31 Mart 2014 Pazartesi

DEDALUS-USTA İŞÇİ


300 Spartlaı 2 Sahnesinden

 Ulysses


Dedalus;eserini yonttu durdu milyonlarca yıl. Ve büyük şaheser olan,ölümden yaşam, yaşamdan ölüm doğuran dünya çıktı ortaya. Bir başka Dedalus büyük bir tepenin üzerine çıkıp seslendi bezgin, umutsuz, yorgun halka;

Evet efendim,böyle bir zafer daha kazanırsak halimiz HARAPTIR... Bazen zafer denen şeyler,o gücün sonudur,tarih bunlarla doludur ve çok taze kokuyorlar...

Güven Serin 

29 Mart 2014 Cumartesi

MOKU YEDİK


Kamera; Güven  Tekirdağ
İlyas Bey ile yürüyüşten henüz döndük;güneş,güne
eşlik ediyordu. Rüzgar, yaşamın su dolu buzlarını getirdi
haniden...
Ve bir şair seslendi; Sonsuzluk ve Bir Gün, diye...
Bir çocuk haykırdı şaire; Yabancı Her Yerde, diye...
Kelime satıl alan şair, bu kelimeleri ilk kez duyuyordu,
ve satın aldı...


Kamera; Güven    Tekirdağ
Yağmurun, buzun şöleni; antik zamanların
hiç değişmeyen gösterisi; yaşam ile ölüm iç içe...
Sahneye Eleni çıkıyor, hüznü bile göksel heyecana
çeviren insan, zamanlar arası geçişe katkı sağlıyor.


Kamera; Güven Tekirdağ

Ve bir fısıltı;

"Neden çürüyüp gider insan.Sessizce...
İhtiras ve arzularla, ikiye bölünerek." 

MOKU YEDİK

 Seçimlere çok az kaldı. Bu çalışmam yayına girdiğinde seçim sonuçları açıklanmış olacak. Üzülenler, sevinenler ve “ biz adam olmayız” diyenler… Her taraf bayrak şöleni, sloganlar birbirinden güzel. İyi ama bu ülke gerçeği tam kırk yıldır hep aynı; işsizlik, belirsizlik; yağma Hasan’ın Böreği gibi yağmalanan devlet, millet arazileri. Tekirdağ’dan İstanbul’a kadar denizi gören var mı; varsa beri gele. Ya İstanbul’un o güzel boğazı; yalılar tarafından, yani soylu paşaların yalıları tarafından işgal edilmiş durumda.

  Şimdi seçimler bitti, yüzlerce söz ve gülümseme, kendi kalıcı kültürünü oluşturacak mı? Bizim belediye başkanlarımız, meclis üyelerimiz tıpkı uygar ülkelerde ki gibi, temiz, bakımlı, planlı, mimari ve mühendisliğin zarif çalışmalarından yararlanacak mı; göreceğiz… Her siyasetçinin yüzü gülüyor. Özellikle esnafla, işçiyle bol bol fotoğraf çektirdiler; neden? Çünkü esnafın, yabancı oldukları halkın yanında ve yakınında göründüklerinin ispatı için onlara fotoğraf lazım. Hani, yoksulun, esnafın, işçinin, memurun, emeklinin yanında; kısacası halkın politikacısı olma gösterisi.

 Peki, ama bizler, bizim şehrimizi yönetecek; çekip çevirecek veya tam manası ile bir kargaşa, yağma cennetine veya cehennemine çevirecek bu insanları ne kadar tanıyoruz? Oyumuz için gerçekten titiz davranıyoruz mu, yoksa dedemizden, babamızdan gördüğümüz üzere, takım tutar gibi siyasetçi mi destekliyoruz?

 Bu sözleri çok duyduk; “ Vermeseydik! Seçmeseydik! Elimiz kırılsaydı!”

  Hiç düşündünüz mü, bu ülkenin aydınları niye öldürüldü diye? Ve onların gerçek ölüm sebepleri, katilleri niye yakalanmadı; hiç düşündünüz mü? Elbette, şu an bizlerin öncelikleri oldukça fazla; büyük tüketimlerin, büyük pişkinliklerin önceliği çok daha fazla.

 Temel, yıllarca , “hastayım” dese de kimse inanmamış. Sonunda temel ölmüş. Onun isteği üzerine mezar taşına; “ Hastayim dedim hastayim dedim inanmadiniz, şimdi ne oldi?”

 Birileri hep uyaran, hatırlatan tarafta; birileri ise hep sömüren tarafta; ama hangi yolu izleyeceğimizin farkına nasıl varacağız? Elbet bilgi, görgü ve sezgilerimizle! Yoksa gerçekten de “boku yiyeceğiz.”

 Hazır, gaitadan söz etmişken, (bokun Latincesi) Çok güzel bir hikâyeyi anmadan geçemeyeceğim.

 Tıp Fakültesinde ilk kez kadavranın başına toplanan öğrenciler, merak içinde kadavrayı inceliyorlarmış. Profesör dersine başlar ; “Tıpta iki şey doktorlar için önemlidir, ilki insan vücudu ile ilgili, hiçbir şey iğrenç olmamalıdır.” Örneğin der, parmağını cesedin kıçına sokar ve çıkartıp kendi ağzına götürür.

 “ Hadi bakalım sizde benim yaptığımı yapın.” Der. Öğrenciler şok içinde hepsi duraksar ama bakarlar ki profesör oldukça ciddidir. İstemeye istemeye hepsi kadavranın kıçına parmağını sokar ve çıkartıp kendi ağızlarına götürürler. Öğrencilerin hepsi berbat bir hale gelmişken, profesör konuşmayı sürdürür; “ Bir tıp doktoru için ikinci önemli nokta gözlemdir.” Der ve devam eder; “ Ben kadavranın kıçına orta parmağımı soktum ama kendi ağzıma başparmağımı getirdim. Şimdi bir doktor için dikkatin ne kadar önemli olduğunu öğrenmiş oldunuz.”

 Değerli halkım, kendi yaşamlarımız, çocuklarımız, şehrimiz, dağımız, ovamız, denizimiz, deremiz yeterince önemli değil mi; yoksa boku yeme, işi bir kültür haline mi dönüşüyor bu ülkede!

  Güven Serin 






27 Mart 2014 Perşembe

MUHZUN YÜZLÜ ŞÖVALYE


Kamera; Güven   Büyükada


MAHZUN YÜZLÜ ŞÖVALYE

  Genç arkadaşıma sordum; Kadim zamanlarda, bizler arkadaşlarımızla, sevgilimizle mektuplaşırdık. Mektubu beklemek, geldiğinde sözcükleri, onu yazan kalemi, tutan parmakları koklamak ayrı bir şeydi. Şimdi, sizleri bilgisayar ve telefonlarla zamana karşı yarışır gibisiniz; elektronik postalarda duygusal, romantik veya uzun uzun sözcüklerden oluşan mektuplar yazıyor musunuz?

  Genç adam beni tanımasa, belki de dalga geçerek cevap verecekti. Yüzüme baktı, soru soran bakışların ciddi olduğunu görünce daha şimdiden yorgun düşmüş bedeniyle cevap verdi;

  “Hayır, böyle şeşler yazmıyoruz. Çok kısa harflerle anlaşıyoruz. NH. (Ne Haber!) Nİ (Ne İş!) Anlık ve çok kısa. Öyle uzun uzun yazsak, arkadaşımız veya sevgilimiz şaşırır, hatta şaşkına döner. Okumaktan sıkılacağı gibi, bir dahaki severe okumaz bile. “

  Ne garip şey, konuşma dili kimyadaki elementlerin simgesi gibi olmuş. Bu formüllerden beş on tane ezberledin mi, gerisi kolay yani…

  Peki dedim, bir zamanlar; yani kadim zamanlarda çok büyük bir insan yaşadı. Yazının, düşüncenin, mizahın büyük ustası Miguel de Carvantes, bilir misin? Kim o, anımsayamadım, dedi. Hani meşhur kahraman, yel değirmenlerine karşı savaşan, hiç görmediği kadına deli gibi aşık, doğrunun ve mazlumun yanında, kötünün ve düzenbazın karşısında duran şövalye Don Quıjote.

 Tamam, duydum onu. Yel Değirmenlerine karşı korkusuzca savaşan adam! Evet, o. Bu şövalye, bu korkusuz kahraman oldukça iyi mektup yazardı. Dur sana onun mektuplarından en kısa olanlarından söz edeyim. Hayalinde yarattığı sevgiliye en kıymetli sözcüklerin en içten duyguların tetiklemesiyle; bak dinle;

 “ Yüce ve soylu hanımefendi! Ey Tonosolu Dulcinea, yokluğunun acısını yüreğinin derinliklerinde duyan insan, kendisi hasta olduğu halde, sağlık dilekleri yolluyor sana. Güzel gözlerinin bana hâla hor bakacaksa, bana değer vermeyeceksen, beni küçümseyeceksen, çok sabırlı olmama rağmen bu acıya dayanamayacağım artık; çok uzun süredir bırakmıyor beni ve çok da yakıcı çünkü.

