15 Ağustos 2012 Çarşamba

ARKADAŞLAR


Kamera; Güven- Eski Liman-Tekirdağ

Arkadaşlar, doğayı koruyalım, çünkü doğa bizi
var etmek için var.




                           ARKADAŞLAR

  Sesler, kimi fısıltı halinde, kimi cansız bir koro, kimi bakışların emrinde bir şeyler anlatıyorlar bize. Adına halk denen topluluktan sesler tütüyor göğe doğru;

“Arkadaşlar, bu ülke ağır ağır eriyor. Bu ülke öle öldürüle bölünüyor arkadaşlar.”

Başka ve daha gür, daha tok bir ses yüceliyor gök kubbenin altındaki ülkede;

“ Komşularımızla sorunumuz kalmadı şükür! Paramızın değeri, halkımızın mutluluk ve huzuru arttı çok şükür! İnşallah daha da büyüyeceğiz, düşmanlarımızı çatlata-cağız ey sevgili mutlu halkım.”

 Topluluk alkışlıyor elleri acıyana kadar alkışlıyor. Büyük sözler her zaman alkışlanır. İnsanın en küçük tüylerini bile yüceltir, onurlandırır. Büyük sözler tutulmasa da büyüklükleri yüzyıllardan öte sarkar.

  Yüzleri solmuş, ümitleri tükenme aşamasına gelmiş koro; adına halk dedikleri koro yine yaz yağmuru gibi bir şeyler anlatıyor;

“ Arkadaşlar bize okul lazım. Her şeyin öncüsü eğitim, öğretimdir. Bilim dallarını, sanat dallarını öğrenmeyen bir halk başka halkların hayranlığını yapa yapa köleleşir; tükenişin en güzel örneğini verir arkadaşlar. Arkadaşlar, bizlere daha fazla hastane lazım. Kuyruklarda beklemeye, yetersiz hizmet almaya son vermeliyiz. Birimizin burnu kanasa en güzel tedaviyi, ilgi ve alakayı görmeli. Sağlıklı toplumlar, sağlıklı nesiller doğurur. Sağlıklı toplumlar devletine daha az zarar verir. Daha iyi düşünür ve düşündürür!”

  Yine cesur ve gururlu bir ses yükseliyor solgun yüzlü koronun fısıltılı, dumanlı seslerine karşılık;

Sizlere ne söz verdiysek tuttuk arkadaşlar. Bakınız ülke yollarla donatıldı. Bir taraftan demir yolları, bir taraftan deniz yolları; inşallah hepsini özelleştirip daha çok işler yapıp daha çok zenginleşeceğiz. Yani yeni yepyeni zenginlerimiz olacak arkadaşlar. Bu aynı zamanda ülkenin zenginliği değil midir? Okul sözü verdik, özel okulları daha da çoğalttık. Hastane sözü verdik, bütün illerde, ilçelerde özel hastaneler ile doldurduk. Önümüzdeki günlerde köylere bile özel okul, özel hastane yapacağız arkadaşlar.”

  Karnı guruldayan gururlu ve mutlu topluluk coşmuş bir şekilde bağırıyor; Yaşa, Varol, seni başımızdan eksik etmesin yüce yaradan! Alkışlar yeri göğü inletiyor. Sanki göklerden inen bir kutsal canlı var orada. Alkışlar hiç kesilmeyecek gibi…

  Arkadaşlar, sözün kısası bu güzel ülke ülkem diyenlerin ülkesi değil artık. Yolunu bulanların. Yolunu kendi evine, villasına, sarayına yönlendirenlerin güzel ülkesi! Büyük sessiz ve solgun çoğunluğun yapacağı çok şey yok. Çünkü ellerini batırmak istemediler hiçbir zaman. Bol parfümlerle, birileri çıksın da bu düzeni daha adaletli, daha huzurlu yapsın dualarıyla bu iş olmayacağı hep belliydi.

  Arkadaşlar bir mucize bir tek insan tarafından yaratılamaz. Bir mucize o topluluğun inanmış insanları tarafından yaratılır. Bir taraftan bağırıp, çağırıp bir taraftan da yolunu bulmaya çalışmak, bir taraftan yolsuzlukları görmezden gelmek; bu işin böyle gitmeyeceğini, bu işin sonunun da geleceğini hazırlamaktır arkadaşlar.

