31 Ağustos 2015 Pazartesi

UĞURSUZ ÖLÜM


Kamera; Güven  -İlahi Komedya


UĞURSUZ ÖLÜM

  Ölümün uğursuzu olur mu? İnsanın kayıpları, insanın içinde gizlediği, kayıplara karşı dayanıklılığı ve dayanıksızlığı da çıkar ortaya. Yaşamı nasıl algıladığı, yaşam içindeki yeri, sezgileri, altyapısı doğumlardan çok ölümler; kaybetmeler üzerine şekillenir, netleşir…

 Sanata adanmışlık içinde yıllardır “ağır” yazılar yazan, sanattan sanata koşan yazarımız Zeynep Oral Ağustos ayı için, Tarık Dursun K, Fikret Otyam’ın ölümleri adına hissettiklerini anlatmak için bu şekilde duygularını dile getiriyor;

 “ Ne uğursuz bir ay oldu ağustos ayı… Tam bir yaprak dökümü… Önce Fikret Otyam, sonra Tarık Dursun K.”

 Ölen yazarlarımız, şairlerimiz, ressamlarımız Dünya yaş ortalamasına çoktan ulaşmış; sekseni geçmiş, ağrısız ölüm seçeneğine dokunmuş insanlardı. Yaşamı kutsayan, yaşam içinde el çırpan her insanın ölümü de kutsaması gerekirken, ölüm uğursuzdur nedense…

 Madagaskar adalarında inceleme yapan bilim adamı, yörenin bilim insanlarıyla konuşuyor. Büyük volkan patlamalarından sonra hiçbir yaşam izi kalmamış adanın yaşama kavuşma anını inceleyen yerel bilim insanıyla konuşuyor diğeri.

 Burada yaşama tanıklık ettiniz. Nasıl başladı? Büyük volkan patlamasından sonra adayı an ve an inceleyen bilim insanı cevap veriyor, yaşamın en hakiki kutsallığı hatırına;

 Büyük patlamadan sonra yaşama dair hiçbir belirti yoktu. İki ay sonra yosunlar geldi. Üç ay sonra eğrelti otları geldi. Sonra; üç yıl sonra büyük otlar geldi. Büyük otların gelmesiyle adada ki yaşam hızlandı.

Nasıl? Büyük otlar ölünce humusa dönüşüyor. Humusta diğer bitkilerin, ağaçların yaşam bulması için çok önemli. Ve sonra, kuşlar ve hayvanlar geldi. Tohumlar rüzgârın yardımıyla geldiler. Hayvanlar da yüzerek…

 Adada ki yaşam, büyük otlar ve onların ölümleri, humusa dönüşmesiyle hız kazanıyor, renk ve çeşitlenme kazanıyor. Ölüm bu kadar da yaşam kokuyor işte…

 Laf aramızda dostlarım; eğrelti otlarının 12 bin çeşidi var. Bu dünyada ki geçmişleri şu ana kadar bulunan fosillere gere 360 milyon yıl geriye gidiyor. Büyük saygıyı hak ediyorlar çoktan; yaşama olan bağlılıkları ve dayanıklılıkları, bitip tükenmez heyecanlarını sıra dışı bir var oluş gayreti görüyorum.

 Dünyadaki yaşamdan ayrılığı, hele hele zamansız ayrılığı ancak insan “uğursuz” olarak kabul eder. Kendi destanının anlatmak, yüceltmek adına… İşte Homeros da yüzlerce yıl ötesinden aynı şeyi dile getirir;

“ Yarı tanrı Aşil Troya Prensi Hektor’u öldürür. Hektor’un ölüsünü Troya surlarının etrafında, toz toprağın içinde yedi kez sürükleyerek dolaştırır. Hektor’un cenazesini uygun bir törenle gömmek isteyen Akhalılar acılar içinde kıvranır. Çünkü Aşil Hektor’un cenazesini vermiyor.

 Hektor’un acılı babası devreye girer. Troya Kralı Priamos gizlice Aşille konuşuncaya kadar:

Tanrısal Akhilleus getir aklına babanı! Şimdi olmalı o da benim yaşımda. Varmıştır uğursuz ihtiyarlığın eşiğine. Belki çevresinde komşular üzer onu. Belayı savacak kimse yoktur yanında. Ama duyar hiç olmazsa yaşadığını senin, gün boyunca sevinir gönlünde oğlum dönecek Troya’dan göreceğim onu, der.”

 Ölüm de, ihtiyarlık da uğursuzluk olarak insanlık tarihine geçer… Çünkü insan henüz büyük buluşu yapmamıştır. Evrenin eşsizliğini, ulaşılmazlığını tam olarak anlayamamıştır. Direnir bir kez geldiğini sandığı dünyanın cazip sunumlarına kalıcılık hakkıyla savaşmak ister zalim ölümle. Ölümün formülünü bulamamıştır bunca zahmetli uğraşlara, düşüncelere, tılsımlı dualara karşın…

 Ölüm, doğanın gösterdiği kadarıyla yaşamın ta kendisi… Sorun, o yaşamın biz olduğunu bilememiz de… Biz olarak, envanterimize paftalar, parseller, mallar, mülkler katamadığımız bilmek zor geliyor; hiçliğin içinde hiç olduğumuzu sanmak bizi kahır ediyor…

 Güven Serin 








29 Ağustos 2015 Cumartesi

KONAK CAFE


Kamera; Güven   Konak Cafe


Kamera; Güven  Konak Cafe 
Kemal ustanın yeri;ahşap,inatçı bir istikrarla korunuyor;
kutluyorum...

KONAK CAFE

Beyaz bembeyaz binaya yaklaşıyorum. Yanından defalarca geçtim. Küçük bahçesine, ahşap odalarına girip çay, kahve içip sohbetlerle demlendim. Ahşabın yaşama olan sıcaklığı yetmezmiş gibi bir de küçük bir bahçesi var; taşın, çiçeğin, ağacın, toprağın iç içe zengin bir çağrı yaptığı; kent gürültüsü, kiri içinde kaybolan insana bir avuç yaşam sunduğu yer Konak Cafe…

 İşletmecisi Kemalettin Kılıç. Bir sevdalı… Ahşaba, sanata ve zanaata bir âşık… 125 yaşında neredeyse türünün tek örneği kalmış binayı yaşatma telaşı bir insanlık direnişine dönüşmüş…

 Sekiz koca yıl bırakıyor Konak Cafenin Tekirdağ kültürüne kazandırma yolculuğunda. Daha önce Özel İdare tarafından başlatılan eski binaları günümüze kazandırma işine milyonlar harcanması; kaybedilenin kazanmak için ne büyük fedakârlığa muhtaç olduğunu anlatıyor. Kemal usta ise bu işi kaybetmeden var edenlerden… O bir var ediş ustası…

 Cem Karaca’nın seslendirdiği, Nazım Hikmet’in yazdığı “ Ben bir ceviz ağacıyım/ Başım köpük köpük bulut/ İçim dışım deniz” diye devam eden şarkının ilerleyişi gibi Kemal de; içi dışı Tekirdağ kültürüne adanmış bir esnaf…

 Peki, ama Tekirdağ’ın ileri gelenleri bunun ne kadar farkında? Gözlemlerim bunun içte iç açıcı olmadığı gösteriyor. Tekirdağ zenginliğini, zenginliğine sahip çıkanı farkına bile varmayacak kadar dalgın ve derin bir uykuda…

 Kemal Usta yaşadığı şehri doğduğu yere hissettiği vefalı heyecanlardan ayıracak evrenselliğe sahip birisi. Ahşap binayı bakmanın, korumanın zor olduğunu, bunu nasıl başardığını sorduğumda ortaya Kemal ustanın zanaatkâr tarafı çıkıyor. Ahşap ve taş işlemeciliğine kendi bilgisini, görgüsünü ve emeğini kattığını anlatıyor.

 125 yaşında Rumlardan kalan, içinde neşeli, hüzünlü binlerce hatıranın olduğu yer; güne, dünün ve yarının huzurlu esintisini de taşıyor. En güzel olanı yapıyor Kemal usta; yaşatmak… Emek harcanan, sanat ve zanaata ait olan insan ruhuyla, teriyle, özlemi ve görgüsüyle birer ruh verilmiş binaları şehir insanına, şehrin turizmine katma işi…

  Büyük Şehir Belediyesinin Özel İdareden devraldığı restore edilmiş binalar topluluğu da Kemal ustanın Konak Cafesine yakın yerde. Tekirdağ Turizmin doğacağı alanda, Rokoczi Müzesinin başlattığı kalıcılık öncülüğü; taşın, ahşabın zanaatsal gösterisi, Kemal ustanın inatçı, disiplinli ve cüretkâr duruşuyla devam ediyor.

 Kemal usta dayanıyor dayanmasına ama bu tür fedakârlıkları, şehre gönül vermiş insanların, şehri yöneten en küçük memurdan en üst makama kadar insanın görüp desteklemesi gerekiyor. ACİLEN…

 Beyaz Cafenin iletmecisi Kemal usta evlenmemiş. Şakayla ona takılıyorum; sen işinle evlenmişsin, ona âşık olmuşsun usta! Kesinlikle öyle; aynen söylediğin gibi, diyerek beni onaylıyor.