  Ey nankör sevgili, ey tatlı düşman, seyisim Sancho, senin aşkının yüzünden düştüğüm durumu anlatacak sana. Yardım etmek istiyorsan, dediğin her şeyi yerine getirmeye hazırım; yoksa bildiğini yaparsın. Kendimi öldüreceğim ve böylece o taş yürekliliğine ve kendi isteklerime uygun davranmış olacağım.

  Ölünceye kadar senin olan ‘Mahzun Yüzlü Şövalye’ “

 Genç adam bu hikâyeyi ilgiyle dinledikten sonra sadece gülümsedi. Masal gibi, diyerek anlık iletişimlere geri döndü; belki de meşhur şövalyeyi birkaç kelimede bildiğini sanarak…

  Her devir kendi güzelliği ile çirkinliğini, kendi eksikliği ile fazlalığını yaratır. Evrenin yaşam üzerinde en büyük çelişkileri yine yaşamın içinde, bizim çok yakınımızda dolaşır.

  Yaşama, evrenin ulaşılmaz ebedi gücüne bir parça inanmışlık varsa, hiçbir şeyin aynı kalmayacağını bilen bilgiye biraz tutunmuşsak, bizi insan bataklığına sürükleyen bilgisizlikten, ezber yaşamlardan, kokuşmuş geleneklerden hızla uzaklaşır; yeni keşiflerin insanca olanlarını seçeriz; akıl, merhamet ve sanat dolu donanımlardan asla ama asla zarar gelmez; faydaya dönüktür; yaşama ve yaşatmaya dönük…

 Ülkeyi gençliğe emanet eden o yüce insanın bu konuda söylediği bir söz vardı;

 “ Faaliyet, yaşamın kendisidir.”

 Güven Serin 






  

26 Mart 2014 Çarşamba

TARİH İKİLİ OYUNLARI SEVER


Kamera; Güven  Büyükada


TARİH İKİLİ OYUNLARI SEVER

  Akıl tutulmasının hızla yayılıyor; tıpkı teknolojinin, muhteşem tüketimlerin yayıldığı gibi. Görüyorum ki, bu tutulmanın en büyük sancısını yine en çok iyiliği savunup, dürüstçe yaşama gayreti veren insanlar ile ilahi bir görev gibi aydınlanmanın öncülüğünü yapan duyarlı aydınlar çekiyor.

  Stefan Zweig de döneminin önemli aydınlarından, duyarlı dehalarından birisidir.  İkinci Dünya Savaşı ve vahşetin ayak seslerini duyunca derin üzüntü yaşadı. Her duyarlı insanın, her an yaşadığı gibi… Tam da şu an ülkemizi saran puslu havaların, yaşanan büyük kargaşanın, hukukun, adaletin, inançların yerle bir edildiği gibi Zweig Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı nedeniyle milyonlarca insan katledilirken o Güney Amerika’da üzüntüden kahır oluyor ve tarihin duyarlı insanlara oynadığı oyun giriyor devreye; Zweig ve eşi Lotte ile birlikte intihar ediyor…

 Beş yabancı dil bilmek, iyi bir eğitim almak, bir sürü dostlara ve muhteşem bir zekâya sahip olmak tarihin akışı içinde, yine tarihin insanlara oynadığı ikili oyunlar ile baş etmeye, bazen insanların gücü yetmiyor.  

 Yetmezlik her zaman olacağı kesindir. Geçmişten bu güne; yaşanan insanlık kavgası, büyük kandırmacalar hiç bitmeyecek ve her dönem, kendi kurbanlarını vermeye devam edecek; oyuncular ve mekânlar değişerek…

 Tarih ikili oyunlar oynamaya sever, demiştik. Kendi zamanlarının çok önemli şairleri, yazarları, filozofları da bu oyunlara kanmış, bu oyunların neşesi, hüznü içinde bir gölge gibi yaşamdan göçüp gitmişler. Ta ki, zamanlarından yarım yüz yıl sonra, onların yazdıkları, şiirleri, romanları birilerinin keşfine kadar.

 Hölderlin böyle büyük şairlerden birisidir. Yaşadığı zamandan çok sonra, yarım yüz yıl sonra anlaşılmıştır. Almanlar, edebiyat dünyası yok saydığı evladına sahip çıkmış, tarihin kendi zamanında oynadığı oyun bir kez daha galip gelmiştir.

 Bir şiirinde Holderlin şöyle seslenir;

Ben sadece bir sabah bulutuyum,
İşsiz güçsüz ve gelip geçici! Ve uyuyordu,
Ben yapayalnız çiçek açarken, dünya hâlâ!

  “ Tarih tanrıçaların en ciddisidir. Sakin ve ön yargısız gözlerle zamanın derinliklerine bakar ve demir eliyle gülümsemeksizin ve acımaksızın olayları şekillendirir. Umursamaz görünür, sarsılmazdır ama onun da, o uzlaşmazın da gizli bir arzusu vardır. Onun görevi olayları şekillendirmektir, alın yazılarını tragedyalara çevirmektir, ama bu ciddi eylemleri yaparken küçük haklar, toplumlar ve zamanlar üzerinde beklenmedik, şaşırtıcı çıkışmalar, anlamlı tesadüfler yaratmayı sever. Hiçbir şeyi tek başına kaderine terk etmez, herkese bir benzerini gösterir.” Stefan Zweig tarihe bu notu düşüyor; yıllar önce.

 Bugün, kendi yaşadığımız ülkemize, şekillenen tarihi olaylara ve insanların tepkisizliğine bakınca şaşırmamak elde değil. Ama bu şaşkınlığı yaşarken, tarihi iyi irdelersek, tarihin ikili oyunlarını, sürpriz gelişmelerini ve muazzam döngünün yaşam üzerindeki oyunlarını işte o zaman, bir başka oyun içinde olduğumuzu kabul etmeliyiz.

 Duyarlı olmadığımız yaşam ve bu yaşamı paylaştığımız ülke insanlarını anlamakta geç kaldığımız, yetersiz olduğumuzu kimse inkâr edemez. Edemez, çünkü yaşanan büyük göçler, İstanbul, İzmir, Ankara, Antalya, Bursa gibi şehirlerin inanılmaz insan yığınlarıyla halen insan trajedileri ve komedileri; iç içe geçmiş bir şekilde oynanırken bile, bir oyunun seyircileri gibi kimimiz verilecek arayı, kimimiz bitişi beklemekte.

 Çünkü safların dolaştığı yerde,
  Daha işitilir olur zihin,

 Hölderlin zamanımızdan çok önce böyle demiş ama zihnimiz ve zihinler neden işitilmez bilen var mıdır acaba? Yaşanan büyük kargaşaya her geçen saat, gün katılan gürültü, şamata ve kargaşa çığlıkları, pus ve asit bulutları; saf, temiz ve huzurlu bir zaman doğurur mu hiç?

 Yeniden dönmeliyiz aklın özüne; saflığın, natürel haline; katledilmeyen doğa, şehir, folklorik değerleri; insan inanç, yaşamlarını anlayarak, onların önünde bir bir eğilerek…

  Güven Serin 



  

25 Mart 2014 Salı

MUHTEŞEM REZALET-2


Kamera;Güven Büyükada - 

Işık, 
   Ahşap
     Gösteri


Kamera; Güven  Büyükada

Bir şeyler anlatıyor mimari;barışık olmayı tabiat ile,
paylaşımı,görselliği,düzeni,intizamı...


Kamera; Güven    Büyükada

Her canlı şans bulur tabiatta, her renk, her ses,
kimi kalıcı, kimi geçicidir; ama bitmeyen, sonu
gelmeyen döngünün yürüyüşü içindedirler.


Kamera; Güven  Aya Yorgi Manastırı Yolu
Bir gitar ve bir solist,kendi besteleriyle, doğanın
hakiki doğallığı içinde; belki de Nietzche gibi
değişimi, hep değişimi, hep hakiki gerçeği arıyordur;
kim bilir...


Kamera; Güven   Büyükada

Sandım ki panayırlar eskide kaldı, şimdi festivaller,
şölenler yaşanacak; insanlık şarkıları söylenecek!
Meğer, mesele sadece para kazanmaksa, büyük telaş
hep varsa, hakiki bir şölen çıkmıyor ortaya.


