29 Temmuz 2015 Çarşamba

YA YOLDA OLMAK YA DA YOLDA ÖLMEK

+

Kamera; Güven     Çoçuklar-Tekirdağ

Yolun yolcusu olan küçük şeyler-kişiler


YA YOLDA OLMAK YA DA YOLDA ÖLMEK… 

  Fransız düşünür, yazar Sartre ‘Varoluşçuluk ve Hümanizm’adlı konferansında şöyle der;

“ Tüm var oluşun başlangıcı insandır, insan kendiyle yüzleştiğinde, dünyada ki varlık hissi insanın içini kaplar ve daha sonra birey ve algının içinde kendini tanımlar.”

  Toplumlara bulaştırılan hastalıklı düşünceler yüzyılların sürecinden geçtiyse bunu yok etmek oldukça zordur. Görünürde her şey geçmişe göre daha iyidir. Suyumuz, elektriğimiz, telefonumuz, arabamız, evimiz, kredi kartlarımız vardır. Yolların çoğu çifte kavrulmuştur. Her şehre hava limanı açılmaktadır. Üniversiteler çığ gibi artmaktadır.

 Bütün bu gelişmelere rağmen hastanelere, hapishanelere dolan insanların artışından kim sorumludur? Sosyologlar bu işe ne diyor? Üniversiteler? Din adamları? Ahlakçılar? Toplum Bilimini tam olarak anlamadan, insan psikolojisine baskı yapan yön veren etmenleri tam olarak kavramadan yol almak mümkün görünmüyor…

  Yaşadığımız hayatı bir parça masaya yatırdığımızda günlük yaşamın diğer günlerimiz için ne büyük öneme sahip olduğunu gözler önüne sermek istiyorum. Ülkemdeki eğitimin yetersizliğini, eğitimsiz insanların bir parça ekmek, onların tabiriyle “nafaka” bulmak için ne büyük içtenlik, alın teri ve zorluklar içinde var olma koşusu yaptıklarını hep birlikte görelim…

 Çoktan beri görmediğim tanıdığımla liman çay bahçesinde buluştuk. Çay ve sohbet kendi demini oluşturdu. Tanıdığım hastalıktan yeni çıkmış, hastalık sürecinde hırpalanan bedeni kendini yeni toplamaya başlamıştı. Sonuçlarını daha almadığı hastalık seyri yakında doktorları tarafından rapor edilecek. Her türlü çaba, tedavi sürecine rağmen gelinen son noktada tanıdığımın yaşama dair pes edişine tanıklık ettim. Oysa gösterdiği direnç, aylarca süren tedavinin bir tek anlamı vardı; YAŞAMAK…

 Daha sağlıklı yaşamak adına doktorlara, hastanelere muhtaçlıktan önce kendimize muhtaç olduğumuzu öğrenmemiş toplumun fertleriyiz. İlaçlara mahkûm olmadan besinlerle, hareketle, iradeyle oluşturacağımız sanatsal yaşam, henüz bizlere lüks gibi görünüyor…

 Tanıdığıma olabildiğince gerçeğe yakın moraller verdim. Hastalık sürecinin sonuna geldiğini, artık yeni yepyeni bir yaşamın içinde olması gerektiğini söylerken gözlerini kaçırıyor; tüm bedeninin ve ruhunu ona vermeye çalıştığım moral besinlerini dışa atmakla meşgul oluyor görünümü içindeydi.

 Oysa şekersiz içtiğim çayın şekerlerini garsona verirken ortaya koyduğu düşüncesi, sağlığı ve bundan sonraki yaşamı için ortaya çıkarttığı yüksek algıdan çok daha fazla oldu. Niçin şekerleri geri verdiğimi ısrarla sordu. Onların parasını ödemiş olduğumu birkaç kez hatırlattı. Şeker toplamadığımı, bir kutu şekerin aylarca gittiğini söylesem de, fayda etmedi… Ona göre en önemli konu; çayın yanında gelen şekerleri kullanmıyorsak cebimize koyup, eve getirmekti…

 Tanıdığımla “geri verilen şekerler” hakkında dakikalarca konuşmamıza rağmen, ona geri dönecek sağlığı hakkında bir dakika bile konuşamadık. Çünkü beyni sağlığa, dönüşüme, yenilenmeye dair bir şey üretmiyordu. Kapalıydı… Çevrenin ürettiklerine kurban olmuş durumdaydı.

 Hâlbuki tanıdığım oldukça eğitimli birisi. İçindeki edebiyat birikimi, öğretim aşkı oldukça fazla olmasına rağmen; toplumun baskıları, aşırı toplumcu kalıplara sığınarak geçen bir ömür onu toplumuna adanmış kurbanlığa dönüştürmüştü.

