Sayfalar

25 Şubat 2026 Çarşamba

KÜÇÜK SALONDA TÜRK MUSİKİSİ

 





                  KÜÇÜK SALONDA TÜRK MUSİKİSİ

   Pandemi’den bu yana paslanma; mekânlara, şehirlere daha az gitme düşüncesi neredeyse yaşam şeklimiz haline geldi. Böyle zamanlarda, bir dost eli değmeli, dokunmalı insana.

  Bu konserin davetini-çağrısını Sedat Dursun yaptı. Kısa ve içten bir mesaj; “ Mutlaka bekliyorum abim.” Her insan anlar, bazı davetler içtendir…

  Sedat Dursun’u sadece sesiyle bilmeyiz. O,ahşaba ruh veren bir sanatkâr. Sadece ağaca şekil vermez; ona sabır, ölçü katar, denge katar. Bilirsiniz, ahşap hiçbir zaman aceleyi sevmez. Yanlış keser, yanlış ölçersen geri dönüş yoktur. Beklersin, dinlersin ve çok iyi ölçüp biçersin…

  Türk Sanat Müziği de öyle…23 Şubat gecesi Yahya Kemal Beyatlı Kültür Merkezi küçük salondayız. Oturduğumuz koltuklardan sahneye doğru bakıyoruz. Işık yumuşak, sahne oldukça sade ve iki müzisyen için iki sandalye var sadece.

  Birazdan Nazende Türk Müziği Topluluğu sahnede. Solistlerin büyük çoğunluğu gönül ehli, amatörce gönül vermiş sanatçılar. Gündüz başka hayatlar içindeler, akşam ise makamın içine giriyorlar. Sadece alkış için değil; içlerindeki sesi kaybetmemek için…

  Konserin adı boşuna değil:

“İki Saz, Bir Ses.”

  Uduyla Salih demirci… Bu kez şeflikten çok icracı… Yanında İstanbul’dan gelen okul arkadaşım kanun sanatçısı Miraç Dalkıran… İkisi de usta; sazın dilini bilen insanlar.

   Solistler söylerken altta iki sağlam omurga vardı. Kanun sık sık taksimle sözü devraldı. İnce ince işledi makamı. Ardından ud… Derinden, tok bir sesle yürüttü musiki yolunu. Öyle anlar oldu ki konser bir anda başka bir derinliğe indi. Sanki program içinde ikinci bir program açıldı. Kısacası, konserin içinde konser yaşadık…

   Ustalar, gösteriş yapmadı; taşıdı, destek oldu, yükselttiler gecenin içindeki musikiye gönül vermiş sesleri.

  Bu seslerden ilki, gecenin ilk şarkısı “Yâd Eller Aldı Beni…” Bestesi Sadettin Kaynak. Ağır ağır açılan bir kapı gibi. Sesi duyunca ister istemez Gönül Yazar tınısı geçiyor insanın zihninden. Sanki aynı iklimin havası…

   Salon iyice ısındı. Bir kış günü sobanın başına toplanmış insanlar gibi. Büyük çoğunluk birbirini tanımıyor ama aynı yerden etkileniyor, aynı yerden ısınıyorduk.

  Bir süre sonra dinleyici de işin içine sokuldu. Bildiği şarkılara gönlünce eşlik etti. Bazısı usulca, bazısı haykırarak… Dudaklar önce kıpırdadı, sonra iyice musikinin meşk halkası içinde kendi yörüngesinde dönmeye başladı.

  Gecenin ilerleyen bölümünde Sedat Dursun sahneye çıktı. Necdet Tokatlı’nın eserini seslendirdi:

 “Bu ateşi sen yaktın içime…”

  Ahşapla uğraşan insanın sesinde başka bir sabır oluyor. Bunu o gece sahnede şarkısını seslendirirken hissettim. Acele etmeyen, sesi zorlamayan, duyguyu yontarak doğuran bir hal…

  Her şarkının bitişinde içimde bir sessizlik oldu. Çok kıymetli bir sessizlik… O sessizlikte bir gerçek de sahneye, özellikle zihnimin sahnesine çıkmaya hazırdı.

