27 Aralık 2012 Perşembe

GÜZEL ŞEYLER

Kamera; Güven      Antalya 

Çitlembik ağacı ve yanı başında her daim duran
bir heykel güzel şeylerdir; biri tabiat ile var olmuşken,
diğeri hoyrat bilinen insanın nazik elleriyle doğmuştur.
Onları seyretmek güzeldir; bakarken, çitlembik 
ağacına, Akdeniz'e, Tahtalı, Olimpos dağlarına...
Gece başlar Antalya da yaseminler kokmaya,
gündüzün büyük kargaşası ve koşuları
bitmiş gecenin büyük aşk iksirleri dağılmaya
başlar; yeryüzüne ve öteye...

GÜZEL ŞEYLER

  Güzellik soyut bir kavram gibi görünse de faydaya, iç huzura dönükse tadına doyum olmaz… Yüzyıllar öncesinin filozofu güzeli hakikatte arıyor ve bugünün insanına fısıldıyor;

Ve yine biliyordu ki, her türlü sanatçılığın görevi, yani kendini bilme yoluyla hakikati bulma ve dışlaştırma görevi, böyle bir hakikate odaklanmaktaydı  sanatçıya bu görev verilmişti ki, ruh, Ben ile evren arasındaki o büyük dengenin bilincinde olarak, kendini evrende yeniden bulabilsin, Ben’e kendini bilme yoluyla eklenmiş olan, evrende, dünyada, dahası bütün bir insanlık bağlamında varlıksal bir zenginleşme niteliğiyle bilinç düzeyinde yeniden algılasın.”

  Görünen o ki dostlarım, “güzel” diyeceğim şeylerin sayısı oldukça fazla; evrenin sonsuzluğu gibi fazla ama sıkıştığımız yerde, bize zorla benimsetilen, taklit ve zoraki yaşam tarzları, uyuşuk ve kör bir dünya yaşamı sürmemize neden oluyor. Bu fikrimi hakiki bir örnekle anlatmak isterim;

  “ 2007’nin sabahında, bir kemancı Washington şehrinin metrosunda bir konser verdi. Daha ziyade bir mahalle delikanlısını andıran müzisyen bir çöp kutusunun hemen yanında, duvara dayanmış bir halde, üççeyrek saat boyunca Schubert ve diğer klasik bestecilerin eserlerini çaldı. Müzisyenin yanından bin yüz kişi hiç durmadan koşar adım geçti. Yedi kişi bir andan biraz daha uzun süre durdu. Kimse alkışlamadı. Durup bakmak isteyen çocuklar oldu ama anneleri tarafından sürüklenerek getirildiler. Onun Joshua Bell; dünyanın en çok aranan ve beğenilen virtüözlerinden biri olduğunu kimse bilmiyordu. Bu konseri Washington Post gazetesi organize etmiş ve konser onların şu soruyu sorma biçimleriydi; Güzellik için vaktiniz var mı?”

  Aynı soruyu sizin sesiniz ile ben kendime soruyorum; Güzellik için vaktin var mı? Hayatı sırada bekleyen kâbuslara mı teslim etmek istersin; yoksa sonsuz evrenin yaşam dolu köşesinde diğer yaşamları keşfederek sonsuz bir iç huzur ile kâbuslara el sallamayı mı düşünürsün?

 Elbette cevabım, haylaz bedenimin çocuk ruhunda saklanmamış oldukça açık bir şekilde ortadadır; yani, sorun ve problem diye sıraladığımız ve altından bir türlü kalkamadığımız yüklerin hamalı olmak yerine, tabiattan, canlılardan, güzelliklerden kopmamış en değerli eşyası bir kaval olan, on kuzunun ve bir köpeğin çobanı olmayı tercih ederim; bu düşüncenin ana felsefesi ile yürüdüm patikalarda, köy yollarında, kasaba kaldırımlarında ve şehir sandığım kentlerde…

