30 Eylül 2016 Cuma

KARANLIĞIN KALBİ


S.Salgado



S.Salgado


                                                    KARANLIĞIN KALBİ



  Toprağın Tuzu (The Salt of the Earth) belgeseli; belgeselden çok öte bir şey! Sanatçının doğru ifadesiyle;

“ Fotoğrafçı, sözcükleri ışıkla, gölgeyle çizen kimsedir.” Foto, ışık anlamına, graf da; yazmak, çizmek anlamına geliyor. Bu anlamı, yaptığı işte en iyi pekiştirenlerden birisi Sebastiao Salgado’dur.

  Akıllı telefonlar, bilgisayarlarımız; sosyal dünyamıza ve ticari hayatımıza ciddi katkılar ve aynı zamanda kayıplar da katarken; insana; insanlığa olan bakışımızı değiştirecek kültürel hazineleri de içinde barındırıyor.

  Bu dünyanın hazinelerine ulaşmanın yolu sandığınız kadar basit değil. İmkânsız hiç değil… Sadece, emeğe saygının varlığını ruhunuzda üretmeye başlayıp seçici olmaya başlayıp, seçkin olana ciddi bir aşk duymaya başladığınız an; yaşamın şifreleri parça parça açılmaya başlıyor.

  Toprağın Tuzu, bir sanatçının yaşam serüvenini, fotoğraf sanatıyla hepimizin bir fotoğrafçı olduğu ama çoğu çekimlerimizi bilinçsiz yapıp hiçbir anlam yüklemediğimizi de anlama fırsatı veriyor.

 Elimizde tuttuğumuz akıllı şeyler, her an aksayan, derin yaralar açan bir dehşeti-vahşeti belgelemeye, belgeleri ise insanlığın hizmetine sunma becerisini sanatın yardımıyla kaidenin üzerine oturtmaya çalışabiliriz.

 Yaklaşık iki saat sürecek bu eser bitiminde içimizde var olan, oldukça derinlere inmiş olan insani yanın büyüklüğünü veya küçüklüğünü görüp şaşıracaksınız. Bu eseri şu adresten, sorunsuz izlemeniz, izleyince altına size ait; oluşmuşsa eğer fikrinizi yazmanızı diliyorum;


  Sanatçı; Salgado ilk önce Altın Madeni, yani altın arayıcıların açtığı büyük çukuru, büyük umutların ortaya çıkarttığı o muhteşem dehşeti göstererek başlıyor.

  Brezilya’nın altın madeni görüntüleri sizi başka bir gezegene inmiş hissiyatına getirecek. Sanatçının ifadesiyle;

Görkemli çukurun etrafına geldiğinizde bütün tüyleriniz diken diken olacak… Sadece görkemli çukura gelince mi? Hayır; oradaki insanların uçurumun derinliğine koşarak inmelerine, koşarak çıkmalarına, kör kadının görenlerden çok öte ulaştığı insani trajediye de tanıklık edeceksiniz.

  Sanatçı belgesel fotoğrafçılığından yola çıkarak yerinde hiç durmuyordu. İçindeki çağrı onu Afrika’ya; Raunda Soykırımına çekti. Birkaç ay içerisinde öldürülen 800 Bin Tutsi’nin vahşeti sanatçıyı insanlık yolunda şaşkına çevirdi.

 Ölümleri; vahşetin derin yarıklarını gördüğünde bedeni değil ama ruhu hastalanmıştı. Artık şuna inanıyordu;

  Nefret, bulaşıcıydı…

  Sanatçı, türümüzün tehlike derecesini görmek için herkesi bu belgeselde çekilen fotoğrafları görmeye çağırıyor. Sadece görmek değil; bu bir yüzleşme olayıdır da; insanlığımızla; hangi türe ait olup olmadığımızla da…

  Raunda Soykırım olaylarını yakından izleyen, onları kayıt altına alan sanatçı, oradan ayrıldığında ruhu da hastalanmıştı. Ve şuna inanıyordu;

  “ Artık hiçbir şeye inanmıyorum! İnsanlık için bir kurtuluş olduğuna… Yaşamayı hak etmiyorduk…”

  Brezilya’ya döndüğünde kendini doğaya adadı. Hastalanan ruhunu onaracak tek yer; dedesinden kalan toprakların, çorak dünyanın tekrar fidanlar dikilerek ormana dönüşümünü izlerken; var etmenin, yaşatmanın, uğraşın, emeğin, sevginin gücü sayesinde; kendini de, hasta ruhunu da onarıyordu.

