4 Haziran 2015 Perşembe

YAŞAMA DÖRT ELLE SARILAN ÇINAR


Kamera; Güven    Tekirdağ


YAŞAMA DÖRT ELLE SARILAN ÇINAR

  Denizin tam kıyısında; ay ışığının yakamozlar yapıp şairlerden öte sıradanlığı bile deniz; ışık yoluna davet ettiği yerde yaşıyor bu çınar ağacı.

 Yanında yaşayan diğer çınar ağaçlarına bakınca onun atlattığı badireleri görebilirsiniz. Ağaçların bir alıcısı çıksa, ona kimse bakmaz. Eğri-büğrü gövdesi, diğerlerine bakınca henüz yaşama tutunduğunu, hatta ah tutunacak, ah tutunamayacak olduğunu sanırsınız…

 Ağaçlar arasından sporcu seçimi için gelseler, bizim çınar ağacı hiçbir elemeden geçemez, fiziki duruşa önem veren, önceliği; belli kıstaslara dönük insanlar için…

 Onun boynu büküklüğünü, destan yazarlar kendince anlar. Ağıtlar yakarlar, yanık, gözyaşı tutuşan ağıtlar... Ağaç bilim uzmanı gelse; ilk önce onu fotoğraflar. Sonra büyük bir saygıyla dokunur eğri büğrü gövdesine. İki metrenin üzerine kaldırır başını. Bir kol-dirsek gibi güneye uzanan eğriliğin, doksan dereceyle kuzeye yönelişi, sonra bir güney ve tekrar gökyüzüne uzanmak isteyişine bir mucize gibi bakar; ağaç bilimi uzmanı.

 Gösterişli diğer çınarların yanında onların ışığı örttüğü büyük kolları arasında nasıl bir yöntem icat ettiğini, bir ağaç için doksan derece dirsek kıvırmanın ne büyük mucize, nasıl bir yaşam koşusu, derviş sabrı gerektiğini bilimin gözüyle, yüreğin şefkatiyle değerlendirip yaşama dört elle sarılmış çınarın önünde şapka çıkartırlardı.

 Neredeyse iki yıldan bu yana çınarların koyu gölgesi, denizin serin esintisiyle kucaklaşan bu yere gidip geliyorum. Çayından içiyorum. Kahvesine sarılıyorum. Sohbetleri, dinlence, yorumlama, analiz etme serüvenleri; karşıdan karşıya bakışıp, konuşma düşleri hep burada gerçekleşiyor.

 Diğer ağaçlardan farklı bulup arkadaşlarımla paylaştığım, sonra makinemle görüntülediğim çınar ağacından sonra daha bir içtenlikle yaslandım denizin hemen kıyısında ki sandalyeye. Henüz, makalemin başlığını bulamamıştım. Necati Bey’e, Emin’e Hanıma söz ettim çınarın hayat hünerinden. Onlar da ilgi, şaşkınlık ve saygıyla baktılar; gerçeğin ta kendisi olan çınarın doksan derecelik kuzey, sonra güney ve göğe yükselip, eğriden doğruya, yaşlılıktan tazeliğe geçiş törenine…

  Marcel Proust Kayıp Zamanın İzinde eserinde gelecek zamanlara, eleştirmenlere ve diğer yazarlara eşelenmek, yaşama dair, eğlence, güven, kaygı, hüner bulmak adına devam edecek bir serüven. Mehmet Rifat’ın Bir Roman Yaratmak adlı kitabında Marcel Proust’un bir anısı, edebi seçenekler içinde bir düş evreni gibi önümüze serilir.

 Proust soğuk, puslu, can sıkıcı bir gün eve geldiğini anlatır. Henüz çocuktur. Annesi bir çay içmesini önerir. Önce isteksiz davranır. Sonra kabul eder. Anne, yanlarında çalışan hizmetliyi madlen kurabiye almaya gönderir. Proust’un masasına bir çay ve birkaç madlen kurabiye konur. Proust günün yorgunluğu, kasveti içindedir. Belli belirsiz kopardığı bir parça çikolatalı kurabiyeyi bardağın içine bırakır. Hafif eriyen kurabiyeyi çay kaşığıyla alır ve ağzına bırakır. O an, damağına yayılan tat ve Proust’un kâğıda aktardığı düşünceleri;

  “ Harikulade bir haz benliğimi sarıp soyutlamıştı. Bir anda hayatın dertlerini önemsiz, felaketlerini zararsız, kısalığını boş kılmıştı. Aşkla aynı yöntem izleyerek, benliğimi değerli bir özle doldurmuştu; daha doğrusu bu öz, benliğimde değil, benliğimin ta kendisiydi.”

  Bu kadar felaket haberleri, bu büyük aldırmazlıklar; hiç durmadan artan adaletsizlik, haksızlık, şehirleri işgal eden beton ormanları ve çelik yığınları... Doğal olmayan bin bir çeşit gürültü içinde; yine edebiyatçılara iş düşüyor. Onların göstereceği, çaya, kahveye, keşfedecekleri edebi deme, kurabiyeye, iğde ağacına, çınara, yitik sanılan anı veya efsaneye her daim muhtacız…

 İşte, yaşama dört elle sarılı bu çınar ağacı da böyle bir şey; Tekirdağ Yelken Kulübün Çay Bahçesinde, denizin, deryanın kıyısında;  çocukların yelken çığlıklarında, madalya hasretlerine; bir yazarın bitip tükenmek bilmeyen yazma isteğinde…

 Güven Serin  

 



2 yorum:

MAVİ dedi ki...

" Yazını okuyunca aklıma çınarın zamanın içinden süzülüp günümüze kadar mevsimlerin içinden geçişini bir an düşündüm, düşününcede aklıma Elisabeth Kubler Ross' unun tanımlaması geldi... "Tanıdığım en güzel insanlar, yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi ve kaybı yaşamış olan ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş romantik ve anarşist olan insanlardır.
Bu kişiler yaşama karşı geliştirdikleri kendine has takdir, direniş, duyarlılık ve anlayışla ; şefkat, nezaket, bilgelik ve derin sevgiden kaynaklanan bir ilgi ve sorumlulukla doludurlar. Güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar ; onlar oluşurlar..

Tıpkı çınar ağacı gibi...ne olursa olsun yaşamın içerisinde bende varım derken, insana da ders veren heybeti içime umut veriyor...Ve madlen kurabiye, ne kadar önemli değil mi ! insanın algısı ve olumlaması...Yaşama engin süzülmesi..Çok teşekkür ederim benim güzel dostum...Edebi yaşama kattıklarına minnetle...

Olcay KASIMOĞLU

Guven dedi ki...


Sevgili dost;tabiatın bitip tükenmeyen zenginlikleri ne çok seçenek sunuyor. Ve ne çok düşün insanı,insandan insana akmak,onları daha canlı, daha coşkulu tutmak için var... Teşekkür ederim...