  Arkadaşlar ben şunu anladım; benim ülkem garip insanlarla dolu. Bir taraftan büyük zenginliğe ulaştıkları halde “yetmez” diyen küçük mutlu azınlık var. Bir taraftan muhteşem dibe vurmuş viranelerin içinde yaşayan insanların “çok şükür, yaşa paşam, sen var ol yeter ki!” sesleri yüce göğün altında bir halkın yaşayan ölüleri gibi yükseliyor.

 Arkadaşlar hızla ülke eğitimi, ülke sağlık sistemi yozlaşıyor. İnsanlar bu kadar büyük harcamaları, fedakarlıkları boşuna yaptıklarının şüphesine düşüyorlar.

  Arkadaşlar, öyle bir zamana geldik ki bir şeyleri kaybetmeden biz kendimize gelemeyeceğiz. İlk önce köyler, kasabalar, şimdi şehirler; büyük borç batağında elindekileri büyük ve soylu bankalarımıza armağan ediyor.

  Arkadaşlar eğitimli olan nezaketi, zarafeti yaşatmaya çalışanların dertleri büyükken, tam tersi eğitim görmemiş, kendince özürlü duruma düşmüş zeki vatandaşlarımızın bulduğu çözümler çok daha büyük anlam ifade ediyor.

  Binmiş olduğum banliyö treni beş dakikada bir duraklarda yolu almak, yolcu indirmek için duruyor. Onlarca vagonu olan trenin üç numaralı vagonuna bindim. İkinci istasyonda da inenler ve binenler oldu. Orta yaşlı, Alâeddin’in sihirli cini gibi bir adam da bindi. Çok tok, çok kararlı bir sesle;

“ Arkadaşlar, benim bir bacağım takma. Üstelik de şeker hastasıyım. Para bulunamazsam sonum kötü arkadaşlar. Şimdi sizden şunu istiyorum arkadaşlar. Zekâtlarınızı, fitrelerinizi hak ediyor muyum ama bana yardım etmenizi istiyorum arkadaşlar!”

  Cin bakışlı halkına seslenen kral duruşlu adam tren içine çöktü. Takma bacağını çıkardı. Takma bacağını çıkarınca kesik bacağının görüntüsü insanlarda acıma ve korku uyandırdı. Acıma ve korku çok büyük iş gördü arkadaşlar. İnsanlar birer ikişer para vermeye başladılar.

  Kısacası arkadaşlar, bu devirde işini bilen, gururu, utanmayı bir kenara bırakan her canlı büyük işler, büyük vurgunlar yapıyor. Gelin bu vurgunların bir hesabını yapalım arkadaşlar! Vurgunlar bizi bitirmeden, vura vura birbirlerimizi tüketmeden arkadaşlar…

  Güven Serin




 

   

1 yorum:

hasret senfonileri dedi ki...

Ben bundan yıllar önce, içimde O ZAMANKİ yönetimin yanlış olduğuna inancım tam olduğu dönemlerde, bu mealde bir yazı yayınlayan Emin Çölaşan'a açık bir mektup yollamıştım. Mektubumun başlığı "GÖREV İSTİYORUM" idi.. Devamında, yeni emekli olduğumu ve gerek eğitim gerek öğretim, gerekirse SİLAHLA vatanım için verilebilecek her türlü göreve hazır olduğumu ve bana bir görev verilmesini istediğimi yazmıştım.. Cevap kısa ve netti.. "GÖREVİ BEN VEREMEM".. o günden sonra inandığım kalemlerin (uğur Mumcu hariç) bir iş becerebileceğine hiç inanmadım.. Ben sadece yazımı yayınlamasını beklemiştim oysa, bana görev vermesini değil..

Bu güzel, net, anlaşılabilir ve vatan aşkı kokan satırlarını okurken aklıma geldi anılar..

Vatan bölünmüyor sevgili Güven, VATAN BÖLÜNDÜ!