19 Ocak 2016 Salı

EKMEK SU KADAR EDEBİYAT


Kamera; Güven  Salt Beyoğlu


EKMEK SU KADAR EDEBİYAT

  Canlı bedenler suya, yiyeceğe, havaya, güneşe muhtaçtırlar. Biri eksilirse dengeler bozuluverir.

 Muhtaçlığını tamamlayan beden iç dünyasını yüceltmek, dış dünyaya sürekli tazelik aktarmak ister. İşte tam da burada ortaya insanın yaratıcılığı çıkar. Tabiatla dostluk kurmak da bu zenginliğin esas sebeplerinden birisidir.

  Resim, musiki, edebiyat tabiatın bizden önceki şekillenmelerinden, çeşitliliğinden, yine insanlığın en ilkel zamanlardan bu yana gözlemleriyle bugüne ulaşır. 30 Bin yıl önceki mağara duvarlarında insan eliyle çizilmiş resimler, işaretler buluyorsak; insan denen canlının medeniyete ulaşmak için ne büyük zorluklar, yokluklar, tehlikeler içinde dahi, tutunduğu meşguliyetlerin en hakiki vahşilik içinde dahi yol gösterici, moral verici bir rol oynadığını görürüz.

  Edebiyat bizim peşimizde koşmaz. Biz, su, ekmek için çırpındığımız kadar onun için çırpınmaya başladığımız an; yer ile göğün birlikteliğini, eşsiz evrenin varlığını muazzam bir şekilde harekete, devinime ihtiyaç duyduğunu fark ederiz.

 Bir çocuk; bir delikanlı intihar etme düşüncesi içinde gençlik yıllarında intiharı düşünmüş Alman yazar Herman Hesse’ye 1951 yılında bir mektup yazar. Yazara iki soru yöneltiyor.

  Düştüğüm bu girdaptan, yaşam ile ölüm arasında ki çelişkilerden kurtulmak için;

Ne yapabiliriz?

  Hesse genç adama şu cevabı yazar;

 “ Bu soruya tam bir cevap veremem. Ömrüm boyunca hep tek başıma davranmayı ve kişiliği savundum. Kendi iradesiyle hareket eden bir insana genel kurallarla yardım edileceğine inanmıyorum. Çünkü kurallar ve reçeteler bağımsız edenler için olmayıp milletler ve toplumlar içindir. Gerçek şahsiyetler için hayatın kötü tarafları olduğu gibi güzel tarafları da var, onların kimsenin himayesine ihtiyacı yoktur. Hayallerinin verdiği sevinçten haz duyarlar ve gençliklerini takip eden yıllarda büyük bir sorumluluk altına girerler.”

 Hesse, sorusuna, düştüğü girdapta kurtuluş arayan gence edebiyatın insanın hücrelerine sızmış gerçekliğiyle cevap veriyor; insan iradesini ve insanın karakterini oluşturan yaşamsal tercihin önemini belirtiyor.

 Genç adamın sorduğu ikinci soru ise yazarımızın gençliğinde niçin intihar etmekten vazgeçtiği üzerinedir. Yazar, yaşama dair iksirini yine edebiyatın ak yüzüyle ortaya döküyor;

“ İkinci sorunuz, istediğim halde neden kendimi asamadım? Bunun için bir sebep göstermeyeceğim. Ortada yeteri kadar sebep olduğu halde boynum ipe karşı isteksizdi ve içimde ölmek isteğinden çok yaşama isteği vardı, ama bunun farkında değildim.

 Gerçi okul ve yöneticisi bana çok sıkıcı ve eziyet verici geliyordu. Hatta bazen bütün ümitlerimi kaybediyordum, ama gene de eşyanın, yıldızların, mevsimlerin, ilkbahardaki yeşilliğin, sonbahardaki kırmızı ve sarı renklerin, elmayı dişlemenin ve güzel kızlara karşı beslenen duyguların ne kadar güzel ve çekici olduğunu görmek ve tatmak kabiliyetine ve ruhuna sahiptim… Buna duygu insanı olmanın yanı sıra bir de sanatçı olmam ekleniyordu; Çevreden edindiğim imajları ve izlenimleri kafamda yeniden canlandırabiliyor ve onlarla oyalana biliyordum. Bundan başka onları çizgilerle, melodilerle, şairane sözlerle yeni ve değişik bir şekilde dönüştüre biliyordum. İşte bana hayatı ölümden daha güzel gösteren bu sanatçı zevki ve merağı olmuştur.”

 İşte böyle dostlar; yaşamın bütün zenginlikleri edebiyata yansır. Edebiyat yaşamın büyük, sonsuz seçeneklerinden beslenir. Tıpkı bizim evrenin bir parçası olduğumuz gibi; hiç durmadan devinime muhtaçlığımız gibi…


 Güven Serin

2 yorum:

Asi ve Mavi dedi ki...

Edebiyat büyük bir zevktir, mutluluktur.Okumakda,yazmakda öyle. Darwin, Marx, Freud, Einstein dünyayı kitaplarla değiştirdi. Bu yüzden gerçek edebiyat '' kapitalist diktatörlük'' için her zaman tehlikeli görülmüştür. Bireyler düşünmesin, soru sormasın, tüketici olsun. Kitapların yaydıkları hümanist fikirlerden etkilenmesinler, bilinçlenmesinler diye edebiyatı her zaman içi boş bir oyun olarak göstermek için bir sürü oyunlar tertiplediler. Ne yaparlarsa yapsınlar edebiyat , okyanus balıklarından karıncaların hayatına kadar, insanı anlatma sanatıdır Bunun temelide psikolojidir. Gılgamıştan, Homeros'tan bu yana değişmeyen bir gerçek bu..Bunun yanında özellikle yazım dünyasın da intahar vakaları çoğunluktadır.Bu İnsanlar ''Normal'' diye kabul ettiğimiz insanlara göre çok daha duyarlılar.,hayatın acılarını ve sevinçlerini herkesten daha fazla ve derinden duyarlar. Bu nedenle olsa gerek, yaralanmalara ve incinmelere daha açık oluyorlar. Güzel bir makale olmuş, edebiyat tadında, teşekkür ederim güzel dostum...

Olcay Kasımoğlu

Guven dedi ki...



Bir söz hatırlıyorum edebiyatın içinden; " insanın içine yansıyanı dile getirmesi ne hoştur" der, yüzyıllar öncesinin şairi. Ve başka bir yazın insanı da; " öğrenirken öğretmek, eğitilirken eğitmek" fikrinden söz eder; ne hoş,ne değerli şey...