28 Kasım 2013 Perşembe

EĞER


Kamera; Metin   Ganoslar 

Badem ağacı ile sohbet...
Tepelerin rüzgarıyla döllenir
Yamaçların yudum sularıyla

EĞER!

  Şair ve yazar Rudyyard Kippling’in “ Eğer “ şiiri, beden heyecanımızın o muazzam ateşi sönmeye başlamışsa veya sönmüşse, bize bir kurtarıcı olabilecek, tüm zamanlara ait bir ilaç, şifa kaynağı gibidir.

  Eğer yaşam bizim için önemliyse, ara renkleri, ara mevsimleri algılamaya başladıysak, bu şiiri hatırlamak, gün içerisinde birkaç kez okumak, yorgun bedenimize küçük bir esinti, bir bardak yaşam suyu olarak akacak ve süzülecektir.

 Rudyyard Kipplign tüm zamanlara sesleniyor;

 “ Etrafında herkes şaşkına dönmüş, yollarını şaşırmış ve bundan seni mesul tutarken, sen kendi tuttuğun yoldan ayrılmaz ve başını dik tutabilirsen,

 Eğer beklemeyi bilir ve beklemekten yorulmazsan,
 Başkaları seni aldatırken, sen yalanla iş görmezsen veya onlar

Senden nefret ederken, sen nefret etmeye yanaşmazsan ve bütün bunlara
Rağmen fazlasıyla iyi görünmez ve fazlasıyla hakimane konuşmazsan,

 Rüya görebilir, fakat rüyaların kölesi olmazsan,
 Düşünebilir, fakat düşüncelerini hayatının esas gayesi yapmazsan,
 Eğer zafer ve yenilgiyle karşılaşabilir ve bu iki boş şeye karşı aynı

Şekilde kayıtsızca hareket edebilirsen,

 Söylediğin hakikatlerin reziller tarafından akılsızları aldatmak için

Değiştirilerek kullanıldığını işitmeye tahammül edebilirsen,
 Veya yapmak için bütün hayatını verdiğin şeylerin bir an içinde
Yıkıldığını görür de tekrar eğilir, yorgun vücudun ve yıpranmış aletlerinle
Onları yeniden yapabilirsen,

 Hayatta elde ettiğin bütün kazanç ve başarıları bir yığın yapar ve
Hepsini bir yazı-tuğra bahsi ile feda edebilirsen ve kaybeder, sonra da
Baştan başlayabilirsen ve bütün tahlilsizliklerini unutup kimseye ondan
Bahsetmezsen,
 Eğer kalbin, sinirlerin ve kasların bitmiş, içinde yalnız dayan, diyen
İradenden başka bir şey kalmadıysa ve son onları tekrar çalıştıra bilirsen,

 Krallarla gezer, sağduyunu elden bırakmazsan,
 Herkesle konuşabilir, fakat faziletini muhafaza edebilirsen,
 Ne düşmanların ne de dostların seni incitebilirse,
 Herkes sana güvenebilirse, fakat bu güven de sınırsız olmazsa,
 Eğer sen ömrünün her saatine tam 60 dakikalık değer verebilmişsen,

 İşte o zaman içindekilerle, beraber bütün dünya senin olur, hatta
Bunlardan da daha üstün, sen bir insan olursun oğlum.”

  Güven Serin 
  


26 Kasım 2013 Salı

BİR AVUÇ YAŞAM


Kamera; Güven-İstanbul


BİR AVUÇ YAŞAM

  Her şey bir avuç yaşam için; uğraşlar, didinmeler, didişmeler, ölümler ve öldürmeler… Kurnazlıklar, hilebazlıkla, yokluklar ve yok oluşlar; sadece bir avuç yaşam için… İşin garibi, ölmezlik hastalığına yakalandığımız için, her ölüm, her yok oluş, ardından kalıcı bir gurur içinde baktırıyor bizi. Sanki hiç tükenmeyecekmiş-iz gibi…

  Gün tatil günü; Tekirdağ şehri sokakları, caddeleri sakinliğin, tenhalığın içinde; öğretmen evine geldim. Bahçenin kuzeye bakan kısmı gölgelerin dondurucu rüzgârıyla şenlenirken, güneye bakan kısım, güneyin sıcak güneşiyle ödüllendirilmişti. Boş masa ve sandalye bana sunulan en güzel hediye gibi geldi. İçeri geçmektense dışarıya, güneyin güneşiyle ısınmış tarafa oturdum. Bayram, çayın taze olduğunu söyledi. Bir fincan çay ve güneşin bedenime dokunan ışınlarıyla ruhumun dans etmesi başladı.

 İç huzurun motorları çalışmaya başladıysa, erişilmezliğin düşleri de ses vermeye başlar. Ve güneşin aydınlatıp, gölgelerin soğuk olduğu sonbaharda, hiçliğin hastalığına kapılmadan çalışan sessiz motorlarımın düşleriyle dinledim mızıka çalan kız çocuğunu. Yanında uzun saçlı bir oğlan çocuğu flüt ile eşlik ediyordu; gözlerindeki parıltılar, bütün çocuklar adına kazandıkları mutluluğun zaferini anlatıyordu.

 Irkların, sınırların, onurlu ve onursuz destanların hiç bitmediği, ağıtların hiç susmayacağı dünyada; insanlığın evrenin bir parçası olduğunu ve evrenin çok kocaman olup herkese yeteceğini haykırıyorlardı; mızıka çalan kız, flüt çalan erkek çocuğu ardında koşturarak yürüyen diğer küçük çocuklar; sarı, siyah, beyaz diye bilinen el ele tutuşmuş küçük şeyler…

  Çay ve güneş yudum yudum akıyordu bedenime. Güneşin güneyden, rüzgarın kuzeyden estiği vakitte öğretmen evi bahçesi insan kalabalığı ile doldu. Bir siyasi partinin başkan aday adayı ve üyelerine verdikleri sabah kahvaltısı bitmiş dışarıdaki güneşin ışınları altında birbiriyle son kulisler yapılıyordu.

 Günün güneş ve bedenimle olan iç huzurun sessiz motor seslerini dinlemeyi bırakıp, siyasi partinin kalabalık topluluğunun birbiriyle olan ilişkilerine odaklandım. Siyasetin erdeminde olan sırıtmalar, ne kadar uğraşsalar da gülmeye dönüşmüyordu. Kimilerinin geri planda kalması, kimilerine verilen samimi işaretler daha bir mutlu görünmelerine neden oluyorken, kuzey rüzgarına kapılmış, soğuktan donmuş gibi donuk bakanlarda vardı; çünkü siyaset her an sürprizleri, kayırmaları, kanmaları ve aldanmaları da torbasında taşır; övülürken yere batıyor olabilir, batıyorken büyük talih kuşu başınıza kocaman bir şey bırakabilir…

 Siyasi partinin üyeleri ve aday adayı gürültüleri arasından sıyrılıp kendi huzurlu yalnızlığına döndüm. Sırıtmanın mecbur olmadığı, davet edilip, edilmeme, öne çıkıp çıkmama korkusunun yaşanmadığı masamın üzerinde bulunan derginin içinde bulunan yazar ve şairlerin büyük döngü içinde insan aklının evreni sorgulayan, evrenin içinde dans eden arayışlarına yakın olmanın mutluluğunu; bir havuç yaşamın henüz elimden kaçmamış olduğunu bilerek sessizce ama büyük çığlıklar atarak haykırdım;


 Ey yaşam; yaşam hakkını elimde tutmamın bilincine sahip olduğum için, bir tarafta kuzey rüzgarı dondururken, bir tarafta güney ışıkları ısıtıyor; soğuk ile sıcağın arasındaki ılıklığı bana gösterdiğin için minnet ile selamlıyorum; bir havuç suyu yüzüme her vuruşta duyduğum minneti; bir avuç yaşama bırakıyorum… 

 Güven Serin

25 Kasım 2013 Pazartesi

AYIPLARA SIKIŞMIŞ YAŞAMLAR


Kamera; Güven  Ganoslar

Tabiat, insan icadı bütün ayıpları temizler;insanın çok
ötesindeki zamana ve zamansızlığa geçiş yaparak..

AYIPLARA SIKIŞMIŞ YAŞAMLAR

Bu zengin diyarda, bitmez denen denizlerin bittiği güzel topraklarımızda, sularımızda kirlendi, balıklarımız da bitti… Şimdi Norveç’in uskumrusuyla besleniyoruz; büyük gelişmeler, ilerlemeler adına…

  Gerçeklerle yüzleşmek ayıpların en ayıbı; erkek kadınına sokuldu ve onu sabahın ilk tazeliğiyle öpmek istedi. Kadın, hoşlansa da önce açık olan camın perdesine baktı; perde de açıktı. “Görecekler, utanmıyor musun?” diyerek, hoşluğun bedeniyle kaçtı.