 Bütün bu uğraş dünyasında, ağaç, hayvan fotoğraf çekimleri sonucunda sanatçının ulaştığı şey;

 “ Anladım ki bende, bir kaplumbağa, bir ağaç veya çakıl taşı kadar… Bu doğanın bir parçasıyım…”

 Sanata dönüşmüş her çalışma; bir şeyi açığa çıkartıyor; bütün savaşımızın anlamsızlığını… En sonunda döngü ve dönüşüm sayesinde, bir çakıl taşı kadar yararlı veya yararsız küçük bir parçaya, bitkiye, hayvana dönüşeceğimiz belliyken, sonsuzluk, bu gururlu, çalımlı ve bezgin halimizle bizi bulması imkânsızken;

 Bu tür çalışmalarla kaybedilen zamanlarımızın garip, sefil pişmanlıklarıyla uğraşmak yerine, iki saatlik bir çalışmayla bir ömrü; son anlarda bile kurtaracağımızın kanıtıdır; bu belgesel; bu sanatsal çalışma…  

 

 Güven Serin 

  


2 yorum:

Olcay KASIMOĞLU dedi ki...

Sevgili Güven ''İnsanoğlu toprağın tuzudur'' belgeselini izlerken, insanlık için yola çıkanların, yaşamı ve yaşamın hangi süreçlerden geçtiğini çok iyi irdelemek gerektiğini ve insanların hırs ve egolarının nasıl bir çağ yarattığını çok iyi gözlemleyip gözlerimizin önüne sermiş. Kimi bunu şiiriyle, kimi,romanla, kimi resimle kimide Sebastiao' na gibi fotoğrafla eylemsel bir seremoniye çevirmiş. Bir belgesel fotoğrafçısı ve insanlık aleminin yakın bir tanığı olarak yaptığı işi sorgularken, çekimler fotoğraf olmanın çok ötesine taşınmış.

Altının kölesi olanlar, fox'ları kareye alırken o şafağın doğuşu, Açlıktan suratları yaşlanan insanlar, Yola çıkan yalnız çocuğun direngen duruşu, sınır tanımayan doktorların mücadelesi, yakın tarihde ki Saddam' ın petrol kuyularını ateşe verince kanatları yapış yapış olan kuş sürülerini görüntüye alması, savaşlar, kıtlıklar, küresel pazarlama yüzünden yaşanan acıları objektifiyle bütün dünyanın gözlerinin önüne sermek için verdiği mücadeleyi hayranlıkla izledim.

Özellikle ''Türümüzün tehlikeli olduğunu görmek için herkes bu fotoğrafları görmeli' kısmına kesinlikle katılıyorum.

Karanlığın kalbini gören ve nefretin nasıl bulaşıcı olduğunu çektiği fotoğraflarıyla anlatmaya, uyandırmaya ve şahitliğini yapmaya gönüllü bu adamı hayranlıkla izledim.

Bunu bizimle paylaşman çok değerli, teşekkür ederim. Onun ''İşçiler projesine'' bir yerde sende su taşıdın..

Olcay Kasımoğlu

Guven dedi ki...



Teşekkür ederim sevgili Olcay;bu büyük,bu soylu kargaşada insanların hangi kaideye,mertebeye,yüksek zenginliğe çıkacağını şaşırdığı dünyamızda insanın gözlerini kamaştıracak bir ayna;kamaşan gözlere sesle,solukla da sesleniyor sanatçı...