 Bu onaylama karşısında Kariyer ve Varoluş kitabında Daniş Navaro’nun notlarını paylaşma ihtiyacı duyuyorum;

 “ Sevin Okyay, Cagito dergisinde yayımlanan ‘Sadece dinlenmek insanı yorar isimli makalesinde çalışmayı şu şekilde över:

 Oysa asıl olan çalışmanın kendisidir. İyi ihtimalle, yaratmaktır çünkü. (…) Çalışmak insan hayatının en anlamlı yanıdır. Bazı insanlar için ise, gerçek bir zevk halini alabilir. Bu tahlili insanlar sevdikleri işi yapmak gibi bir mazhariyete erişmiş kişilerdir.”

 Kemal usta, vermiş olduğun zorlu ve onurlu mücadelenin büyük aşk olduğunu biliyorum. Çünkü aynı işi düşün, yazı sanatıyla vermenin yüksek direnmesi, yorgunluğu ve ümidi içinde yaşıyorum.

 Ahşaba, taşa ve Tekirdağ şehrinin turizmine, kültürüne verdiğin, vereceğin katkıların daim oluşunu; çaya, kahveye, geçmişe ve bu ana sunduğun ustalık kadar önemli olduğunun teşekkürünü yapıyorum sana ve çalışanlarına…


 Güven Serin 

  


27 Ağustos 2015 Perşembe

YERYÜZÜ BENİ ANLAYACAK


Kamera; Güven Olimpos-Antalya


YERYÜZÜ BENİ ANLAYACAK

  Anlaşılmayan ne çok şey varken, anlaşılan şeylerin de çokluğu ortada dururken, insanlığın gidişine ve var oluş biçimine, nedenine şaşmamak elde değil… Hangi aşamada incelerseniz inceleyin; insanlık bir mucize; gerçeğe dönüşmüş bir masal; masalın içinde bir gerçek gibi bir şey…

 İnsanın en ilkel döneminden tutun da uygarlıkların geldiği en üst dönemin yani 21. yüzyılın birinci çeyreğine ilerlerken bile vahşetleri, insanlığın bitin tükenmeyen çelişkileri normal yaşamın içinde akıp gidiyor. Büyük çoğunluğun sessizliği, kabul ediş biçimi, bir avuç insanın ise verdiği insanlık savaşı…


 Sanatçı Leman Sam “ En bilge öğretmen doğadır.” Felsefesine inanmış, hayvansal sezgilerine hep güvenmiş bir insan.

  İnsanı var edendir tabiat. Bir başka var ediş biçimi de emektir. Emeğin olmadığı yerde insanın yüceliği, inceliği, zarafeti değişim ve dönüşümü de olmaz. Hannah Arendt emek için şöyle der;

 “ Emek daha yüksek bir amaca varmanın aracıdır. (…) Emek, belli bir yapıyı, bir başka, daha yüksek bir yapıya dönüştürme biçimlendirme eylemidir.

  Bir çalışanlar toplumunda emek safi hazdır veya boş zaman etkinlikleri kadar doyurucu bir duruma getirebilir.

  Çalışmak, insanın, emek yoluyla egemenliği altına aldığı doğaya karşı kendini olumlamasıdır.”

 Van Gogh’un resimlerini veya onun sanatının sanatseverler karşısında ki değeri, ünü bilmeyen yoktur. Pahalıdır resimleri. Her insanın ulaşamayacağı kadar pahalı…

 Niçin?

 Çoğu zaman aç kaldığı halde, kardeşinin yolladığı harçlıklarla dahi boya, fırça aldığı için pahalıdır. İşini çok sevdiği için… Emeğini, zekâsını, sezgisini, sanat sevgisini hiç durmadan; ta ki ölümüne kadar yoğurup pişirdiği için.

  Onun var oluş biçimiydi resim. Resimlerindeki var olan ağaçların orantısız duruşlarına şu cevabı veriyordu;

 “ Evet, çünkü ben ağaçları anlıyorum. Hep ağaçların yeryüzünün yıldızlara duyduğu tutku olduğunu hissettim. Yoksa neden? Yıldızlara değmek, yıldızları hissetmek, yıldızların ilerisine gitmek-bu yeryüzünün tutkusudur. Yeryüzü çok uğraşır ama arzusunu gerçekleştiremez. Ben bunu yapabilirim. Yeryüzü benim tablolarımı anlayacaktır; siz benim umurumda değilsiniz, anlayıp anlamamanız, umurumda değil.”

 İnanmışlığın gücüdür; sanatın gücü… Tuvale dokunan fırça, el, boya ve marifet; sanatın da kendisidir. Dünyayı anlamaya çalışan, toplumsal kalıplarını reddeden; doğadan aldığı özgün ruhun yaşaması için durmadan resim çizen bir sanatçı…

 Resimlerinden birisini neredeyse bakmaya tenezzül bile etmeden almaya çalışan, aceleyle satın olmak isteyen, anlamak için hiçbir çaba göstermeyen bir alacıyı, aç, yoksul bir ressamın kabul etmemesinin de sahibidir Van Gogh…

 Aynı zamanda büyük kargaşa içinde inceliği, zarafeti, engin doğanın ritmini, tınılarını, var oluş ve yok oluş biçimiyle yeni bir döllenme biçimi, yeniden bir dönüşüm yaşamanın ne olduğunu anlamayanları hiçbir şekilde umursamayan; “ siz benim umurumda bile değilsiniz” diyen bir sanatçı…

  Bütün dünyası boyunca güzel yaşadığını söylemiştir. Oysa bugünün albenili, popüler dünyasına, anlayışına göre; hatta tüm zamanların anlayışına göre yoksul bir biçareydi o… Ama Van Gogh; o biçare, o yoksul sayılan kişi; ondan sonra ve onun çağında yaşayan milyonlarca insanın geçip gitmesine rağmen daha gitmemiş, bu dünyayı terk etmemiş; sanatının kalıcılığını; belki de sonsuza bir armağan olarak bırakılan tohumları, yine aynı nezaket, sessizlik, dinginlik içinde bırakıp gitmiştir; kendi isteğiyle hayatına son vermiştir…

 Yaşam, her aşamada, her anıyla güzel ve anlamlı… Öğretmenimiz doğa. Öğreticilerimiz tüm canlılar; hatta cansız saydığımız nesneler bile; öğreticiler içinde, bize sayfa sayfa hikâyeler aktarmaya devam ediyor.

 Tıpkı yakın zaman önce dolaştığım, şu an hortumla beslenen; sadece mama tabir edilen besinleri alan arkadaşım Şaban’ın söylediği gibi; “ lıkır lıkır su içmeyi özledim. İnce ince domates dilimlerini kesip yemeyi” Oysa bizlerin her gün yaptığı şey; bize ne kadar özlem dışı; ne kadar uzak…


 Güven Serin 




 

  

26 Ağustos 2015 Çarşamba

TABİATIN YÜCE GÖSTERİSİ


Kamera; Güven  Uçmakdere-Ganoslar

Işık Oyunları;haylaz ışığın güne pike yapışı...

TABİATIN YÜCE GÖSTERİSİ

 Müslümanlar, yüce yaratıcıya gönülden inanmışlar bir işe başlamadan önce besmele çekerler. Allahın adıyla ve Allahın sıfatlarından Rahim ve Rahman olanı; yani Acıyan ve Bağışlayandır diye hatırlar, hatırlatırlar…

 Acımak ve bağışlamak, insanın ruhsal imbiğinden geçerek, tam bir sevgiyle ortaya çıkmışsa; ne tadına doyulur, ne de alacağı yolun uzunluğu kestirilir… Değerlidir… Uçsuz bucaksızdır… Gururdan, gösterişten arınmıştır…

  Acımayı, bağışlamayı zalimlikle karıştıranları, önce veririm sonra daha fazla isterim, düşüncesiyle hastalık saçanları bu yolculuğun dışında görüyorum…

  Tabiatı anlamak tam da burada gereklidir. Bu eşsiz, ucu bucağı belli olmayan tabiat; aynı zamanda yaratıcıyı da anlamaktır… Dengelerin hassasiyeti, yaşamak isteyen her canlıya verilen büyük onur; büyük şans; denizin hemen kıyıcığında ki kayanın üzerine yerleşmiş yeşil yosunlarda da, o yosunlara tutunmuş milyonlarca canlılarda da görülür… Hiç olmaz dediğimiz eski bir binanın duvarında, bir dağın en kayalık yerinde; bir çiçeğin, ağacın göğe yükselişinde de bu onurlu şans; yaşam hakkı vardır…

 Yaşadığım şehrin büyük suyuna; yani Marmara’ya biraz dikkatle bakalım! Doğaya, doğanın büyük yolculuğu içinde çok az yeri olan insan davranışlarına bakarken, bilim insanı gözüyle bakmamız şart değil. Ama bir parça bilginin, felsefenin, sanatın zararı da olmaz. Hatta onların küçük kıymıklarıyla büyük oluşumu ürpererek anlama hissiyatı, dinginliği yaşayabiliriz…

  Nereden başlayalım derseniz; en yakınınızda ki sahilden, derim… Dalgaların sahili yaladığı yerin hemen kıyısından… Belki bir kayanın üzerine oturmuş bedeninizden, belki ahşap bir sandalye üzerinde, tahtına kurulmuş, halkına gönülden inanmış iyi bir kralın içsel huzurundan yola çıkarsınız…

 Ben, Yelken Kulübün çayhane bölümünden, bir çayın dem kokulu diyarından baktım, kayalıkları yeşil, taze yosunlarla kaplı, kalp atışları ve renk dönüşümü görsel bir şölene dönüşen Marmara’ya.