   Bu derinlikte besteler bugün çok azaldı. Çünkü o bestelerin doğduğu hayat bambaşkaydı. Beklemek vardı… Mektup vardı… Uzun susuşlar vardı… Şimdi, her şey çok hızlı ve duygu da çok çabuk bitiyor. Bir makamın usul usul açılmasına sabır azalıyor.

  O yüzden bu eserler artık bir emanet gibi. Milletin, sanatçıların hafızasında duran çok kıymetli bir kültür birikimi. Gençler bu duyguları bizim gibi yaşamasa da, o sesi duymaları bile onlarda iz bırakır.

  Nazende gibi topluluklar işte bu yüzden çok önemlidir. Amatör solistlerin gönül emeği… Usta müzisyenlerin sağlam zemini… Ahşap ustasının makamla buluşması…

  Salon küçüktü belki! Ama gece büyüktü. İki saz var ve bir ses vardı. Ve sabırla işlenen hem ahşap, hem makam, ikisi de aynı yerden konuşuyordu…

Güven SERİN 

 

 

 

 

 

  


19 Şubat 2026 Perşembe

ŞABAN MAHALLEDE KARAGÖZ BANKADA

 

İNTERNET

                          ŞABAN MAHALLEDE, KARAGÖZ BANKADA

  Televizyonda, Ali Sunal’ın banka reklâmında izlediğim, dinlediğim bu cümle;

 “ Ali ağabey, dert ettiğin şeye bak; cep mobille ödeme yaparsın olur biter.”

   Reklâm içinde bu söz gülerek, tebessüm içinde söylendi. Hafifti, pratikti ve modern görünüyordu. Ama insanın içine bazen en hafif cümle an ağır taş gibi oturur.

   O söz, sadece bir ödeme kolaylığını anlatmıyor. Bu çağın zihniyetini de özetliyor: Dert etmeyin… Düşünmeyin… Sistem var… Oysa bir zamanlar başka bir şey öğretilmişti bize.

  Kemal Sunal filmleriyle sadece güldürmedi. Halkın içindeki adamı oynadı. Saf görünüp akıllı ve vicdanlı olanı. Ezilen ama boyun eğmeyeni. Ve her kahkahada küçük bir uyarı gizliydi: “Aklını kullan.”

  Yüz Numaralı Adam filminde bir anda ünlü olan karakterini hatırlayalım. Reklâm yıldızı olur. Şampuanlar, makineler, kampanyalar… Işıklar altında reklâmını yaptığı ürünleri över. Çok para kazanır ve alkış alır.

   Ya sonra? Gerçekle yüzleşir. Tanıttığı, reklâmını yaptığı ürünlerin beklediği gibi olmadığını fark eder. Halkın güvenini paraya çevrildiğini görür. Tam da o kritik anda tercihini yapar: Markalara değil, mahalleye döner. Halkın arasına karışır ve özür diler. O sahne bir komedi değil, bir vicdan terazisidir.

  Üstelik bu sadece bir filimde kalmamıştır. Eşi Gül Sunal’ın bir söyleyişi de anlattığı gibi, Kemal Sunal gerçek hayatta da reklâm konusunda son derece seçici davranmış, halkı yanıltma ihtimali olan işlere mesafeli durmuştur. Görünen o ki onun için asıl sermaye para değil, güvendi…

  Yıllarca birikir, bir yanlış tercihle sarsılır. Bugün başka bir sahne var karşımızda.

  Ali Sunal, sevilen bir isim. Bir banka reklâmında Karagöz kılığında ve çok aceleyle markete giriyor. Setten çıkmış, kostüm üzerinde. Cebinde nakit yok, her şey sette bıraktığı giysilerinin üzerinde.

Marketçi gülüyor:

“Ali ağabey, dert ettiğin şeye bak, cep mobille ödeme yaparsın olur biter.”

  Reklâmın dili net: Hayat kolay…Sistem hazır…Para cebinde olmasa da sorun değil.Ama hayat herkes için bu kadar kolay mı?

  Bu ülkede milyonlarca insan için ödeme “olur biter” değildir. Asgari ödeme ay sonuna sarkar. Faiz büyür. Dosyalar kabarır. Reklâm zinciri göstermez, sadece parlak halkayı gösterir. Asıl mesele de burada başlar.