Kamera; Güven  Büyükada

Beygir ve yavrusu tay; hafif esinti, taze otlar;
spikerin dediği gibi; saha güzel, hava şartları
müsait, seyirci mükemmel; o zaman, futbol için
her şey müsait...


Kamera; Güven Aya Yorgi Manastır Yolu-Büyükada

Seviyorum bu haylazları, bahçıvan tabiat olunca,
başka oluyor işte...

MUHTEŞEM REZALET

 Aynı günde, bir biriyle zıt iki yaşam biçimi görülür, hatta yaşanır mı? Bu topraklar üzerinde yaşıyorsanız, bu topraklardaki uygarlıkların değişim sürecini, var oluşlarıyla, yok oluşlarını araştırmamış, onları irdeleyip, ilim ve sanatla, siyasetin halka ve hakka inanmışlığı ile yoğurmamışsanız; elbette olur; hem de bir günde iki yaşam biçimi değil, onlarcası aynı anda görülür;

 Merhameti, rezaleti, zarafeti, kabalığı, pişkinliği, duyarlılığı; hepsini bir gün, bir bahar günü içinde, bir hafta sonu, bir İstanbul gününde görebilirsiniz. Bende öyle yaptım; bir İstanbul gününün içine daha karıştım; doyumsuz şehrimin doymamış ve hiç bitmeyecek aşılanma töreniyle ödüllendirdim kendimi.

 Şimdi işin hangi kısmından başlamalı onu düşünüyorum! Günün sonu ile günün geceye karışan rezaletiyle başlamalı ki, günün başı, şafak vaktinin tazeliği, tomurcukların yeşile, beyaza, kırmızıya, pembeye, sarıya dönüşüm güzelliklerini sona bırakmalı.

 Şafak Törenine hazırlanan kuşlar, askerler, çiftçiler gibi İstanbul gününe hazırlandım. Şehrimin tenha caddelerinden kalabalık, insan seli olan, insan ile tarihin, doğal güzelliklerin büyük dansının olduğu yere İstanbul’a gittim.

 Yolculuk, Tekirdağ ile İstanbul, Kabataş ile Büyükada arasında; otobüs ve vapurla tamamlandı. Büyükada’ya akan insan selleri, derelerden deli ırmaklara, verimli ovalara mil taşıyan baskın sulara benziyor. Bu insanlar ve insancıklar adaların ekonomisine önemli ölçüde katkı sağlıyorlar sağlamasına ama adaların kendine has sükûnetini yerle bir edecek telaş ve gürültü içindeler.

 Ne hazin bir tören…

  İnsanlık nice göçler gördü; ışığın, pırıltının, zenginliğin, güzelliğin; kısacası huzurlu yaşamın olduğu her yere böyle göçler oldu; aktılar; doğudan, kuzeyden, güneyden ve batıdan; doğanın en büyük ovasına mil taşıyan, denizleri tuzlardan arındıran büyük ırmaklar gibi, kendi değişimleri, kendi taşıdıkları folklorik değerleriyle birlikte; büyük çözülmelerin içine doğru aktılar…

 Adalara insan taşıyan vapurlar, ağzına kadar dolu; çoğu yolcu yerlere oturuyor. Yer bulmak, yer kapmak önemli bir gösteriye dönüşüyor; insanların telaşını gören bir batılı, oldukça eğleniyordur; çünkü görülmeye değer bir telaş…

 Aynı telaşlar adalara inince yaşanıyor; fayton sırası, bisiklet sırası, yemek kuyrukları; büyük şehrin sıkışmışlığı, kirlenmişliği insanları öyle bir geriyor ki, adalar, eski zamanların panayır yerleri gibi insan sesleri, insan karmaşası ile büyük bir gösteriye; ritmi, zarafeti, estetiği olmayan büyük bir şeye dönüşüyor…

 Adaların bin yıllık türküsünü söyleyen, özellikle ileri yaşlara ulaşmış insanlar, yüzlerinde şu gösteriyi yapıyor;

 “ Bu güzel yerlere böyle mi kıyar insan! Bu kargaşa, birkaç saate sığacak fotoğraf, video çekimleri insan denen canlıya nasıl bir katkı sağlar, gösterişten, övünmekten öte.” Mimariye, bahçe düzenine, tabiatın doğal dengelerine inanmış adalı kadınlar bu türküyü söylüyor; doğa ile barışık olmak, sanat, mizah ve felsefeyle yoğrulmak, ilimin yakın yardımlarıyla beslenmek, yaşamın vazgeçilmez kalıcılığıdır; doğa, büyük hasat için, önce ekim işini, bakımı, emeği harcıyorsa bütün canlılar, huzur, eğlence, doğru kazançlar için de büyük hasatlar gerekli.

 Büyükada, bütün kargaşanın dışında muhteşemdi. Bakımlı, haylaz kedileriyle, köpekleriyle, çıngırak çalan faytoncuları, düzenli bahçelerin tomurcuk açmış çiçekleriyle, mimari ve mühendislik sanatına inanmış zanaatkârları ve sanatlarıyla muhteşemdi.

 Eve dönüş ise muhteşem yorgunluğu rezaletin kamçısıyla ödüllendiriyordu. AK Partinin mitingi tam bir cehenneme dönüşmüştü. Neredeyse Beyazıt, Aksaray hattı felç olmuştu. Tramvaylar Beyazıt'a kadar çalışıyor, oradan öte gitmiyorlar; gitmediklerini de hiçbir mazeret açıklamadan sık sık duyuruyorlar;

 “ Tramvaylarımız Beyazıt’a kadar gidiyor; oradan öte çalışmıyor” İnsan seli kıyamet gibi… Birçok halk otobüsü miting için “ GÖREVLİ” yazılarıyla donatılmıştı. Halkın yaşamı, tam manasıyla yaşanmaza dönüşmüştü; sanki kıyamet günü, trafik çökmüş, tramvay durmuş; hazin bir insanlık manzarası; perdenin ardındaki insanlar ise bu insanlık manzarasını arka fon olarak kullanıyor; gelişmekte olan, yarı gelişmiş, kendi iç göçünü, terörünü, hukukunu oturtamamış bir toplumun muhteşem hovarda yaşamı…

 Gün böyledir işte, aynı günde, hem muhteşemliği, hem rezilliği bir arada görebilirsiniz; bunu iyi bir sentez yaparsanız, yaşamınız için inanılmaz besinler de elde edersiniz; yaşamı güzel kılma becerisi bu besinlerle elde edilir.

 Büyükada’nın çiğdemleri, papatyaları, gösterişli çam ağaçları, zakkumları hepsi yaşamın zarafeti devamı için baharın var edici katarına katkı veriyorlar; martıları, kargaları ve bülbülleriyle birlikte…

 Ve Aya Yorgi Manastırı taş yolunda elinde bir gitar, ulvi çamların kurdukları oksijen çadırında sesleniyor insanlığa;

Varlık ile yokluğun arası, ey güzel kişi,
 Cennet ile cehennemin yolcusu,
Fark et sevgiyi, fark et yeşermeyi ve
Değişimi…
Varlık ile yokluğun arası, ey güzel kişi
 Arındır kendini, gör doğanın değişim felsefesini.

  Güven Serin 
















22 Mart 2014 Cumartesi

HIRSIZ İMAM


Kamera; Güven   
Gaia'nın kızı Themis 
Adalet ve Hüzün Tanrıçası

HIRSIZ İMAM

 Malum, hırsızlık söylentilerinin zirve yaptığı zamanlardayız; zengin ol da nasıl olursa olsun, düşüncesi kendi kültürünü oluşturmuşa benziyor. Oysaki bütün dinler, öğretiler, ahlak kuralları hırsızlığa karşıdır.

  Çocukluğumun ilk öğretilerinden birisi de “hırsızlık kötü” dür, söylemleriyle beynimize kazandı. Anneler, nineler söz dinlemeyen çocuklara ilk söyledikleri şey; “ hırsız geliyor” Hayalimizdeki hırsız nasıl bir şeyse, onun ismini bile duyduğumuzda titrerdi bedenimiz.

  İlk öğrendiğim hırsızlık hikâyesi de Bremen Mızıkacılarıdır; Bir eşek, köpek, kedi ve horozdan oluşan, müzik yapmak için yola çıkan bu hayvanların birbiriyle dost oluşu ve birlikten kuvvet doğar, mantığıyla bir anne ile kızın evine sahip olan hırsızları korkutarak kaçırışının hikâyesini; bu hayvanlara minnet ve saygı duyarak öğrenmiştim.