  Büyük suyu, büyük derya olarak gördüm. O küçük kıymıkları; bilgi birikintilerini bir bütün için ağır ağır bir araya getirdim. Bilim insanları, “bütün dünya suları, her yüzyılda bir bütün dünyayı baştanbaşa dolaşırlar.” Der… İki Hidrojen ve bir Oksijenden meydana gelmiş; iki elementin yaşam iksiri olan su damlacığı, her yüzyılda bir bütün dünyanın suyollarını dolaşıyor…

  Bu ne demek? Tabiat sınırsızlık içinde, muazzam sınırlar oluşturmuş demek… Aynı zamanda hemen kıyıcığından baktığımız adını Marmara olarak bildiğimiz suyun, aynı zamanda bütün dünya sularına ait olduğunu; önümüzdeki su damlacıklarının tek başına hiçbir şey ifade etmez iken, bir araya geldiklerinde, gölleri, denizleri, okyanusları; derinliği, gizemi, yaşam çeşitliliğini doğurdukları, demektir…

 Başka?

 Dalgalarına, dolunay ışığına, dinginliğine vurulduğumuz denizimizin aynı zamanda Ege, Akdeniz, Karadeniz, Hint, Atlas, Pasifik, Kuzey Buz Denizi suyu olduğunu da bilmenin dünyevi, bilgi, görgü huzuru demek…

 Sınırsızlık, ne evrende, ne de tabiatta var… Hani peşinde koştuğumuz o muazzam “özgürlük” insan ruhunun, ruhsallığının nöronlarına düşen bilgi birikintileri ve onların bir araya geldikleri gerçeğin izdüşümleriyle çok daha anlamlı…

 Sadece deniz, su olarak baktığımız büyük oluşumun, sınırsız sayıda küçük damla ile bir araya gelerek nasıl bir seçenek zinciri, akla hayale sığmayacak zenginlik oluşturduğu ortada…
 Aynı zamanda, bu kadar sınırsız gibi görünen suların, birbiriyle her yüzyılda bir karışarak tamamlanan kavuşumun, kendi içinde şaşmaz dengeleri; tuzluluk, sıcaklık oranları, akıntıları ise bilimin, dünyanın eğiminin, dönüş hızının ve o büyük gökyüzü yıldızlarının dünya üzerinde ki gizemli çekim kuvvetlerinin nasıl bir uzlaşma içinde, ne büyük bir mucizeyi; yani yaşamı ortaya çıkardıklarının kanıtıdır…

 Lütfen; bu kanıta, küçük kırıntılardan yola çıkarak; sürekli size bir tek pencereden gösterilen eskimiş manzaranın, kokmuş çöplüğüne bakarak değil, kendi keşiflerinizi yaparak, insan olduğunuz ile övünün; birisi size ödül verecek olmasını beklemeden… Ödül de verseler iyi olur belki; çünkü tatmin edilmeyen duyguların, huysuzluğu vardır insan bedeninde; açlık da insanı insan olmaktan çıkarta bilir…

 Güven Serin 

 

 

 

 

 

  

24 Ağustos 2015 Pazartesi

ATATÜRK TEKİRDAĞ'DA


Kamera, Güven   Tekirdağ Namık Kemal Evi
Sanatçı; Filiz Sabuncu


Kamera; Güven Namık Kemal Evi

Sanatçı , Filiz Sabuncu
Öğrencileriyle birlikte; yıllar sonrasının buluşması;
taşımşılk yayılıyordu küçük salona.


Kamera; Güven Tekirdağ
Sanatçı dostlarıyla birlikte 


Kamera; Güven Büyükşehir Yılmaz İçöz Sahnesi
Mustafa Kemal'in 1928 Tekirdağ ziyareti;temsili
canlandırma


Kamera; Güven  Yılmaz İçöz Sahnesi
Prof. Dr. İlber Ortaylı


Kamera; Güven 
Dostlarımla birlikte; İlyas Bey ve Aziz Bey...


ATATÜRK TEKİRDAĞ’DA

Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Başkanlığının hazırlatmış olduğu kitapçığın üzerinde Atatürk’ün Tekirdağ’a gelişi 1928 harf devrimini tanıtışı ve anlatması üzerine kurulmuş.

 87 yıl önce 23 Ağustos Mustafa Kemal Tekirdağ’da… Oysa Çanakkale Savaşı öncesi 19. Tümen Komutanlığını Tekirdağ üzerinde oluşturmuş, onun için ayrı bir anı ve hatıralar oluşturmuş bir kent Tekirdağ.

 Aradan 87 yıl geçmiş. Gün neredeyse 32 Bin kez geceye evirilmiş. Döngü; güneşin etrafında 87 kez büyük turunu atmış. Nice devlet bölünmüş, bölüştürülmüş. Türkiye Cumhuriyeti kendi insanına en yakışan Cumhuriyeti, laikliği, hürriyeti ve ekonomik, sosyal özgürlükleri henüz oturtamamanın göç dalgalarıyla oradan oraya savrulup duruyor; kimi doğulu, kimi batılı…

 87 yıl sonra o zamana tanıklık etmiş yaşlı çınarın hemen altında çayımı yudumluyorum. İlyas Beyle Aziz Beyi bekliyorum. Hep birlikte İl Kültür Turizm Müdürlüğünün katkılarıyla ressam Filiz Sabuncunun sanatının buluştuğu Mustafa Kemal’i anlattığı yere; Namık Kemal Evine gideceğiz.

 Çınarın koyu gölgesi geçmişi olduğu gibi bu zamana taşıyan engin becerisiyle buluşuyor. Tam da o anda Mustafa Kemal’in temsili gelişi canlandırılıyor. Üstü açık bir otomobil; 1928’li zamanlardan. Şoförün hemen arkasında oturan kişi; Mustafa Kemal… Belediyenin önünde otomobilden aşağıya iniyor. Orada bulunan insanların heyecanı görülmeye değer…

 Temsili de olsa; devreye sanat ve sanatçı giriyor… Tıpkı Namık Kemal Evinde olduğu gibi, Filiz Sabuncu sanatseverleri bahçede karşılıyor… Mustafa Kemali anlatmış, tuvale dokunan fırçalarıyla… Yüzü, ruhundan dışarı süzülen ışığı bir başka şeyi daha anlatıyor; sanatçının ebedi anlayışa kattığı ve katacağı sezgisel gerçeği…

 Sanatçı Filiz Sabuncu gelenleri hoşlarken bir taraftan Namık Kemal Evi bahçesinden ayrılanları uğurluyor. Tam o anda göz göze geldik. Sesleniyor kadım zamanların seslenişiyle; “ A benim güzel muhabirim de gelmiş” diyor, tüm açıklıyla… Oysa bütün seslenişler bu kadar açıklığa muhtaçtır… Bütün eleştiriler de açıklıkla beslenirse; beklenen soruyu sormamızı ve kendi hipotezimizi oluşturmamızı sağlar…

 Saat 11.00 sıralarında Yılmaz İçöz Sahnesine geçtik. Yanımda dostlarım; İlyas Bey ve Aziz Beyle birlikte. İlk konuşmacı İl Kültür Müdürü. Sıradan ve zoraki bir konuşma… Hâlbuki bu şehir çoktan kültüre susamış; çoktan aç… Bir müjde, bir eşelenme duymak isterdi orada bulunan taşmış halk…

 Sonraki konuşmacı Büyükşehir Belediye Başkanımız Kadir Albayrak… Güne anlam kattı. Ondan da katılan anlamın taşan halkla buluşmasını bekledim. O küçük salona sığmayan halka; tiyatro binası, opera, kültür mekânları sözü duymak istedi; tarihe, sanata susamış o büyük kalabalık…

 Daha sonraki konuşmacı İlber Ortaylı. Sahneye büyük ve keskin aynı zamanda kararlı alkışlarla çıktı. Konuşmasına ilk zamanlar bir türlü uyum sağlayamadı. Çünkü salon geriden gelen katılımcıları, dinleyicileri almıyordu. İlber Ortaylı tecrübesiyle salona sığmayanları sahneye davet etti. Büyük çoğunluk geçlerdi; Y kuşağına sahip gençler… Manzara dışarıda ki muhteşem çınar kadar gerçek, koyu gölgelerden öte; gelecek ve şimdiki zamanın muhteşem buluşması gibiydi…

 İyi olana, güzel ve doğru olana koşuşun, insan olarak öğretilere muhtaçlığın da gösterisi bir şölene dönüştü.