 Karagöz dediğimiz figür, halkın zekâsıdır. Güce mesafeli, paraya şüpheli, akla yaslanan bir mizahın temsilidir. Şimdi o figürün finansal kolaycılığın yüzü haline gelmesi, kültürel bir kırılmayı anlatıyor.

   Bu çalışmam bir insanı hedef almaktan çok ötedir. Reklâm hayatının gerçeğine bir dokunuştur. Ekonomi çarkları döner ve insanlar kazanır. Kimsenin kazancında gözüm olmadığı gibi söz de söylenemez.

   Fakat halkın gönlüne yerleşmiş kişilerin başka bir sorumluluğu vardır. Onların kredisi banka kartlarından çok daha değerlidir. O kredi, yılların biriktirdiği bir eserdir…

  Eskiden sanatçı hikâye anlatırdı; şimdi hikâye marka anlatıyor. Eskiden mizah sistemi dürterdi; şimdi sistem mizahı kullanıyor. Eskiden “aklını kullan” uyarıları yapılıyordu; şimdi “dert etme” deniyor.

  Birilerine göre çağ çoktan değişti. Belki oyun devam edecek, belki “olur biter” cümlesi daha çok duyulacak.

  Karagöz bankada olabilir bugün. Ama biz yine de Şaban’ın mahalledeki sandığın üzerine çıkıp söylediği sözü hatırlayalım:

 Güven, en değerli sermayedir… Ve bazı şeyler cep mobille ödenmez…

Güven SERİN 


17 Şubat 2026 Salı

TEKİRDAĞ’DAN YOLA ÇIKAN DİSİPLİN: 66.TUGAY

 


                          TEKİRDAĞ’DAN YOLA ÇIKAN DİSİPLİN: 66.TUGAY

  Telefon çaldığında Kumbağ sahilinde denize bakıyordum. Lodos vardı o gün. Dalga, kıyıya vuruyor; köpük, taşlara tutunuyor; rüzgâr insanın yüzüne sadece serinlik değil, düşünce de bırakıyor.

  Tam o sırada arkadaşım Bayram aradı. Sesi heyecanlıydı. Hızlı hızlı konuşmaya başladı; “ Tekirdağ’dan NATO Almanya tatbikatına giden tugayı izledim,” dedi.”Bunu mutlaka yaz.”

   Bir dostum cümlesi bazen bir şehrin duygusuna tercüman olur. O an dalgaların uğultusu ile Bayram’ın sesi birbirine karıştı. Deniz nasıl bir ritim içinde kıyıya vuruyorsa, disiplin de öyledir diye düşünmeden edemedim.

   Araştırıp öğrendim. Almanya’da icra edilen NATO tatbikatı Steadfast Dart 2026 kapsamında Tekirdağ’dan katılan birliğin 66’nici Piyade Tugay Komutanlığı olduğunu gördüm.

  Bir şehirden kalkıp uluslar arası bir askeri koordinasyonun paçası olmak çok değerli bir başarıdır… Bu küçük bir haber satırı değildir. Farklı ülkelerle aynı sahada uyum göstermek, ortak komuta sistemleri içinde görev almak, teknik yeterlilik ve disiplinle sınanmak: Bunlar modern dünyanın askerlik sanatıdır.

  Ve biz askerliği çok ciddiye alan bir milletiz. Türk insanı için asker ocağı sadece bir kurum değildir; bir terbiye mektebidir. Evladını birliğine uğurlayan anne, aslında ona şöyle seslenir; “Sorumluluk al.” Üniforma giyen genç sadece emir almayı değil, temsil etmeyi öğrenir. Bir tugay görev yaparken arkasında bir şehir durur; bir şehir dururken arkasında bir millet durur…

  Tekirdağ’dan yola çıkan 66’nci Tugay’ın mensupları da işte bu temsil sorumluluğunu taşıyor. Fakat burada biraz durup daha büyük bir hakikati hatırlatmak istiyorum.

