27 Temmuz 2015 Pazartesi

İKİ BİNİNCİ YAŞ GÜNÜM


Kamera; Erdem   Ganoslar-Tekirdağ


İKİ BİNİNCİ YAŞ GÜNÜM

  Kulağa ne kadar çok tuhaf geliyor dostlarım. Ülkemizde ortalama ölüm yaşı 65–70 olurken, dünya üzerinde yüz yaşını geçmiş insan sayısı sayılı durumdayken, benim iki bininci yaş günümü hayal etmem; ne büyük iş…

 Bunun da bir sebebi var. Bu başlık da öyle laf ola beri gele, söylemi için atılmadı. Habertrak Gazetesinde kim bilir kaç zamandan beri yazıyorum; düşün sanatının, dokumacı kuşların, murç, keski sallayan heykeltıraşların, tuvale dokunan ressamların, tarlada akıttığı terin kötü kokmadığı insanların; insanlığın hatırına…

 Bir başladım; on oldum. Sonra yüz ve bin… Şimdi tam da şu an; okuduğun bu makale; ey sayın okuyucu iki binici… İnsanlığın hayal ettiği ebedi yaşam sürecine eklenecek olan; binden sonra gelecek bir bin daha yaşayarak ulaşılacak kutsal rakam…

  Düşün insanı, yazmaya giden yolculukta içinde yaşadığı halkına, sıradan sayılan yüce hayata muhtaç olduğu kadar; yazarlara, şairlere, zanaatkârlara, sanatçılara ihtiyaç duyar; anıtsal bir içtenlik içinde.

 Ben de öyle yaptım; iki bininci yaş günüm için iki yazar-şair dostum ile sohbet ederek kutladım bu düşsel yolculuğun yıldızlara uzanan konçertosunu.

 Ölene kadar yazmaya devam eden Proust’un son sözünü yazdıktan sonra, 1922 baharında bir akşamüstü saat dörtte uyanınca, yanında çalışan kâhya kadını çağırıp;

 “ Bu gece müthiş bir şey oldu. Bu gece bütün ömrümün son sözünü yazdım. Artık ölebilirim! “

 Yazmayı yaşamlar içinde yaşam sanan, doğa ile insanı birleştirmeye adanan bir insan… Ve bütün zamanlara ait; hiçbir zamana kıstıramayacak bir söz daha söyler;

 “ Işığınız olduğu sürece çalışın! “

 Limanın iğde kokuları baharla birlikte yaz zamanına aktı. Dönüşümün milyon kere milyon muhtaçlığı içinde… Yelken Kulübün çayhanesi, esintinin, taşlara tırmanış, yaşam serüvenine sımsıkı yapışmış yosunların, akşam olunca iskele akyalarının üst çıkıntılarını yuva yapmış karabatak kuşlarının hemen yakınında diğer arkadaşıma Giovanni Papini’ye heyecanlı bir ses tonuyla, “ bu gün benim iki bininci yaş günüm Papini; Proust’a seslendiğim gibi ona da bir çay söyleyerek seslendim.”

 Papini, uyuşuk bedenleri, kireç bağlamış beyinleri, sonsuza ve uyuşukluğa adanmış canlıları uyandırmak istercesine dostu olan bana takılmadan edemedi;

 “ Sen kim olursan ol, şu anda burada senle yüz yüze olmak, gözlerini gözlerime dikmek, ellerini sıkmak ve sana alçak sesle; YAŞADIĞINA İNANIYOR MUSUN? Gerçekten, derinlemesine yoğun yaşadığına? Bu hayatın sana, gençliğin ateşli gecelerinde belki hayalini kurduğun kadar güzel ve büyük görünüyor mu? Demek isterim.”

 Dost bu ya; en kara zamanları değil, en yüce zamanları bekler. Kara zamanı bekleyeceksin de ne olacak? Papini gibi rüzgârın şiir tadında estiği, denizin sevda tadında ruhumuzu yaladığı bir anda esecek, söyleyeceğini söyleyeceksin. O da öyle yaptı. Laf aramızda iyi bir laf ustası, hiciv mimarıdır.
 Çayını yudumlarken, çay demi dalga dalga Marmara Adacıklarına yayılırken Papini yine söyledi söyleyeceğini;

 “ Yaşamayı bilmediğin için başkalarının hayat atışlarını dinleyen güçsüz insancık. Yaptığın eylem sana alçakça, kalleşçe, çok kalleşçe görünmüyor mu? Ve sen, belki kitap okuduğun, yazdığın için yaşadığına inanıyorsun! Dışarıya çıkarken sen ‘bihaber’ psikolojiden anlamayan ve edebiyatla beslenmeyen alçak halk tabakasına büyük bir hor görüyle bakacaksın.

  Kendi kendine, ben bir entelektüelim, bir seçkinim, bir düşünürüm, bir aristokratım, üstün bir kişiyim, kısacası bir elit üyesiyim dersin. Dünya etrafımda dönüyor, dünya benim için yaratılmış. Eğer uymazsa sahne tasarımcısına bir tekme atarım.

  Ey kalleş düşünür-yazar. Seni bu sebepler yüzünden hor görüyorum, tiksinç ve acı veren bir nedenden ki sana çok benziyorum, ben de neredeyse senin gibiyim; ey yazar!”