 İlber Ortaylı zamanı bir yüzyıl geriye çekti. Osmanlının çöküş zamanlarına ve bilinen yanlışlara en hakiki tarihçi, araştırmacı yaklaşımıyla; “ Geçmişte açlıktan kimse ölmedi bu topraklarda. Evet, veremden, tifodan ölen çoktu. Diğer ülkelerde olduğu gibi… Ama onlardan daha fazla değil…”

 Esas ölümlerin, öldürmelerin cehaletten öldüğünü, bir bilim olan tarihin hakiki tespitleriyle anlattı. Okuryazar oranı koskoca Osmanlı içinde sadece % 10… Büyük kısmı ise tam bir facia olarak kaybedilmiş. Çanakkale Savaşında Galatasaray Lisesi, Kabataş Lisesi öğrencilerinin; geleceğimiz olan gençlerin kaybedilişi… En fazla münevverin yaşadığı Selanik, Halep, Musul bölgesinin elden çıkınca; cehalet ile ölümcül kaderimizle baş başa kalışımız da anlatıldı Yılmaz İçöz Sahnesine sığmayan her yaştan olan susamış dinleyiciye…

 Tarih, sanat, felsefe bu yüzden önemli dostlarım; soru sormak için… Dinleyip irdelemek için… Düşmanını bile anlayıp saya bilmek için… Batının papaz okullarından mezun olan gençleri ressam, filozof oluyor… Bizim İmam Hatip mezunlarından da mimar, mühendis, ressam ve filozoflar çıkmalı; eğitimin muazzam önemi şimdi daha iyi anlaşılıyor…

 Mustafa Kemal’in dil devrimi; Tekirdağ'a gelişi de…


Güven Serin 







20 Ağustos 2015 Perşembe

SEVGİNİN ve AŞKIN TARAFINDAYIM


Kamera; Güven   Fasiles Antik Şehri


SEVGİNİN ve AŞKIN TARAFINDAYIM

  Gün geçmiyor ki içleri yakan bir haber duyulmasın. Kuytu köşelerden sevda mırıltıları yerine insan çığlıkları yayılıyor. Kime sorarsanız sorun; uygarlaşıyoruz güya…

  Hayal kırıklıklarının sonu yoktur. Hâlbuki düşlerin de sonu yoktur. Ütopyanız hep olsun. Bir başka şey daha olsun; gerçeğe dokunmak; hissetmek gerçeğin nazlı, zarif soluk alış verişlerini. Hissetmek, kanın akış biçimine bin bir çiçeğin kokusu bulaşmış terin, sesin kokusunu…

 Ağır ağabey olma, ağır abla baskılamaları sonunda; özgüveni kaybolmuş, kendi sesine yabancı, kendi bedenlerinden utanan bir toplumun fertleri olduk. Bu kabul ediş; belli ki muhteşem bir geleneğe, muazzam bir insanlık dramsına dönüşmüş…

 Y ve Z kuşağı bu dram anın “canına okuyacak” gibi dursa da, bilimsel olarak onların da canına okuyacak bir sürü toplumsal, sosyal şeyler etrafta cirit atıyor. Sağlıklı, mutlu, huzurlu toplumların istikrara ihtiyacı vardır. İstikrarı da çalışma; yani üretmek sağlar. Üretimin, kazancın, alın terinin değerini de, sanata, felsefeye, yaşamın bütün tınılarına inanmışlık bilir.

 Toplumun; hatta dünyanın gerçeklerinden kimse kaçamaz. Sıkı para, tutucu sosyal politikalarla muhtaçlığınız daha da artar; diğer insanlara-insancıklara. Sonra ne mi olur? Kendinize acır, kendi ağıtınızı yakar, destanınızı okursunuz da duyan olmaz…

  O yüzden yol yakınken gelin siz de varın; sevgini, aşkın tadına. Sevgi aşk dedim de; bu yaptığınız işten tutun da, hoşlandığınız her şeye kadar içselleştirilecek, sahip çıkılacak bir şey… Seçenek… Tercih…

 Tam da her şeyi kaybettim, benden geçti; bize ters, ben bilmem derken; sevginin, aşkın yüceliği karışsında o büyük ödülü alırsınız. Nedir o büyük ödül? İçinizde akan derelerin sesini dinlemek! Üstelik etrafında yeşeren küçük ağaçların üzerine konmaya başlayan kuşların sesi de ayrı bir hediye size…

 Cumhuriyetin gelişimine, ülke insanın aydınlanmasına sevgiyle, aşkla katkı yapmış insanlardan birisi de Hasan Ali Yücel’dir. Bakandır, yazardır, şairdir; her şeyden önce yaşamı sevgiyle, aşkla kutsal kabul etmiş insandır.

 Bir sözünde; “ Hümanizma ruhunun ilk anlayış ve duyuş merhalesi, insan varlığının en müşahhas şekilde ifadesi olan sanat eserlerinin benimsenmesiyle başlar.” Der.

 Onun döneminde ülke edebiyatına kazındırılmış en önemli şairlerden birisi de Wıllıam Shakespeare’nin eserleridir. Bu eserlerden birisi de Veronalı İki Soylu Delikanlıdır. Bu soylu delikanlıları, mizah, akıl, estetik, zarafet ve insan ilişkilerinin her tonu, rengi, sesi; Shakespeare’nin diğer eserlerine olduğu gibi bu eserde de vardır.

 Edebiyatı sadece söz söylemek sananları, sözü bilmemenin, sözcüklerin bir katedralin, ormanın her bir parçasının, o muazzam bütünün derinliğine varamamanın erdemsizliğine gömülmüşlerdir derim.

 Böyle bir sanatsal söyleyişinin, Shakespeare’nin iki insan arasında ki diyaloglarını saflığın, sevmenin, aşkın tarafında olanın yansımalarını paylaşmak isterim;

Efendimiz âşık oldular galiba?
Âşık olduğumu nereden çıkardın? (Efendi, hizmetlisine sorar)
Meryem adına, şu özel emarelerden çıkardım; kollarınızı hoşnutsuz halde kavuşturuyorsunuz, sonra saka kuşu gibi aşk şarkıları mırıldanıyorsunuz, alfabesini kaybetmiş bir ilkokul öğrencisi gibi iç çekiyorsunuz, ninesini yeni gömmüş bir genç kız gibi gözyaşı döküyorsunuz, oruç tutan biri gibi perhiz yapıyorsunuz, soyulmaktan korkar gibi uyanık kalıyorsunuz. Oysa güldüğünüzde horoz gibi ötmek, yürürken aslan gibi yürümek âdetinizdi. Orucunuzu hep akşam yemeğinden sonra tutardınız, üzgün melül bakmanız parasızlık yüzündendi. Ama şimdi sevgili yüzünden çok değiştiniz. Şimdi size bakıyorum da, efendim olduğunuzu bir türlü inanası gelmiyor.”

 Sevgi ve aşk; her tarafta vardır. Baktığımız, dokuduğumuz, dinlediğimiz, ürettiğimiz, düşüncelerimizle şölene çevirdiğimiz; yok etmek yerine var etmenin, kabalık ve kötülük yerine hassasiyetin, nezaketin ve zarafetin dokunduğu her şeyde…

 Ölümle, öldürmeyle yatıp kalkarken; yaşamla, yaşatmayla da tanışın derim; hazır kabalık koz geziyor, insanlar ruhsal dramların zirvesini yapıyorken; insanın genlerinde olan mucize şeyi; yaşama olan büyük aşkı, sevgiyi ortaya çıkartma zamanı; tam da şimdi…

 Avucunuzu açmak için falcı beklemeyin! Açıp bakın korkmadan. Ne görüyorsunuz? Sadece bir yudum, hatta bir damla yaşam… Sizin, size ait olan en yüce şey…

 Güven Serin 








19 Ağustos 2015 Çarşamba

GENÇLER SIRLARIYLA ÖLÜYORLAR


Kamera; Güven - Ganoslar


GENÇLER SIRLARIYLA ÖLÜYORLAR

Psikeart Dergisinin Mayıs Haziran sayısı “Sır” ismiyle çıktı. İnsanın, belki de hiçbir zaman tam olarak çözülemeyecek, ama bilim insanlarının en çok merak ettikleri beyin nöronlarında sakladığı sırlar…

 Her insanın sırları var; belki beyninin en kuytu köşesinde, belki en işlek yerinde; kim bilir…

  İstanbul’da yaşayan arkadaşımla konuşurken özgün olduğunu fark ettim. Nedenini sorduğumda bir arkadaşının sevgilisi Eczacılık Fakültesi bir kız öğrence intihar etmiş. 10. kattan aşağı bırakmış zarif bedenini… Oysa daha olgunlaşacaktı; düşünce, algı ve dil yönünden… Beynin koridorlarına öğretilerin, sezginin ve marifetin yardımıyla nice eklentiler yapacak; insanoğlunun evrenin çocuğu olduğunu, değişim ve dönüşüme ihtiyacı olduğunu ispatlayacaktı.

 Daha 18-19 yaşlarında yaşamın tam da başlangıç noktasında olan bir gen kız niçin en pahalı, en nadide şey olan yaşama son versin? Toplum Bilimciler bu konuda ne diyor? Üniversiteler intihar olaylarını nasıl değerlendiriyor? Ya, tüyü bitmemiş yetimin hakkını yedirmem diyenler, halkını oy deposu gören politikacılar?