  Savaş meydanlarından zaferle çıkan bir komutan, Mustafa Kemal Atatürk,”Asıl savaş şimdi başlıyor” dediğinde cepheyi değil; ekonomiyi işaret ediyordu. Üretimi, kalkınmayı, bilimi, kültürü…

  Bu cümle, askeri dehanın sivil ufka açılan kapısıdır. Gerçek güç, sadece silahlı kuvvetlerin disiplininden ibaret değildir. Gerçek güç; sağlam ekonomi, nitelikli eğitim, üretken bilim ve köklü kültürle tamamlanır. Bir milletin caydırıcılığı sadece sınır hattında değil; fabrikasında, üniversitesinde, laboratuarında, sanatında ölçülür.

  Kumbağ sahilinde dalgaları izlerken akan düşüncelerim şunu anlatıyordu: Dalgalar kıyıya şiddetle vurur; ama kıyıyı şekillendiren asıl şey, süreklilik…

  Aynı şekilde bir milletin yükselişi de bir anlık heyecanla değil; istikrarlı emekle olur…

  Bugün NATO tatbikatında görev yapan askerlerimizle gurur duyuyoruz. Bu gurur çok haklıdır… Ama gururu büyüten, yaşatan şey, sadece üniformanın ağırlığı değildir; arkasındaki sistemin sağlamlığıdır. Eğitimdir… Planlamadır… Üretimdir…

  Disiplin kışlada öğrenilir. Ama kalkınma atölyede inşa edilir. Gelecek ise sınıflarda şekillenir. Bilim laboratuarlarda doğar.

  Ne hamaset yazarak haykıralım, ne de bağırarak abartalım! Sadece şunu ifade etmeliyim:

Evet, Tekirdağ’dan giden 66’nıcı Tugay NATO sahasında görev yapıyor ve bu onur vericidir. Heyecanım büyüktür. Ama aynı ciddiyetle üretmeli, aynı kararlılıkla çalışmalı, aynı disiplinle bilim üretmeliyiz. Herkesin bilip gördüğü gibi çağımızın asıl savaşı, refah savaşıdır. Bilgi ve nitelik savaşıdır…

  Bayram’ın telefondaki heyecanı büyüktü ama içinde belki de bir beklenti de vardı:

Her alanda güçlü bir Türkiye…

  Bir millet askerine güveniyorsa; ekonomisine de güvenmeli. Bilimine de, gençliğine de...

  Tekirdağ’dan yola çıkan, şehrimizi ve ülkemizi en iyi, en yüksek iradeyle temsil eden evlatlarımıza; selamlar yolluyorum. Ve bu memleketi her alanda güçlü görmek isteyen herkese de; selamlarımı iletiyorum.

   Disiplin bir başlangıç, asıl zafer, hayatın her alanına taşıdığımızda gelir.

Güven SERİN 

 

  


7 Şubat 2026 Cumartesi

DOĞAYI BİR FİLME SUSTURMAK

 

Kamera; Güven


Kamera; Güven

Kamera; Güven

                                     DOĞAYI FİLMLE SUSTURMAK

  Bazen yola çıkarız, aslında gittiğimiz yer yolun kendisi değildir. Antik Likya Yolu’nda bunu çok hissettim. Haritada ince bir çizgi gibi duran patika, yürümeye başlayınca bir hafızaya dönüşüyor. Ayağınızın altındaki taş yüzlerce, binlerce yıl öteden kalmadır. Patikayı saran bitkiler, ağaçlar, kekikler, adaçayları adeta rüzgârla konuşur. Kimi yakınından geçtiğiniz, kimi dağların tepesinden izlediğiniz deniz hep aynı denizdir ama siz artık siz olmaktan öte geçersiniz. Çünkü doğa, insanı değiştirmeden bırakmaz; yeter ki ona eşya değil, kulak götürelim…

  Ganoslar’da bir gece kampı… Gündüzün gürültüsü çekilip gidince dağın sesi ve nefesi yükselir. Çadırlar kurulduğunda aslında bir barınak değil, bir eşik kurmuş olursunuz: konfor ile bilinmezlik arasında ince bir çizgi. Şafak yürüyüşleri vardır; herkes uyurken toprağın uyanışına tanıklık etmek… O an anlaşılır, doğa romantik bir fon değildir. Doğa yaşayan, soluyan, sizi sınayan bir varlıktır. Kabul eder ama şartları vardır.