 Hırsız İmam hikâyesini ise yeni öğrendim. Tekirdağ kordon boyu gezintisi, baharın taze güneşiyle onurlandırılırken arkadaşım tam da gündeme uygun bu hikâyeyi anlattı. İlyas Bey ile gülerek ve alınacak dersi almanın sade insanlarının özgür düşünceleriyle yürüdük.

 Kadim zamanlarında bir caminin mutlu cemaati bir süre sonra mutsuz olmaya başlamış. Çünkü her namazdan sonra birkaçının ayakkabısı çalınıyormuş. Bakmışlar ki bu iş böyle gitmeyecek, caminin kapısına gözcüler koymuşlar. Bir namaz vakti ayakkabılardan birkaçını çalan hırsızı yakalamışlar. Görmüşler ki kendi çevrelerinden birisi. Ve başlamışlar ona söylenmeye;

 Bre utanmaz adam! Sen miydin o hırsız! Sen ne alçak, rezil insanmışsın! Böyle diyerek yüzüne tükürmüşler. Yakaladıkları adamı cemaatin önüne çıkarmışlar. Çeşitli fikirler çıkmış ortaya; kimi, bir güzel dövelim, sonra salalım demiş. Bazıları da önce bir güzel dövelim, sonra da bu camiye imam yapalım, demişler. Bir kısmı ise karşı çıkmış; niye, demişler.

 Çünkü imam yaparsak en önde durur, hep gözümüzün önünde olduğu için onu görür, hırsızlık yapmasını da önleriz. Bu düşünce kabul görmüş, ayakkabı hırsızını imam yapmışlar. Bir Cuma günü vakti imam yaptıkları hırsıza; “ hadi bakalım çık vaaz ver” demişler. O da çıkıp vaazına başlamış;

 “ Ey komşular, hırsızlık kötüdür, günahtır. Yapılması hiç doğru değildir. Hırsızlık artarsa özelikle devlette çoğalırsa, o devletin de çivisi çıkar” diyerek hırsızlık üzerine bolca öğütler verirken, cemaat de kıs kıs gülümsüyormuş.

 Fakat bir süre sonra camiye gelen cemaatin ayakkabılarının tümü çalınmış. Hepsi şaşırmış bu işe. Çünkü bu işi yapan hırsızı imam yaptıkları için hep göz önünde olduğu için bu işin kim yapmış olduğunun merakı sarmış onları. Birisi söz almış;

 “ Ne olacak, hırsızdan imam yaparsak, o da iki kişi tutar, artık bu işi onların eliyle yapar; aldık mı başımıza belayı!”

 Demokrasi, hukuk; hak ve adalet; bunların aksamaya başladığı bir yerde, ne cemaat, ne imam, ne ahlak, ne gelenekler ne de toplum çürümeden kalır; koku öyle artar ki, doğanın doğal temizliği girer devreye…

  Sözüm meclisten dışa dostlar; her kurumun, zümrenin, köyün, kasabanın, kentin aksayan tarafları olur; esas aksama, baştan başlarsa döngü tersine işlemeye başlar; bütün öğretiler şaşkınlıkla baskı yapar, milyonluk kültürlerin birikimlerine…

  Güven Serin






20 Mart 2014 Perşembe

TEKİRDAĞ TÜRK SANAT GECESİ


Kamera; Güven 

Ne der büyük gezgin,usta yorumcu; renkleeeer... 
Elbette, kokular;çiçek,ten,ses,mimari,tabiat kokuları...

TEKİRDAĞ TÜRK SANAT GECESİ

  Bu gece diğerlerinden farklıydı; içinde müzik vardı, müzisyenler, sanatçılar, dinleyiciler, yaşlılar ve gençler vardı. Zaten bu geceyi, bu müzik etkinliğini düzenlemedeki amaç da “ Yaşlılara Saygı” ismiyle düzenlenmiştir.

  Yaşlılara Saygı, evet! Bizi biz yapan, insanlık köprüsünün vazgeçilmezi, bizi gençlere yapıştıran gerçek öz, yaşlıları anlamaktan geçiyor. Anlamsızlık, cehaletle, pişkinlikle, hoyratlıkla beslendiği zaman bilin ki, en yakınınızdaki gençleri de kaybediyorsunuz…

  Basın bölümüne geldiğimde basın için ayrılmış beş koltuktan üç koltuğa Huzur Evinden gelen yaşlı kadınlar oturmuştu. Ne iyi etmişler; o sayede, Hamide Hanımla tanıştım. Bu hanım tam tamına 91 yaşında ve daha iyi hizmet alabilme adına huzur bulmak amaçlı Huzur Evine gitmiş. Kendi ayakları üzerinde duran, söyleneni anlayan, gözlerindeki ışığın sönmediği konuşkan birisi; konser başlamadan önce sohbet ettik; onu ziyaret edeceğimi hem ona hem kendime söyledim…

  Konser üç bölümden oluşmuş; belki de müziğe susamış Tekirdağ insanı tüm koltukları hatta araya konan tabureleri bile doldurmuştu. Dönüp dönüp arkama baktım; sanata susamış, sanat için gecenin kapalı duvarlarına hapsolmaktan kurtulmuş özgür insanları, beynimin elleriyle selamladım ve alkışladım.

 91 yaşındaki büyük çınar Hamide Hanım ile sık sık göz göze geldik; tıpkı ninemle yaptığımız gibi gözlerimizle konuştuk, beden dilimizle, sanatın nağmelerine karışan bakışlarımız birbirini çoktan en nazik bir şekilde başköşeye oturtmuştu.

 Görünen, anlaşılan, bilimin ve saygın kadim tarihin de anlattığı gibi; müzik, insan ruhunu besliyor. Sahnede yerini almış kemanlar, ritm sazlar, ney, ud, kanun, kadın ve erkelerden oluşan koro ve her zamanki gibi şef, Nevzat Avcı…

  Yaşlılara Saygı, konseri her zamankinden daha coşkulu oldu; her zamankinden daha etkili; acaba neden?
Elbette yaşlılığı bir kusur görmeyen, bizlere bir şey anlatan o dingin ruhlu insanlar ile gençleri de bütünleştirmek adına yapılan o güzel gösteri; Klarnet öğrencilerinden, o minik şeylerden oluşan müzik sunumu, tam anlamıyla büyülü bir şeydi; daha öğrenecek çok şeyleri vardı; ama öğrendikleri bile bizlere çok şey anlatıyordu; gençliğini, sanatla besleyen uygar ülkelerin iç huzurunu, döngü içindeki insanlığa sunduğu gülümsemeleri de anlatıyordu.

 Ve bir büyük sürpriz daha; NUSRET YILMAZ KONSERİ, Tekirdağ sanatına, belki de gençliğine ilham veren, müziğin ses ve çalgı aletleri ile buluşmasındaki o usta ses; aynı zamanda bir sosyolog gibi dinleyici ile birleşen, bütünleşen insanın, salona yayılan enerjisi, insandan öte, evrenin bütün elementlerini taşıyordu.

 Müzik ile dolup taşan salonda ve gecede neler yoktu ki; koronun seslendirdiği şarkılardan başka, özlediğimiz solistler; Gürsel Gönder, Sevan Tabanlı, Necdet Zenginoğlu. Şükriye Arıtepe ise tam bir sürpriz sesti; inanılmaz bir şey; ne dinlemeye bıkılır, ne de izlemeye; teşekkür ediyorum, önünde saygı ile eğilerek…

 Artık tüm dünyada, müzisyenler gülümsüyor. Asık yüzlü ciddi duruşlu, her şeyi ahlak ve gelenek çizgisiyle susturmak, ne sanata, ne de sanatçıya yakışır. Yaşlılara Saygı Gecesi, şunu da gösterdi; asık yüzlü koro, asık yüzlü müzisyenler sanatı ileri götüremez. Değişim, farklılık ve gülümseme; olmaz ise olmazdır; sanat, bunlarla yücelir; insan da öyle…

  Gecenin içine oldukça fazla gülümseme yayıldı; sanatçı Nusret Yılmaz, Klarnet Öğrencileri, gül bakışlı yaşlılar ve Şükriye Arıtepe’nin melodik sesi…

 Yesari Asım Arsoy’un Menekşe Gözler Hülyalı şarkısı;

Menekşe Gözler Hülyalı
Bakışla çok manalı
Gönül yakıcı o gözler
Meğer ezelden sevdalı…

 Ya o şarkı; Nusret Yılmaz’ın kadife sesiyle salona ve salondan öte yaydığı ezgiler;

Bir bahar akşamı rastladım size
Sevinçli bir telaş içindeydiniz
Derinden bakınca gözlerinize
Neden başınızı öne eğdiniz.