 “ Görülecek bir şey kalmadı” diyerek yaşamın dizelerinden kaçan adeta genç yaşta (19 yaşında) yaşama küsen Arthur Rimbuad da tam olarak anlaşılmadı. Tıpkı, ölüm kayıtlarına geçecek Eczacılık Fakültesi kız öğrenci gibi…

 İntiharlara bir neden bulmak işin en kolayı! Ekonomik dersiniz. Sevda dersiniz. Depresyon der öte geçersiniz. İntihar eden Eczacılık Fakültesi öğrencisi gibi her intihar, geride sırlar bırakır. Hiçbir zaman tam olarak aydınlatılamayacak, hep gölgede kalacak sırlar… 

 Dinler intiharı yasaklasa, günahla perde koysa da önlenemez hızla bir hastalık gibi sarıyor toplumları. Belki de toplumların sıkışması, insanın insandan ve doğadan uzak kalmasının sancısı; ilk belirtileri, kalanlara bir işaret, bir yön çizme “kendinize gelin” uyarısıdır…

  Roma İmparatoru Marcus Aurelius yüzyıllar ötesinden ses ve soluk verir; “ Kim ister ki bile bile hakikatten perdelenmiş olmayı?” Kimse istemez görünse de hakikat henüz kendi çağını başlatmadı. Büyük insan toplukları, küçük toplulukların kölesi haline geldiği gün gibi ortada…

 Tanya Çelebi’nin makalesinde küçük bir hikâye anlatıyor;

“ Antakya’da yaşamış olan Altın Ağızlı Yuhanna ne güzel de söylemiş; ‘ Ey anne babalar, çocuklar için servet biriktirdiğinizi söylerken, onlara da servet biriktirmeyi öğrettiğinizin farkında mısınız? Oysa bir an için onların gözlerine bakacak olsanız, gerçekten niye ihtiyaç duyduklarını bilebilirdiniz! “

 Bu hikâye, geçmişte kalmış ölü bir hikâye değil dostlarım. Yaşama ait, bugüne; bu ana ait bir hikâye. En büyük servetimiz yaşamımız. Hayatımız… Bizim hayatımızı etkileyen ve ona yepyeni hayatlar katar şey ise çocuklarımız. Onları demirden, çelikten kalıpların, korkunç çarkların arasına sadece bara, ün, şan, unvan kazanmak için atmadan önce gözlerine iyi bakın; bırakın çocukluklarını, gençliklerini yaşasınlar; hatalar yaparak, kayıplar verdirerek; düşmeyi, kalkmayı çocukken öğrensinler…

 Tanya Çelebi makalesinde bir de Kürt efsanesinden söz ediyor;

“ Yol bitmez; yolcu yürüdükçe anlam kazanır.
Ey kalbim deyince
Göl susuyor…
Ölüm tülden bir sevgili gibi uzanıyor
Ve yolcu diyor;
Akıp giden her şey ölüme benzemiyor mu?

Yanıt yoksa yol uzar
Yol uzadıkça, bir kör gelir ve karanlıkta ayna satar
Kimsenin kendini görmediği zamanlarda
Aynaya bakarak insanlara seslenir;
Ey kendini görüp kendinden başkasını görmeyen
Tutsak aldığın zamanı bırak ve gör artık…

  Ne de olsa aynada görebildiğimiz, sonsuzluğa doğru akıp giden zamanın içindeki bir anlık görüntü değil midir? “


 Güven Serin 

18 Ağustos 2015 Salı

IŞIĞINIZ OLDUĞU SÜRECE ÇALIŞIN


Kamera; Güven


IŞIĞINIZ OLDUĞU SÜRECE ÇALIŞIN

  Fransız yazar Marcel Proust 17 yıl boyunca 7 ciltlik büyük eserini ortaya çıkarttığında içsel bir huzurun, yorgun ve hasta bir bedenin hissedişleri ona şu sözcü söyletmiştir;

  “ Işığınız Olduğu Sürece Çalışın! “

  Çalışma tüm zamanlar insanlığın hizmetinde hiçbir zaman tam olarak anlaşılamamış muazzam bir iştir. Çalışmanın getirisi, sadece zengin olmak veya kendi kendine yetmek değildir. Aynı zamanda eşi benzeri bulunmayan ruhsal bir seçenektir. Değerli bir spordur…

 Çalışmayan insanların huzursuzluğunu en yakın çevrenizde görebilirsiniz. Asalak gibi yaşayanların bitip tükenmeyen beklentileri, çaresizlikleri ve verdikleri zararlara harcadıkları enerji çalışmaya ayrılsa ortaya çıkacak tablo kıymetli bir esere dönüşür.

  Marcel Proust 17 yıl boyunca 7 ciltte topladığı büyük eseri Bir Milyon İki Yüz Elli Bin sözcük, 3 Bin sayfadan oluşmaktadır. Bu çalışmanın sürecini ancak yazan, düşünen insanlar anlayabilir. Hasta bir beden ve beyin nöronlarının sürekli çalışıp sözcüğe dönüştürdüğü imgelerin yorgunluğu, ortaya çıkan büyük eserin uzağa, çok uzağa yol alacak değeriyle dengelenmiştir.

 Işığımız olduğu sürece çalışacağız. Kendi kendimize yetmek için… Sürekli beklenti içinde bir ömür geçirip de beklediği geldikten sonra ömrün yetmediği, yarım, hasta, iki büklüm insan olmak yerine etrafa kendi ışığımızı saçmak mümkündür.

 Çalışmanın, üretmenin bin bir çeşidi olduğu kesindir. Düşünceyi, sözcüğe, dizeye; onları, hikâyeye, romana, şiire çevirmek de değerli bir çalışmadır. Hatta şehrinizde yaşanan yanlışlıkları, düzensizlikleri mail, dilekçe, telefon yardımlarıyla sorumlu kişilere bildirmek bile çalışmanın bir parçasıdır. Sorumluluğun, şehir sevgisinin, adaletin, hakkın çalışmasıdır bunlar…

 Gelinen zaman iletişim ve bilişimin aldığı yol ortadadır. Bir mail, bir telefonla ulaşamayacağımız kurum, kuruluş yoktur. Yanlışı duyarsızlıkla, daha bir yanlışlıkla, yıkarak, yok ederek düzeltmemiz mümkün değildir. İçinde sevgisel çalışma olan her türlü birliktelik yaşadığımız çevremizi ve evimizi huzurlu, neşeli kılacaktır.

 Çalışmanın ışığa muhtaçlığı aynı zamanda iradeye de muhtaçlığını anlatır. İrade olmaz ise, hiçbir ışık çalışmanın motoru olamaz. En büyük itici güç, insan iradesidir. Evimizde başlayacak çalışma, evimizin dışında, sokakta, caddede, parkta, işyerinde ve diğer toplumsal alanlarda; her yerde bizim en değerli görüntümüz, itibarımızdır.

 Kendi evinde, kendi çorabını kaldırmayan, gömleğini asmayan, yatağını toplamayanın dışarıda ki tutumunu, toplumsal alanlarda ki uyumunu bir düşünün! Sokağını, caddesini, parkını benimsemeyecektir. Orada ki yaşam biçimlerinin eksikliği onu ilgilendirmeyecektir. Her an düşecek bir tabelanın Belediye Birimlerine bildirilmesi gerektiği zaman, kendi başına düşmeyeceğini sandığı için onu ilgilendirmeyecektir. Kaldırımların çöken, kırılan kısımları da onu ilgilendirmeyecektir; ta ki, yanlış bir adımla, kırık bir kaldırım taşına veya çöküntüye basıp düşene kadar…

  Proust 17 yıl içinde 3 Bin sayfadan oluşan büyük eserini oluşturduğunda, hastalığı peşini bıraksa çalışmaya; yani yazmaya, eser üretmeye devam edecek. Bunda hiç kimsenin şüphesi yok.

 Ninem son ana kadar çalışmanın iç huzuruyla öldü. Her sabah şafakla başlayan çalışma hayatı onun en lüks tutanağıydı. Bunu daha zengin olmak için (parasal anlamda) yapmıyordu. Daha huzurlu, daha temiz, daha çok insana fayda sağlayarak zengin olmayı başarıyordu.

 Onun zenginliği, her daim gülümsemektir… Borçlu değildi hiç kimseye… Tam tersi, hep alacaklıydı… Hâlbuki onun iki göz, sonradan bir göze düşen odasında lüks olarak hiçbir şey yoktu… Hatta bilinen manada onun ışık görecek, algılayacak gözleri artık görmüyordu. Ama yine çalışıyordu; elinde mekikleri oya yapıyordu…

 Işığımız olduğu sürece çalışalım. Aynı zamanda, çalışmanın da bir IŞIK yaratacağını bilerek…

 Güven Serin 



15 Ağustos 2015 Cumartesi

MOR BÜYÜ


Kamera; Güven Erguvanlar;bir yaz yeli gibi gelir geçerler


MOR BÜYÜ

  Bu renk için “ışının maddeyle dansı” ifadesi kullanılır. Doğada az bulunan mor rengi lavanta çiçeğini hatırlatır bana. Ardından erguvanları, sümbülleri…

  Birkaç gün önce gördüğüm gazete haberi; Lavanta Kokulu Hasat başlığını atmıştı. En çok lavanta hasadının yapıldığı Isparta Kuyucak Köyü yeterince olgunlaşan lavanta çiçeklerini toplamaya başlamışlar.

 Sabundan, kolonyaya ve parfüme, şifa niyetine içilecek çaya, banyo sularına kadar neredeyse her alanda kullanılan mor büyü; belki de insana doğanın en güzel hediyelerinden sadece birisi. Bütün kavramlar insan eliyle, etkisiyle ve hissiyatıyla şekillenip anlam kazanıyor.