  Televizyonda izlediğim bir belgesel bu yüzden içime bir huzursuzluk bıraktı. Genç bir çift… İyi niyetli, meraklı ve belki de doğayı seviyorlar. Araçtan indirdikleri şişme çadır, koltuk, kanepeleri bir güzel şişirip hazırladılar. Bir kamp alanından öte sanki taşınır bir salon kuruldu. Neredeyse tek emek, tek ter bu modern eşyaların kurulmalarından öte geçmedi. Her şey düğmelerle, pompayla, prizle çalışıyor. Yemek yenildi, çaylar içildi. Sonra gecenin en taze zamanlarında şu cümle geldi:

“ Film izleyelim mi?”

  İşte orada doğa susturuluyor… Çünkü gece, film değildir. Doğadaki gece; insanın kendi iç sesiyle baş başa kaldığı zamandır. Bir baykuşun kanat sesi, ateşin içine doğru yaslanması-çöküşü, uzaktan gelen belirsiz bir çıtırtı… Bunlar insanı ürkütür belki ama aynı zamanda insanı insan yapar. Ekran açıldığı an doğa dekor olur. Siz doğada değilsiniz artık; doğa, sizin konforunuza taşınmıştır.

  Bu durum sadece bireysel bir tercih değildir. Sosyolojik olarak baktığımızda modern insanın doğayı da tüketebilir bir deneyime dönüştürme alışkanlığıdır bu. Psikolojik olarak sessizlikten kaçıştır. Bazen, sessizlik soru sorar, cevap ister. Kültürel olarak ise çok daha derin bir kaybı anlatıyor: Doğada var olma bilgisinin unutulmasını.

  İzlediğim ikinci belgeselde ise bambaşka bir dil vardı. Neredeyse hiç konuşma yoktu. Adam tek başınaydı. Doğa zaten konuşuyordu. Yanında sadece marangozluk aletleri olan bir adam, doğanın içinde bir kulübe inşa ediyordu. Çivi yoktu, demir yoktu. Acele yoktu. Her parça, doğanın izin verdiği kadardı. Bacası tüten küçük bir ocak, rüzgârla uyumlu bir çatı… Mantarı doğadan topladı, içeceği çayın bitkilerini kendi elleriyle seçti.

Bu bir gösteri değildi.

Bu, uyumun sessiz mühendisliği, mimarlığıydı.

  Likya Yolu’nu yürürken öğrendim: Fazla eşya insanı yorar, az eşya insanı açar. Ganoslar’da öğrendim: Gece yürüyüşlerine çıkan karanlıktan korkmaz. Çünkü karanlık düşman değildir; öğretmendir. Çünkü karanlıkta insan kendini duyar.

  Acaba kedimize dürüstçe şu soruyu sarabilir miyiz?

 Doğada kamp yapmak sadece eşyayla mı olur?

Doğanın sunduğu o zenginlik, bir gecelik filmle bastırılmalı mı?

   Bir kampı şehirden kaçmanın konforlu bir taklidine dönüştürdüğümüzde, doğaya zarar vermeyiz belki; ama kendimizden eksiltiriz. Çünkü o gece film izleyerek kaybettiğimiz şey doğa değil, insanın sessizlikle kurduğu kadim bağdır.

Doğa aşkı fotoğraf çekmekle başlamaz. Doğa aşkı geceye karışabilmekle başlar. Bir patikada yön kaybedip yıldızlara bakabilmekle… Şafakta uyanıp “iyi ki buradayım” diyebilmekle…

  Likya yolculuklarından birinde bir taşın üzerinde oturup denizi seyrederken, Ganoslar’da ateşin başında susarken anladım şunu:

 Doğa, insana çok şey sunar ama bir şartla: Sahici olacaksın.

Ne şişme koltuğu, ne ekran ışığı…

Sadece insan ve doğa.

İki eski yolcu gibi, aynı ateşin etrafında.