 Oturduğum eve yakın bir yerde eski bir apartmanın yıkımı günlerdir sürüyor. Yıkımın vazgeçilmezi yine Roman vatandaşlarımız. Çoluk, çocuk, genç, ihtiyar hepsi, yıkılan inşaattan çıkacak demirlerin peşinde… Verdikleri mücadele insanüstü… Çalışan yıkım makinesinin paletleri altında her an kalabilirler! Kepçesi tarafından ağır yaralanma riskleri var. Bu riskler onlar için sorun görünmüyor. Molozlar üzerlerinde ormanda daldan dala koşuşan maymunlar gibi; istedikleri sadece günlük nafaka…

 Yıkılan inşaattan bütün tehlikelere rağmen günde 30-40 kg demir çıkarmaya çalışan insanların umutları bir günden öte geçmediği halde; verdikleri yaşam uğraşı, heyecanı oldukça yüksek… Görülmeye değer… Bu insanlara sunulacak iş imkânları, çalışma azimleriyle birleştirilince ortaya çıkacak üretim, canlılık şenliğe dönüşeceği kesin…

 Bu insanların eğitimi de yok denecek kadar… Bir tek güçleri var onları yaşama bağlı tutan; yaşamın somut gerçekleri; açlık! Nerede ve nasıl barındıkları bile onları çok fazla meşgul etmiyor…

 Çay içtiğim, hastalıktan yeni çıkmış tanıdığımın ise her şeyi var… Sizin sizde olmasını istediğiniz her şey… Bir tek şeyi yok; yaşama arzusu… İyi bir eğitimin, tokluğun, zenginliğin yeterli olmadığı; yetmediği bir toplumda, toplumsal hastalıkların hızla bulaşıcı etki yaptığı bu zamanda kurtarıcı bekliyoruz.

 Cumhuriyetin ilk 15 yılına geri dönülmeli. Hangi alanlarda hangi devrimlere öncelik verildi! Toplumu boğan kalıplar ancak eğitim, sanat, ilimle nazikçe yok edilebilir…


 Sartre’nin şiiri son dizlerinde ki gibi; “ Ya yolda olmak/ ya da yolda ölmek…”


 Güven Serin 




3 yorum:

E S İ N dedi ki...

Sağlık konusunda, benzer bir örnek, kendi yakın çevremizde de var ne yazık ki!. Yüksek bir eğitim gördüğü halde ve üstelik ciddi bir sağlık sorunu da olduğu halde, sağlığını hiçe sayarak, ısrarla elinden sigarasını düşürmeyen, günde 2-3 paket sigara ve bol şekerli çay içen bu sevdiğimiz insan, bu akıl almaz davranışlarıyla bizi hem şaşırtıyor hem de endişelendiriyor. Açıkçası intihar ediyor!. başka bir yanıtı yok bunun. Umudunu ve yaşam enerjisini yitirmiş:(

Diğer yandan tek bir günü kurtarmak adına canı pahasına yaşam savaşı veren bu enerjisi yüksek insanlar ise başkaca düşündürüyor insanı!. Nereden baksak tutarsızlık, tuhaflıklarla dolu yaşamlar. Tam bir ironi ve paradoks bir hayat. Sonuç olarak göklere uzanan kuleler diktik ama sosyal hayatın içinde insanı baş tacı edemedik. Mutlu kılamadık!. İnsanı yok saydık. Kimi yaşam coşkusunu kaybetmiş bilinçli bir şekilde ölmeyi seçiyor!. kimi de bilinçsizce 'gözünü karartmış' yaşamak adına çaresizce ölüme yürüyor!.

Çelişkilerle dolu bir hayatın içindeyiz. Oysa bilinçlenmek, başka pencerelerden bakmak, ivme katar hayata. Mücadele etmek ise, daha anlamlı kılar varlığımızı. Her şeye rağmen yaşamak ve dört elle sarılmak gerek hayata!.Teşekkürler Güven, düşündüren, bu güzel yazı adına.. Esenlikle..

ASİ VE MAVİ dedi ki...

Yazını soluksuz okudum, o kadar çok tanıdık geldik ki anlattıkların. Çevremde o kadar çok ki bu bakış açısıyla yaşayan insanlar. Oysa yaşamak biricik ve bir avuç. Değer mi sonlu olan sonsuzluğa gidişi kuruntularla, endişelerle heba etmeye.. maalesef o kadar çok ki kendisine verilen yaşamak hakkını katleden..Romen vatandaşlarımızın dünya kaygıları ,yaşam direnciyle besleniyor. İnsanın ruhu özgür olunca, direnci de yeşeriyor. Bazı insanlar sahip oldukları yaşamsal koşulları derinlemesine algılamadıkları için gözlerini hep uzaklara dikerler '' gülde ki dikeni '' bahane ederler. Ah bilseler yaşamak ince iş,güzel iş. Sanatla,doğayla ve sevgiyle aşılmayacak duvar yoktur benim güzel dostum..Teşekkür ederim, içtenlik ve öngörüyle beslenen bu güzel yazıya..

Olcay KASIMOĞLU

Guven dedi ki...


Sevgili dostlar; insanlığın soylu mazeretleri hiç bitmiyor. Tükenmişliği tüketerek körüklüyor. Yapmak yerine yok etmek,konuşmak yerine kavga etmek, güldürmek yerine ağlatmak ve kısa yoldan yaşamı hak etmek... Tabiatın kanunları öyle harika ve ahenkli ki, hiçbir süreci,hak edişi, hele hele sanata dönüşecek yaşam biçimini,kendi imbiğinden geçirmeden sunmuyor. Ne kadar azalırsa ihtiyaçlar, ne kadar çok öğreti sonunda susar,bedensel ve üretimsel konuşmaya geçersek; imbiğin damlaları o kadar çok sanat,felsefe;huzur ve dinginlik kokmaya başlıyor. Teşekkür ediyorum size;düşün yolunda,üretim ve sanatsal çalışmalarınızda yolun yolcusu olmuşsunuz.