  Mor rengi erkeği temsil eden mavi, kadını temsil eden kırmızının karışımıyla elde ediliyor. Yani, erkek ile kadının eşitliğinden; iki yarımın bir bütün oluşturmasından da söz edebiliriz.

 Mitolojide ise Âdem’in ilk eşi; Havva’dan önceki eşi, onunla aynı çamurdan yapıldığına inanılan Lilith’in teninin rengi olarak biliniyor. Bu mor renge sahip kadının eşitlik iddiasında bulunan ilk insan olduğuna inanılır. Kendisine adanmış bir şekilde hizmet etmesini isteyen Âdem’e eşit olduklarını hatırlatan Lilith, karşı koyar. Ve kendisine sunulan cenneti reddeder. Tanrının söylenmemesi gereken adını ağzına aldığı için; o günden sonra kötü bir kadın olarak değerlendirilir.

 İnsan eşitsizliğinin temeli efsanelerde bile adil bir adalet üzerine kurulmadığı anlaşılıyor. Mor tenli Lilith bugünün modern kadınının yaptığı şeyi yapıyor; insan olarak anlaşılmak istiyor; tıpkı erkeğin istediği gibi…

 Lavanta’nın mitolojide bir başka hikâyesi daha vardır. Artemis ile birlikte anılmakta. Artemis’in doğumundan itibaren onun kutsal bitkisi olarak bilinmekte. Tanrıça lavanta yağılarını başından aşağıya; tüm bedenine sürermiş.

 Okçuluk ve avcılık tanrıçası olan Artemis Olimpos’ta yaşarmış. Mor büyünün mitolojik yolculuğu böyle! Tanrıça Artemis’ten Âdem’e kadar uzanan hikâyeler. Bugünkü hikâyesi ise oldukça gerçek… Yüzlerce dönüm tarlada ekimleri yapılıyor. Temmuz ayı içerisinde olgunlaşan lavanta çiçekleri Ağustosta toplanıp kurutuluyor. Sonra eleklerden geçirilip satılıyor.

 Lavanta doğada az bulunan bir renge sahip. Mavi ile kırmızının bir araya gelmesiyle mor renge; lavanta rengine kavuşa biliriz. Gururun, gösterişin, farklılığın rengi… Elbette, gururu, akılla, edebiyatla, sanatla ve lavantanın büyülü kokusuyla yoğurup mayalamak bizim elimizde…

 Lavanta diyarı Isparta Kuyucak Köyü, aynı zamanda uygarlıkların da yeşerdiği, yüzyıllar ötesine kök saldığı yerlerimizden sadece birisidir. Üç Bin antik kentin olduğu neredeyse uygarlık mezarlığı taşkınlığı yaşayan Anadolu, aynı zamanda bitmeyen kavgaların, anlaşılmayan insan kültürlerin bin bir çeşide karışıp, her yıkım, her yangın sonunda küllerinden doğumların yaşandığı yerlerdir.

 Üstünlük arayışı kadın ile erkeğin ilk anında beri var. İnsanlığın yayılması, kendi kültürlerini yaratırken, diğer kültürleri benimseyip benimsememesi iki şeyi çıkarıyor ortaya. Barışı veya savaşı…

 Aklın, felsefenin gerçek kavuşumu politikayı doğurur elbet. Siyaset bilimdir aynı zamanda. Ölçüsü, nizamı, istikrarı, nezaketi ve anlaşırlığı olmalı.

 Aynı zamanda lavanta çiçeği de; o mor büyü de, nezaketi, istikrarı, aklın beden eliyle emeğini sever. O zaman, sabun, kolonya, parfüm ve şifaya dönüşen içecek olur. Tıpkı, bu coğrafyada yaşayan insanların, aklı, insafı, şefkati, merhameti hiçbir zaman bırakmaması gibi…

 Güven Serin 






13 Ağustos 2015 Perşembe

HAYSİYETİ KONUŞMAYI DÜŞMANA BIRAKMAYIN !


Kamera; Güven Pera Müzesi 


HAYSİYETİ KONUŞMAYI ‘DÜŞMANA BIRAKMAYIN!

  Sloven filozof Slavoj Zizek, İstanbul Modern’de felsefe meraklılarına iki saati aşan çok önemli analizlerin, tespitlerin konuşmasını yaptı.

 Can alıcı noktalardan bir tanesi de ‘Kürtlerin bağımsızlığı gerekli mi? ‘ sorusuna verdiği cevapta gizli;

 “ Vatanseverlik pekâlâ samimi olabilir… Ancak asıl, neo-liberalizm değerleri bitmiştir artık haysiyeti konuşmayı ‘DÜŞMANA bırakmayın. Bizim artık haysiyet tartışmalarına son vermemiz lazım.

 Ölüm ve öldürme üzerine barış olur mu? Suçlamaların ardı arkası kesilmezse, adalet yaratırken adaletsizlik ekilirse; yeşerecek düşmanlıkları kim yok edecek? Bugünün dünyasında uygar ülkelerin tamamı satranç oynuyorlar. Yani düşünüyorlar; kılı kırka yarıp, eğrisiyle, doğrusuyla, matematiği, felsefeyi, politikayı ve evrensel algıyı…

 Öfkenin getirisi, sirkenin küpünden çok öteye-ötelere gider… Bin yıllık birliktelikleri yerle bir eder. Refahı, güveni; her şeyi… Politikacıların ağızlarından çıkacak bir tek kelime bile, insanlarımızın bloklara ayrılmışlığının keskin taraflarını usturaya çevirir. Çeviriyor da…

 Demokrasi dediğimiz yüce şey, sadece bazı insanlardan olamayacağı; toplumları oluşturan insanların ihtiyaçları, beklentileri, yaşam biçimleri ancak demokrasi, adaletle karşılanabilinir. Acabaların, âmâların hiçbir zaman sonu yoktur.

 Konuşan, merak eden, okuyan ve öğrenen toplumların oynayacağı satranç uluslar arası sınırları zorlar. Kendi içinde güven ve huzuru oluşturmak için her şeyi yapar. Sosyal adaletsizlikler, bölgesel farklar, adaletsizlikler büyük göçleri, büyük insanlık kıyımlarını sele çevirdiği halde; ne politikanın, ne de üniversite çevrelerinin büyük seslenişi, reformlara açılacak kapıları oldu.

 Kim ne derse desin; bu ülke; yüzlerce yılın muazzam kavuşumlarıyla kaynaşmıştır. Cehaletin öfkesinden korkar. Oyuna gelmemek için kin, nefret yağmurlarını bahçesinde istemez. Uygarlığın getirilerine muhtacız. Bu muhtaçlık da gelişmişlik, kendi kendimize yetmeyle mümkündür.

 Askeri uygulamalar hiçbir zaman çözüm getirmemiştir. Demokrasi sevil irade, sivil düşünceyle uygarlık parkuruna dâhil olur. Cumhuriyetin kuruluş yıllarına ve alınan yola, benimsenen reformlara bakınca; eğitimin, sanatın, ilimin niçin tercih edildiği çok daha iyi anlaşılır. Niçin barışa koşulduğu, ekonomiye çok ciddi bakılıp, kurtuluşun savaşmaktan çok çalışmadan geçeceği anlaşılmıştır.

 Politikacıların yol değiştirmesi, başka ülkelere bağlılık bizleri nerelere getirdi. Oradan oraya savrulup duruyoruz. Güya, bir tarafımız batı; bir tarafımız da doğu… Hâlbuki bütün yönler güzeldir. Batının doğu ile işbirliği, doğu da ki eşelenmesi yüzyıllar öteye gider.

 Ya bizlerin ki; ya nefret; ya da büyük aşk… Ara tonlar, ana renklerden çok daha fazla; sayılamayacak kadar çok…

 Dostlar; filozofun söylediği büyük sesleniş çok önemli; “ haysiyeti konuşmayı ‘düşman’a bırakmayın!”

 Artık, bu diyar; uygarlıkların yeniden doğuş yeri olurken; topal adaletin, demokrasinin de yükseliş yeri olmalı. Konuşarak, çözüm arayarak. Cehaletin, taraf olmanın çözümü değil; aklın, tarihin, geleceğin, yenilenmenin çözümleri… Bu halkı; önce okuma seferberliğiyle, liseye dönmüş üniversitelerle kandırdık. Şimdi işsizlik ordularıyla ince düşlere muhtaçlık içinde oyalıyoruz.

 Gözyaşı ve yokluk kadermiş gibi algılanıyor. Hâlbuki değil… Çalışmayı, düşünmeyi, güvenmeyi; adil olmayı yeniden anlamalıyız…

 Güven Serin  





12 Ağustos 2015 Çarşamba

GERÇEK AYDIN AHMET TANER KIŞLALI


Kamera; Güven Fransız Kültür Merkezi

Selçuk Demirel


GERÇEK AYDIN AHMET TANER KIŞLALI

  Zaman kendi akışını yapıyor. Ahmet Taner Kışlalı öldüğünde doğanlar 16 yaşında oldular. 16 yaşında genç erkek, genÇ kızlar. Muhtemelen üniversiteye gidecek birçoğu. Üniversitelerin tartışıldığı, gerçek profesörlerin yok dendiği, üniversitelerin liseleşti zamanlarda onlar da gelecek kaygısı yaşamamak adına öğrenim görecek…

 Üniversitelerin önemi dünya sıralamasın da iki yüz devleti aşmış sayının içinde ki yerimizle yakından ilgilidir. Bilimsel başarılarda, dünya teknolojisine katkılarda, uzay çalışmalarında, kültür ve sanatta ve sporda; en önemlisi ise ülkede ki huzur, rüşvet olaylarında ki yerimiz; ülke halkının bedensel ve ruhsal sağlığı ile yakından ilgilidir.