  Aynı soruyu sizleri, siz soylu ve rahatına düşkün dostlarımı rahatsız etmeme adına sormayacağım; ama sadece ve sadece bu konuda hakikate biraz daha yakın durup düşünmenizi isteyeceğim; güzel şeyler için vaktiniz var mı, diye düşünmeniz, ağır yükler, saniyelik eğlenceler ile sürekli zikzaklar çizen ve bir türlü bir kahve fincanını doldurmayan yaşam sanatımız, hiç olmazsa bundan sonra, etrafından, yakınında, üstünden geçtiğimiz yüzlerce, binlerce güzelliği fark edip, güzele hakiki nefesimiz ve samimi ruhumuz ile fark eden gözlerle bakarak, yaşamın yüklerini ağır ağır eritiriz…

Güzellik deyince erkeklerin gözünde ilk akla kadının geldiğini saklamama gerek bile yok. Ve kadına düşkünlüğümüzün kösnül bir hayvan ruhu ile aynı seviyede olduğunu da bilmeyen yoktur. Ama arızası olmayan gerçek manada hastalanmamış hücrelere sahip olan her beden, öğrenmenin, sanatın, müziğin, felsefenin yardımı ile o güzel kaba bedenini sürekli zımpara yaparak cilalar ve bu kösnül kaba görüntüsü nazik, şefkatli bir insan kılığına dönüşür. Güzelliğin ilk akla gelen düşüncelerinden birisi de zenginliktir; yani büyük paralara sahip olarak büyük güçlerin yanı başımızda olacağını düşleriz; krallar, padişahlar, beyler gibi… Büyük güçlerin büyük entrikalara kurban gittiğini büyük bir zevkle hatırlatırım; büyüklüğün o korkutucu gücünü yenmek de ayrı bir sanattır…

  Şimdi yaşadığımız yerde düşlediğimiz büyük güzellikleri, büyük güçleri nazikçe bir kenara bırakıp kendi vaktimizi kendi yakınımızdaki güzelliklere ayırma zamanıdır. Bu güzellik her gün yanından geçtiğimiz bir yaşlı ağaç, şirin bir fidan, bir çiçek de olabilir, güne büyük bir telaşla başlayan zıp zıp hoplayan serçe, kurnaz ve kibirli uçan karga, fırsatçı ve şamatacı martı da olabilir. Bizim selamımıza alışık bir sokak köpeği veya günaydın dememizi bekleyen köşede duran simitçi de olabilir.
 
Çok dikkatle baktığımız zaman her insanın gülüşünde bile ayrı güzellikler yüze yansır; ön yargılardan sıyrılmaya, büyük ve soylu telaşlarımızı bir kenara bırakmaya başlayınca, derin korkuların hatırlatıcı ölümleri bir anlık düşünüp, sahte korkularla sükût etmek yerine, güzelliklere hakiki ve samimi sesimiz, gözlerimiz ile bakıp o güzel ellerimizle dokunmanın güzelliğine erişmek çok zor bir şey değil dostlarım…

  1929’Da Sofya’da doğmuş şair Liyana Stefanova da güzellik adına şöyle sesleniyor biz güzel insanlara;

NE GÜZELDİR SABAH RANDEVULARI

Ne güzeldir sabah randevuları
Şafağın soğuğundan ürpererek
Yangın rengi yaprak dökümünün ortasında
Korlu iki el beklemek
Sözcüklerin ilk kez kullanılması, soyuluşum
Susuz bakışlarınca
Tutuşması üzerinde yattığımız yaprakların, biz
Oradan ayrılınca.
Ne güzeldir o gizemli dakikalar, yüzlerimizde
Yansıyan ilk ışık,
Biz yürürken gözlerden uzak-tamamen özgür
Ve birbirine âşık!

 Güven Serin
 










2 yorum:

Sezer Özşen dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Guven dedi ki...


Teşekkür ederim Sezer; hoş geldin. Ruhumuz, biricik ruhumuz evrenin sonsuzluğunda minicik bir dünyanın yaşam dolu çığlıkları arasında mutlu ve huzurlu olmaya hak ediyor. Ve bizler hiç durmadan tıpkı evrenin hareketli döngüsü gibi ruhumuzu beslemeliyiz Sezer.