27 Mart 2014 Perşembe

MUHZUN YÜZLÜ ŞÖVALYE


Kamera; Güven   Büyükada


MAHZUN YÜZLÜ ŞÖVALYE

  Genç arkadaşıma sordum; Kadim zamanlarda, bizler arkadaşlarımızla, sevgilimizle mektuplaşırdık. Mektubu beklemek, geldiğinde sözcükleri, onu yazan kalemi, tutan parmakları koklamak ayrı bir şeydi. Şimdi, sizleri bilgisayar ve telefonlarla zamana karşı yarışır gibisiniz; elektronik postalarda duygusal, romantik veya uzun uzun sözcüklerden oluşan mektuplar yazıyor musunuz?

  Genç adam beni tanımasa, belki de dalga geçerek cevap verecekti. Yüzüme baktı, soru soran bakışların ciddi olduğunu görünce daha şimdiden yorgun düşmüş bedeniyle cevap verdi;

  “Hayır, böyle şeşler yazmıyoruz. Çok kısa harflerle anlaşıyoruz. NH. (Ne Haber!) Nİ (Ne İş!) Anlık ve çok kısa. Öyle uzun uzun yazsak, arkadaşımız veya sevgilimiz şaşırır, hatta şaşkına döner. Okumaktan sıkılacağı gibi, bir dahaki severe okumaz bile. “

  Ne garip şey, konuşma dili kimyadaki elementlerin simgesi gibi olmuş. Bu formüllerden beş on tane ezberledin mi, gerisi kolay yani…

  Peki dedim, bir zamanlar; yani kadim zamanlarda çok büyük bir insan yaşadı. Yazının, düşüncenin, mizahın büyük ustası Miguel de Carvantes, bilir misin? Kim o, anımsayamadım, dedi. Hani meşhur kahraman, yel değirmenlerine karşı savaşan, hiç görmediği kadına deli gibi aşık, doğrunun ve mazlumun yanında, kötünün ve düzenbazın karşısında duran şövalye Don Quıjote.

 Tamam, duydum onu. Yel Değirmenlerine karşı korkusuzca savaşan adam! Evet, o. Bu şövalye, bu korkusuz kahraman oldukça iyi mektup yazardı. Dur sana onun mektuplarından en kısa olanlarından söz edeyim. Hayalinde yarattığı sevgiliye en kıymetli sözcüklerin en içten duyguların tetiklemesiyle; bak dinle;

 “ Yüce ve soylu hanımefendi! Ey Tonosolu Dulcinea, yokluğunun acısını yüreğinin derinliklerinde duyan insan, kendisi hasta olduğu halde, sağlık dilekleri yolluyor sana. Güzel gözlerinin bana hâla hor bakacaksa, bana değer vermeyeceksen, beni küçümseyeceksen, çok sabırlı olmama rağmen bu acıya dayanamayacağım artık; çok uzun süredir bırakmıyor beni ve çok da yakıcı çünkü.

  Ey nankör sevgili, ey tatlı düşman, seyisim Sancho, senin aşkının yüzünden düştüğüm durumu anlatacak sana. Yardım etmek istiyorsan, dediğin her şeyi yerine getirmeye hazırım; yoksa bildiğini yaparsın. Kendimi öldüreceğim ve böylece o taş yürekliliğine ve kendi isteklerime uygun davranmış olacağım.

  Ölünceye kadar senin olan ‘Mahzun Yüzlü Şövalye’ “

 Genç adam bu hikâyeyi ilgiyle dinledikten sonra sadece gülümsedi. Masal gibi, diyerek anlık iletişimlere geri döndü; belki de meşhur şövalyeyi birkaç kelimede bildiğini sanarak…

  Her devir kendi güzelliği ile çirkinliğini, kendi eksikliği ile fazlalığını yaratır. Evrenin yaşam üzerinde en büyük çelişkileri yine yaşamın içinde, bizim çok yakınımızda dolaşır.

  Yaşama, evrenin ulaşılmaz ebedi gücüne bir parça inanmışlık varsa, hiçbir şeyin aynı kalmayacağını bilen bilgiye biraz tutunmuşsak, bizi insan bataklığına sürükleyen bilgisizlikten, ezber yaşamlardan, kokuşmuş geleneklerden hızla uzaklaşır; yeni keşiflerin insanca olanlarını seçeriz; akıl, merhamet ve sanat dolu donanımlardan asla ama asla zarar gelmez; faydaya dönüktür; yaşama ve yaşatmaya dönük…

 Ülkeyi gençliğe emanet eden o yüce insanın bu konuda söylediği bir söz vardı;

 “ Faaliyet, yaşamın kendisidir.”

 Güven Serin 






  

2 yorum:

Hamiyet Akan dedi ki...

Maalesef ki kısacık harflerle yaşanır oldu tüm duygular, tüm yaşamlar. Oysa dev gibilerdi, görebilselerdi. Bir hayale yazan kalem hiç susmaz çünkü hayaller yürekten hiç terk-i diyar olmaz.

Guven dedi ki...


Günaydın Hamiyet. Teşekkürler susmayan,her daim yazan ve düşünen kalem...