 Kadın, keyifli bir akşam yemeğinden sonra midesinin keyif alması adına ; “af edersiniz” diyerek geğirdi. En doğal yaşam biçimlerimiz büyük insanlık nezaketi adına “AF” dileyerek yapılıyor. Bedenin diğer yerlerinde biriken gazların dışarı salınması ise çok büyük ayıp; hem kokusu, hem de sesi var…

 Her canlının boşaltım sistemi vardır. Tıpkı üreme sistemleri gibi. Boşaltım sistemimiz herhangi bir arıza ile yeterince sağlıklı olmadığı takdirde bütün hayat durur; ne yediğimizin, ne içtiğimizin ne de sevinçlerimizin bir anlamı vardır. Ortaya çıkan şey; büyük bir acıdır…

 En doğal olayları; gaz çıkarmaları, beden enerjisi adına açığa çıkan her türlü atığı; büyük ayıplarla gizleme ustası gibiyiz. Ayakyolu, Küçük su, Memişhane, Abdesthane, Lavabo ve daha bir sürü isimler demeyi büyük nezaket görürüz de esas ismiyle büyük ayıplar nedeniyle yüzleşemeyiz.

 Kadın ölümlerini, hızla artan intihar vak'alarını, şiddet ve ayrılık olaylarını sorgulamak şöyle dursun, ayıplamayız bile. Ama küçük bir geğirmenin affını ister, en doğal gazımızı, vücut atığını gizlemek için bir dereden su getiririz; ayıplara sıkışmış yaşamlar kendi gizli kültürünü oluşturur.

 Öğrencisine tacizde bulunan eğitmenler, yöneticiler; küçük çocuğa sarkıntılık yapan büyük görünüşlü insanlar-insancıklar, sorgulanmaz da hafif bir yel gibi ortaya çıkan en değerli vücut hareketleri büyük bir af haykırmasıyla nezaket gereği saklanır, gizlenir; yok sayılır…

 Yatağa girmeden önce yıkanmak yerine, sadece zorunlu işler yüzünden yıkanmayı; insanlık gereği iyiliği aramaktansa, sadece günahların, korkuların ve hücrelerin soğuk duvarlarının sıkıştırmasıyla insan olmanın büyük ayıbı sorgulanmaz da, bir geğirmek büyük bir af isteğiyle sorgulanır ve gizlenir.

 Yönetici olur olmaz, yetkiye kavuşur kavuşmaz sekreterine sulanmanın erdemini, büyük heyecanını yaşar da, her şehirde pıtrak gibi biten dershaneler, tüketim yerleri, bankaların bitmeyen yüksek karları, doymayan iştahları düşünülmez! Şehirleri daha insanlaştıracak, daha uygarlaştıracak pavyonların, gazinoların, eğlence yerlerinin en az okullar, marketler, bankalar, adalet kadar gerekli olduğu düşünülmez de, bir geğirmenin, gaz çıkarmanın özrü dilenir.

 Ayıplara sıkışmış yaşam biçimlerine daha neler neler gizlidir. Yorganı kaldırmak ayıptır; her şey yorgan altında önem kazanır. Bakmak, konuşmak, kendi sesini erotizmin içinde duymak bile ayıptır.

 Şimdi ne kadar ayıplara sıkışırsak o kadar gelişmenin, teknolojinin uzağında olup tüketime adanmış kurbanlar olduğumuzu hiç düşünmeyelim. Nasıl olsa insan bolluğu içinde yaşıyoruz; birkaç kişi ölmüş, birkaç kişi bitmiş, tükenmiş, yok olmuş; önemi yoktur; kadere, aklın akılsızlığına sığınır, ayıp olmasın diye hakkımızı da helal ettikten sonra ardından kurnaz bir gülümseme yapıp, hiç ölmeyen, hiç hata yapmayan, sürekli çöpleri hasır altına süpüren büyük temizlikçinin alın açıklığıyla kapkara düşünceler içinde beyaz görünme telaşını yaşarız…

 Güven Serin

  

23 Kasım 2013 Cumartesi

ÇAĞIN VİCDANI


Kamera; Güven   Ganoslar Kamp Zamanı...

ÇAĞIN VİCDANI

  Onun için adaletsiz dünyada bir adalet savunucusu, diyorlar. Çağının tanığı ve vicdanı… Yüzüncü doğum gününde unutulmak yerine sürekli hatırlanarak anılan kişi Albert Camus’tur. Çağının tanığı, çağının vicdanı olan kişi…

  Ali Bulunmaz köşesinde Albert Camus’u anarken, bir de Ludwig Wittgenstein’den bir söz paylaşıyor;

 “ Filozof, sağlıklı insan anlığının kavramlarına ulaşmadan önce, anlık hastalığını benliğinde iyileştirmek zorunda olan kişidir. Nasıl yaşamın içindeyken ölümle çevriliysek anlığın sağlığı içindeyken de çılgınlıkla çevriliyiz.”

 1930’lu yıllarda Erich Maria Remarque tarafından yazılmış olan, savaşın anlamsızlığını gözler önüne seren Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok filmi ve kitabı 1933 yılında yasaklanmış ve yakılmıştır. Bağnaz öğretmenlerin kendilerine empoze ettiği militarist duygularla savaşa katılan Alman gençlerin, savaşın acımasızlığı altında ezildiklerini, canlarını kurtarsalar bile ruhlara açtığı derin yaraları anlatır.

 İnsanın savaşı her devirde sürer; bitti denilen, büyük sükûnun başladığı sanılan zamanlarda bile… Savaşlar sürerken, ister top-tüfek yaraları, ister ruhsal yaralar; hepsi insan denen canlı ile birlikte tabiatı da, tabiatta bulunan canlıları da yok eder.

 Evren, evrenin içinde bize sunulan yaşam ve yaşamı şekillendiren büyük yaratıcı, bütün bu çelişkiler, acımasızlıklar içinde dahi gönüllü savunucuları, her dönemin vicdanlarını ortaya çıkartırlar. Albert Camus’da öyle bir vicdan, öyle bir filozof ve yazardır işte.

 Savaş çıkartıcıların her zaman soylu ve kahramanca mazeretleri vardır. Bitmek bilmeyen genişleme isteği, ele geçirip akla hayale sığmayacak kadar delilik seviyesine çıkan hükmetme kahramanlığı hiçbir zaman ele-avuca sığmayacak kadar kışkırtıcı duyguların ölümsüzlüğü ile nesilden nesle geçer. Tıpkı, mikroplar gibi; siz tam yok olduğunu sandığınız bir zamanda, derin uykularından uyanırlar ve büyük saldırılarına başlarlar; belki de büyük tabiatın en büyük oyunu budur insanlığa; öldürmek… Büyük acılarla, ağıtlarla sulamak, beslemek besine aç olan toprakları…

  Ali Bulunmaz Camus ile ilgili açıklamalarına devam ediyor;

 “ Camus, zamanının eksikliklerini, çöküntü ve yozlaşmışlığını sezmiş; bu yolda, sorunların giderilmesine dönük bir kapı aralamaya çabalamıştı. İnsanın düşmüşlüğünün nedenlerini, ona göstermeye çalışıp çözüme giden yolun kilometre taşının anlayış olduğunu söylemişti. İnsanın insan olma koşulları, bu kavramlarla koşutluk içindeydi. Bunu vurgulamasından dolayı Camus, ÇAĞININ VİCDANI ve TANIĞIYDI.”

 Şüphesiz çağın vicdanı ve tanığı olmak zordur. Bazen dayanılmaz acılar verir. Soluğunuz kesilmek istenir. Nazik uyarılar sertleşir; gün ışığı perdelenir. Sizi her koşulda tanıklık yapmaktan geri bırakacak yollar denenir. Her çağda farklı denemeler, devletin içindeki yuvalanmış, kendilerini devletin, milletin yerine koymuş, böyle olduğuna inandırarak büyük insanlık düşmanlığı yapmış kişiler tarafından tercih edilmiştir.

 Camus çağının tanıklığını yaparken şu şekilde haykırır;

 “ Hiçbir şeyin anlamı ve değeri yoksa insan nasıl var olabilir? İdeolojiler çağı olan yirminci yüzyılda ve bununla birlikte çağımızda, insanları öldürmenin haklı çıkarılışın karşısında nasıl durula bilinir?