 İşte böyle dostlarım, sanat son sözü söyler ve geçen zamanı, harcanan muhteşem yaşamı sorgulatır insana; daha önceleri neredeydiniz, dedirtir bir ah çektirerek; ama yaşamın ilkelerini, dayanaklarını da hatırlatarak…

  Güven Serin





18 Mart 2014 Salı

MOR KARANLIK


Kamera, Güven 

"Bu Hölderlin'de bana kesin görünen bir şey var."
der, sezginin döngüsüne tutunmuş kadın.

Bütün canlılar akraban değil midir senin,
Kader kendi elleriyle beslemiyor mu seni?




MOR KARANLIK

 Dalga boyu en kısa olan ara renklerden birisidir mor. Aynı zamanda, lüksün, asaletin, ihtişamın da temsilcisidir. Açık tonları, rahatlatıcı, hayal gücünü güçlendirici, şevk ve yoğunlaştırmayı artırdığı biliniyor.

 Alman şair Hölderlin’de yaşamının yarısını mor karanlığın içindeki sessizlikte geçirmiştir. Titiz, güçlü ve otoriter bir annenin desteği, genç yaşta babasını kaybetmiş olmanın hüznü, yaşam içindeki belli kalıplara, unvanlara inanmayıp, esas olan ilahi gücün temsilcisi olduğuna inanan bir insanın kendi içindeki evreni açığa çıkarış yolculuğu…

 İnsanın insana ve doğaya olan aşkı, öğretiler ile kavuşunca tam manasıyla insan duygularını şekillendiren esrik rüzgâr da ortaya çıkar. Bazen büyük bir uğultuyla, bazen, nesneleri sarsan gücüyle ve bazen dinginliğe açılan kapılarıyla…

Bütün canlılar akraban değil midir senin,
Kader kendi eliyle beslemiyor mu seni?
Öyleyse dolaş dur savunmasızca
Hayatın içinde ve hiçbir şeyden korkma!
Olan her şey, kutlu olsun sana.

 Alman şair Hölderlin de öyle yaptı. Kaderin ellerine bıraktı kendini. Bazen tutkuyu, bazen hüznü, bazen hırçınlığı, krizleri tetikleyen ilahi besinleri reddetmeden dolaştı durdu. Ta ki, mor karanlığın sessizliğine gömülene kadar;

Çok az yaşadım. Ama nefesi
Soğudu bile akşamın. Ve sessiz gölgeler gibi
Buradayım işte ve çoktan şarkısız,
Uyukluyor göğsümde, ürperen kalbim.

 Stefan Zweig bir Kızılderili şarkısındaki gibi büyük çağlayandan aşağı, büyük yarığa düşmeden önce gece şarkıları söyleyen şairin yaşadığı, mor karanlığı aralar ve melankolinin içinde dolaşan şairi dinler;

“ Kanatları kırılmıştır ve o, sadece uçarken, sadece şiirsel heyecanda gerçek anlamda yaşayan o, artık dengesini bulamamaktadır. Şimdi artık, ‘varlığının sadece dış yüzeyiyle uğraşmayıp’ tersine, ‘bütün ruhunu, ister aşk olsun, ister iş olsun, yıkıcı gerçekliğin dışında tutmanın’ bedelini ödemek zorundadır.

  Sadece Bettina, Beethoven ve Goethe’de olduğu gibi bir dehanın varlığını havadaki kokusundan anlayan kadın ve Sinclair. O efsanevi harika dost, bu neredeyse hayvansı körelmişlikte bir tanrının, ‘ilahi köleliğe satılmış’ olanın varlığını fark ederler.

‘ Bu Hölderlin’de bana kesin görünen bir şey var.’ Diye yazar o harika sezgili kadın.

  Ve orada, aklın düştüğü kaosun tam ortasında, zihninin en derin çatlağında birden kor gibi parlayarak karşısına çıkıverir o Yunan sırrı. Vergilius’un Dante’yi alıp götürdüğü gibi, ilahi konuşmanın son sarhoşluğundan dökülen kelimelerin bu büyük tutkununa da yolu gösteren Pindaros olur.

  Gözleri kamaşmış olan Hölderlin mitos tarafından etrafı karartılmış halde, açılan büyük yarığın içinde bir lal taşı gibi duran o Helenizm’i görür, ondan önce hiç kimsenin sezmediği ve ancak bir başka şeytani bilge Nietzche’yi de derinliklerine çeken Helenizm’i.

  Ama Hölderlin’in sarhoşluğu saftır ve bu yüzden de onun gidişi batış değildir, tersine sonsuzluğa kahramancı bir akıştır. Hölderlin’in dili ritmin, zihni büyük bir vizyonun içinde erir gider;

 Çözülerek kendi özündeki en ilksel elemende dönüşür. Onun batışı müziktir, dağılışı şarkıdır; Faust’taki şiir sembolü Euphorion gibi, Alman ve Yunan zihninin bu ortak trajik evladı gibi, onun da varlığının yalnızca yıkılabilir olan, bedensel olan kısmı düşer yok oluşun karanlığına. Ama ruhu gümüş bir halde göğe yükselir ve yıldızlara çıkar.”

 Mor karanlık, ışığı, renkleri ve sesleri insan zekâsı ve duygularıyla irdeleyenler in kurtarıcısıdır; ebedi bir şiirin, dinmeyen ve hiç bitmeyecek döngünün muhteşem var oluş patlamaları gibi, kendi büyük sessizliğine çeker sizi; bütün yaşam tozları ağır ağır çöker gezegenin üstüne; denenmiş ve denenmemiş bütün dizeler, büyük bir kaşifin keşfiyle yeniden çıkar yeryüzüne…


  Güven Serin 

 



17 Mart 2014 Pazartesi

KİRLİ ARAÇLAR


Konyaaltı Antalya 

Akdeniz bir enstrüman gibi kullandığı çakıl taşları,
bir kaplıca duyarlılığında dokunuyor insanın bedenine.

KİRLİ ARAÇLAR

  Araçlar da insanlar gibi kirlenirler. Onlar da bakıma, yıkanmaya, temizlenmeye ihtiyaç duyarlar. Araçlara olan özencimin azalması, belki de ona istediğim gibi bakamayacağım bir garajımın, bahçemin olmayışının da etkileri olduğunu biliyorum.

  Sahip olduğumuz eşyalar, araç ve mekânlar aslında bizim yaşam içindeki görgümüzü, bilgimizi, aydınlığımızı da gösterir. Bir eşyanın lüks olmasından çok, insana özgü paylaşım ve bakımların, uyumların birlikte diğer insanlara verdiği bir parça güven ve tebessüm ile fark edilir.

 Her sabah yürüdüğüm caddenin dükkânlarından birinin önüne yanaşan siya araç her geçen gün, kirlenmeye, siyahtan griye, sarıya dönüşmeye devam ediyor. Gün karanlığın içinden sıyrılırken araç da de sürücüsü ile birlikte her sabah aynı saatte aynı dükkânın önüne park ediyor. Sürücüsü genç bir adam! Aracın sürücüsü olmaktan dolayı kilolarına rağmen oldukça gururlu ve pehlivan görüntüsü içinde yürüyor. Öyle ya, kocaman araba onun emrinin altında; o ne derse yapıyor; bir de kendi kendini temizlese! …

 Siyan arabanın sürücüsüne dikkatli baktığımda, uykusuz şiş gözlerinde, beş on günlük sakalında araç ile aynı kaderi paylaştığını da anladım. Gösterişi, göstermeyi ve daha büyüğe sahip olmanın yüksek baş döndürücüsünü seven bir halkın bireyleriyiz. Genç adamın da, bu gösteriş çilesi içinde kendine bir oyuncak edinmesi, her türlü borç, harç ve vergi ve sorumluluklar karşısında zorlansa da değer… En azından, geçici de olsa alınan hazlar, atılan büyük çalımlar oldukça önemli!

 Bazılarının yaptığı işle ilgili olarak kullandığı araçların kirli ve bakımsız olmasını anlarım. Özellikle arazi araçları için, geçici bir durumdur. Bazılarının da sahip oldukları araç sayısı birden fazladır; onlar hangisine bakacaklarını şaşırdıkları için ve bazı araçlarını gözden çıkardıkları, o araçları kirli ve hoyrat kullanmalarına neden oluyor. Bu insanları da anlıyorum; büyük midelerinin büyük iştahları ve teknolojinin harika araçlarına meydan okuma istekleri, zenginlikleri, ukalalıklarıyla orantılıdır.

 Fakat yolumun üzerindeki siyah aracın düştüğü, hatta düşürüldüğü bu zavallı durumu bir türlü anlamıyorum. Ona sahip olan genç adamın arazi işi yapmadığını, yapsa da her sabah gelmek zorunda olduğu şehir merkezindeki işyeri olması nedeniyle araç ve kendisinin bakımlı olmasını isterdim. İnsanlara, kullandığımız ve sahip olduğumuz eşyalara saygının, ruhumuzdaki zarafetin ayrıcalığıdır diye düşünüyorum.

