9 Temmuz 2014 Çarşamba

AYDINLANMA ve AYDINLATMA...


Kamera; Güven Arkeoloji Müzesi
Osman Hamdi ve Alexander Vallaury ...

Bu müze en zor şartlarda dahi insanın insanlığa ne büyük
sunumlar yapacağının da kanıtı... 


Kamera; Güven Selçuk Demirel-Fransız Kültür Merkezi

Selçuk Demirel-Fransız Kültür Merkezi


Selçuk Demirel-Fransız Kültür Merkezi


Kamera; Güven Selçuk Demirel


AYDINLANMA ve AYDINLATMA YOLLARI

  Çeşit çeşit yolları vardır aydınlanmanın, aydınlatmanın… Dünya zamanı ile birlikte, insan ihtiyaçlarıyla değişir; döngünün değişimi gibi değişir.

  Çöküşler ve yeniden doğuşlar; işte bu yüzden önemlidir sosyal bilimler… Yıkılışı anlarsanız, doğuşu, yükselişe de en büyük katkıyı sağlarsınız. Tarih, sevimsiz veya birkaç zamanın kahramanlıklarını hatırlamak katar kısır ve kısa anılır. Hâlbuki içi dopdoludur, insan kokar; insan ilişkilerinin muhteşem gösterileri vardır her sokağında.

  Cumhuriyete geçişimiz böyle zamanların altyapıları, hayal kırıklıkları, çürümüşlükleri ve acılarıyla doludur. Sanırsınız ki bu zamanlarda  hep acı vardır? Hep hüzün mü olmuştur? Hayır! Böyle zamanlarda bile insan kendi mucizesini yaratır ve yakalar. Bu zamanlarda yeşermiş güzelliklerden birisi de Osman Hamdi’dir. Abdülazizi, Abdülhamit’i Reşat’ı görmüş, onların sağladığı imkânlar ile iyi bir eğitim almış bir sanatçı. Bugünün Arkeoloji Müzesini, içinde ki benzersiz, paha biçilmez eserleri bir araya getiren kişi. Aynı zamanda Mithat Paşa’nın dostu, güzel sanatlara âşık, aydınlanmanın çarkını, en ağır zamanlarda, kollarında derman kalmadığı anlarda bile çeviren bir insan…

 Dedik ya, aydınlanmanın, aydınlatmanın çeşit çeşit yolları vardır. Bu yollardan birisi de modern müzeciliktir. İçinde sergi salonlarının, video gösterilerinin, panellerin yapıldığı, geçmiş ile geleceğe dokunurken o dönemleri lanetlemek yerine, gerçeğin, güzelin, iyinin tohumlarını yeşertecek bahçeler, tarlalar, vadiler gibidirler.

  Böyle yerlerden ikisini, iki güzel mekanı anlatacağım size. Birinci mekan, Garanti Bankasının insana, insanına, insanlığa verdiği büyük destek doğrultusunda ortaya çıkarttığı yüz yılı çoktan geçmiş taş yapının görkemli yüzü olan yer; Salt Galata. Alexander Vallaury. Bu topraklarda doğmuş bir mimar. Çok az anladığımız, niçin azaldıkları, yok oldukları üzerine kafa yormadığımız vatandaşlarımızdan sadece birisi.

  Salt Galata, çok önemli bir sanatçıyı ağırlıyor. Rabıh Mroue’nin çalışmaları, sözcükler, video gösterimler, insan denen canlının her türlü esintisini, yine insana gerekli güzelliğe dönüştürüyor; büyük sorgulama ve büyük yüzleşmeye; bir kez daha, sözcüklerin, görselliğin yardımıyla erişmek, ilerlemenin katmanlarına birkaç tuğla, harç koymak oldukça önemli.

  Rabıh Mroue’nin çalışmasını, içtenliğe, insani gelişmelere, beyin dalgalarının dingin bir yolculuğa çıkması adına şiddet ile tavsiye ediyorum. Rabıh Mroue ne anlatıyor acaba?