 Ahmet Taner Kışlalı gibi aydınlar birer birer öldürüldü. Kimisi Kışlalı gibi bomba ile kolundan kanadından ayırarak; parçalara bölünerek yok edildi. Kimsi ise kurşunlarla çapraz ateşlerle katledildi. Kimileri yakıldı, boğuldu…

 Bütün bunların hesabını soran siyasi irade bir türlü ortaya çıkmadı? Niçin? Bilen varsa beri gele…

 Kışlalı 1979 yılında bakan olur olmaz onun döneminde çevrilen kitaplardan birisi elimde. Tam olarak 2100 yıl önce yaşamış Romalı şair Gaius Valerius Catallus’un şiirleri, yergileri, türküleri; kısacası 2100 yıl önceki sosyal yapı, insanların yaşam tarzları, öncelikleri bugünden pek farkı yok gibi. İnsan, özde hep aynı şeyin peşinde; iç huzurun… Dinginliğin… Adaletin… Hakkın… Terazinin dengede olduğu, şirretliğin, hilebazlığın daha az olduğu şeyleri ister insan. Ama aynı insanın diğer tarafı da ay’ın karanlık tarafı gibi; istemediklerini sürer piyasaya; bir devrim, bir değişim gerekçesi olarak…

 1979 yılında Ecevit döneminin Kültür Bakanı olan Ahmet Taner Kışlalı döneminde Güngör Varınlıoğlu tarafından çevrilen Catullus’in Şiirleri kitabına tüm zamanlara ait birkaç söz düşer;

 “ İnsan kendi çevresinin bilgilerini sindirdiği oranda dünyada ki bilgi birikimlerinin farkında olmalıdır. Bununla yetinmeyip, kendi çağından önceki bilgileri de kavramalıdır. Ancak böylece ‘zaman’ı aşar, bütün zamanları kavramış gerçek bir ‘aydın’ alabilir.

 Geçmişten geleceğe doğru gelişen düşünsel ürünleri saptayıp topluma ulaştırmak, bizim çalışma alanımızı çizmektedir. Klasik ve çağdaş yapıtlarla kültür alanını canlı tutmak gerekir. Öncelikle ele alınması gerekli geçmiş ve çağdaş kendi yaratı ürünlerimizin yanı sıra başka toplumların benzer ürünlerini de değerlendirmek, kültür anlayışımızın doğal bir sonucudur.”

 Kışlalı bu düşünceler içinde, gerçek bir aydının yaptığı şeyi yapıyor tüm hayatı boyunca; AYDINLIĞI savunuyor. Aydınlıktan kim korkar ki, bu aydın insanı öldürür? Gerçekten karanlığı sevenler değil elbet. Karanlık olarak geceden, o dingin, o muhteşem arınma mağarasından söz etmiyorum. İnsanı, insanlığı kullanan, sömüren, insanın fikrine, düşüncesine değer vermeyen kara düşünce; hep var ve var olacak… Esas olan bunun farkına varmak; ölenlerin, öldürülenlerin hikâyelerini hiç unutmamak; aydının, sanatın ve sanatçının görevi budur…

 Kışlalı’nın bakanlığı döneminde şair Catullus’un şiir kitabında destansı bir anlatım içeren şiirinden birkaç dizeyi paylaşmak isterim;

Sana gelecek akşam yıldızı artık
Kocaların istediklerini yanına alarak,
Mutlu bir yıldızla gelecek karın,
Ruhlara çeki düzen veren sevgi saçacak
Tatlı uykulara dalacak senin koynunda
Düzgün kollarını kenetleyecek
Senin güçlü boynunda

Dönün, iğler, dönün, iplikler çekerek.
Thetis’le Peleus’un uyuşumu var ya,
Böylesi bir sevgi görülmedi çatısı altında
Hiçbir evin, hiçbir zaman
Hiçbir sevgi birleştirmedi sevenleri
Böylesi bir bağla.

Dönün iğler, dönün, çekerek iplikleri.
Korku bilmez Achilles doğacak sizden,
Göğsünü çevirecek düşmanlara yiğitçe,
Sırtını değil hiçbir zaman…

 Güven Serin 


  

11 Ağustos 2015 Salı

LEMAN SAM, AŞIK OLUR GİBİ ŞARKI SÖYLER


Kamera; Güven  Kadıköy Sahne 


LEMAN SAM, ÂŞIK OLUR GİBİ ŞARKI SÖYLER

 Sanatçının kendi ifadesiyle; “ Âşık olur gibi şarkı söylerim, şarkı söyler gibi âşık olurum.” Sanatın içinde bir yaşam; yaşamın içinde ise koca bir sanat…

  Kadıköy Sahne’de Leman Sam şarkılarıyla bir halk şöleni yaptı. Halkın içinde olmayı, yakın teması, karşılıklı konuşmayı seven bir sanatçı. Doğrusu, özgün yaşam içinde olan, yaşamın içinde bir damla yaşamın farkına varan her insanın yapmak istediği bir şey; seyirci, dinleyici için de, sanatçı içinde oldukça doğru, güzel bir sanat olayı…

  Gecenin ilerleyen saatleri 22.30’u gösterirken sahne alan sanatçı uzun saçları, beyaz elbisesi, tam da ruhunun yaşama akan beden duruşunu anlatıyordu. Tıpkı şarkılarında, yarım yüzyılı geçen yaşamında haksızlıklara karşı aldığı tavırlar, oluşturduğu beden dili ve eylemlerde yaptığı gibi; özgün, dik, kararlı ve inanmış…

 “ Bir gece kalkarım, evin karşısındaki kavak ağacını seyrederim sabaha kadar… Kavak ağacına ulaşıyorum ağaç oluyorum… Çünkü hep ağaç gibi yaşadım.” Doğaya, doğanın bir parçası ağaca duyulan büyük aşk; sanatçı duyarlılığı üst seviyeye ulaşmış.

 Kadıköy Sahne’de de böyle bir sanatçı vardı; doğanın ta kendisi olan sanatçı, oldukça doğal yanınızdaki arkadaşınız gibi; hem sohbet etti, hem şarkı söyledi. Gecenin ilerleyen saatlerinde başlayan konser mekânı Kadıköy Sahne’ye ilk kez geldim. Bodrum katı bir yer olmasına rağmen, sanat ve sanatçıyla; sanatseverlerle nasıl bir şölen yerine dönüştüğüne tanıklık ettim.

 Ölümüne siyaset yapanların, varını yoğunu eğitime, ezber yaşamın kalıplarına, dünyevi standartların alış-verişine adayanların zaman zaman soluklanacağı, sanat ve sanatçıyla iç içe olacağı mekânların çoğalmasına hepimiz bir parça katkı yapabiliriz diye düşünüyorum. Harcanan her türlü çaba; bize, toplumumuza kat kat geri dönecek. Toplumun kısır döngüsü, gülmezliği, donukluğu; yetmezlik içinde çırpınışını ancak sanatsal gösterilerle algılayabilir, dengeleye biliriz. Çünkü sanat güzel olana, uzlaşmaya, o evrensel dengeye yürüyüş başlatır…

 Bir başka doğa hayranı Cevat Şakir Kabaağaçlı şöyle seslenir;

 “ Burası engin göklerin memleketidir. İçten gelen bir türküyü kapıp koyuverin, uzaklaştıkça türkü gökte masmavi olur. Işık burada yalnız karanlığı aydınlatmakla kalmaz, aydınlattığı maddeyi değiştirir ve görülen bir şair rüyasına çevirir.”

 Kadıköy Sahne ve Leman Sam; âşık olur gibi şarkı söyleyen kadın da, geceyi bir şairin rüyasına çevirdi. Rüyalardan korkmamanın, düşleri, ütopyaları zorlamanın, içselleştirip ölümcül düşünceyi, renkleri, yaşama katmanın formülünü loş ışıklar ve sesini dinleyicisinden esirgemeyen sanatçının uzun saçlı beyaz elbiseli bedeninde bulduk. 

 “ Benim sesim aslında doğanın sesi… Bir kavak ya da söğüt gibi yumuşak, köknar gibi militanca şarkı söylerim.” Diyor Leman Sam. Başka şeyler de diyor elbet;

Orhan Veli’nin türküsünü söylüyor;

Mektup alır, efkârlanırım;
Rakı içen, efkârlanırım;
Yola çıkar, efkârlanırım.
Ne olacak bunun sonu bilmem.
Kazım’ın türküsünü söylerler,
Üsküdar’da;
Efkârlanırım.

Güven Serin 












6 Ağustos 2015 Perşembe

MUTLULUK ŞİİRİ


Kamera; Güven Bozcaada

MUTLULUK ŞİİRİ

  Bir masal geliyor aklıma çok eski diyarlardan; köpeğin önüne ot konmuş, beygirin ise et; sap ile saman çoktan karışmış; ilkeler, onurlandırmalar derken; kaybedenlerin türküsü hep aynı…

  Kadim zamanlarının şairi Gaius Valerius Catullus bu işin hep aynı olduğunu zamanlar ötesinden İ.Ö. I. Yüzyıldan seslenir. Onun çağında halktan birisi Furius yaşar. O da bizim askeri ücretliler, emekliler gibi geçim savaşı içindedir.