 Kabalık, hoyratlık, kirlilik ve bakımsızlık o kadar arttı ki, sanki yaşamın değişmez parçaları gibi; estetikten, duyarlılıktan yoksun evlerden, bahçelerden, insan kılıklarından ve sahip olduğumuz araçların bizim ile karakter sahibi olmalarına kadar her şey lüks ve gereksiz gibi algılanıyor.

 Hazin bir toplumsal sorun; algıladığım, tespit ettiğim görüntüler-gösteriler. Sınırlarımızın kontrolsüzlüğü, medeniyete uyum adı altında sadece ithal ve taklit merakımız, sanat ve felsefeden, bilimden öcüden korkar gibi korkmamız; kirliliği, hoyratlığı, haksızlığı kurnaz bir zenginlik gösterisi haline getirdi; ne büyük bir yanılgı, insan ruhunun temizliği, doğa ile sonsuza uzanan değerli uyum adına…

  Güven Serin 




15 Mart 2014 Cumartesi

ÜNİVERSİTELERİMİZİN TARİHİ SESSİZLİĞİ


Teşekkürler sanata adanmış sanatçı;teşekkürler
suskunluğun baş döndürücü büyüsüne
kapılmamış insan.


ÜNİVERSİTELERİMİZİN TARİHİ SESSİZLİĞİ

  Neredeyse her şehirde bir veya birkaç tane kurulan eğitim ve öğretim kurumları, niye bu kadar sessiz? Üniversiteleri ortaokul ve lise bölümlerinden ayıran şey, sadece binalardan ve belli bir yaş aralığından ibaret insanlar mıdır?

  Üniversiteler için;

 Evrensel anlamda üniversiteler bilimin üretildiği, özgür düşüncenin yüksek sesle dile getirildiği, aydınlanmanın merkezi, kamunun çıkarlarının savunulduğu ve siyasal iktidardan bağımsız kurumlar olarak, tanımlanıyor.

  Uygar dünya, bu tanımlamayı çoktan günlük hayatın içine ve güncellenerek soktu. Ya bizler; sürekli halkın acılarla, yoksullukla, belli gruplara ayrılmışlıkla ödüllendirilen, zenginleşirken fakirleşen, çalışırken yoksul ve yorgun düşen insanlar, seslerimizi nasıl duyuracağız. İmamlar, başlarını çoktan yere eğmişler. Tek dertleri, varsa yoksa öteki dünya. Ama tezat bir şey var bu işlerde; öteki dünyayı sıkça hatırlatanlar, bu dünyanın en güzel nimetlerine sahip olmakla da meşgul; ne yaman çelişki değil mi?

  Ya öğretmenler, öğreticiler ve üniversiteler ne yapıyor? Büyük çok büyük binaların ardına saklanıp, teknolojinin muhteşem görselliğiyle standart çalışmaları boy boy fotoğraflarla süsleyen, bilimin ve özgür düşüncenin, aydınlığın fışkıracağı yerlerden neler fışkırıyor; elbette büyük SESSİZLİK…

  Kıtalar ve yerküre büyük sarsıntılardan, girdaplardan sonra yer değiştirir. Deniz karaya, kara denize kavuşur. Peki, ama bu toplum yüzyıllardır sarsılıyor ve girdabın içinde, ne zaman kendi yerini değiştirecek. En güzel savaşı; KURTULUŞU vermiş, yokken var olmuş bu mahzun toplum, ne zaman gülmenin, özgürlüğün, aydınlığın savaşını kazanacak?

 Hiç denenmemiş intihar biçimleri deneniyor; bir baba, evlatlarına ve eşine bıçağın en körüyle, keserin en sertiyle saldırıyor ve katlediyor. Bir başka baba, ailesini en bıçkın katiller gibi öldürdükten sonra, geriye kalan küçük oğlunu ellerinden tutup, binanın en yüksek katına çıkartıyor ve aşağı atıyor.

 Çocuk, aşağı atılmadan önce son bir kez babaya yalvarıyor;

“ Baba, beni atmayacaksın değil mi? Baba beni anneme götür!”

  Bu seslenişi komşular duyuyor; kapıların ardına gizlenmiş, saklanmış, korkmuş komşular ve hiçbir şey yapamamanın zavallı duruşuyla, mahşere kadar ezik, kırık, pişman kalacak insanlar; şimdi, şu anda, üniversitelerin büyük çoğunluğunun yaptığı gibi; susmuş, korkmuş ve ezilmiş; bütün pişmanlıklarını sonraya ertelemiş…

 Peki, ama bu yaşananlar artık günlük hayatın sıradan olayları gibi, yok olan aileler, çocuklar ve kadınlar; sürekli çocuk ve daha fazla insan arzu edilen siyasetçilerin hangi ACİL önlemleriyle durdurulacak?

 Ülkenin, o ülkeyi vatan bellemiş insanların kaderi sadece siyasetçilerin eline bırakıla bilinir mi?

HAYIR!

 Bırakılamaz elbet. Peki, ama üniversiteler nerede? Öğretmenler, öğretim görevlileri, profesörler ve girdabı görmeyen taşlaşmış vicdanların parfüm kokulu insancıkları; nerede?

 Tam da bugünü anlatan, bugünün sarsılmaz gerçeğini sözcükler ile aydınlanma ve özgürlüklere kapılarını kapatmış üniversitelere seslenen İrfan O. Hatipoğlu’nin makalesinden küçük bir örnek;

 “ Siyasal iktidarın ortaya koyduğu ‘yasakçı/baskıcı anlayış’ bulaşıcı bir şekilde üniversiteleri sarmıştır. Aldığı görevin bilincinde olan Yüksek Öğretim Kurulu da akademisyenleri ve öğrencileri duyarsız/korkak hale getirmek için çaba harcıyor. En güzel örneği üniversite üst yöneticilerinin siyasal iktidarın ‘ Gezi eylemlerinden’ sonra başlattığı baskıcı uygulamalarına verdiği destektir.

  Yönetmeliklerde yaptığı değişiklerle üniversiteleri öğrenciler ve akademisyenler için ‘açık zindanlara dönüştürmeye çalışılıyor.”

 Görünen ülke gerçekleri böyledir. Anlaşılan o ki, insanın kurtuluşu, uygarlığın devamı asla ama asla bitmeyecek; çalışmak, üretmek, öğrenmek ve sorgulamak, gerektiğinde evrensel insanlığın çığlığını atmak; yani sesini vermek; sessizliği bozmak, insanın, aklını, merhametini, bilgisini ve iradesine sahip çıkışını hatırlatmak adına…

  Güven Serin 


  

12 Mart 2014 Çarşamba

HERKES ÇIPLAK


İSTANBUL


HERKES ÇIPLAK

  Bilinen o hikâyeyi tekrarlamayacağım. Çünkü çıplaklık neredeyse her ülkede yozlaştırılan, üzerinden pay alınan, tıpkı dinler gibi, özünde olan sadeliği, barışçıllığı bir kenara bırakılıp, diğer insanlar üzerinde güç sahibi olmanın yanında yaşamsal bir baskıya dönüşmesi, bir insanlık suçu gibi işlenmeye devam ediliyor.


 En uygar ülkelerde bile “çıplaklık” kullanılmaya devam ediliyor. Son olarak, Fransa’daki merkez sağ ana muhalefet partisinin başkanı Jean François Cope, okuduğu bir çocuk kitabı karşısında kanı donmuş. Kitabın adı “ Tous a poil” yani Herkes Çıplak. 

  Medyanın alay konusu olan Cope, bu açıklamasından sonra o güne kadar bin tane satmış kitap şimdi satış rekorlarına koşuyor. Demek ki Fransız halkı, merek ve irdeleme konusunda çıplaklığı ahlaksallık la işlemeye kalkan Bay Cope’yi ciddiye almadığı gibi, kitabı adeta ödüllendirir gibi satın alıyorlar.

  Berlin Film Festivalinde sansürsüz olarak gösterilen ve ülkemizde de 14 Martta gösterime girecek ‘NYMPHOMANİAC’ yasaklandı. 50’li yaşlarda bir kadının çocukluğundan başlayarak erkeklerle olan ilişkilerini anlatan ve iki bölümden oluşan bu film, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı Telif Hakları ve Sinema Müdürlüğü tarafından yasaklandı. Üst Kurul bu filmi izledikten sonra gösterilmemesine karar veriyor.