 Benim iki bininci yaş günü kutlamam fazla ciddiye alındığını gören Proust imdada yetişti. Papini’nin bitip bilmeyen iğnelemelerini susturdu. Bir şiirle tokuşturdu çay bardaklarını; ışığı görüyorum; öyleyse çalışalım; sohbet edip, düşünelim, yazalım ve tekrar okuyalım, dedikten sonra mavi yeşil ve grilikten oluşan denizin öte yakalarına bakarak seslendi;

Elim elinde uyuyor, alnım senin huzurunu hissetmek için
Senin omzunda kalmak istiyor,
Aramızdaki aşk öpücüğü gibi tir tir titriyor
Ve kendini gözlerimizde yaşlarla görünce gülümsüyor

 Ey okur; bu gün benim iki bininci yaş günüm. İki bininci makaleyi; iki milyar kere düşünmüş, iki milyar yıl önceki zamanlardan çalıp sana taşıdığım halde; belki senin haberin bile yok; ey kıymetli, ey alçak, ey sıradan, sıra dışı okur…

 Güven Serin 





4 yorum:

E S İ N dedi ki...

Ne büyük bir emek!.. ne çok düşünmüş ve ne çok zamanlardan ç/alarak okumuş-yazmış..ve sürekli üretmişsin.. Az değil 2000. yazıya imzanı atman.. Bu makaleler seriler halinde onlarca kitap demektir! Biz okurlarına en güzel armağanlardan biri de makalelerini topladığın kitapların olacaktır.. Görebilmeyi de çok isterim...

Yazdığın makaleleri hep büyük bir ilgi ile okudum Sevgili Güven. O makalelerin oluşumunda emeğin/in izleri öylesine hissediliyor ki!. İnce bir ruhun titizliği ve hayata gösterdiğin sevgi, saygı taktir edilesi.. Bunun için özellikle teşekkür ediyorum. Hayatı farkında olarak yaşamak ve üretmek en büyük zenginlik.. Işığın daim olsun... kalemin ve yüreğin hiç susmasın..sağlıkla ve sevgiyle dolu nice bin yaşlara..

Guven dedi ki...



Esin,sevgili dost;düşüncenin,merak etmenin, dönüşüme ait yenilenmenin yolculuğu içinde yorulmak oldukça anlamlı. İnsan denen canlının bilinmezlerini, muazzam kabalıklarını, çelişkilerini en iyi analiz edip o dingin yolculuğa hazırlayan şey;okumak,yazmak;düşüncenin evreninde eşelenmek... Çok teşekkür ederim.

ASİ VE MAVİ dedi ki...

u Benim güzel dostum, öncelikle tebrik ediyorum. Onurlandım, sevinç duydum.

Algılama ve yorumlama, kişisel bir meseledir; koşul ve standart meselesi değildir.
Bu nedenle ister bireysel olsun ister toplumsal olsun kazandırdıkların çok önemli.
Yazılarının öncelikle ırk, din, dil, politika gibi olguları birleştirici etkisini göz ardı edemeyiz diye düşünüyorum. Çünkü, ortak değerleri değerlendirmek gibi bir işlev üstleniyor.
İnsana özgü olan ''gülmek, ağlamak, sevinmek, üzülmek, paylaşmak'' bu duygularla ilgili her şeyi değerlendiriyorsun. Yazımın amacıda budur zaten,
çok seslilik düşündürmek.
Yoksa etliye sütlüye karışmadan suya sabuna dokunmadan sadece belli bir kesimin kalemi olmak, insana ve topluma bir şey kazandırmaz.

Günümüzde meydana gelen bilimsel ve teknolojik gelişmeler, insanların yeniliğe açık, yapıcı ve yaratıcı olmasını gerektirmektedir.
Bu durumda, yaratıcılık ve yaratıcı düşünce çok önemli bir hale gelmektedir…
Okuduğum bütün yazılarında, farkındalığın ışığında, birey olmayı başarmış, algıda ki seçiciliğin ile iyi bir okur ve yazan olmuşsun.
Bütün kalbimle 2000.yaşını kutluyorum.
Gelecek kuşaklara, çok güzel bir miras bırakıyorsun, iyi ki varsın iyi ki sesin soluğun, bilincin, duygun, varlığın edebi sanatların beşiğinde her gün yeniden doğuyor... Sevgi ve saygımla yeni yaşını selamlıyorum...

Olcay Kasımoğlu

Guven dedi ki...


Sevgili dostum yaş günü törenime katıldığın için teşekkür ediyorum. Her ne kadar bu kadar çok yaşamak,insanı farklı bir hissedişe,duruşa getirse bile, dönüşümün büyük koşusu sürekli yenilenmeye ve yeniliğe gebe. Küçük kıpırtılar,esintiler gibi;küçük adımların yürüyüşleri bile insanın insanlığa doğa ile o muazzam kavuşuma götürüyor. Yaşamı anlamlı kılmanın yaşam hakkı tam olarak kaç yıldır bilemiyorum;kaç yıl olursa olsun,bize sunulan yaşam hakkı bilinen gün ve geceden çok öte;sadece onurlu bir kabul edişten sonra sormalıyız kendimize; niçin yaşıyoruz? Hayvanlardan farkımız nedir? Neden bu kadar çok kavga ediyoruz? Bu kadar çok geçmiş,anı,hatıra, masal,destan varken geride;niçin cenneti göğün yedi kat üstünde arıyoruz. Halbuki gök çoktan delindi; artık yetmiş yedi kata bile çıktı; ve gökte ilerlediğimizi,uzayda yol aldığımızı fark etme zamanı geldi ve geçti... Sevgili dost; teşekkür ediyorum.