 Güven SERİN 


 

 

 

  







4 Şubat 2026 Çarşamba

KAMYON

 

Kamera; Güven 
Barbaros Tekirdağ

        KAMYON: YOL KENARINDA UNUTULAN HAYAT

  Barbaros yakınlarında, bir cadde ve sokağın kenarında, zamanın yavaş yavaş üstünü örttüğü bir kamyon duruyor. Kırmızı gövdesi hâla ayakta; kapıları kilitli, aynaları yerinde, hortumları, zincirleri, reflektörleri görev başındaymış gibi. Ama sarmaşıklar, dikenler, kurumuş otlar onu kollarıyla sarmaya başlamış. Sanki doğa,”Artık sen bizdensin” der gibi, onu kendi sessizliğine davet ediyor.

  Bu bir hurda gibi terkedilmiş bir araç değil. Bu,”birkaç gün sonra alırım” diye bırakılmış bir hayat parçası.

  Durmak fiilinin bütün ağırlığıyla duruyor. Gitmek için yaratılmış bir şeyin gitmeyişi gibi… Sanki bir sahnenin ortasında, perdenin hiç kapanmadığı bir oyunda, gelmeyecek birini bekler gibi.

“Bugünde gelmedi” diyor bir parçası.

“Belki yarın” diyor kilitli kapıları.

  Ve insan, ister istemez Beckett’in o bitmeyen bekleyişini hatırlıyor: Gelmeyeceğini bile bile beklenen Gadot’yu…

   Beklemek bazen umut değildir; bazen sadece kaderdir.

Kim bilir sahibi kimdi…

  Sabahın köründe kontak çevirip yola düşen, direksiyon başında ekmeğini arayan, başkalarını yoldan alan bir çekici şoförü belki. Kim bilir hangi sefer yarım kaldı, hangi dönüş bir daha mümkün olmadı. Hastalık mı, yoksulluk mu, kader mi, ölüm mü? Bilmiyoruz! Bildiğimiz tek şey, kamyonun hâla kilitli olduğu; yani terk edilmediği, emanet bırakıldığı.

  İşte insanın içini burkan da bu:

Terkedilmiş değil; dönülecek sanılarak bırakılmış.

   Bizim göçlerle yoğrulmuş tarihimiz de böyle değil mi? Balkanlardan, Kafkaslardan, Anadolu’nun içlerinden ağlaya ağlaya çıkan insanlar… Kapılarını kilitleyip anahtarlarını ceplerine koydular. Sandıklarını, tencerelerini, duvardaki saatlerini, avludaki incir ağacını, gül ve erik bahçesini bıraktılar.”Nasıl olsa döneriz” dediler. Dönecekleri günü beklediler ama dönemediler. Eşyalar bekledi, insanlar gelmedi.

  Bu toprakların Balkanlarla kurduğu hüzünlü bağ da böyle bir bekleyiştir aslında. Bir zamanlar bu ülkeden Balkanlara gidenler de, Balkanlardan bu ülkeye gelenler de, evlerini kilitleyip çıktılar. Sobayı söndürmeden, perdeleri indirmeden, anahtarı cebine koyarak… Gittikleri yerde misafir, bıraktıkları yerde ise hâla ev sahibi kaldılar. O evler, pencereleriyle yollara baktı, kapılarıyla ayak sesi dinledi. Kimileri döndü, kimileri dönemedi.

   Dönemeyenlerin evleri, tıpkı bu kamyon gibi, gelmeyecek sahiplerini beklemeye devam etti.

Bu kamyon da bekliyor. Bir asker gibi, son emri almamış; bir yolcu gibi, biletini kesmiş ama treni kaçırmış. Bir sahnenin ortasında, repliği bitmiş ama oyunu bitmemiş bir figür gibi…

   Hayat garip bir denge kuruyor:

 Düzen sonsuza uzanmak isterken, insan hep yarım kalıyor. Eşya kalıyor, zaman kalıyor, mekân kalıyor… Giden ise geri dönemiyor.

  Yolunda gitmeyen bir hayatın en sessiz, en sadık tanığıdır belki bu kamyon. Konuşmaz, şikâyet etmez, isyan etmez… Sadece durur. Ve duruşuyla şunu anlatmak ister:

Her ayrılık, dönülmeyen bir seçenektir.

Her kilitli kapı, içinde kalmış bir hayattır.

  Ve bazı bekleyişler, Gadot gibi, gelmeyecek olanın hatırasını sonsuza dek ayakta tutar.

Güven SERİN