 Teknoloji ve bilgi, sapla saman gibi birbirine karışmış durumda. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ve hangi düşünceyi besleyip büyüteceğimiz in büyük kuşkuları çığ gibi büyüyor. Milli Eğitim Politikaları çökmüşe benziyor. Bu kadar büyük ve hızlı dönüşümlerin, teknolojilerin, tüketimlerin yaşandığı dünyada, okullarda ezber derslerle çocuklarımızı yarınlara hazırlayamayız. Onları, piyasa şartlarına göre ve her şeyden haberdar kılmak zorundayız.

 Yasaklarla, ayıplarla hiçbir yere varamayız. Yasakların, ayıpların, kuşkuların çocukları ne âlemde, nasıl bir istatistikle inceleniyor; böyle bir milli eğitim politikası var mı acaba? Çocuk yaşta yaşanan suç oranları, hap ve uyuşturucu kullanma oranları hızla artması, bir şeylerin yanlış yapıldığını da anlatmıyor mu?

 1980’lerden önce yasak film ve kitaplar şimdi her yerde; kaç kişi etkileniyor ve kaç kişi, bu filmlerden sonra milleti ve vatanı için yıkıcı hale geliyor? Esas soru bu değil midir?

  Yaşı oldukça küçük, çocuk yaşta bir kıza bir çete tecavüz ediyorlar. Çete üyeleri onlarca kişiden oluşuyor. Unvanları da ilginç; içinde her meslekten insan var, öğretmeden, subaya, memura, esnafa kadar; bunların yasaklarla gelen gereksinmelerin sapkınlığa dönüşmüş hali olduğundan şüphe edebilir miyiz hiç? Edemeyiz; bir toplumun, uygar dünyanın ve yaşamın vazgeçilmez olan kadını, insanları hiçlikten kurtaran manevi destek veren inançları siyasal çıkarlarla yozlaştırmaya başladığımız an; toplumun kokuşmuşluğu, çöküntüleri ve insan çığlıkları her an, her yerden duyula bilir.

 Bu toplumun aydınları, kendini bir parça bu vatana borçlu hissedenler, akıl ve iradeyle vicdan ve merhameti yakalamış olan insanlar; artık, bencilliği bir kenara bırakıp, öncü görevine, büyük bir iç huzurla girmeniz gerekir. Yanlışlara, yasaklara, haksızlıklara, hukuksuzluklara baş kaldırmak zorundasınız; çünkü sıra size de gelecek…

  Rus çarınca görevlendirilen genel vali salona girince Chopin’in gözleri birden keskinleşir. Öfkesi bilince dönüşür. Piyano çalmayı bırakır. Rahat koltuklarında oturan soylular habire yemek yemektedir. Genel Valinin salona girdiğini görünce hepsi yerlerinden fırlar, yerlere kapanıp sofranın başköşesine oturturlar. Soyluların başı Chopin’in çalması için işaret verir. Öfkesi bilince dönüşen Chopin, parmaklarını tuşlara serçe vurur;

 “ Ben Çar’ın cellâtlarının önünde çalmam” diye bağırır. Oysa o dönem, sanatçıların büyük çoğunluğu soyluların onu tutmasına bağlıdır. Bu dönemin sanatçılarının, akil insanlarının nasıl ve hangi şekilde büyük yanılgıların içine düştüklerini, insan ihtiyaçlarının zavallı bitmezlik içinde olmasını da bilmek gerekir.

  Ama bir şeyi daha biliyorum; gurur kötüdür. Onur ise, insanı daha bir insan yapar. Chopin, parayı, unvanı değil, onuru terci etmiştir. Gün, onuru terci etme günü; gün, hukuku, hakkı, eğitimi anlayıp sahiplenme günüdür…

  Güven Serin 

 





11 Mart 2014 Salı

TEKİRDAĞ'IN KARA BAKIŞLI ÇOCUĞU


Büyük Çekişme


TEKİRDAĞ'IN KARA BAKIŞLI ÇOCUĞU



 Gün geceye süzülmüş, gece yine hep birlikte olduğumuz arkadaşlarla şekillenmişti. Hüseyin Öğretmen yeni edindiği cep telefonunun engin denizinde yeni öğrenimler peşinde koşuyor. Nazır Bey, gazetelerin siyasi haber yoğunluğu içinden ayıkladığı haberlerin duruluğu ile kendi iç adaletini sağlıyor. Ben ise, İlyas Bey ile her zamanki tavla savaşına giriştim. Birbirini zorlayan iki dostun, ringe çıkan iki boksörün birbirine zarar vermeden, beyin kıvrımları arasında bulunan gizli enerji ile çocuksu koşturmaları…

 Yunus Usta, dakikliğin i bir zanaatkarın usta işini yine tekrarladı, tam 22.30 da aramıza katıldı. İnsanın inanmışlığı, bireysellikten öte sosyalliğe dönüşmesi; derelerin bir ırmağa dönüşmesi gibidir; bereketi, gücü, düşünceyi şekillendirir, yoğurun taze ekmek kokuları gibi kokulara, heyecanlara dönüştürür.

  Yunus Usta doğaya olan düşkünlüğü gibi şiire olan düşkünlüğünü zengin sofra bereketi gibi, İlhan Koruyucudan birkaç dizeyi mırıldandı;

Toprak sıcak olmasın varsın
Tutunsun sıcaklığı yüreğimizde
Erimesin gönlümüzden
Varsın da kardan adam olsun!

  Nazır Öğretmen gazetelerinden sonra sıkışmış insan düşüncelerinin beden esaretlerine dönüşen büyük suskunluğunu, içindeki eğitici köklerin büyük sızıyla bir slogan seslenişine dönüşen seslenişini yine yaptı;

 “ Kader Utansın!”

 İlyas Bey, içinde hiç bitmeyecek turizm tutkusunu, İstanbul’un, Antalya'nın kültürüyle olgunlaşmış düşünce yapısının isyanını, şehri Tekirdağ'ımızın olmayan turizmi için, nasıl olur, nasıl arttırırız düşüncelerini bıkmazlık içinde tekrarladı.

 Hüseyin Öğretmen, bir an önce bitecek askerlik (asteğmenlik) görevi ve başlayacağı öğretmenlik düşünceleri içinde tarihin sofrasını, gün yüzüne çıkaracağı zamanlara heyecan kaldırdı; her zamanki buruk olmayan daima hazır olan ümitli bakışlarıyla…

 Gecenin sonu, tıpkı başlangıcı gibi, kimimiz güneybatıya, kimimiz batıya, kimimiz kuzey yönüne; şehrin çeşitli mahallerine ayrılık yürüyüşü içinde yol alıyorduk. Gördüğüm manzara, kara gözlü, kara bakışlı çocuğun gözleriyle karşı karşıya kalma şaşkınlığı ile ödüllendirildi.

 Tanıdığım kara bakışlı genç, sözleşmeli olarak Tekirdağ Gençlik İl Spor Müdürlüğünde çalışıyordu. Gençliği spora, çalışmaya özendiren müdürlük, sanırım boş durmamış; gündüz işinde çalıştırdığı genç, gece de iş bulmuş kendine. İktidar Partisinin gevşeyen, kopan seçim afişlerini bağlıyordu.

 Gecenin ayazı, insanı insan olmak ile sınarken göz göze geldim kara bakışlı genç adamla. O da şaşırdı; şaşkınlığı, korkusu belki de çelişkiye düşmüş veya düşürülmüş halindedir; bilemiyorum.

 Yanımda, benle birlikte yürüyen Nazım Bey ile İlyas Beye durumdan söz ettim. Gencin, kara bakışlı insanın soğukta morarmış elleri ve o ellerin bir siyasi parti için, belki de işinde kalmak, sözleşmesini uzatmak, bir parça ekmek yeme korkusuyla yollara düşüp, gecenin içinde, mahalle mahalle dolaşıp, iyi bir iş çıkartıp, kendi yaşamına yapacağı katkıyı irdeledik.

 Kara bakışlı genç haklıydı. Beni görünce şaşırmış, korkmuş hali yersizdi; onun yaptığı en masum şey kalıyor; onca olan, biten ve onlarca büyük uygarlığın yaşadığı ülkem;  bereketli toprakları, hiç bitmeyecek denizi, ormanı, ovası bitme durumuna gelen ülkemin kargaşası içinde kara bakışlı genç, kendi yaşamının savaşını veriyordu…

 Güven Serin 



 


  

10 Mart 2014 Pazartesi

NANE LİMON KABUĞU


Kamera , Güven 
Dostum Yunus köpeklerle vakit geçiriyor;
kedinin onları izleyişine bakar mısınız lütfen ;
coşkulu bir hanımefendi bakışı...