 Nasıl ki bizde asil dediğimiz halk, vekil dediğimiz milletvekilleri, bakanlar üst tabakanın zırhlı sığınaklarına aitse, o zamanlar da halkın içine yaşayan, halkın hakiki temsilcisi olan Farius da öyle; bizim gibi yaşarmış.

 Doc. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın bir sözü vardır; “ İnsan kendi çevresini sindirdiği oranda dünyada ki bilgi birikiminin de farkında olmalıdır. Bununla yetinmeyip, kendi çağından önceki bilgileri de kavramalıdır. Ancak böylece ‘zaman’ı aşar, ütün zamanları kavramış gerçek bir ‘aydın’ olabilir. “

 Tüm zamanları anlamayı saygı ile şimdilik bir kenara bırakıp, ozanın işaret ettiği ve bu zamana aitmişçesine aynı yaşam biçiminin öyküsünü yine ozanın ağzından, kaleminden dökülen dizelerle anlatmak isterim;

Farius, kölen, para kesen yok senin,
Tahtakurusu, örümcek, ateş desen de öyle,
Babanla üvey anan var buna karşılık,
Dişleri taşı bile öğütür,
Güzelce geçiniyorsunuz bir arada
Baban, kuru değnek gibi karısı, bir de sen.

Şaşılacak bir şey yok bunda;
Turp gibisiniz, göz değmesin,
Bir güzel de sindiriyorsunuz yediğinizi,
Hiçbir şey korkutmaz seni,
Ne yangınlar, ne ağır yıkımlar,
Ne insana kıyan eylemler,
Ne de zehirlenme oyunları,
Ne de başka tehlikeli olaylar;
Bedeniniz, dersen, kupkuru, boynuzdan beter,
Her şeyiniz takır takır,
Güneş, soğuk, açlık bunun nedeni.

Rahat etmeyecek miydin?
Mutlu olmayacak mıydın birde?
Ter bilmezsin, tükürük bilmezsin,
Bir şeycikler çıkmaz senden,
Pis sümük olmaz burnunda

…………………………….
…………………………….
Küçümseyeyim deme, Furius, sakın
Değerini bil iyi yanlarının
Bırak artık yüz bin sesters ödünç istemeyi
Mutluluğun sana yetip artarken.

 Halkını kandıran halkını oyalayan imparatorlar, krallar, yöneticiler hep oldu. 2100 yıl önce Furius vardı; şimdi Mehmet, Ahmet, Hasanlar var. Büyük oyalama, büyük hile ve büyük küskünlükler, uyuşukluklar hep var.

 Ozanlar da tam bu yüzden var; sevginin, sevgisizliğin, adaletin, adaletsizliğin, dengenin dengesizliğin olduğu yerde onların terazisi çağının olaylarına ilgisiz kalmadıklarını gösterir. Catullus’un şiirinde ki gibi, çağının sosyal yapısını, politikanın kendisi değil, politikacılarının yalancılığı, unutkanlıkları, Farius gibi halktan insanların durumunu anlamak adına; sanki bugün gördüklerimizden hiçbir farkı yok-muşçasına gülümsetiyor okuyanı;hüzünlü,acılı,soslu bir gülümseme…

Güven Serin 






1 Ağustos 2015 Cumartesi

GARDİYANLAR DA HAPİS


Kamera; Güven Ganoslar-Tekirdağ

Özgürlük nerede başlar;tam olarak hangi
esintinin dokunuşuyla demlenir? Bu yolculuğu
ve kavramı yine yola çıkmış insan çözer.
Kulağın,gözün,elin,görgünün yoğrulmasıyla
sezgisel katkının yardımıyla dokunur;gerçek
olan şeye;tartısız,boyutsuz,şekilsiz;ama büyük
aydınlamanın dinginliğine dokunur gibi...

GARDİYANLAR DA HAPİS


  “ Sevgili okuyucular, Türkiye’nin sorunlarını bir süre düşününce, bilimsel düşünme gücüm azalıyor. Aziz Nesin’in üslubunun bu olup biteni hazmedebilmek, hatta halka yansıtmak için tek üslup olduğunu keşfediyorum.”

 Doğan Kuban CBT Kitap 1479 sayısında yukarıda ki gibi sesleniyor okuyucusuna. Bu toplumun aydınlarına, gerçek manada yetişmiş akademisyenlerine ister istemez içim sızladı. En doğruyu, en iyiyi, bilimseli bilmenin yeterli olmadığı, bunları bilmenin uygulama alanının yetersizliği karşısında ne kadar çok zorlandıkları, nefes alamadıklarını düşününce…

  Doğan Kuban can alıcı tespitini yazıya, insanlığın önüne insanlık anıtı gibi dökmeye devam ediyor;

“ Boş Kafalarla Dolu Modern Toplum;

  Bu cilalı, renkli, ölümlü, gökdelenli, AVM’li, üniversiteli, hastaneli, imam-hatipli, futbollu, otomobilli, telefonlu, televizyonlu, bilgisayarlı, Facebook’lu, uçaklı, turistli, yıldızlarla dolu otelli, lokantalı, kahveli, fakat kitapsız, boş kafalı insancıklarla dolu modern tüketim toplumu, sıkışık gecekondu üsluplu dev dünyasında nefes alamıyor.”

  Yazar halkının düştüğü durumu can alıcı gerçeklerle; herkesin bildiği ama bir türlü esaret zincirlerinden kurtulamadığı, hatta kendini esir değil de gardiyan sandığı şehirleri doldurmuş insanlar-insancıklar fiziksel olarak bitişin sonuna doğru; son viraja yaklaşıyorlar. ,

 Bütün bunları görmek anlamak için kâin olmak da geremiyor. Sıradan bir insan, az bir duyarlılıkla sıradan insanlara bakarak bile bunu anlayabilir. Hastanelere yığılan insanlar, hastalık sebeplerinde başköşeye oturan “ruhsal” sıkıntılar, kullanılan ilaç sayısı, yetmeyen sağlık hizmetleri; asla yetemeyecek oluşun anlatımını yapıyor.

 Ellerinde telefonla konuşanlara, el kol hareket yapıp sesini yükseltenlerin insanlık kavgasına bir kulak verin! Neredeyse hepsi, ekonomik… Parayı kullanamadığımız, yeterince para kazananların bile bütçe açıkları savrulan toplumun savrukluğu ile nasıl bir dünya yarattığımız bütün çıplaklığıyla gösteri yapıyor.

 Ama sakın merak etmeyin! Bu çıplaklığa kimse çıplak demeyecektir; gerçek manada aydınlığa inanmış birkaç yazar, şair, bilim insanından başka. Onların da sesi bu büyük ve soylu kargaşada çok az duyuluyor.

 Şimdi şehirli olmak moda! Şehirlere en yüksek binaları dikmek; en ufak imkân bulur bulmaz, harç-borç bir de araç alıp, en azından köyüne, kasabasına bayramda bile olsa araç ile gitmenin keyfini yaşamak da ayrı bir moda… Ara gazı verip egzozu patlatarak, hız yaparak insanlığa insan çalımları gösterisi yapmak da öyle…

 Şehirleri olan büyük göç neredeyse yapılanmasını tamamladı. Ama neredeyse hiç kimse şehirli olamadı. Şehrini tanımayan insanların ilk yaptığı şey; balkonlarını kapatmak oldu. Çünkü balkonlarını kiler olarak, depo olarak kullanma ihtiyaçları; konu-komşu özentileriyle, el âlem ne der savruklukları en hakiki esirme içine öteden beri girmişti.

 Kentlere yapılan büyük göçün ana sebebi; daha iyi yaşamdı. Daha konforlu yaşam… Bilemedikleri bir şey vardı, göç eden alnı terli, yüreği düşler içinde olan insanların. Yüksek kazanç aşkı; onları şehirli değil de yolunacak kaz görenlerin planları başkaydı. En yüksek kazanç…

 Çok hızla böldükleri, bölüştürdükleri hiçbir şehir planı yapmadıkları yerleri mahallelere dönüştürdüler. Meydanları olmayan, kültür, sanat, spor alanları hiç olmayan iç içe geçmiş, badanası, sıvası olmayan bir sürü ev… Bu evlerin önünde akşam serininde birkaç komşu görmeyi bekleyen içi buruk insanlar…

 Şimdi herkes şehirli! Sürekli utanılan köylü nüfusu azınlık hale geldi. Ama insanlar niçin konfor, huzur içinde değil, Niçin daha sağlıklı, daha eğitimli ve daha zengin değiller? En özgürüm diyenler bile hapis…


 Şehirler esareti yok eder. İlk önce, insanın beyninde oluşturduğu esareti; yani, bir sürü tabuyu, çürümüş geleneği, yanlış bilgi ve öğretileri. Ama hangi şehirler? İnsanı merkeze alan, bilimi, sanatı, felsefeyi, yenilenmeyi, evrensel bir seçenek olarak görmüş olan şehirler ve yöneticiler olursa…

  Esirlere müjdeyi vermek isterim; bizi esir eden gardiyanlar da hapis; herkes gibi...


Güven Serin