 Doğuştan bir tek yatkınlığım var. Ben, insan olarak mutluluk peşindeyim; sanatçı olarak da savaşlara, mahkemelere başvurmaksızın yaşatmak istediğim birçok kişi var sanıyorum… Eski zamanın sanatçıları zorbalık karşısında hiç değilse susa biliyordu. Günümüzün zorbalıkları gelişti; bugünün zorbalıkları ne susmayı kabul ediyor ne de tarafsızlığı. Kendini belirtmek, zorbalıktan yana ya da ona karşı olmak gerekiyor. Bu durumda benim de söyleyeceğim şu; Ben zorbalığa karşıyım…”

 Sanırım, çağına tanıklık yapan sadece sanatçılar, yazarlar, şairler değil; çağın içinde evrensel değerleri kendinde bulan ve bu özle besleneceğini, bu özle var olacağını bilen ve hisseden her insanın duruşu; zorbalığa karşı olmaktan güç alır; şartlar ne olursa olsun…

  Güven Serin
 



21 Kasım 2013 Perşembe

OKUMA ve HAKİKAT


Kamera; Güven Ali Paşa Han-Dostlar Tiyatrosu


OKUMA ve HAKİKAT

  Okumalar arttıkça, öğretilerin düşünceleri, irdelemeleri ve fark edişleri de artar. Okumanın tek taraflısı olmadığı gibi, dinlemenin de, görmenin de olmaz. Fark ediş zanlarının ara zamanları vardır; en güzel, en görkemli, en makyajlı olmayan zamanlarda da okumak, görmek ve dinlemek esas olan hakikate bir adım daha yaklaşmamıza yardımcı olur.

  Alberto Manguel şöyle seslenir;

“ Edebiyat ideal okurlara değil, sadece yeterince iyi okurlara bağlıdır.” , “ Coğrafyamın haritası okumalarımdır. Tecrübe, hafıza, arzu, onu renklendirir ve biçimlendirir ama kitaplarım onu tanımlar.”

 Ali bulunmaz Alberto Manguel için köşesinde şu tanıtımı yapıyor;

“ Alberto Manguel, kurmaca yaratmaktan çok okumanın kendisiyle ilgilenen bir yazar. Bir yazar olmaktansa iyi bir okur olmayı tercih ettiğini, ‘yazmadan yaşayabileceğini, ama okumadan duramayacağını’ söyleyen Manguel, büyük değil, yalın ama anlamlı sözlerin peşinden gidiyor. Sevin Okyay’ın dilimize kazandırdığı ‘ Okumalar Okuması’ kitaplar ve okumanın Manguel deneyimini nasıl dönüştürdüğünü gösteren bir gezginin güncesi.

  Okumayı bilmek, saygı ve sorumluluğu da omuzlara yüklüyor. Manguel de bunun farkında. Bu yüzden filmi geriye sarıp atladığı bir şey var mı diye bakıyor. Hem kitaplarını okuduğu Borges, Manguel için önünde her dem saygıyla eğilmesi gereken bir isim. Manguel’e göre yazdıkları kadar aşklarıyla da değerli biri Borges. Bu yüzden onu bir de bu gözle okuyor kitapta. “

 Her öğreti bir sorumluluktur. Sorumluluk duygusu insan için bir yüktür. Bu yükü denkleme, yeterince anlayıp taşıma da ayrı bir dengeler bütünlüğüdür. Her canlının taşıya bileceği anlamlar, olaylar ve öğretiler sınırlıdır. Evren sınırsız görünse de, kendi içinde her galaksinin, yıldızın, gezegenin sınırları mevcuttur. İnsan da bu galaksinin sonsuz içindeki sonlu sınırlamalarıyla donatılmıştır. Eğer çıldırma aşamasına, büyük isyanın korkunç girdabına kapılmak gibi niyetiniz yoksa; damlalara, süzülmeleri ve algılayıp taşıya bileceğiniz kadar olana saygı duymayı da öğrenmeniz gerekir.

  Ali Bulunmaz’ın köşesinde Manguel’in kitabından s.299’dan bir alıntıyı da paylaşmak istiyorum:

 “ İster sıçanlara, ister diktatörlere karşı olsun, yazarlar Tanrı’nın casusu rollerinde çılgın bir adalet biçimi getirebilirler. Horatius İÖ birinci yüzyılda ‘ Agamemnon’un döneminden önce pek çok cesur adam yaşadı’ diye yazacaktı, ‘ ama hiçbirinin yası tutulmadı, hiçbiri tanınmaz, uzun geceyle örtülüler, çünkü şairleri yoktur.’ Horatius’un ima ettiği gibi biz daha talihliyiz. Bizi kurtaracak olan şiirler ve hikayeler var.

 Okumanın, öğrenmenin sınırı olmadığını aydınlığa ve bilgeliğe gelmiş her insanın tekrarladığı gibi insanın sonlu bir dünyada tam olarak ne yaptığını, niçin geldiğini de kimse anlatamaz. Bütün bilgi, düşünce ve algılarımızla düşündüğümüz zaman bu oyunu, oyunculuğumuzu büyük bir anlamsızlık üzerine oturturken, bize verilen hiçbir ödülün, zenginliğin anlamı; bizi tam olarak kurtarıp sonsuzun berrak ve kalıcı huzuruna kavuşturamaz.

 Okuma ve hakikate bir adım daha yaklaşmak için varlığınızın tam olarak ne istediğini bilmeniz gerekir. Kısa vadeli mutluluğun ve mutsuzlukların, kar ve zararların, karanlık ve aydınlığın, iyi ve kötünün, güzel ve çirkinin arasındaki muntazam dengeyi, yokluk ile varlığın sonsuza uzanan insan heyecanını ancak koşulsuzluk üzerine kabul edilen yaşam hakkı ile anlamlandıra biliriz.

 Okumanın hakikatle birleşen yolculuğunda çevreden başka kendi vicdanınız ile de başa çıkma yeteneklerini geliştirmek ayrı bir zanaat sahibi olmanızı sağlayacaktır. Gizli iç dünyanız sınırsız tünellerle, dağlar ve vadilerle doludur. Bu tünellerin anahtarı, onlar içinde alacağınız yolun aydınlığı, enerjisi okumanın, öğrenmenin sezgiler ile hakikate dönüşen kısmında saklıdır…

  Güven Serin 


19 Kasım 2013 Salı

RÜZGARIN KOKUSUNU TAŞIDIĞI KADIN


Kamera; Güven Tophane-i Amire 


RÜZGÂRIN KOKUSUNU TAŞIDIĞI KADIN

  İdealizmin pençesine düşmüş aydınlarımız, neredeyse kendilerine ait olan yaşamları, yaşam hakkını doğal bir süreç içinde tamamlayamadan göç edip gittiler. Romantizm, bu diyarlarda tıpkı gülen bir insan gibi, şık dolaşan bir kadın gibi; lüks görülür. Yani fazladan bir şeydir…

  Dans eden, şiir söyleyen; hatta kendi sesine hiç korkmadan kulak kabartan kaç insan vardır acaba? Körleşmiş utanmalar, körleşmiş öfkelerimiz; kendi mayaladığı antisosyallikler, kindarlık kök salıp güya yeşillik adına ormana çeviriyor…

 Sesimizden, soluğumuzdan, şıklıktan, gülmekten, mutluluktan, istikrardan, içsel özgürlükten korkuyoruz… İçimizde deryalar barındırmak da, deryaların da işlenmeye, fark edilmeye, ortaya çıkartılmaya ihtiyacı vardır. Bazen; çoğunlukla ömür ve ömürler yetmez… En kolay harcanan şey; bedavaya bulduğumuzu sandığımız yaşamlardır.

 Bazen merak ettiğim için, ağzından zenginlik ve parayı düşürmeyenlere sorarım; büyük ikramiye size çıksa; yani trilyonlar, ne yaparsın? Çoğu zaman aldığım cevap, inanılmaz şaşırtıcı. Büyük çoğunluk ne yapacağını bile bilmiyor. Ama ortaya çıkan şudur; büyük gösteri için, büyük büyük evler, arabalar, dükkanlar, fabrikalar hayal ediliyor…

 Şunu bilirim; bu millet altta yaşamayı, yokluk içinde yok olmamayı çoktan öğrenmiş; hatta bunun kültürünü; “çok şükür”, “beterin beteri var” sözcüklerini ağzından düşürmez. Kısacası yokluğa çareler üretir de varlığa pek çare üretemez. En fazla birkaç nesil ya gider ya gitmez; denizin suyu biter…

 Tıpkı, zenginliği, parayı sorduğum gibi her gün, gazetelerde okuduğu birkaç sözcüğü, dinlediği birkaç cümleyi ağzından düşürmeyen, ezberin, tarafgirliğin kölesi olmuşların esaretine seslensem; rüzgâr ve kadın desem! İnanın bana, söylenecek sözcük bulunamıyor…

 Sözü ve sazı elime alıp, rüzgârın ve kadının haylaz ve gezgin ruhuma bıraktığı izlere minnet duyarak konuşayım;

 Rüzgârın kokusunu taşıdığı kadın!
 Saçların savruluyor güneyden kuzeye
 Yer serinliyor, gök huzur buluyor ...

 Rüzgârın sesini taşıdığı kadın!
 Varlığın var oluş hatırına sayılıyorsa,
 Bastığın toprak, taş; mutluluktan ışıldıyor.