NANE LİMON KABUĞU

   Gün, kendi ilahi yükselişini yapıyordu. Puslu bir sabahtan sonra baharı hatırlatan doğal kokular, kırlardan şehrin sokaklarına kadar uzanıyor. Karabaş ve Pamuk (sokağımızın köpekleri) ısınan günün sıcak taşlarına uzanmışlardı. Hayvanların öze nesi haylazlığı; beslenme, üreme ve bir yudum ekmeğin hatırana vefanın büyük gösterisi adına bekçilik yapmaktalar.

 Sokağa giren de, çıkan da Karabaşın onayını almak zorunda. Çok ilginç bir köpek; telaşa düşmüş, korkan, kaçan kim olursa olsun o kişiyi delice sınamadan bırakmıyor. Uygun bulmadıklarına hırlayarak, havlayarak korku veriyor; köpek kültürünü bilenle bilmeyen Karabaşın testinden sonra ya sokaktan hiç geçmiyor, ya da oldukça temkinli geçiyor.

  Üç kız öğrence Karabaşın sokağından; yani bizim sokaktan yukarı çıkıyorlardı. Karabaşın besili, büyük gövdesi onları tedirgin etti. Hayvan, içgüdüleriyle bu tedirginliği derhal işlerin yolunda gitmediği algısına çevirdi. Ve kızları bir bir sınamaya başladı; hepsi etrafımda dönmeye, sesler çıkartıp hayvanı daha da huylandırma ya başladı. Karabaş için eğlence başlamıştı; inanılmaz eğleniyordu; bir de tebessüm etse, kızlar da eğlenecek, oldukça ciddi bir eğlence-sınama biçimi var.

  Kızların kimi besmele çekiyor, kimi , “ne olur sen tut öyle geçelim” diyor. Karabaş bu, tutulmayı de pek sevmez; ama ben onu oyalarken, nasıl olduysa kızlardan birisi, sokağın yukarısına doğru ilerledi. Karabaş ile mesafeyi oldukça açtığını anladıktan sonra koşmaya başladı. Koşan kızı gören hayvan; tam bir görev bilinciyle ileriye atıldı. Kız çocuğu, yakın mesafe koşucusu gibi, son sürat köşeyi dönüp diğer sokaklarda kayboldu.

 Kız çocuğu ile hayvanın kovalama yarışı, tam bir kahkaha tufanına neden oldu. Orada kalan kızlar, arkadaşlarının kaçışına, kendi trajikomik hallerine öyle bir güldüler ki, savunma telaşıyla Karabaşı idare etmeye, onun yapmayacağını bile bile; Karabaş, Karabaş diye seslenen ben de kahkahanın o muhteşem serpintilerine bıraktım kendimi.

 Sonunda, diğer kızların dua okumaları, besmele çekmeleri, Karabaşı oyalayarak kurtardık. Aslında hayvan sadece sınıyor; ısırmak gibi bir niyeti yok; az bir selam, biraz okşanma, yani biraz önemsenme peşinde. Çünkü yeterince ihmal edilmiş, hırpalanmış, zahmet çekmiş. Şimdi son günlerini geçirdiği sokakta seviliyor, besleniyor, okşanıyor ve onun yaptığı tek şey de, bunların karşılığında sokağını denetliyor.

 Sokaktan ayrılırken bile gülüyordum; aklıma gelen Barış şarkısını mırıldanarak gülüyordum;

Eski adamlar doğruyu söylermiş
Bir çiçekle bahar olmaz
Kişi kendini bilip sağa sola sormalı
Can pazarı bu oyun olmaz
Zürafanın düşkünü beyaz giyer kış günü
Sonunda şifayı kapıp şaşınca
Bana gel beni dinle iyi yaz
Defteri kalemi al iyi yaz
Nane limon kabuğu bir güzel kaynasın aman
Ha ha ha ha ha içine hatmi çiçeği, biraz da çörek otu
Katasın aman
Ha ha ha ha biraz tarçın bir tutam zencefil aman
Ha ha ha ha bir derde deva geliyor biraz daha sabret
Güzelim
Ha ha ha ha hapşu
Çok yaşa
Sende gör
Rahat ve iyi yaşa.

 Anlaşılan o ki, doğanın bir parçası olan halkım, daha kırk yıl önce her evdeki kilerler bir ay misafir ağırlayacak kadar dolu ve hayvanların dilinden anlayan, rüzgarın türküsünün ne manaya geldiğini bilen halkım; şimdi beton ormanları arasına sıkışmış durumda; köpekten, kediden, kumru kuşundan bile kaçarak, korkarak yaşayan çocuklar; bir el atmasını, bir küçük kırıntı ile bin kez vefa bakışı alacağının farkına varmadan yol alıyorlar; ha ha ha ha; ne büyük ayıp…

  Güven Serin




   

8 Mart 2014 Cumartesi

CAMDAKİ KADIN


Kamera; Güven  Eskişehir-Siyah Bakışlar

Bir günden öte,ebedi sevgiden içe;
işte budur benim ahikum ...


Kamera; Güven Eskişehir  Bahtiyarım 


Kamera; Güven  Fransız Kültür Merkezi-İstanbul

Kamera, Güven Fransız Kültür Merkezi


CAMDAKİ KADIN

  Sokak lambaları yanıyordu geçtiğim sokakta. Gün geceye, gece güne süzülme heyecanı içindeydi. Kargalar kendi kolonileriyle gecenin içinde tünedikleri ağaçta, günün muhasebesini yapıyorlardı. ABD’de kargalar bile önemli, önemli ki onlar için özel bir araştırma enstitüsü  kurmuşlar çoktan.

  Gecenin içinde neredeyse sabaha kadar konuşan kargaların meğerse bir başkanları varmış. Günün dedikodularını, yarının yiyecek alanlarını, uçuş güzergahlarını tartışır dururlarmış. Kimi gökte, kimi yerde, kimi ağaçta ve hep bir şeyler anlatan kara kuşlara hep saygı duydum. Biliyor ve görüyorum ki onlar yaşam sanatı adına gerçek birer sanatçılar; büyük mücadele içindeler, yaşamda kalmak adına ve oldukça başarılılar.

 Ve ben, kargaları bile önemseyen, kuşları önemsedikleri gibi, diğer uygarlıkların düşünen beyinlerini de önemseyen uygarlıkları düşünmeden edemedim. Ne kadar büyük farklar var insan anlayışımızda; bizler en güzel beyinlerimizi, en güzel eserlerimizi yok ettiğimiz gibi yok ediyoruz; ya görmemezlikten, ya da duyarsızlıktan kaçırıyoruz.

 Gecenin karanlığını aydınlatan sokağın taş zeminine ve bitmeyen eğlencem düşüncelerimle ilerliyordum. Kafamı geri çevirdiğim an göz göze geldim camdaki yaşlı kadınla. Odasının içinde lamba yanmıyordu. Belli ki sokağın yüksek aydınlatıcı lambaları yetiyordu ona. Belki de, camdan dışarıya süzülen gözleri ve yüzü görünmesin diye karanlığın kuytularına süzülmek istemişti.

 Kadının başı camdan dışarıya, hatta dışarıdan bile dışarıya bakacak kadar delip geçiyordu görüntüleri. Nereye bakıyordu bu kadar derin? Gelmeyen oğluna, seyrek uğrayan kızının gelecek oluşuna mı? Genç yaşta kaybetmiş olduğu damadına, uzak diyarlarda okuyan torununa mı? Çoktan kaybettiği, kol kola gezdiği eşinin gelmeyecek oluşuna kurduğu sıra dışı hayallere mi bakıyordu?
 
 Bilinmez; camdaki kadının nerelere, ne kadar derine baktığı bilinmez. Çünkü bilmek istemiyoruz. Çünkü herkes kendi derdine düşmüş ve düşürülmüş durumda. Kime dokunsan; bin ah…

 Doğasından, kuşundan, kurdundan, kuzusundan, ağacından, fidanından, deresinden, denizinden bu kadar kopuk olan uygar yöneticilerim, bir türlü zırhlı araçlardan ve koruma ordularından kopamadılar. Ve bir türlü, gecenin hüznü gibi, cama yaslanmış bakan hüzünlü yüzleri anlama gayreti içinde insanlığın büyük erdemiyle yüzlerini yıkayamadılar; acaba, çok mu zor bu işler?

 Çocuklarımızı, doğamızı, tarihimizi, folklorumuzu, yaşlılarımızı; kısacası, kalbi atan, bu dünyada, bu ülkede faydaya dönük her şeyi önemsemek, bize göre değil mi? Bizler, her şeyi kaybedince mi anlamanın, kurtarmanın, yok olurken tekrar var alabileceğinin kanıtını göstermeye çalışan yitik kahramanlar mıyız; bilemiyorum…

 Güven Serin