Lübnanlı sanatçı, 1990 yılında Lübnan iç savaşının sona ermesini sorguluyor. Bu sorgulayış, oldukça çok sesli ve duyarlı bir gösteriye dönüşüyor. Siyasi huzursuzluk, ayaklanmalar, yıkımlar, kayıplar, sansürler ve tütmeye devam eden acıların edebi anlatımları; şiddetin içinden, pisliğin, hilebaz lığın içinden yeşeren nilüfer çiçeklerinin, kaktüslerin, kısacası hayata dair olan gerçeklerin yeniden var olabileceğini, irdelemeler sayesinde, şiddetin azaltılabileceğinin; aklımızın, beden bütünlüğümüzün önemlerini anlatıyor…

 Bir düşünün, illa büyük savaş, büyük kayıplar yaşanmadan bu gösterimi, insanlığa, vahşete seslenen bu tür sergileri lütfen minnet ile kabul edin. Rabıh Mroue şu seslenişi, her dönenin insanlığına bir seçenek olarak bırakılmış bir hazine gibi;

 “ Herhangi bir isim olabilirdi.
İsimsiz bir sayı olabilirdim.
Bir sanat eserinden bir karakter olabilirdim.
Tamamen kurmaca olabilirdim.
Hikâyesi olan bir filmde bir imge bir konu olabilirdim.
Herhangi bir zamanda herhangi bir yerde olabilirdim.
Eğer Catherine ismimi iki kez seslenmemiş olsaydı; Rabih! Rabih!"

 Catherine bir kadın. Lübnan iç savaşı sona erdiğinde sevdiği adamı arar boş yere seslenir yıkık, viran, savaşın dumanları tüten yapılara; Rabih! Rabih! Bu ses, Galata Salt müzesinde sizi bekliyor; önemsediğiniz, hiçliğe düşmüş olabilecek bedeninizi gerçeğin yakınına davet edecek sizi…

 İkinci mekân Fransız Kültür Merkezi; daima soğuk limonatası, taze kahvesi, insan ruhuna dokunan sergi ve gösterimi olan yer. Taksim’de, İstiklalin hemen girişinde… Bu sefer Selçuk Demirel’i ağırlıyor. Aydınlanmaya en kısa yoldan destek veren Demirel’in karikatürleri şimşeklerin o bildik gösterilerini yapıyor; kimi sessiz ama muhteşem ışıklarının gökyüzünü, o derin karanlığı kısa bir süreliğine aydınlatan cesaretini, kimi ise o korkunç gürültüyü; gökyüzünün altındaki korunmaya muhtaç insanı; insancıkları iliklerine kadar titretecek sanat boşalımını yapıyor. Burada da aynı güzellikte, cesarette ki çalışmaları sergileniyor.

 İki çalışması ne güzel anlatıyor dünyamızın öldürüşünü. Birincisi beyaz bir güvercin yükseliyor gökyüzüne. Başı görünmüyor. Çünkü gaz maskesi takmış. Gelecek zamanda hepimizin takacağı maskelere benziyor.

  İkinci çalışması ise denizin bir bölümü; kafalarını dışarıya çıkarmış balıklar; nefes alamıyor; denizde kalsalar, denizin kirliliğinden ölecekler; dışarıya çıksalar; dışarısı da aynı, denizin altı gibi…

 Güven Serin 






2 yorum:

E S İ N dedi ki...

Sanat iyi ki var! Ve sanatçılar, yürüdükleri yolları nasıl aydınlatıyorlar. 'Rabih! Rabih! sesi benim de kulaklarımda.. İçe dokunan ve insanı inanılmaz kedere, hüzne boğan o iki kelime!.

Osman Hamdi, hayatı, eserleri ve geçmişi günümüze taşıyabilmek adına açmış olduğu 'Arkeoloji Müzesi' ile adını tarihe altın harflerle geçirmiş olan değerli bir insan, çok yönlü bir sanatçı.

Rabıh Mroue'nin çalışmaları, Selçuk Demirel'in karikatürleri, anlamlı ve düşündürücü.. Gitmeli, görmeli.. sorgulayıp, düşünmeli..

Bu değerli sanatçılara sayfanda yer verdiğin ve bizleri bilgilendirdiğin için, aydınlığa bir ışık da sen yakmaktasın..

Teşekkürler Güven..
Esenliklerimle..

Guven dedi ki...



Teşekkür ederim Esin. Sanırım, sanatçıların ulvi bir görevi sesleniş;"uyanın,uyanın" elbette uykunun tutkunu olanlara da tabiatın beslenme şekli, olarak sayacaklar;büyük kitlelerin küçük efendilere hizmet etme şekli...Beş on bin yıllık alışkanlıklar çok büyük seslere muhtaç gibi... Duyarlılığına ben teşekkür ediyorum Esin..