 Rüzgârın ruhunu taşıdığı kadın!
 Maviliğin uçsuz bucaksızlığı nasıl ürpertiyorsa,
 Öyle, kımıldıyor derinliğin okyanusunda.

 Dans etmekten, şiir okumaktan, el ele tutuşmaktan, kendi sesimizi bile ahenk içinde duymaktan korkuyorsak; rüzgârın, yağmurun, toprağın kokuları bir şeyler taşımıyor, ifade etmiyorsa bize; ne yaşar, ne yaşamazlığın büyük hiçliğinde çok büyük kargaşaların teslimiyetinde sadece mülkler ile verdiğimiz kavgaları yüceltmek; hiçbir zaman bana göre olmadı; olmayacakta…

 Bir yaşam, yaşam hakkı verildiyse bize; gülümsemenin, mutluluğun, şıklığın, dürüstlüğün, sadeliğin, olduğumuz gibi olmanın, hatta biraz çocuklaşmak, çocukları anlamaktan da geçtiğini bilmek güzel şey; pek de insanca…

  Güven Serin

  

18 Kasım 2013 Pazartesi

TRAKYA ÖLÜYOR MU?


Kamera; Güven  Barboros-Tekirdağ

Eskimişliği, viran-lığı da severim ben;
yeniliği,tazeliği sevdiğim gibi...

TRAKYA ÖLÜYOR MU?

  Uluslararası Tekirdağ Fotoğraf ve Belgesel Sinema Festivali kapsamında katılmış olduğum gecede gördüğüm, izlediğim, işittiğim öğretiler karşısında büyük hazlar duyarken, büyük korkular da hissettim.

  Ali Çıtak emekli bir tarih öğretmeni olmanın yanında muhteşem doğa fotoğraflarıyla, özellikle Gala Gölü çevresinde yaşayan kuşlarla yaptığı muhteşem çalışmaları tabiatın zenginliğini, renkliliğini, güzelliğini hissettirerek gösterdi.

  Filiz Balaban’ın Nepal çekimleri, fotoğraf sanatının doğallığını, bir parça amatörlüğünü de gösterdi. Ergün Karadağ ise KAPIMDAN isimli fotoğraf gösterisini hazırlamıştı. Şüphesiz her çalışma emek ister. Sabır ister. Ama en önemlisi insanı o emek ile buluşturan esas heyecanı veren sezgileri de ister…

 Ergün Karadağ plaketini alırken küçük bir konuşma yaptı. Belki de bu küçük konuşma neredeyse insan denen canlının bir yaşam unutmayacağı anlam yüklüydü. Karadağ konuşmasında şu sözcükleri ifade etti;

 “ Fotoğrafçılık işi, sanatıyla uğraşmak için illa çok uzaklara gitmek, çok pahalı bir makine almak gerektirmez. Çok yakınınızda, çok ucuz bir makine ile bile yaşamın tanıklığını yapabilirsiniz. Hepimizin, penceresi, kapısı vardır ve bu pencerelerden, kapılardan yaşamlar akar.”

 Sanatçı sadece sanatıyla değil, gerektiği zaman ön açıcı konuşmalarıyla da toplumunun önünde yer alır. Ergün Karadağ’ın fotoğraf sanatı, insanın yakınındaki güzellikleri fark ettirme adına yapmış olduğu kısacık, ama çok önemli konuşması için teşekkürümü sunuyorum.

 Gecenin en önemli gösterilerinden birisi de TRAKYA GÖKYÜZÜ İLE BULUŞUYOR çalışmasıydı. İlk önce Trakya ve çevresinin harika güzelliklerini havadan çekilmiş fotoğraflarla izledik. Güzellikler her insanın ruhunda bir şeylerin açığa çıkmasına neden olur. Tıpkı çirkinliklerin de insan ruhunda bir takım şeylerin yok olması, kapanması gibi; tam tersine bir hüzün, bir tutsaklık, korku yaratır.

  Tekirdağ Doğa Sporları ve Havacılık Kulübü olarak yapılan çalışmaların bir bölümünü izledikten sonra, çevre bilincinin, sivil dernekçiliğin, ilgi ve alakanın önemini ürpererek gördüm. İsterse bir kişi olsun; yaptığı işe inanmışsa, siyasetin gölgesinde, ticaretin yüksek karlarında dolaşmıyorsa; ortaya bir bölgenin kaderini değiştirecek işler çıkartıyor.

 A.Hamza Günalan ve arkadaşlarının yapmış oldukları çalışmalar belki de tarihe çok önemli birer belge niteliği, bugünü yarınlara bırakmakta çok önemli bir dönüşüm, fark etme çalışması olarak hatırlanacak. Havadan çekmiş oldukları fotoğraflar ve videolar çevremizin; ormanlarımızın, derelerimizin, nehirlerimizin, dağlarımızın TRAJİK durumunu da ortaya çıkartmış.

 Taş Ocaklarının büyük çevre kıyımı ancak havadan çekimlerle tam olarak görülebilinir. Hamza Günalan ve arkadaşları da büyük bir doğa bilinciyle bu işi havadan görüntülemişler. Görüntüler tam bir facia… Tuğla Ocaklarının doğayı yara bere içinde bırakışı, taş ocaklarının bitmeyen çılgın doğa tahribatları; Sanayi atıklarının kirlettiği derelerle Ergene nehrinin ölümü; simsiyah görüntüler içinde akan, kokan ve toprağa karışan artık ismi nehir ve su olmayan büyük kötülüğün lanetli süzülüşleri…

 Bu çalışmalara önemli katkı yapıp sunumda konuşan A. Hamza Günalan ellerindeki belgelerin yetkililere ulaştığını, Tekirdağ Valisi tarafından da yakın ilgi ve alaka ile bu devasa sorunların ilgi ve sorumluluk bilinciyle takip edildiğinin hatırlatmasını da yaptılar.

 Hantallaşmış bürokrasi, hiç ölmeyecek sanılan tabiatın yıllardır ölüme terk edilmesi ve artık pisliğin siyah yüzü, kokuların en iğrenci saklanamaz oluşu ve büyük ölümlerden sonra insanların bir parça ilgisini; büyük yeminlerle halklarına kurban olacak yöneticilere, memurlara belki de yüksek bir ilahi uyarı, kurumlaşmış geleceğini düşünen bir insan aklı ile bilincini uyandırır; böyle düşünerek bir parça mutlu olma, ümit ekme çabası içindeyim.

  Güven Serin





16 Kasım 2013 Cumartesi

DÖNÜŞÜM


Kamera; Güven Tophane Amire 

DÖNÜŞÜM

  Dönüşüm, Franz Kafka’nın eserinin ismidir. Dönüşüm adlı çalışma, edebiyat üzerine çalışma yapanlara göre; “, “anlatım sanatının gerçek anlamda doruklara ulaştığı bir yapıttır.” Küçük burjuva çevrelerinin tiksindirici aile ilişkilerini, en ince ayrıntılarına kadar irdeleyen anlatı, aynı zamanda genelde toplumun kalıplaşmış, işlevini çoktan yitirmiş olan akışına bilinç düzeyinde başkaldıran bireyin tragedyasını dile getirir.”

 Kafka’nın eserindeki başkahraman Gregor Samsa’nın başkalaşması, bir böceğe dönüşmesi, salt bir çarkın dişlisiyken, boyun eğen, kuralların, geleneklerin içinde sessizliğe gömülü yaşarken, değişim geçirdikten sonra böceğe dönüşmesi ve böceklerin yazgısı olan dışlanma ile karşı karşıya gelişini de anlatır.

 Kafka’nın kahramanı Gregor Samsa ve ona benzer yaşamlar, bir böceğe dönüşüm olmasa da, yaşam serüveni içinde değişen, kaybeden, zayıf ve hasta duruma düşen milyonlarca insanın başına gelebilecek, hatta gelen şeyleri edebi bir dille ama gerçeğin esintisini bedenimde hissederek okudum.

 Yazarlar, şairler, ressamlar işte bu yüzden önemlidir; toplumun yitirilen insani değerlerini, makineleşen, ruhunu kaybeden; değişimler karşısında bütün metanetini, merhametini, sevgisini kaybedip, öfkesine, basit günlük çıkarlarına kul-köle olabileceğinin işaretini, senaryolarını anlatırlar.

 Gregor Samsa’nın bir sabah uyanınca her sabah yaptığı gibi telaşla kalkıp işine gidecek trene yetişmek isteyince böcek olduğunu öğrenip gidememesi, böcek haliyle ailesi tarafından dışlanması muhteşem bir geçit töreni gibi beynimde, benimle birlikte şehrimin sokaklarında, caddelerinde, girdiğim marketlerde, spor yaptığım kortlarda, sohbetlerimde; hemen hemen her yerde…

 Girmiş olduğum marketten alış-veriş yaptıktan sonra alışa geldik hızla dışarı çıkma girişimim gerçekleşmedi. Hemen önümde oldukça yaşlı bir kadın da çıkmak için ağır ama ürkek adımlarla ilerleme çabası içindeydi. Marketten caddeye açılan kapının sadece iki basamağı olmasına rağmen yaşlı kadın, kapının girişinde ağır yürüyen bedenini yürümez hale getirdi. Belli ki sağlıklı ve genç bireyler için çok basit olan iki basamak, onun için oldukça zor bir iniş olacaktı.

 Yaşlı kadın korkuyor olmalı! 5-10 saniyelik bekleme süresi onun arkasındakileri sanki birkaç saatlik bekleme sıkıntısına soktu. Hıza alışmış bedenim yaşlı kadının hatırına yavaşlamanın bıkkınlığı içinde ve onu rahatsız etme korkusuyla bende durdum. Yaşlı kadın, iki basamağa ayağını atmamakla ısrar ediyordu. Israrı bir süre sonra anlaşıldı; onu taşıyan ayakları, aşağı ve yukarı çıka bilme gücünü yitirmişti; belki de başından geçen kötü bir hadise yüzünden, artık daha temkinli adımlar için yavaşlamayı öğrenmişti.

 Yaşlı kadın, yoldan geçenlere yönelik seslendi;

    Evladım be bana biraz yardım edebilecek misiniz?

Bu seslenişi duyar duymaz, yaşlı kadının yanında yavaşça sıyrılıp, ilk yüz metreyi en iyi koşan şairin kahramanı gibi kadının yardım isteyen eline elimi uzattım. İki dostun, özlem gideren iki akrabanın birbirine sarılan bedenleri gibi iki elin sımsıkı sarılışı; yaşlı kadının sıcak ruhuna, bakışına inat soğuk eli aklımdan hiç çıkmayan Gregor Samsa’yı, bir sabah dönüşüm yaparak böceğe dönüşen insanı getirdi. Alışa gelmiş yaşam biçimi içinde, yaşamın diğer çığlıklarını görmeden, duymadan, hatta bilmeden yaşama kulaç atarken, derin suların fırtınalı zamanlarda baş başa kalınca, insani bir yalvarışı, yardım isteyişi irdeledim…

 Bazen beş on saniye duraklamak bile bizi ürkütüp, geç kalmışlığın içinde korku ve paniğe yol açıyor. Makinenin büyük çarkı içinde milyarlarca dişliden birisi olmayı, sürekli boyun eğip, itaat etmeyi, mahalle, gelenek, akraba baskılarıyla insan kılığından çıkıp başka dönüşümlere teslim olmayı yaşam haline getirdiğimiz ortadadır. Bütün ahlaki, insani, hukuki değerler bilinirken dahi her gün insanlar ölüyorsa, çocuklar, kadınlar öldürülüyorsa, savaş çığlıkları hiç durmadıysa; söylenecek çok şey yoktur…

 Bende Gregor Samsa’yı, ona ruh veren Kafka’yı bilmenin insani huzuruyla Aşiyan mezarlığında büyük bir sükût içinde sevdiği İstanbul’a, boğaza bakan Attila İlhan’ın İstanbul Ağrısı şirini mırıldanmak istedim;

Sen eğer yine İstanbul’san
Aldanmıyorsam
Yakaları karanfilli ibneler eğer beni aldatmıyorsa.
Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
Yine senin emrindeyim.
Utanmasam
Gözlerimi damla damla kadehime damlatarak
Kendimi yani şu bildiğin attila ilhan’ı
Zehirleyebilirim.

 Güven Serin  







13 Kasım 2013 Çarşamba

ZAFERE HÜCUM


Kamera; Güven  Ganos Gökleri; Tanrıların ve Tanrıçaların Diyarı.


Kamera; Güven Ganoslar; iç içe geçmişliğin ve
sonsuzu hayal eden insanın sonlu oluşunu anlatan tepeler.


ZAFERE HÜCUM

  Zafer deyince akla en yüksek kazanmalar gelir; büyük savaşların büyük zaferleri… Tarihi derslerinde ezber ve taraflı anlatımlar sayesinde sadece zaferlere hayranlık duyar, yenilgileri okumaktan, öğrenmekten korkardım. Çünkü yenilgiler, yenilenler irdelenmez ve sevilmezdi…

  Tıp bilimi nasıl mikroplara çok şey borçluysa, zafer kazanmış insan da, yenilginin düşmanına çok şey borçludur. Din adamları dinlere, çiftçi toprak ve yağmura; avukatlar ise suç ve suçlulara çok şey borçludur.

 Şu an özlenen, ideal olan yaşamı oluşturduğumuzu düşünsek, birçok mesleğin kendiliğinden yok oluşuna da tanıklık ederiz; bir insan ölür, onlarca insan ağlar; hüzün töreni içten içe akar durur. Bir insan ölür, onlarca insan o sayede geçimine katkı yapacak parayı kazanır; mezar kazıcılar, kefen üreticiler-satıcılar, ölü yıkayıcılar, ağıt yakıcılar, pilavcılar, lokumcular, ayrancılar, din adamları…

  Zafere Hücum Eylül ayı içerisinde gösterime giren filmin ismidir. İki Formula pilotunun kıyasıya rekabeti; ikisinin de istediği tek şey; ZAFER…

  İki pilot, İngiliz olanı James Hunt. Avusturyalı olanı ise Niki Lauda. Sinemanın önemi hiç şüphe yok ki tartışılamaz. Bu önem ne kadar çok emek, doğruluk, felsefe ve yaşamın içinden konularla süslenirse o kadar muhteşem bir esere dönüşür.

 Zafere Hücum filmi, sinemanın var oluş ve var olma gerekliliğini çok iyi anlatıyor. Seslerin, görselliğin, konunun, dramın, biyografinin, aksiyonun insanı coşturan, düşündüren önemi… Bu filmde hepsini bulacaksınız. Hafızalarınıza iki isim; James Hunt ve Niki Lauda kazınacak. Filmin geçtiği 1976 yılına bir başka saygı ile bakacak o yılların yaşanmışlığı üzerine hürmet ile eğilecek-siniz.

 Büyük laflar peşinde koşan ülke yöneticilerinin sinemaya yeterli önem vermeyişini, büyük sıkıntı çeken ve bir türlü iktidarın yüksek mertebesine uzak duran muhalefetin sinema sanatını anlamamış olmasını esefle karşılıyorum. Sinemaya en iyi önemi şüphesiz büyük ticaret firmaları verdi. Sinema seyircisinin bilinç altına kazıdıkları markaları; reklâm mesleğinin büyülü gösterisiyle adeta ölümsüz yaptılar.

 Ülkemin yöneticileri, siyasetçileri; hatta ülke insanı uzun vadeli yatırımları, yüksek ve kalıcı gelişmelerin sabırlı yolculuğunu pek sevmezler. İthal etmek, ezberlemek hatta aşırmak varken…

 O yüzden ülkemin zenginlikleri de birkaç nesilde bir el değiştirir. Boğazın yalılarını ve sahiplerini incelediğinizde, yıllara sarkan iş yerlerimizin azlığına, icatlar yolunda dünya sıralamasına, yaşam koşullarına, kadına, çocuğa, yaşlıya verdiğimiz öneme baktığınızda gerçeğin en gerçeği ile karşı karşıya gelirsiniz.

 Zafere Hücum filmi zaferlerin tek başına yeterli olmadığını da anlatıyor. Rekabetin iyi bir rakiple anlam kazandığını; iyi bir rakip-düşman olmadan zaferin anlamının da, büyüklüğünün de iyi ve kalıcı olmayacağının da önemini gösteriyor.

  Zafere Hücum filmi bol hareketin yanında müziğin, saatte 275 km hız yapan yarış araçlarının da insan zekâsı ile teknolojinin, fiziğin, matematiğin, kimyanın büyük gösterisini sunuyor.

  Bu film insan denen canlının ölüme meydan okumasını, asi, korkusuz ve biraz deli olmanın yanında her daim insanlığın büyük saygısına, sevgisine muhtaç duyacağını da anlatıyor. Gerektiğinde yenilgilerin büyük şerefine önem vermeyi, yaşam sanatı içinde hiçbir şeyin insanın içtenliği ile huzura erişmesinden daha önemli olmadığını da bula bilirsiniz Zafere Hücum filminde.

 Bu güne kadar hiçbir zaman Formula 1 yarışlarını izlememiş, o yarışlara can ve ruh katan yarış arabalarını, yarış pilotlarını yakından tanımamış olmanın hüznünü, geç kalmışlığını ve cehaletini de Zafere Hücum filmiyle hissettim.

 Kısacası emek harcanan, önemsenen, ciddiye alınıp o işin hakkını verdiğimiz her iş, meslek, uğraş; kendi güzel, onurlu hikâyesini doğuruyor. Sinema bu doğuşları; geçmiş ile gelecek arasındaki bu anda bize sunuyor; minnet ile önünde eğiliyorum sinema sanatının ve bu sanata katkı veren her canlının…

  Güven Serin


12 Kasım 2013 Salı

KIŞA BİR ADIM KALA


Kamera; Güven Ganoslar-Uçmakdere-Tekirdağ


Kamera; Güven  Uçmakdere-Ganoslar

Batı Pistinden atlayan bir sporcu; güneş gibi
süzülüyor günün içine.


