14 Şubat 2014 Cuma

AYIN ON DÖRDÜ


Kamera; Güven  
Tepelerden bakmalı Marmara'ya, tepelerin çam,meşe
kokulu diyarlarından...

Kamera; Güven - Tekirdağ
Deniz ışığı,ışık, oyunları sever; görsel oyunları...


Kamera; Güven   Marmara-Tekirdağ Kıyıları

AYIN ON DÖRDÜ

  Dolunay, ayın on dördü… Bir kor gibi, gök ile denizin; Marmara’nın birleştiği yerden yükselmeye başladı. Kocaman, devasa bir kor parçası… Bu görüntü, milyar yaşındaydı; belki de en yaşlı görüntülerden birisi…

  Denize, dağa, aya, yıldızlara bakarken; milyon, milyar yaşındaki cisimlere bakmanın ürpertici güzelliğini yaşıyorum. Onlar, bizden çok önceleri de oradaydı; bizim, insanoğlunun kavgaları başlamadan, dinozorlar çağından bile önce…

 Dünyada ki kavgam, insanlığı oluşturan insanlarla değil. Asıl kavgam kendimle benim… Güneşi, ayı, yıldızları, uzayın en derin köşesini bile merak eden beynimle… Susamışlığı, açlığı, nezaketi ve zarafeti arayan; onu bulunca, daha fazlasını merak eden evrenin bir parçası olan kendi dönüşümüm ile kavga halindeyim…

  Hem dünyanın insan eliyle oluşturulmuş yasalarına uyum sağlamak, hem de evrenin insanın içine işlediği yasalar ile denge kurmak; insanın ah ile vah ile geçen küçücük ömründe yetmeyen erişilmezliğidir.

  Güzel olan, faydaya, insanın ruhuna katkı yapıp, beden zamanına huzurlu dönüşüm verecek her şeyin kültüre; devamlılığın soylu paylaşımlarına dönüşmesini susuz bir insanın suyu istediği gibi istiyorum.

  Her insanın kendi yaşamında kendi çevresiyle istikrarın dostluğu ile uyumlu bir süreç içinde kendi patikasını oluşturacağına tanıklık eden birisiyim. İnsanın serüveni yine insanın istikrarlı yürüyüşü, tabiatın dengelerine gösterdiği uyum kabiliyetiyle ortaya çıkar…

 Metin ile arkadaşlık uyumunu çeşitli badirelerden sonra iyi bir seviyeye getirdik. Güven veren paylaşımlarımızın koşullamalardan uzaklığı insan bedeninin kemik, et, kan parçasından oluşmasından öte ruhun hafifliğini, tüy uçuşunun sessiz huzurunu getiriyor bize.

  Yıllardır tekrarladığımız Kumbağ Tepesi, oradan Marmara Denizinin izlenecek oluşu; Marmara, Hayırsız Ada seyirleri kaçınılmaz bir çağrının heyecanı içinde davet etti bizi. Teklif kimden gelirse gelsin, söz konusu tepe olunca, tepenin gün ile geceye akacağı zamanın yolculuğuna çıkma kararı hemen verilir. Mazeretler ve koşullar nazikçe bir kenara itilir…

 Köftelerimiz, içeceklerimiz, dürbün ve fotoğraf makinemiz sırt çantamın güvenli ev sahipliğiyle toprak, kekik, çam, yosun kokan tepe ile buluşmamızı sağladı. Her şey bıraktığımız gibi; küçük çiçekler yağmurdan sonra tekrar açmış. Lila, sarı, pembe renginde, yeşilin farklı tonundaki bitkiler sonsuza büyük şükran sunar gibi “hoş geldin” diyorlar bize.

  Bir kor parçası, devasa bir görüntü; uzayda yüzen bir cisim; dokunacağımız kadar yakın; gök ile denizin birleştiği yerden yükseliyor…

  Masalımsı bir görüntü diyorum Metin’e. Metin, “gerçekten de dostum, masalımsı bir görüntü…” Uzayın bonkör yüzü, hemen üzerimizde milyar yaşında, milyarlarca yıldız; ışıl ışıl… Kimisi çoktan yok olduğu halde, uzaklığının hatırına ışığı hâla varmışlar gibi rol kesip, yıldız görüntüsü içindeler…

 Ayın on dördü, dolun ay; büyük görkemiyle ağır ağır yükseliyor gökyüzünün muhteşem desteğinde. Işık yolu Anadolu’dan bize kadar; Trakya topraklarına kadar geliyor. Küçük tekneler, küçük nafakaları peşinde; çapariden dönenler ve gecenin deniz ile sarmaş dolaş olduğu ıslak yüzeye küçük motorlarıyla ilerleyenler; met ve cezir dalgaları gibi; kimi limana giriyor, kimi limandan denize açılıyor…

 Zeus hâla İda Dağının tepesinden bakıyor mu bilemiyorum. Athena, zekâ öğretileri peşinde mi yine? Şüphesiz ay Tanrıçası Bendis bizi izliyordur… Şarap Tanrısı Dionyssos’un hatırına yudumladık içkilerimizi. Deniz Tanrıçası Amphitrite’ye gece kadar sessiz selam gönderdik. Gece Tanrıçası Nyks’a, dinginliği, yenilenmeye yaptığı katkı, ay ve yıldızları ortaya çıkarttığı için teşekkür ettik.

 En azametli gök Tanrıçası olmalı; sonsuzluğa açılan o büyük boşlukta, hâkimiyet kurmuş olmanın büyük gururu ile Uranos gülümsüyordur yükseklerde bir yerde.

  Neşe Tanrısını Risus’u akıldan çıkarmadan, Nazım’ın dizeleriyle dolunay ve ışık yoluna, oynaşan yakamozlara katıldık;

  Bir ucu kuyuda kaybolan rüzgârlı bir şosede
  Bana doğru yaklaşıyor kavuşma saatimiz yalınayak.
  Yüzü saçlarıyla örtülü kavuşma saatimiz.
  Bir de ağır yürüyor ki delirmek işten değil.

 
    Güven Serin / Arşiv 



 










Hiç yorum yok: