9 Aralık 2013 Pazartesi

SARMAŞ DOLAŞ


Kamera; Güven  Phaselis Antik Kenti

Ne güzel demiş Orhan Veli;
Gün olur,alır başımı giderim
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda



SARMAŞ DOLAŞ

  Şehrimizin az sayıda olan taş mekânlarından bedestene gittim. Ahmet Ağabeyin çayı kahvesi kadar güzeldir. Küçük bahçenin iğde ağaçları, ıhlamur ve ceviz ağaçları bahara hazırlık uykusu içindeler.

  Taş mekânların duruşu, insana, insandan akan sohbetleri, insanı bir hoş eden ezgileri, biraz buruk eden hüzünlü hikâyeleri vardır. Bedestenin içinden geçerken, yanımdan da iki arkadaş geçtiler. Kollarını omuzlarına atmış halde, Ahmet Ağabeyin çayhanesinden belli ki alışık oldukları sohbetin çaylı demiyle kutsanmış iki dost…

  İster istemez imrenme ile arkalarından baktım. Bedestenin dışına çıktıktan sonra da kolları birbirinin omuzlarında, mutlu, birbirine güvenen iki insan huzuru içinde şehrin gürültülü caddesine doğru ilerlediler.

 Uygarlaşıyoruz, teknolojinin sahibi oluyoruz derken terlemeden, emek harcamadan ve teknolojinin verdikleriyle aldıklarının onurlu felsefesini yapmadan kırk yıldan bu yana şehirlere göç ediyoruz. Neyimiz varsa, neyimiz yoksa sattık, savdık ve geride bıraktık… Hâlbuki bize ait olanları, bıraktığımız değerleri bize teknoloji satan en uygar devletler en nadire eşya, çiçek, ağaç gibi koruma altına alıyorlar; taş evleri, ahşap binaları, küçük bakımlı ve sağlıklı köyleri-köy üretim şekillerini…

 Şimdi, tereyağının tadı eskisi gibi değil; peynirinde, sütünde, yoğurdun da… Ya dondurmanın! Salebin! Değil elbet; hiçbiri eskisi gibi değil; çünkü hayvanlarımız da teknolojinin, ithalatın, güya uygarlaşıyoruz, daha fazla kazanacağız fikirlerinin muhteşem kurbanı; her şey; yapaylıkla besleniyor; her şey; hayvan, insan ve bitkiler…

 Meralarımız, küçük yaylalarımız, vadilerimiz, yamaçlarımız boş kaldı. Boşluğu dolduran domuzlar doğanın en hakiki dengesi adına çoğalıyor. Bir avuç çiftçi domuz bolluğu karşısında şaşırsa da, insan yokluğu, yok oluşun ıssızlığı karşısında çaresizce domuzların geçtiği talan ettiği yerlerde var olma çabaları içinde yaşam savaşı veriyorlar.

 Doğal hayatı, uygarlaşma, şehirleşme adı altında kırk yıldan bu yana terk ettik. Büyük göçleri, apartman kültürü açlığı içinde, araç gürültüleri, dumanları aşkıyla harmanladık. Elbet, arkadaşlıklar da, dostluklar da sarmaş-dolaş olmaktan bıkıp usandı; özgürlük dediğimiz yalnızlığın hakiki bencilliği sadece zorluklar ve muhtaçlıklar karşısında aklımıza geliyor.

 Bedestenin taş koridorunda iki arkadaş; birbirlerine sarmaş dolaş; belli ki yapaylığa, özgürlük diye, gelişme diye büyük ayrılışa meydan okuyorlar. Kırk yıldan bu yana aç olduğumuz özgün, doğal ve samimi yaşamların ne kadar ucuz ve bol olduğunu düşünürken, şimdi ne kadar pahalı ve kıt olduğunu fark ettim.

 İthal ettiğimiz teknolojiye, uygarlık adı altında bize sunulan gelişmelere sadece el açıp yağma kültürü içinde sarılmış olmanın yalnızlığı ile iki arkadaşa; kollarına omuzlarına atmış yürüyen iki samimi insana imrenerek baktım; Ahmet Ağabeyin kış uykusuna yatmış iğde bahçesinin hemen kıyısında çayımı yudumlarken…

 Güven Serin

 





4 yorum:

Dalgaları Aşmak dedi ki...

Kar, kış, kıyamet içindeyken bahar tadında bir yazı...

Guven dedi ki...


Kara,kışa ve kıyametlere de selam ederek başladım güne:)) Yok ediciler, var edicileri sevmezler;ama evren,büyük uyumun,istikrarın, zarafetin öncülüğünü yapar;biz de bir parçasıysak evrenin; bu öncülüğün patikalarında düşe kalka yürümek güzel şey:))

E S İ N dedi ki...

İğde kokulu patika yollarda yürümek, tıpkı blogdaşımın dediği gibi şu puslu ve kasvetli kış günlerinin üzerine (hele ki bizim buralarda residence leri, gökdelenleri dikmek için açık alan bırakmamaya and içmiş gözü dönmüşlerce, sürekli dinamitle eşelenirken topraklarımız) bu yazı ne iyi geldi Güven..

Guven dedi ki...


Merhaba Esin;olmasaydı yazının,şiirin,hikayelerin,türkülerin seslenişi; içimizdeki insana dair çok şey eksik kalırdı; hep sıra dışı şehirleri, mimarları,mühendisleri hayal ettim; uygar bir kentin, doğa ile barışık güzel görüntülere muhtaç olduğunu düşünerek...