Kamera; Güven  Renkler ve ışık; ne güzel;
bahar oyunu;saflığın çocukluğunda... 


Kamera; Güven Ganoslar;yapraklar renk töreni içinde.
Zeytin ağaçları dolu dolu;yakın zamanda onlara dokunacak
elleri,yanık türküler söyleyen kızları bekler gibi...


Kamera; Erdem Ganoslar Yürüyüşü; kışa bir adım kala...


Kamera; Erdem  Ganoslar-Uçmakdere Tepeleri


Kamera, Güven   Kartalkaya-Ganos Dağları
Erdem, meşhur asası ile haykırıyor.


Kamera; Güven Kartalkaya-Bakacaktepe-Tekirdağ
Yükseklerin fatihi; Fatih...


Kamera; Güven   Yunus Usta,
her daim üretken ve hareketin içinde.


Kamera; Güven  Kartalkaya 

Erdem,tabiata minnet duygularını sunuyor; asası hep yanında;
Yunus Usta işçiliği ile.


Kamera; Güven Uçmakdere, Ganoslar-Tekirdağ

KIŞA BİR ADIM KALA

 Bol güneşli yaz sonbahar derken kış aylarına bir adım kaldı. Döngünün değişim töreni her mevsim başka güzel. Sonbahar, daha bir güzel… Güzel günleri fırsat bilip, yılın her zamanı farklı güzel olan Ganos Dağlarına gittik.

 Günlerden 10 Kasım Pazar; büyük insanın ölüm yıl dönümü… Yine sirenler haykıracak; yine nutuklar atılacak ve yine onu yok etmenin vazgeçilmez canlıları da onunla neredeyse bir asırdan beri dövüştüğü gibi dövüşecek…

  10 Kasım Pazar gününün ılık sabahı bulutlu bir günün sisli zamanına doğru yolculuk yaptık. Her zamanki gibi gezinin rehberi Yunus Usta, gezimizin şakalarına can katan Erdem ve gruba yeni katılan Fatih ile birlikte yol aldık, yeni asfalt yolun kıvrımlı, çam, meşe, kekik kokulu tepelerinde.

 Marmara, ışığın farklı oyunlarıyla oyun oynuyordu; her zamanki gibi… Güneşin kendini göremiyor olsak da denize yansıyan kırmızı ışığın görselliğini, milyarlık döngünün o muhteşem gösterisini gördük.

 Ganos Dağları sabahın ilk ışıklarıyla tazeliğin buğulu güzelliklerinin nemli yüzleriyle gülümsüyorlar. Erdem, Yunus Ustanın sürprizi olan yeni sopasına kavuştu. Oldukça güzel olan bir derviş asasına benzeyen sopa en gösterişli olarak göz kamaştırıyordu. Erdem’in yeni kavuştuğu sopası, günün, gezinin ayrı bir şakalaşma konusu oldu.

 Şehrin gürültüsü azaları azalmaz, tabiatın mistik kokuları, kendine as besteleri çıkar ortaya. Bu yolculukta da aynı gösteri; insan olan insana sunulan kaplıca şifaları gibi bedenlerimizi besleyen ruhlara bir armağan olarak verildi.

 Şüphesiz kış ayına bir adım kaldı. Bu kadar güzel günlerden sonra tabiat her an kendi sürprizlerine yapmaya başlayabilir. Yağmuru, karı, soğuğu, rüzgârı ile tabiatın muhtaç olduğu bütün oluşumları milyarlarca yıldan bu yana tekrarladığı gibi yine tekrarlayacak. Bu tekrar aynı zamanda insana; uyumu, ahengi, istikrarı, hareketi, öğrenimi ve öğretileri de anlatır…

 Gezinin başlangıcı elbet tabiatın içine girer girmez ilk çığlığını atsa bile, esas olarak Uçmakdere Köyüne gelmek ile daha netleşti. İbrahim Ağabeyin her zamanki sakin, güleç yüzlü kahvesine “günaydın” dedik. Sabah çayları, küçük kurabiyeler ile birlikte iyi geldi.

 Dört kişilik ekibimiz, taşın, ahşabın hâlâ var olup, varlıklarıyla tabiatı, tabiat severler desteklediği köyün içinden dağlara; Ganosun kıvrımlı patikalarına, yollarına yürüdük. Meşe ağaçları çoktan uykuya yatmışlar. Yaprakları ölüm sessizliğinde ölmüşlüğü en sakin haliyle huzurlu bir evin yatağı gibi serilmiş tabiatın üzerine. Ardıçlar ilkbaharın yeşili gibi hep yeşiller; bir kurtarıcı gibi, utangaç kuşlara, soğuktan donacak hayvanlara sığınak olmanın huzuru içinde; yem yeşiller…

 Toprağın, ormanın kışa yaklaşan zamanı; her taraf meşe, kekik kokularıyla sarılmış. Nadir olan kartallar, yüksekte yakaladıkları rüzgârın keyfini çıkartıyorlar; fazla çaba harcamadan sabah kahvaltısı için av peşindeler.

 İlerleyen günle birlikte bulutların arasından güneş de güne tam olarak katıldı. Neredeyse tüm gün hiçbir buluta boyun eğmedi. Kartal Kaya-Bakacak Tepe olarak bilinen yere yaklaşık dört saat sonra ulaştık. Bakışlarımız ihtiyar kayanın üzerinden iç titreten ürpertilere karıştı; aşağıda uzanan vadiler, tepeler, deniz; insana, insan olmanın bahtiyarlığını hatırlatıyor. Evrenin içinde çok küçük bir yere sahip dünyamızın o büyük kavgalarının ne kadar küçük ve önemsiz olduğunu, tabiatın kalbinde, büyük evrenin hemen altında hissetmek; insan denen canlının ne büyük acizliği olduğunu da gösteriyor.

 Var oluşumuzun eseri tabiat, tabiatın karşısında büyük istilalara, büyük savaşlara kapılıp, varlığımızı önemsemeden tüketmenin büyük kayıpları da Kartal Kaya'nın esintisiyle birlikte bedenimize ve bedenimizden fırlayacak gibi duran ruhlara yapışıyor.

 Her yürüyüş, tabiat ile her buluşma kendi anısını oluştururken, kendi hikayesini de ortaya çıkartır. Bol fotoğraf ve büyük gülümsemelere neden olan küçük video çekimlerine en büyük katkıyı veren Erdem'e, video çekimlerine doğal müziği ile katkı yapan Yunus Ustaya, varlığını çok çabuk benimseten, tabiatın doğallığı içinde çok doğal olan Fatih'e minnet, saygı ile selam ediyorum. Yürüdüğümüz patikalar, çıktığımız tepeler, mola verdiğimiz çeşme başları; hiçbirisi bizden şikâyetçi olmadı; çünkü oralara saygı ve sevgi içinde yaklaştık; kirletmedik; var olanı yok etmedik; tam aksine Bakışlarımız ihtiyar kayanın üzerinden iç titreten ürpertilere karıştı; aşağıda uzanan vadiler, tepeler, deniz; insana, insan olmanın bahtiyarlığını hatırlatıyor. Evrenin içinde çok küçük bir yere sahip dünyamızın o büyük kavgalarının ne kadar küçük ve önemsiz olduğunu, tabiatın kalbinde, büyük evrenin hemen altında hissetmek; insan denen canlının ne büyük acizliği olduğunu da gösteriyor.

 Var oluşumuzun eseri tabiat, tabiatın karşısında büyük istilalara, büyük savaşlara kapılıp, varlığımızı önemsemeden tüketmenin büyük kayıpları da Kartal Kaya'nın esintisiyle birlikte bedenimize ve bedenimizden fırlayacak gibi duran ruhlara yapışıyor.

 Yürüdüğümüz patikalar, çıktığımız tepeler, mola verdiğimiz çeşme başları; hiçbirisi bizden şikâyetçi olmadı; çünkü oralara saygı ve sevgi içinde yaklaştık; kirletmedik; var olanı yok etmedik; tam aksine Yunus Usta cebinde taşıdığı tohumları doğaya hediye etti.

