oluverirler.

  Sagalassos, binlerce yıl olduğu gibi, daha binlerce yıl Akdağ’ın eteklerinden kendi öykülerini fısıldamaya devam edecektir. Ne suyu bitecek, ne de öyküsü…

  Burdur’da beni etkileyen sadece gölleri ve Sagalossos Antik Kenti olmadı. Şehrin eski mahallesinde dolaşırken zamanın başka katmanına daha rastladım.

  Bu katmanda; dar sokaklar, iki katlı cumbalı evler, taş ve yığma kâgir evler gördüm. Onlarla göz göze, bazılarınla gönül gönle geldim. Bazılarında hayat vardı. Bazıları ise sessizce bakıyordu.

  Bir zamanlar çocuk sesleriyle, komşu sohbetleriyle, bayram telaşlarıyla dolu olan bu evler şimdi modern şehrin içerisinde sessiz bir hatıra gibi duruyorlar. Belki de insanı; duyarlı olan zihin zenginliğine vakıf insanı bekliyorlardır; kim bilir…

  Bu sokaklarda yürürken yaşadığım şehrim Tekirdağ’ı da düşünmeden edemedim. Türk ve Yahudi evlerinin önünde de aynı duygu kırılmalarını, iç sızılarını defalarca yaşamış, hissetmiştim. Ahşap işçiliğinin, taş ustalığının ve insan emeğinin oluşturduğu mahalle kültürü yavaş yavaş geri çekilirken; yerine daha yüksek, daha yüksek, daha gösterişli yapılar yer alıyor.

  İnsan eski mahallelerde gezip eski evlerin önünde durunca şunu fark ediyor:

Onlar bize, insana daha yakın; uzatsanız elinizi tutacak, konuşsanız sesinizi duyacak gibi…

  Belki de sırf bu yüzden Sagalassos ile Burdur’un eski sokakları arasında görünmeyen bir bağ kurdum. İkisinin de temelinde aynı şey yatıyor:

Ustalık… Zanaat… İnsan emeği… Ve yaşanabilir bir dünya kurma çabası… İşte bu yüzden Burdur ve burdur insanı sadece görülecek bir yer değil, aynı zamanda anlaşılması gereken bir yerdir… Sagalassos da öyle; gezilecek değil, dinlenecek bir hikâyedir…

 Güven SERİN 

  













7 Temmuz 2026 Salı

TAŞLARIN DEĞİL,İNSANLARIN HİKAYESİ

 

Kamera, Güven Burdur Müzesi

Kamera,Güven

Kamera,Güven

                   TAŞLARIN DEĞİL, İNSANLARIN HİKÂYESİ

  Antik kentlerden ayrılırken, çoğu zaman bir sürü fotoğraf çekeriz. Tam olarak niçin yapıldıklarını, niçin kullanıldıklarını bilmediğimiz duvarlar, sütunlar, yapılar…

  Ne zaman bir şehir, kalbimize bir taş değil de; bir insan bir öykü bırakırsa o zaman iş değişiyor. Saglalassos’tan ayrıldıktan sonra Burdur Müzesi’nde bunun ne demek olduğunu daha iyi anladım. Hatta hissettim… Karşıma iki insan çıktı; iki heykel değil, iki yüz… İki hayat…

  Birisi yaklaşık iki bin yıl önce Roma döneminde yaşamış, ömrünün sonuna elli yaşlarında ulaşmış bir adam. Kazı ekibi ona dönemin yaygın isimlerinden Rhodon adını vermiş.

  Diğeri ise Orta Bizans döneminde, aynı dağların eteklerinde yaşamış, otuz elli yaşları arasında hayata veda ettiği düşünülen bir kadın. Ona da Eırene ismi verilmiş.

  Onların gerçek isimlerini bilmiyoruz. Muhtemelen bambaşka isimlerle çağrıldılar. Belki de onlara seslenen çocukları, komşuları bugün hiç bilinmeyen ölmüş dillerden biridir. Ama bilim sayesinde yüzleri yeniden karşımızda.

  Bilim, arkeolojiyi sadece sütunları ayağı kaldıran bir uğraş olmaktan çıkarıp insanın kendisinin de görünür kılmayı başardı.

  Bulunan kafatasları üç boyutlu tarandı. Anatomi, antropoloji ve adli yüz canlandırma tekniklerini bir araya getirildi. Ortaya çıkan yüzler bir sanatçının hayal ürünü değil, bilimsel verilerin izin verdiği şekilde geçmişin bir parçasıdır.

  Müzedeki canlandırma yapılmış heykellerin gözlerinin içine bakınca, yaşadığım heyecan, geçmişin sıkıştırılmış zaman penceresi, içinde bulunduğum zamanı da bir başka yere taşımış hissi verdi. Bu konularda biraz duyarlı bir insan bile aynı duyguları hisseder; zaman makinesine binip oraya gidip geldikten sonra yaşanan hislere benzer bir şey olmalı…

  Eırene’nin mezarında gösterişli hiçbir armağan bulunamamış. Belki de ömrü boyunca evinin yükü ve bir sürü çocuk büyüttü. Belki Akdağları’nın eteklerindeki tarla veya bahçelerde çalıştı. Ve esas olan adının yıllar sonra anılacağını hiçbir zaman düşünmemiş olmasıdır. Bugün tarihi kitaplarında değil de müzeleri gezen insanlığın ortak değerlerinde anılıyor. İnsanlığın ortak kültürü haline gelmiş bir halde…

  Tarihin böle lütfü da vardır; sadece imparatorları anmak yerine sıradan insanları da çağırır bazen kendi müzesine, sayfaları arasına.