 Kışa bir adım kaldı; döngü hiç bıkmadan yol alacak evrenin genişleyen sonsuzluğunda; yeni galaksiler doğacak, diğerleri batarken; insanın büyük çığlığı, aldatıcı öfkeleri, gururu yenilginin en büyüğü ile ödüllendirilecek; yok oluşla… Şimdi, şu anda, sonbaharın yok oluş törenlerini, renklerin, kokuların, esintilerin en güzel görsellikleriyle izleme vakti…

 Güven Serin
















11 Kasım 2013 Pazartesi

HAİKU


Kamera; Güven   Atlı Köşk-Sabancı Müzesi

HAİKU

 Tam olarak Haiku; tüm dünyada meşhur olan geleneksel Japon şiiridir. Dünyanın en kısa şiir türü olarak da saymak mümkündür. Dünyayı etkileyen her akımın, etkilenenleri de olacaktır. Ülkemizin şairlerinden Oktay Rıfat, Melih Cevdet Anday ve Orhan Veli de Haiku akımından etkilenmişlerdir.

 Fransız denemeci ve eleştirmen Roland Bathhes Haiku şiiri için; “ Hoşa gitmenin apaçıklığı, nedenini söyleyememem, büyülenme, hiçbir şey söyleyememe.” Ve “ Söylemenin ve söylenmiş olanın bir tür anlık, geçici ve göz kamaştırıcı uyumudur; karanlıkta ansızın çakılan kibritler.” Tanımlamalarını yapıyor.

 Hakan Cem ise Haiku için şu ifadeleri yazıyor; “ En az sözcükle, yüklü anlam ve etkiyi yakalama çabası olan Haiku’nun en önemli yanı, okuma yenilemeleri yaptıkça algılanan ve birdenbire hissedilen andır. Zihin gözünün açıldığı an. Haiku aynı zamanda, bir tabloyu göz önüne getirme, canlandırmadır da. Ayrıntıların fotoğrafını çekme sanatıdır. Haiku şakacıdır da! Günümüzde Haiku, tüm kültürlerde, anın aydınlanmasının dayanılmaz hafifliğiyle heyecanla denenen bir şiir türüdür. Kısacası haylaz bir çocuktur Haiku!”

 Lous Borges’in söylediği gibi; “ ânı durdurur, sabitler.” Haiku şairlerinin en büyüğü kabul edilen Matsuo Başo, 1644/1694 yılları arasında yaşamıştır. Hakan Cem’in çalışması sayesinde Haiku’nun insan ruhunun derinlikleriyle, doğal hayat içerisindeki tabi duruşumuzun, gözlemlerimizin, hissedişlerimizin büyük önemi olduğu ortadadır.

 Gün olmuyor ki hüzünlü, destansı, elem dolu olaylar eksik olsun! İnsanlığın aldığı yolda ilerlemeler kaydedilirken, acının da, vahşetin de insanı zorlayan, hatta utandıran biçimleri yine insan tarafından yaşama armağan ediliyor. Bu armağanlar en güzel veya en kötü şekilde de olsa, insanın yolculuğunda büyük bir itenek, güç oluyorlar.

 Sanatçılar doğallıktan, içsel sesleri dinlemekten hoşlanırlar. İçsel seslenişe kulak vermiş, bu seslenişi ilgi duyduğu zanaat ve sanatıyla ortaya çıkartmış sanatçıların en uyuşuk, en aldırmaz toplumlara bile yapacağı katkı çok büyüktür.

 Şigehisa Kuriyama, Coşkun Yerli’nin çevirisi, Hakan Cem’in anlatımıyla;

 “ Haiku dünyasında görünüm, insanlar eşyalar ve olaylar, yalnızca doğanın gelip geçen akışındaki ritimle algılanabilir, anlamlarına kavuşabilir.”

 Çok hızla tükettiğimiz doğayı biraz daha iyi anlamak için Haiku sanatını da biraz daha yakından anlamak gerekecek. Biraz daha doğal, biraz daha sakin, biraz daha hoşgörülü, şakacı ve haylaz; insan olmanın büyük erdemi, yine insanın mizahı, sanatı, felsefeyi fark etmesi, onlara saygı duyup, anlamaya çalışmasıyla yüksek mertebeye çıkıyor.

 Cevat Çapan’ın çevirisiyle Matsuo Başo, Tuniguçi Buson, Masaoka Şiki’den örnekler;

Uyan! Uyan! Benim gelen
Bana arkadaşlık edesin diye
Uyuyan kelebek

Kala kala
Kuruyan otlar kalmış
Askerin düşlerinden

Bir dağ köyü
Yığılan karların altında
Akan suyun sesi

  Güven Serin

9 Kasım 2013 Cumartesi

YETERSİZ SİYASET


Kamera; Güven Bozcaada 

Taşın,denizin,mitolojinin üzüm bağlarıyla taçlandırıldığı diyar...


YETERSİZ SİYASET

  Siyasetin, siyasi düşüncenin ülke geleceği açısından önemi tartışılmaz derece büyüktür. Demokrasiye inanmışsak, onun sevdası ile yanıp tutuşup daha özgür, daha mutlu ve bol seçenekli yaşamın içinde var olmak istiyorsak siyasete-siyasetçilere ilgi-alaka gösterip, seçeceğimiz insanları, bizi temsil edeceklerine inanarak destek vermeliyiz…

  İktidar yürüyüşünde sıkmadık el, öpülmedik yanak bırakmayan siyasetçi iktidarın gösterişli aynalarına bakınca, sarhoş edici odalarına girince kendinden geçer adeta… Mazeretlerin ardı arkası kesilmez… Ne iktidarın mazeretleri, ne de muhaliflerin mazeretleri bitmek bilmez. Hâlbuki mazeretten çok çare üretmek, çarelere ciddi somut fikirlerle destek vermek hem iktidarın, hem de muhalefetin saygınlığına, geleceğine ciddi katkı yapar.

 İktidarın büyük nimetleri, vazgeçilmez borçlanmalarıyla yapılan yatırımlar sanki yoktan var edilmiş, sihirli bir el tarafından yapılmış gibi anlatılırken, geçmiş sürekli karalanır. Geçmiş ile uğraşmanın bugüne hiçbir faydası olmadığı gibi, geçmişe saygı duyan, değer veren insanları da şüphe içinde, hüzün içinde bırakır. Muhalefetin de kendi güzel bahaneleri hep mevcuttur…

  Muhalefette hizmet veren değerli bir partimizin içinde yıllardır görev alan arkadaşım az konuşmanın acısını yakaladığı dinleyiciler sayesinde hitabet sanatına dönüştürdü. Neredeyse hep aynı tekrar, değerli ve kıymetli siyasetçi arkadaşımın da ağzından yapıldı;

  İktidar sürekli dini kullanıyor. Kömürle, unla, yağla oy avcılığı yapıyor.” Bu tür açıklamaların haklılığı yaşanan ve yaşanacak bir sürü deneyimlerimiz sayesinde doğrudur da. Sanatçının muhalif olmasını, ezilenden, kaybedenden, acı çekenden, hüzünlere boğulmuş olandan yana sanat geliştirip destek vermesini anlarım. Muhalefetin de saf gerçeğin, doğruluğun, hak ve adaletin savunuculuğunu yapıp, daha iyi yönetimler için ses çıkartmasını anlarım…

 Ama asıl anlamak istediğim şey şudur; muhalefette bulunan herhangi bir partinin iktidar olma durumu da vardır. İktidar yolunda ilerlerken, kuşkusu olanların sitem, merak dolu sorularına çok ciddi, olumlu ve yapıcı cevaplar vermesi gerekir.

 Muhalefet partilerinin, bu partiler içinde bulunan siyasetçilerin görevi, iktidarın neyle başarı sağladığı, seçmeni ne şekilde etkilediği değil, bu etkilenmeye muhtaç halkımızın yoksulluğu, muhtaçlık içinde düştüğü sebepleri ortaya çıkartıp, o sebepleri azaltmak değil midir?

 Büyük şehirlerimize kıyamet gibi göçler olurken, bu göçler sayesinde sürekli göç eden insanların yeni mahalleleri kurulurken, bu insanlara uzatılan bir el, sunulacak bir bardak su bile insanın gönlüne ekilecek bir sevgi-saygı tohumu gibidir. Üstelik bu insanlar hızla şehirleri niye dolduruyorlar; dedelerinin, atalarının ve doğdukları topraklardan niye göç ediyorlar; yaşadıkları yerler, o güzel topraklar, dağlar, ormanlar, vadiler bu insanları niye kaçırıyor diye bir derdimiz olmuyor; bu nasıl iştir?

 İnsanlarımızın zorunlu göçü iyi irdelenmese, hızla kurulan şehirlere sığınan insanların yalnızlığı, korukları ve çaresizlikleri bilimin, sosyolojinin, felsefenin ışığında incelenmez ise, muhalefet kalmak hiçbir zaman iktidarın yüzünü göremeyecek olmak demektir…

 Ülke sevdası, insanın kendi içindeki büyük mutluluk, yaşadığı ülkesine katacağı değerlerle gün ışığına çıktığı gibi kalıcılığın saygın ve onurlu ödülüyle sembolleşir… Yok, oluştan kimse kaçamaz; hiçbir birikim insana yapılan kadar kalıcı olamaz…

 Şimdi bahane üretmek değil, çözümleri bilmek, iktidarın hemen yakınında durduğunu hissetmek bir insanın, siyasetçinin ülkesine yapacağı en kalıcı, en erdemli hizmettir…

  Güven Serin 



  

5 Kasım 2013 Salı

HAYATIN HER ANINI DOYASIYA YAŞA!