  Rhodon’un hikâyesi ise çok daha başka. Mezarındaki sikke, dudaklarının üzerine bırakılmış altın levha ve parmağındaki yüzük, onun kişisel eşyaları olmaktan öte; dönemin inancını, ölüm anlayışını, toplumsal yapıyı da anlatan bir belgedir.

  Rhodon’un kemikleri ise bilim sayesinde, çok hareketli ve ağır bir yaşam sürdüğünü anlatıyor. İnsan bedeni, taş kitabeler gibi konuşmaya başladı.

  Müzede gözümün ve zihnimin takıldığı ikinci eser, Sagalassos Antik Kenti’nin en zarif eserlerinden birisi olan; Dans Eden Kızlar Frizi’dir. Mermerin, taşın içinde hareket var. Kıpırtı var. Sanki kadınların üzerindeki giysi kıvrımlarında rüzgâr dolaşıyor. Yeniden müzik başlayacak ve o figürler dans ederek Sagalassosluları coşturacak.

 Bir yanda ölümden yeniden yaşama davet edilmiş insanlar… Diğer yandan ise yaşam sevincini iki bin yıldır koruyan sanat… Uygarlık da böyle bir şey değil mi; bu dengeyi koruyan insanlar topluluğu…

  Dans edebilen… Üreten… Sevebilen… Yas tutabilen… Geriye sadece taşları, binaları değil; insan öykülerini de bırakmak… Bu durumda şu sözü bir kez daha anmak gerekiyor:

“ Arkeoloji sadece geçmişi kazmıyor; insan hafızasını da görünür hale getiriyor.”

 Güven SERİN 








1 Temmuz 2026 Çarşamba

AĞRILI ŞAHİN

 



                                            AĞRILI ŞAHİN

  Antik kentlerin sokaklarında, meydanlarında geçen bir günün ardından Denizli’nin kalbine doğru yürüdük. Sabah saatlerinde Laodikeia’nın sütunları arasında dolaşmış, iki bin yıl öncesinin taşları arasına işlenmiş hikâyeleri anlamaya çalışmıştım. Şimdi ise Bayramyeri veya Kaleiçi olarak bilinen Sebze Hali’in içindeyiz. Denizli trafiğinin, alışverişin, günlük telaşın, insan seslerinin birbirine karıştığı o capcanlı dünyanın merkezinde…

  Daha bir saat önce yanından geçmiş olduğumuz dükkân sahibi, bizi sanki yıllarca tanıyormuş gibi seslenmişti:

“Buyurun ağabey, kahvem da var, çayım da, yiyecek ne ararsanız…”

  Bu çağrıda veya seslenişte sadece müşteri daveti yok gibiydi. Anadolu insanın yıllarca biriktirdiği insan sıcaklığı ve misafirperverliği vardı.

  Bir süre sonra dolaşmayı bırakıp yine o seslenişin olduğu yere geldik. Gelmekle kalmayıp masalarından birine oturduk.

  Ağrılı Şahin; işyerini yaşatmak için sürekli bir şahin kuşu gibi hareket halindeydi. Bir masadan diğerine süzülüyor, müşterilerini karşılıyor, eksikleri tamamlıyor ve gülümsüyor. Ticaret yapıyor ama sadece ticaret yapmıyordu; insan ilişkileri de koruyor, kurmuş olduklarını da güçlendiriyordu. Belki de onun başarısının sırrı burada saklıydı!

  Bizi beş on saniye görmüş olmasına rağmen hemen hatırladı. Geldiğimiz için sevindi. O an, çocukluğumuzdan beri duyduğumuz bir atasözünün halen yaşamın içinde olduğunu gördüm:

“Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.”

  Sohbet ilerledikçe Denizli’de yaklaşık otuz yıldır yaşadığını öğrendik. Bir yandan Ağrı’nın dağlarını, bir yandan Denizli’nin bereketli ovalarını taşıyordu üzerinde. Görünen o ki, geldiği yer ile yaşadığı yer arasında görünmez bir köprü kurmuştu. Anadolu’nun farklı şehirlerinden kopup gelen insanların farklı şehirlerde nasıl kök saldığını gösteren çok güzel bir örnekti Şahin.

  Öteden beri seyahatlerin sadece manzaradan, yeme içmeden ibaret olmadığını savunurdum ve Şahin’i tanıyınca yine o felsefeye sarıldım. Bir şehri şehir yapan, öne çıkaran çok şey var. Birisi antik kentleri, diğeri alış veriş merkezleri, dağları, ormanları, denizleri ve biraz da o şehirlerde yaşayan insanlar…

  Laodikia’nın taşları bize geçmişi, Roma’yı anlatmıştı. Ağrılı Şahin ise Anadolu’yu anlattı.

   Gezilerden döndükten sonra çoğu zaman fotoğraflarda kalanları hatırlarız. Ama bir başka gerçek ise yıllar sonra şehirlerde görülen mekânlardan çok bir insanın gülümsemesidir…

   Sanıyorum gerçek manada kültür yolculuğu burada başlıyor. Tarihi eserleri, kültür ve eğlence mekânlarını görmek için yollara düşüyoruz; ama çoğu zaman yaşayan kültürlerin kendisiyle karşı karşıya geliyoruz. Bir köy, bir kasaba kahvehanesinde, bir çarşı dükkânında, bir Pazaryerinde…

   Ve kimi zaman bir şehri en iyi anlatan kişi, herhangi turizm kitapçığında, broşüründe adı geçmeyen Ağrılı Şahin gibi insanlardan birisi oluyor…

Güven SERİN