Kamera; Güven
Bazen pembe,bazen mavi,bazen yeşil,bazen siyah;
bazen de renklerin başka renklere dönüştüğünü 
görürüz. Siyahı yok sayar,beyazı var ederseniz,
geceyi yok sayıp,gündüzü kabul etmişliğin
garip,kısır törenine girmişsiniz;bütün renklere
saygı ile;nazikçe selam ederek...
HAYATIN HER ANINI DOYASIYA YAŞA!

 Genç kadın yıllardır tabiatın içinde çeşitli tırmanışlar yapmış, tabiat ile arasını insan denen canlının deneyimleriyle hoş tutmuştu. Köpeğiyle çıkmış olduğu doğa gezisi onun için sıradan günlük yürümelerinden birisi gibiydi. Nasıl olduysa bir uçurumun kenarından geçerken ayağı kaydı ve aşağıya uçtu. Omurilik ve bacağında kırıklar yüzünden yerinden kıpırdayamıyordu…

  Köpeği çaresiz; bir kadının yanına, bir de üç kilometre ötede bıraktıkları araçlarının yanına gidip yardım arayışı içinde koşup duruyordu. Geceleri dayanılmaz derece ısı değişikliği neredeyse tecrübeli sporcuyu donduracak aşamaya yaklaşıyordu. Acılar içinde geçen kırk sekiz saat sonucunda kadın köpeğine sesleniyor;

Hadi git lütfen! Git yardım getir!” Köpek, dostu olan kadının çaresizliğini ve yolun sonuna geldiğini anlıyor ve inanılmaz bir şekilde içgüdüleriyle yardım aramaya gidiyor. Buluyor da. Uçurumdan aşağı düşen, yaşam ile ölüm arasında direnen kadın 48 saat sonra kurtarıldı ve acilen ameliyata alındı.

 Bir süre sonra sağlığına kavuşan kadının yaşadığı büyük travma sonucu yaşam adına öğrendiği en önemli şey; “ Hayatın her anının doyasıya yaşanacağı…

 İnsan denen canlı yaşadığı büyük kayıplara, acılara, sarsıntılara çok şey borçlu. Paha biçilmez hayatın, bize ait zamanın her anının bile değerli oluşu ancak büyük sarsıntılarla çıkıyor ortaya. Çok az insan, acı çekmeden, kayıplar vermeden o büyük hissedişi, elindeki muhteşem hazinenin farkına varır. Çoğu, iş işten geçtikten sonra, telafisiz zamanlarda; “ KEŞKE” der… Hiçbir keşke insan denen canlıyı tatmin etmez; sadece buruk bir iç çekiş ve o iç çekişin kokuşmuşluğunu duyarız.

  Her gün büyük çarpışmalar, hatta çırpınışlar yaratıp hayatımızı yaşanmaz hale getiren nice canlı ve nesne ile boğuşup büyük zaman kaybetmek yerine, kendi ölçümüzü, etki alanımızı, yapabileceklerimizi bize sunulan o değerli irade ile değerlendirip, kimsenin sonsuza kadar kalamayacağını, hayatın sonsuz tatminlerle huzura kavuşamayacağını kabul edip, elimizdekilerle en iyi bir şekilde ve asıl büyük kayıpları vermeden bize sunulan nadide eseri; yaşam hakkını, zamana, şartlara takılı kalmadan savunuculuğunu ve öncülüğünü yapmak zor olmamalı…

 İnsan denen canlının kılıktan kılığa girdiğini biliyorum. Yaşam hakkına, kendi seçtiği hatta seçmiş sandığı yaşam yolculuğunda bildik mazeretler ürettiğini de… Size yol gösterenlere, size ricada bulunanlara sırıtıp, arkasından ; “ bu deyyusun tuzu kuru!” dendiğini de…

 Benim sözüm meclisten dışarı dostlar; ne mal, ne mülk, ne unvan… Bu seçeneklerin hepsinin sınırlı hazzı, sınırsız derdi, kederi vardır. Benim seslenişim, bütün bunların üstünde bize verilmiş o muhteşem hayatın fark etme yolunda olanlara; hadi başla artık, demekten öte değildir…

 Güven Serin




4 Kasım 2013 Pazartesi

CAFE MORTAL-ÖLÜM CAFE


Kamera; Güven Tophane Amire -Dante

CAFE MORTAL-ÖLÜM CAFE

  Evren nasıl hızla genişleyip büyüyorsa, insanlar, şehirler, ülkeler hızla genişleyip değişimin sığınaklarına giriyorlar. Hiçbir şey olduğu gibi kalamıyor… Sürekli tekrarlanacak en değerli anı bile bıkkınlık veriyor.

  Felsefeye adanmış düşünceler daima kendi rüzgârlarını bekler. En küçük esinti değişimi kollayan ruhların bedenlerini harekete geçirir. ABD ve Kanada’da bir salgın gibi ortaya çıkan Ölüm Kahvehanesi isimli mekanlar hızla çoğalıyorlar.

  Ölüm Kahvehaneleri, “ haydı ölümü konuşalım!” sloganlarıyla sesleniyorlar. Her tarafa asılan ilanlarda ölümü konuşma çağrıları var.

  Ölüm Kahvesi isim babası İsviçreli sosyolog, feylesof Bernard Orettaz. 2010 yılında, “ Ölümle dalga geçelim” diyerek yola çıkıp Fransa ve İsviçre’de açılan iki cafe dükkân, New York’takilerin öncüleriydi. Bu merak tüm kıtayı sarmış durumda. 

  Ölüm Kahvehanelerine genelde yaşı kırkın üzerindekiler gidiyormuş. Yani benim de yaşım kırkı geçtiğine göre, mizaha, felsefeye ve gerçeğe duyduğum açlık yüzünden gideceğim bir ölüm kahvehanesi bulmam gerek.

  Katılanların % 35’i altmış yaşın üzeri. Kalanlar ise daha genç. Eğitim seviyesi en az üniversite… Aydın, sanatçı, siyasetçi, liberal, biraz solcu müşteri istatistiği görünüyormuş.

  Ölüm Kahvehanesine katılmak oraların müdavimi olmak kolay değil. Arada sırada büyücülük, gaipten ses duyanları, yeniden hayata gelmeyi savunanlar, ölüme dair metafizik iddiası olanlar bu işe karışmak istermiş; Ölüm Kahvesinin ciddi ciddi felsefe yaptığını görenlerin hepsi toz olmuş.

  Cafe Mortal, yani Ölüm Kahvesi duyurusunu kendi köşesinden yapan Mahmut Şenol’a minnet ile selam ediyorum. Yazar da böyle bir kahveye bizzat katılmış. Yaşadığı olayı şöyle anlatıyor;

 “ Rayne Johnson adlı kadının kurduğu ölüm kahvesine giderken cenaze namazına gider gibi tedirgin gittim. Çoğu kadın yirmi civarı katılımcı ölümü konuştular. Konuşma sırası bana gelince, Refik Halid Bey’den kopyaladığım sözleri söyledim;  Herkes kendine zahmetsiz, tasasız bir ölüm beğenir. Kısa bir hastalıkla, yatakta veya kalp sektesinden öleyim ister. Cesur insan kendi ölümünü şaka gibi düşüne bilendir. Ölüm tasavvurları her insanın meşguliyetidir.”

 Cafe Mortal, yani Ölüm Kahvesi konuşmaları beni oldukça etkiledi. Yakın bir zaman sonra ülkemizde de açılacağını umduğum kahvelerin birine gitsem, hangi filozoflardan, yazarlardan, düşünürlerden de fikir getire bilirim diye düşünmeden edemedim.

  Acaba F. Nietsche’den ; “

 “ Ey üstümdeki temiz ve derin gökyüzü. Ey ışık uçurumu, sana bakarak ilahi tutkularla ürperiyorum!

  Kendimi senin yüksekliğine atmak istiyorum; işte benim derinliğim budur.” Çalışmasını mı okusam!

  Yoksa Goethe’den;

 “ Bütün ölümlü olaylar, sadece birer işarettir. Olmaz şeyler, burada birer olay haline geliyor, tanımı imkansız olan şey, burada tanımlanmış oluyor…” konuşmasını mı?

 Veya Montaıgne’den;

 “ Bilgeye ‘ bir insan nasıl özgür yaşaya bilir’ diye sormuşlar; ölüme küsmeyerek demiş.” Konuşmasını mı?

 En iyisi ben Mahmut Şenol’un son sözüyle sonlandırayım çalışmamı;

 “ Memonto mori! ( Fani olduğunu unutma!) “

   Güven Serin